Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 2044-2049. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 2044-2049. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 7 • 22/29

Mesnevî-i Şerîf 2044-2049. Beyitler Şerhi Hakkında

2044-2049. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

“Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i, hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip Hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim, Siyonist israil’i dağıtsın, yerle yeksan eylesin; destekçilerini yerle yeksan eylesin. Bütün destekçilerinin güçlerini, kuvvetlerini alsın. Doğu Türkistan’a özgürlük nasip eylesin. Nerede Müslümanlara zulmediliyorsa Cenab-ı Hak zulmedenlerden intikamımızı alsın, amin. Ecmain. 2044. beyite gelmişiz. Böyle; 2000’li beyitleri geçince kendi kendime mutlu olmuştum. Yani dedim ki, “Cenab-ı Hakk’a hamd olsun.” Böyle işte, kaplumbağa gibi yavaş yavaş gidiyor ama bir bakmışsın, iki binli beyitleri geçmişiz. ismail Hakkı Bursevi Hazretleri Mesnevi’den 1800 beyit şerh etmiş, bırakmış. Demiş ki, “Mesnevi için bu kadar yeterli.” Demiş. Geri kalanını şerh etmemiş, “Yeterli bu kadar,” demiş. Bizim öyle bir hani küstahlık gibi olmasın, Allah bizi affetsin. Ömrümüz vefa ederse, inşallah böyle bir Mesnevi’yi bitirmeye gayret edeceğiz inşallah Allah ömür verirse. 2044 beyit:

“Fakat bir yerde kuru bir ağaç bulunsa, cana can katan rüzgarı ayıplama; rüzgar işini yaptı esti, canı olan da rüzgarın tesirini candan kabul etti.”

Geçen haftaki beyit neydi? Abdalın bu nefesi de işte bu bahardır; canda ve gönülde bu nefes yüzünden yüzlerce güzel şeyler biter. Onların nefesleri, talihli kişilere bahar yağmurlarının ağaca yaptığı tesiri yapar” demiştik. Tabii bu beyitlere hep, Allah affetsin, mana yönüyle bakıyoruz. Yani rüzgardan

mana ne, yağmurdan mana ne; tasavvufi manada. Bunu böyle, hani bunları bir işari tefsir gibi veya bir işaret gibi algılayıp farklı açıdan bakmaya çalışıyoruz. Yine böyle bir farklı açıdan bakılacak bir beyit: “Fakat bir yerde kuru bir ağaç bulunsa, cana can katan rüzgarı ayıplama; rüzgar işini yaptı esti, canı olan da rüzgarın tesirini candan kabul etti.” Şimdi bir peygamberin manevi tesiri vardır. Bu peygamberin manevi tesirini bir rüzgar gibi kabul edin; peygamberlerin varisleri olan mürşidi kamiller, alimler, veliler ve bunların hepsini de biz “evliyaullah” , çoğul olarak öyle deriz. Evliyaullah, zamanın kutupları, pirleri; bunlar da vazifelerini yapıyorlar, bunlar da bir rüzgar gibi hak ve hakikati insanlara anlatmaya çalışıyorlar, insanlara tebliğ ediyorlar. Yani bir de bu tebliğden Hazreti Ebubekir Efendimiz “Sıddık” olurken, öbür Ebul Hakem olarak bilinen kişi “Ebu Cehil” olarak anılmaya başlıyor. Bunun gibi, kimisi o manevi rüzgarın pozitif olarak tesirinde kalıyor, kimisi de negatif olarak tesirinde kalıyor. Negatif tesirde kalan kimse artık nasıl bir hatanın veya günahın içine girdiyse o ondan nasipdar olamıyor.

O yüzden bir mürşidin, bir velinin manevi tesirini veya Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin manevi tesirinden istifade edebilmek için o tesiri alabilmek için herkesin bir kabiliyeti var. O kabiliyeti nispetinde o tesirden alıyor. Ona bir canı gönülden yaklaşması var, canı gönülden yaklaşmazsa o tesiri tam olarak almıyor. Şimdi hocam matematiği sevmeyen bir kimseye matematik öğretmek ne kadar zor değil mi? Yani bir kimse matematiği sevecek ki matematiğe karşı gönlünü, kalbini açacak veya bir meslek sahibi olacaksa bir kimse o mesleği severek ki gönlünü kalbini açsın ve o mesleğe karşı da bir istidadı olsun onun. Normalde istidadı varsa onun o mesleğe karşı, onu daha çabuk öğrenir veyahut da işte bir muhabbeti bir sevgisi varsa onun daha çabuk öğrenir. Mesela kimisi vardır çalışmayı sever; hangi konuda olursa olsun, o kimsenin önüne bir iş koy, çalışır o kimse, çalışmayı seviyorlarsa. Bir kısmı çalışmayı sever ama seçicidir örnekleyeyim. Yani o çok faydalı değildir. O kimse çalışmayı sevecek. Onun önüne ne iş koyarsan koy, o, hızla o işin üzerinde kendini yetiştirip çalışma noktasında ileri adım atar ama bir kimse tembelliğe alıştıysa, tembel, o kendince birçok bahane üretir. o kendi deyince birçok bahane üretir.

Böyle hayatlarını tembellik üzerine kurgulayan insanlar vardır o gün yağmur yağmıştır işe gidilmez, o gün soğuktur, kapıdan dışarı çıkılmaz, kar yağmış karda dükkan açılmaz, işte derse çalışacaksa ‘ya bu öğretmenler de bir türlü düzgün öğretmen değil. Yok şu şöyle…’ Yani yapmayacak ya bir bahane üretir o kimse. Bakın bu beş yaşındaki çocuktan yetmiş yaşındaki insana kadar yapmayacağı bir şeyde tembellik varsa veya sevmiyorsa bahanesi çoktur onun. Şimdi aynı şekilde bir Peygamberin tebliğini bir kimse

kabul etmeyecekse kendince bahane üretir o ve üretiyorlar da. işte o normalde bir kimse o manevi rüzgardan nasipdar olabilmesi için kendi iç hazırlığını tamamlaması lazım, iç, yani gönül aleminde o manevi tesire açık, o manevi sunuma açık hale gelecek ve o manevi sunuma açık hale gelince o zaman o kimse o manevi rüzgardan o nasihatten, o sohbetten o zikrullahtan alacak olduğunu alır. Alırken de yine kabı kadar alır. Yine istidadı kadar alır. Bakın insanda manevi istidat değişir mi? Evet. Fıtri istidatlar değişmez. Dağların yerinden oynayacağına inanın insanın fıtratının değişeceğine inanmayın. Fiziki fıtratlar değişmez, manevi fıtratlar, manevi huylar, manevi ahlaklar değişir. Bunlar gelişir, bunlar derinleşir; bunlar o kimsenin istidadını da değiştirir, huyunu da değiştirir, suyunu da değiştirir, bakışını da değiştirir. Yeter ki o kimse o cenaha doğru yönelsin ve oraya kendini açsın. Kendini açmakla alakalı bu; eğer o kimse kendini açmazsa bu sefer o, kendince o rüzgardan faydalanamaz, o yağmurdan faydalanamaz.

Yani yağmur yağıyor; o kimse şemsiyenin altında ıslanmaz ama yağmurun altında olmasından dolayı hafif rutubetlenir mi? Evet ama ıslanmaz. O rutubeti kendince “yağmurdan ıslandım” diye düşünebilir mi? Evet. Yağmur yağıyor, şemsiye altında yağmurdan ıslandığını iddia edebilir mi? Evet ama o bir algı; o çünkü ıslanmadı. Ama normalde ıslanması lazım; ıslanması için şemsiyeyi atması lazım üzerinden, yani o kimse açık olması lazım. Bu, hayatınızın bütün alanında böyledir; ikili ilişkilerinizde de böyledir, karı-koca ilişkilerinde böyledir, anne-baba çocuk ilişkilerinde de böyledir. Siz araya bir perde koyarsanız, o koyduğunuz perdede takılır kalırsınız; birbirinizi açamazsınız, birbirinizi aşamazsınız. Araya perde konmaması gerekir ve bütün perdeler insanın kendisindedir. insan kendisi perde koyar, insan kendisi mayınlı araziler oluşturur, insan kendisi duvar oluşturur. insanın kendisi oluşturur: “Aman, bu mayınlı arazim benim, buraya dokunma” der; dokunmazsın oraya. “Aman, burada duvar var, duvarı aşma” derler; aşmazsın sen ama onu sen koyarsın, onu bir başkası koymaz, onu sen defans yaparsın. Mesela bir kimse bir kimse gider, bir şeyhe intisap edecek. Tamam, her şey tamam, hâlâ da defans tutar kendinde, “Acaba,” der, “ya bir şey olabilir mi? Farklı bir şey olabilir mi?” Bu sefer, almaz oradan alacak olduğunu.

Bir kimse üstadına karşı kendini tam net bir şekilde açmazsa kendini, almaz ordan alması gerekeni. Bu sefer ne kadar araladı kapıyı? Az bir şey araladı, az bir şeyden ne geçecekse o kadar geçer. Kapıyı tamamiyetle araladı, tamamiyetle ne alacaksa alır. Şimdi, o yüzden hani rüzgârı biz manevi bir lütuf, ikram, bereket, sohbet olarak görecek olursak; rüzgârı bir hidayet, bir lütuf, bir ikram, bir ihsan olarak görecek olursak; hatta rüzgârı daha ileri boyutta “ilm-i ledün” olarak görecek olursak, o zaman o her yere ulaşır,

herkese yere ulaşır, herkese ulaşır ama normalde alıcı bir gönül olursa onda tesir olur; alıcı bir gönül yoksa, ona tesir olmaz. Ebu Leheb’e olmamış, Ebu Cehil’e olmamış, Utbe’ye olmamış örneğin, bu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem in eksikliğinden değil ki bu o kimsenin alıcı olmamasıyla alakalı; o kalbini kapatmış, aklını kapatmış. O bu noktada karşıya olan bir güveni söz konusu değil inancı söz konusu değil. Öyle olunca, kendince kapattığı için, kupkuru ağacı dahi yeşerten rüzgâr, o kimseye ne yapıyor? Hiçbir fayda sağlamıyor, onun üzerinde hiçbir şey tecelli etmiyor, bir tesiri yok. O yüzden, o kendisini kapattığı için rüzgârın kabahati yok; yani Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem in kabahati yok, Kuran’ın kabahati yok veyahut bir mürşid-i kamilin kabahati yok, bir velinin kabahati yok, bir evliyanın kabahati yok bunda. O normalde Kur’an ve sünnet dairesinde durup nasihatini yapıyorsa onun bu konuda bir sorumluluğu yok, bir kabahati yok. Karşıdaki kimse yani onu almaya çalışan, onu almak isteyen kimse gönlünü açarsa, o zaman o kuru ağaç yeşerecek, meyve verecek ama yok, o gönlünü açmazsa, kuru bir ağaç olarak kalacak, Allah muhafaza eylesin.

Öyle olunca, diyor, “Hani böyle bir o kuru ağacı gördün, o kuru ağacı görüp de rüzgârda kabahat bulma,” diyor Hazreti Pir. Yani rüzgârın bunda kabahati yok, Allah’ın ilmi ilahisinin bir kabahati yok, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin tebliğinin bir kabahati yok. Bir mürşid-i kamilin, bir velinin, bir sadık bir kulun, iyi bir müminin görevlerini yerine getirmeye çalışıyor, onun bir kabahati yok. Yani burda kabahat aranacaksa gönlünü Kur’ana, sünnete, ilmi ilahiye kapatana bir kabahatli aranacaksa kendini tasavvufi yolda kendisini kapatana, gönlünü kapatana kabahat aranır. Allah muhafaza eylesin, âmin ve burda, hani hep ben derim ya “Ben cüzzi iradeciyim” diye; ben cüzzi iradeciyim. Gönlünü kapatanın kendisidir, hidayete, lütfa, ikrama, ihsana sırtını dönen, insanın kendisidir. Allah Celle Celalühü, durduğun yerde senin kalbini mühürlemez; Allah zalim değildir. Şimdi ayet-i kerimeleri biz biraz eksik yorumluyoruz. Allah dilediğine hidayet eder, işte dilediğini de delalette bırakır. Biz bunu, hiçbir şey yapmadık, geldi, kul, baktı ona, ‘Sana hidayet damgasını vurdum,’ öbürküne baktı, ‘Sana delalet damgasını vurdum,’ biz bunu böyle algılıyoruz.

Ne yazık ki böyle algılayan âlimler de çok; bu, işin hakikatinden uzak çünkü, haşa, Allah oturmuş, hiçbir şey yokken delalette ve hidayette olanları ayırmış! Değil. Allah oturmuş, mürşid-i kamile veya bir peygambere gönlünü aç, sen açacaksın, sen kapatacaksın, demiş. Değil. Böyle değil. Bakara, ayet 16: “Onlar öyle kimselerdir ki hidayet karşılığında delaleti satın almışlardır; ticaretleri kendilerine bir kazanç sağlamadığı gibi doğru yolu da bulamamışlardır.” Demek ki ne yapıyormuş insanlar? Hidayeti değil, delaleti

satın alıyorlarmış; hidayet karşılığında delaleti satın alıyorlar. Yani Allah ona hidayet vermiş, o “Al, hidayeti ver, delaleti” diyor; kendisi yapıyor ticareti. Ayet-i kerimede, “Hidayet karşılığında delaleti satın almışlardır.” Sen delaleti satın aldın, mührü vurdu sana “delalette” diye; sen satın aldın. Hani bazen sohbetlerde derim ya, sabah uyandınız, iki tane gişe var: Birisi delalet bileti satıyor, birisi hidayet bileti satıyor. Sen sabah uyandın, sabah namazını kıldın, hidayet bileti aldın; sen sabah namazını bıraktın kasten kılmıyorsun, delalet biletini aldın.

Cenab-ı Hak sana zorla “Sabah namazı kıl” demedi, zorla “Kılma” da demedi, seni hür bıraktı. Allah sana hidayet yolunu gösterdi ve ayet-i kerimede dedi ki: “Dileyen buradan yürüsün, dileyen buradan yürüsün.” Sen yürümedin; sen Allah’a sırtını döndün, sen Kur’an ve sünnete sırtını döndün, sen hidayete sırtını döndün. Sen hidayete sırtını dönünce, döndüğün yer delalet oldu, döndüğün yer delalet oldu. Haşa, Allah senin iki omuzundan tutup “Delaletten hidayete döneceksin sen” diye zorlamıyor veya sen delalette giderken zorla seni döndürüp “Hidayete gideceksin” demiyor. Bunları yaratan Allah yalnız, yaratma fiili ayrı bir şeydir. Cenab-ı Hak, delaleti de yaratır, hidayeti de yaratır. Sen delalete gidersen delaleti yaratır, sen hidayete gidersen hidayeti yaratır. Hidayeti yaratır, yaratan O. Rabbim muhafaza eylesin. Böyle sen hidayeti bırakıp delaleti satın alınca, Bakara 7. ayet giriyor devreye: “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de perde vardır; onlar için büyük bir azap vardır.” O zaman sen delaleti satın aldın, tövbe edip de geri dönmüyorsun, delalette yaşamaya devam ediyorsun. O delalette yaşamaya devam edince de Cenab-ı Hak ne yaptı? Onların kalplerini ve kulaklarını mühürledi. Çünkü o, delalette ısrar edenlerden; tamamiyetle kendini delalete vakfetmiş. Rabbim, bizleri onlardan eylemesin. O yüzden, manevi olarak manevi tecelliyatlara kendisini kapatan, manevi tesirlere kendisini kapatan bir kalp sahibinin bu hidayetten veya bereketten, lütuftan, ikramdan, ihsandan faydalanmamasının sebebi kendisi…O zaman burada rüzgarın bir suçu, kabahati yok; o zaman peygamberlerin bir kabahati yok; o zaman normalde velilerin, mürşid-i kamillerin, evliyaların, müminlerin bu konuda kabahati yok. Çünkü o, kimse kendisini delalete kitledi, delalette kaldı. Allah muhafaza eylesin.

“Bahar serinliğini ganimet bilip istifade edin. Çünkü o, ağaçlarınıza

ne yaparsa bedenlerinize de onu yapar.” hadisinin manası”

Bahar serinliği nedir? Normalde hidayettir, lütuftur, ikramdır. Tabiatta ne? Bahar serinliği normalde ağaçları canlandırıyor, yeşertiyor; bütün nebavat yeniden diriliyor, bütün her şey yeniden olgunlaşıyor; meyveler kemale eriyor, olgunlaşıyor, çiçek tutuyor, tohura vuruyor. Bizim orada çiçek

meyveye dönünce “tohur” deriz. Ne dersiniz burada, Muhtar nerede Fatih? Ne diyorsunuz tohura, çiçekten meyveye dönünce hiçbir şey demiyor musunuz? Muhtar, siz de mi bir şey demiyorsunuz? Ne diyorlar? “Çiçek tuttu” diyorlar. Anladım. Tamam, herkesin her yerin kendine ait bir dili var. Bizim orda zeytin çiçek tutar; çiçekten sonra küçücük bir meyve olur, böyle küçücük çok küçük daha, çiçeğini döker; küçük küçük zeytin meyvesi olur. Biz ona “tohur” deriz. izmir’in Bayındır dili, enteresan bizim oranın dili var. Tuhaf, başka yerde başka bir manada olan bizim orada başka bir mana…Böyle bir kafası kırık bir memleket işte. Siz öğrenin, Fatih, muhtar, çiçekten meyveye dönünce ne oluyormuş adı? Tohur. Demirtaşlılar da bir şey demedi. Biz Bayındırlıyız diyorlar ama ne diyorsunuz? Tohum diyorsunuz, zeytin tohumu diyorsunuz; tohuma döndü yani, çiçekten tohuma döndü. Tohumla tohurun arasında bir fark yok. Hadi kabul ettik, sıkıntı yok. Bayındır, Demirtaş kardeş ya. Oktay’dan çekinin yalnız, normal değil bu ara, duman attırıyor ortalığa. Sabah Nuri’ye dedim, “Nuri, bu ne olduysa oldu oğlum,” dedim, “Öldükten sonra bir değişti, bir tuhaf oldu,” dedim ben. Nuri, “Vallahi,” dedi ya, “Göz açtırmıyor bize,” dedi, “Kimseye göz açtırmıyor.” dedim, “Bu ne oldu?” dedim ben.

Evet, bahar serinliğini ganimet bil. Yani o bahar nasıl yağmurlarla beraber bitkiler, ağaçlar neşvü neva buldu ya… Normalde o, bütün bu manada bahar gelince her şey canlandı. Her şey böyle işvelendi, cilvelendi…Böyle onu görünce çiftçiler böyle çok hoşlarına gider. Her yer yemyeşil cıvıl cıvıl, böyle çiçekler oldu. Ne bileyim işte, meyveler, sebzeler tohur tutuyor; her şey böyle canlı, heyecanlı… Böyle insan, böyle tarlası takkası olan iyi bunu bilir; böyle bir heyecan bürür onu. E, kimisinin böyle doygun ya…Göresi dahi gelmez bunu bazen çiftçilerin. Öyle mi, Murat Kim bakıyor yerlere sizin? Baban bakıyor. Sen ilgilenmiyorsun hiç? Ha topluyorsun sen. Sen de benim gibisin yani, tamam. Ben toplamıyorum da. Bir sefer gittim, bir fotoğraf çekildim, elime domatesi aldım, o kadar. Hoş bizimki biraz da cebriyetten oldu, sokmuyor muhtar köye. Mehmet duysun artık, ya seni muhtar seçtik köye giremiyoruz.

Şimdi bahar serinliği tabiatta böyle ya, işte o bahar serinliğinde velilerin, mürşid-i kamillerin, ariflerin kalbine gelen manevi haller ve ilhamlardır. Ben onu gene hafifleteyim, ilham diyeyim ama ayet-i kerimelerde vahiy olarak geçiyor. Tabi Peygamber’e gelen vahiy ile karıştırılır diye ulema, cumhur ulema velilerin, Mürşid-i kamillerin gönlüne gelen vahyi, ilham olarak nitelendirmiştir. Bu; alimlerin, ulemanın nitelendirmesi…Yoksa ayet-i kerimede Allah, Meryem’e vahyetti diyor, Allah arıya da vahyetti diyor, Allah normalde yere de göğe de vahyetti diyor. Ayet-i kerimenin metninde

hepsinde vahiy olarak geçiyor. işte o bahar rüzgarlarının manevi manası, tasavvufi olarak, o arif-i billahların, o mürşid-i kamillerin gönüllerine gelen ilhamlar…Bu hal onlara böyle bir manevi ilham gelince onların vücutlarına, onların azalarına da tecelli eder; onun görüntülerine de tecelli eder. Hani bir hadis-i şerif var ya, hani veliler, mürşid-i kamiller onlardır ki onlar görüldüğünde Allah hatıra gelir; o kimsenin Allah dostu olduğuna işarettir. Yani, o kimse onu görür, gördüğünde Allah hatırına gelir, Mümin ise. Kafir ise nefret eder. “Hım, şunun sakalına bak,” der; daha da ileri, “Arabistan’a gidin”, daha da ileri “Araplaştınız siz” tabi, ona nefretî makamda. Neden? Kalbi kapalı, gözü kulağı mühürlü; o seni karşıya, düşman safına koydu. Bir Müslümanı, bir mümini bir kimse düşman safına koyduysa kafirdir o. Çünkü mümin, mümine düşmanlık yapmaz; varsa eksikliği nasihat eder. Mümin, mümine düşmanlık yapıyorsa onun kalbi kafir kalbidir. Allah muhafaza eylesin. Ve işte o bahar rüzgarlarının esmesi, mürşid-i kamillerin ve velilerin meclislerinde, sohbet meclislerinde, zikir meclislerinde halakalarda tecelli eder. Ve normalde onların böyle sohbetlerinin herkese açık olması, zikirlerinin herkese açık olması, o meclis ve halakalarının manevi rüzgarının kuvvetli olmasındandır. O manevi rüzgar o kimsede cezbe haline getirir. Cezbe haline gelince o kimsenin korkusu kalmaz; herhangi bir baskıdan, herhangi bir dış etkenden korkusu kalmaz.

işte o kimse o manevi rüzgarın tesiri altında…O manevi rüzgar, onu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri gibi, onu takip ettirip öyle sohbet ettirip zikrullah yaptırıyor ve o halakalarda duran kimseler, kendilerini açabildikleri kadar o manevi feyizden nasiplerini alırlar. Çünkü o serinliği, o manevi tecelliyatı ganimet bilen bir kimse, hani, bir kimse çok susamıştır; susadığı için ona berrak, tertemiz bir su verdiğinde o kana kana içmek ister, doymaz. Hani süt getirdi Ebu Hureyre radıyallahu anh hazretlerine bir sahabe. Ebu Hüreyre getirdi, Allah Resulü içti, içti, içti. Ebu Hüreyre içinden dedi ki “Hani ben de açım. Bana kalmayacak mı?” diye düşündü. “iç ya Ebu Hüreyre,” dedi; içti. “Bir daha iç,” dedi; gene içti. “Bir daha iç,” dedi; gene içti. Ondan sonra “Ashaba dağıt,” dedi. Herkes bir tas sütten içti, içti, içti. Hendek’de oluyor. Ondan sonra geldi Allah Resulü birkaç yudum daha içti. Ebu Hüreyre’ye verdi. “iç” bir daha dedi; içti. “Bir daha iç,” dedi; içti. “Bir daha iç” dedi; içti. Ondan sonra dedi ki en sonunda “doydum ya Resulallah,” dedi. Bakın, doydum demeseydi içecekti daha.

Buna şimdi zahiren baktığınızda ne oldu? Zahiren hazreti peygambere, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ashabından birisi hani böyle bir keçinin sütünü sağdı getirdi; bir keçi sütü ne kadar? En fazla bir kilo olur o günün keçileri. Şimdi cins keçiler çıktı da dört beş kilo süt veriyor. Eski

keçiler yarım kilo, yediniz elli gram süt verirdi. Keçi bakan var mı içinizde? Öyle değil mi? Bir maşrapa verir. Evet, o da böyle yemesi düzgün değilse bir maşrapa da vermez. Ama o süt de çok kıymetlidir. Bakmayın siz, millet şimdi “aynı, keçi keçi kokuyor…” Ne kokacaktı? Alışmış böyle gaydırı gubbak peynire millet, tabi peynir yemiyor ki insanlar; peynir yemiyor insanlar! Bilse, keçi peynirinden başka yemez hiç kimse. Koyun peyniri yer, keçi peyniri yer; koyunla ineğin karışık peynirinden yer. Gidip bu mandıralardan veya o hazır peynirlerden almaz bile insanlar; içinde her türlü katkı maddesi var. Al peyniri koy dolaba, 5 ay dursun orda. Yoğurt duruyor bir ay ya, bir ay yoğurt durur mu dolapta hiç? Ne ekşiyor ne bir şey oluyor…Bizim Bayındır’dan çete yoğurt almış, kimse yemedi. Dolapta durdu. Ben “Ne olacak?” diye beklettim. Durdu, durdu, durdu. iki ay durdu. Bunlar bir fasıl daha geldiler gittiler. Dolapta duruyor o yoğurt. Sonra açtım; hiçbir şey olmamış, duruyor öyle. Ben dedim bu yoğurt değil. Yoğurt ya; iki ay durur mu? Hiçbir şey olmadan, hiçbir şey olmadan duruyor. Millet yiyor mu onu? Yiyor. Yoğurt yemiyorsunuz; katkı maddeleriyle hazırlanmış ne idüğü belirsiz bir yiyecek yiyorsunuz. Evet, peynirler de öyle. Allah bizi affetsin.

Şimdi işte meseleye, o süte biz zahiri baktığımızda süt dağıtıldı değil mi? Değil, manevi ilimdi o. Manevi ilim, Hendek gazasında hususi çalışan sahabeye bir lütuftu o. Onu süt olarak nitelendirirsek sütün iki kişide bitmesi gerekiyordu doğru mu? Ama Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mucizesi tecelli etti, süt çoğaldı, eyvallah. Ama o manevi ilimdi, o ilmi ledündü, ilmi ilahiden gelmişti. Süt çünkü manâda ilme yorulur. Rüyada da süt ilimdir. Zikrullahta, halde süt içirildiyse sana ilmi ilahiden, ilmi ledünden verilecektir sana. Yakazada getirdiler, bir tas süt içirdiler değil mi? Sütün tadı ağzında. Sütün tadı ağzında…O sana ilmü ledünden gelmiştir; sana manevi ilim veriliyor. Bunları açık açık da kimse konuşmaz. Sabah virdini çekiyorsun, “La ilahe illallah, la ilahe illallah,” küt! Kafa gitti. O esnada bir tas, senin maneviyatına göre altından mı, gümüşten mi, bakırdan mı tas? Yakuttan mı, zebercetten mi, kırmızı mercandan mı…Hepsinin manevi tecelliyatı ayrıdır; hepsinin manası da ayrıdır. Sen o sütü iç içebildiğin yere kadar. Eğer normal kalbi, aklın duruyorsa sen içtikçe içersin, içtikçe içersin, bir kendine gelirsin, sütün tadı ağzında daha. Size bir işaret daha: Sakın “Süt sevmiyorum,” demeyin. Sakın size süt ikram edilirse geri çevirmeyin. Hemen aklınıza bu sohbeti getirin ve sütü için. Ne getirdiler Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine? Bir kase şarap, bir kase süt getirdiler. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir şaraba baktı, bir de süte baktı. Ondan sonra kalktı sütü aldı, sütü içti. Cebrail aleyhisselam dedi ki, “Ey Muhammed, eğer,” dedi, “şarabı içmiş

olsaydın, senin ümmetin serkeş olacaktı; senin ümmetin böyle işte başıboş bir ümmet olacaktı. Ama sen sütü içmekle senin ümmetin,” dedi, “ilim ehli olacak; manevi ilim.” O yüzden Hazreti Muhammedi Mustafa’nın ümmetinde olan manevi ilim, Adem’den o zamana kadar gelen bütün peygamberlerin ümmetlerinde görülmemiş bir manevi ilim vardır. Görülmemiş; ne ibrahim’in ümmetinde, ne Musa’nın ümmetinde, ne isa’nın ümmetinde, ne Adem’in ümmetinde, ne diğer peygamberlerin ümmetinde… Hz. Muhammedi Mustafa’nın ümmetinde görülen manevi ilim hiçbirinde görülmemiştir. Biz kendimizin farkında değiliz; biz üstün ümmetiz, biz seçilmiş ümmetiz.

Burası bakın çok lütufhane bir şeydir. Biz seçilmiş bir ümmetiz. Şu anda dağınık olabiliriz; Kur’an ve sünnetten uzaklaştığımızdan kaynaklanıyor. Şu anda bu manevi ilimlerden yeteri kadar faydalanamıyor olabiliriz; bu Kur’an ve sünnetten uzaklaştığımızdan kaynaklanıyor. Yoksa hem zahiri ilim noktasında hem de manevi ilim noktasında Ümmet-i Muhammed’in önüne geçebilecek olan hiçbir topluluk yoktur. Bu sütle alakalı, oradan dem vuralım ama bir kimse de işte bu manevi tecelliyatlara kapalıysa, o zaman da ona yapacak bir şey yok; rüzgarın kabahati yok. Allah bizi affetsin ve o normalde, silsileden gelen o manevi ilmi takip etmeli. Bu ne? Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Hulefa-i Raşidin, Hz. Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, sonraki gelen silsileyi takip etmekle alakalı ve o silsileye gönlünü açma, o silsileyi kabul etme, ve o silsilenin içinde kendini tutma ve kendini o silsileye aidiyet kesbetme, insanı onlardan eder ve o manevi ilim, şuna gidecek buna gidecek diye bir kaide yok; herkese açıktır, herkese! Sen Allah yolunda olur, Allah’ı seversen, o manevi ilimden de sen nasipdar olursun. Kendini açarsan, sen kendi duvarlarını yıkarsan, kendi perdelerini kaldırırsan, o manevi ilimden de sen ne yaparsın? O yüzden faydalanırsın.

“Bahar serinliğini ganimet bilin” hadisinin manası: Peygamber dedi ki, “Dostlar, Bahar serinliğinden sakın vücudunuzu örtmeyin. Çünkü bahar rüzgarı ağaçlara nasıl tesir ederse, sizin hayatınıza da öyle tesir eder. Fakat güz serinliğinden kaçının çünkü o, bağa ve çubuklara ne yaparsa, sizin vücudunuza da onu yapar,” dedi. Bu hadisi rivayet edenler zahiri manasını vermişler ve yalnız zahiri manasıyla kanaat etmişlerdir.”

Bu hadis-i şerife bakanlar zahiren buna mana vermişler. Bu ne? Bahar rüzgarları, bahar yağmurları bütün toprağa, ağaçlara, bitkilere, çiçeklere faydalı olduğu gibi insanlara da faydalıdır. O zaman bahar yağmurunda, bahar rüzgarında, bahar serinliğinde üzerini soy; senin tenine de yağmur değsin. Hadis-i şerifin zahiri bu hatta zahiren de fiili olarak Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, baharda ilk yağmur yağdığında üstünü

soyar, ıslanırdı bahar yağmuruyla. Saçlarını, sakallarını filan ıslatır, vücudunu ıslatır, elleriyle sıvardı vücudunu bahar yağmuruyla; sünnettir bu da, bu işin zahir tarafı. Hazreti Pir diyor ki bu hadis-i şerifi şerh edenler, tevil edenler zahiren bunu tevil ettiler. Zahiren! Şimdi “zahiren tevil ettiler” deyince, bir de bu işin o zaman batın tarafı çıktı. Sufiler genel olarak bu zahir-batın tabirini çok kullanırlar. Sohbetlerde, “Zahiren bu böyledir ama batınen bu böyle değildir. Bu işin bir de batın tarafı var,” derler. Ehli zahir, ulema, alimler bazen sufilerin bu hallerine çatarlar; “işte siz batinicisiniz” filan. Biz batinici filan değiliz; batiniliği orta yere koyan Allah Celle Celaluhu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve sahabeler. işin bir zahir ve batın yönünü söyleyen ve zahiri ve batını ilim sufiler arasında, zahiri düşman batıni düşman… Zahiri ve batını nimet, rızık, öyle ya; zahiri ve batını göz, zahiri ve batını alem gibi sufiler çok kullanırlar bunu. Hani senin zahir gözün budur, batıni gözün, yani kalp gözün de açık olacak, sana zahiri rızık olduğu gibi, batınî rızık da olması lazım gibi sufilerin çokça kullandıkları terimdir “zahir” ve “batın” terimleri. Zahiri ilim, bu manada sufilere göre, dile ve akla dayalı tedrisatla, yani eğitimle, öğretimle, ezberle çalışaraktan öğrenilen bir ilimdir. Bu, zahiri bir ilimdir. Oturursunuz, tek cilt Kudurî’yi ezberlersiniz; fıkhınız iyi olur. Daha da arttırabilirsiniz; oturursunuz zahiren örneğin işte dört ciltlik ihtiyar’ı ezberleyebilirsiniz, Dürer Gürer’i ezberleyebilirsiniz, on alt ciltlik El-Hidaye’yi ezberleyebilirsiniz, ibni Abidin’i ezberleyebilirsiniz, Serahsi’nin Mebsut’unu ezberleyebilirsiniz; otuz iki cilt. Zahir bu, size birisi bir mesele sorar, gider kitaptan bakarsınız, söylersiniz, zahiri ilim, bu normalde bir kimsenin akli melekeleri yerindeyse, okur, ezberler, o ilme sahip olur.

Batıni ilim ise, bir mürşid-i kamilin tedrisatında oturup kalben öğrenilen ilimdir, kalben. Bu normalde ferasete, basirete dayalı, kalbe gelen ilmi ilahiye dayalı bir ilimdir. Çünkü bu ilim, o kulun kalbine, herkesin kullandığı lisanı kullanayım, ilham vasıtasıyla gelen ilimdir. Bu, kulun kalbine gelen bu ilham, onun için batıni bir ilimdir. Ama bu, kendi derecesine göre doğruluk payı, kendi derecesine göre derinliği, kendi derecesine göre yüksekliği ve genişliği vardır. Böyle bir ilham, normal bir dervişin kalbine de gelir; bu onu fark etmez, onu vicdanın sesi olarak görür. Oysa o da bir ilhamdır. Normalde bir kimse, bir mürşid-i kamile bağlandıysa, onun kalbi manevi ilhamlara açıktır. Çünkü manevi ilhamlara açık olmayan bir kalp sahibi, bir mürşid-i kamile intisap etmez. Çünkü onun kalbi bu konuda hastalıklıdır. intisap etmeyen bir kimsenin kalbi hastalıklıdır; kalbi hastalıklı olduğu için o bir mürşid-i kamile intisap etmez veyahut da intisap etmiştir; intisab ettiğinde intisabı çok sıkı değildir. Onun kalbi hastalık kapar, hastalık

kapınca da o hastalığını tedavi etmez; hastalığını tedavi etmeyince ilacını yutmaz, tabiri caizse ve kendi bağışıklık sistemini kuvvetlendirmez. Bu sefer onun dervişliği biter, sufiliği biter, ordan ayrılır gider o kimse. Çünkü onun kalbinde maraz oluştu. O marazı tövbeyle, zikirle tedavi etmesi gerekirken, tövbeyle, zikirle, sevgiyle, muhabbetle kalbini tenvir etmesi gerekirken, o bu kalbi marazını tespit edemeden çekti gitti. O kimse o marazı yok edemedi, ilaçları kullanmadı; ilaçları kullanmayınca da o kimse hastalıkla baş edemedi; hastalıkla da baş edemeyince kalben öldü, kalben kalp gitti onda; kalbi karardı, bozardı, perişan oldu, gitti. Allah muhafaza eylesin.

O yüzden zahir ilmi bir kimse unutur, tekrar okur, hatırlar. Bunda bir sıkıntı yoktur. Ama kalbi ilim dediğimiz batıni ilim, Allah muhafaza eylesin, bir kimseden tasını tarağını toplar giderse, onun yolu çok zordur. Bakın, onun yolu çok zordur. Rabbim, cümle kardeşlerimizi bundan muhafaza eylesin. Tasını tarağını toplayıp gitmediyse, o kimse döner dolaşır, tekrar geldiği noktaya gelir. Haylazlık yapmıştır, yanlışlık yapmıştır, eksiklik yapmıştır ama onun kalbinde o manevi ilim, onun kalbini tırmalar; “Hep böyle yapma,” der, hep o böyle bir eksiklik hisseder, kendince huzursuz hisseder, kendince kendi kalbinde onu tırmalar boyna onu. Bu, onun kalbinde manevi ilmin yer ettiğini gösterir; o silsile dediğimiz o manevi dünyanın onda tesiri olmuş ve o tesir altında kalmış. Onun kalbi bu noktada kararmamış, katılaşmamış ve normalde böyle olunca da kalp, önemli unsur, gönül dediğimiz şey, o böyle insanda farklı bir dünyadır. Ben ona “kalbi akıl” derim ya o kalbin kendine ait bir ritmi, kendine ait bir çalışma sistemi vardır. Kendine ait bir hafızası, kendine ait bir düzeni, sistemi vardır. O mevcut akla bağlı değildir; mevcut akıl unutur, o unutmaz; mevcut akıl helak olur, o helak olmaz. Kalbi akıl, o yüzden kalbi aklın harekete geçmesi çok önemlidir bir dervişte. Bir sufide kalbi akıl harekete geçmeli; yani o ilmi ilahi, o ilham onda tecelli etmeli. O basiret, o feraset, o manevi ilim, o dervişin kalbinde tecelli etmeli. O rüya, mesela, manevi ilimdir; salih rüyalar, zikrullahta görülen haller, manevi ilimdir. Bunlar normalde o kimsenin maneviyatının çalıştığına işarettir. Ha, illaki öyle mi çalışacak? Hayır, bir kimse orada zikrullah halakasında duruyorsa, o mürşidin elini tutmuşsa, o silsilede duruyorsa onun çalıştığına işarettir, onun çalıştığına işarettir. O yüzden zahiri ilim azalara hitap eder; senin gözüne, kulağına, eline, ayağına hitap eder. Manevi ilim ise senin kalbine hitap eder ve kalbin iki önemli vazifesi vardır. iki önemli vazifesi, kalp odur ki daim Allah’ı zikreder; kalp odur ki Allah aşkıyla yanar, tutuşur, Allah’ı sever. Bu, kalbi ibadetlerin en önemli ayağıdır, en önemli farzıdır; kalbin farzıdır bu, kalbin farzıdır.

O kalp Allah’ı zikretmeli, o kalp Allah’ı her şeyden fazla sevmeli; o kalp sevgiyle yoğrulmalı, sevgiyle…O zaman o kalp farzı yerine getirmiş olur ve normalde o zaman o kimsenin maneviyatı açılır; o kimsenin o zaman batînı açılır. Batîn ilimlerine karşı onun mükaşefesi artar, basireti artar, feraseti artar; o manevi olarak yol almaya başlar ve meselelerin zahirine bakmamaya başlar. Bunu zahir ulemanın bir kısmı—ulema diyorum yine de ben onlara—cehaletinden dolayı batıni ilme karşı gelirler. Bu, onların zır cahil olduğunu gösterir. ilahiyat da bitirse, ilahiyat fakültesinde öğretim üyesi de olsa, doçent de olsa, profesör de olsa; eğer ki bir kimse ayet-i kerimelerin veya konumuza binaen hadis-i şeriflerin batıni bir manası olduğunu olmadığını iddia ediyorsa o kimse cahil insandır, cahildir. Evet, daha da iddia ediyorsa zır cahildir; daha da iddia ediyorsa kara cahildir. Çünkü hadis-i şerifte Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu ki her bir ayetin bir zahiri, bir batını vardır; her ayet için bir hat yani sınır ve her hat için bir matla vardır. Matlanın karşılığı bir hakikati müşahede etme yeridir; yani o batında o hakikati müşahede ettiğin bir yer vardır. Şimdi bu hadis-i şerifi buraya aldım, bu senetsiz sepetsiz değil. Bu öyle de değil. ibni Cerir Taberi’sinde bu hadisin tamamını almış, ibn Mesud’dan rivayet etmiş. Taberani, Ebu Yuâla, Heysemi, Beyzar, Suyuti, Begavi, ibn Hibban bu hadis-i şerifi nakletmişler. Özellikle bu hadis-i şerifi buraya aldım, bu konuda, yani sıraladım, bunların hangi sayfalarda nerede geçtikleri benim notlarımda var. Sohbeti uzatmamak için isimleri sıraladım. Eğer hangi kitapta, hangi eserde geçtiğini sorarlarsa onları da burada açıklarım; o eserlerin sayfa numarasına kadar, paragrafa kadar burada açıklarım ben. Konu burada uzamasın diye isimleri aldım. Çünkü böyle bilmeden “Siz bidat işliyorsunuz,” bilmeden “Siz sapıksınız,” diyen cahiller var. Veya “siz işte, sizin üstadınız her şeye batıni bakıyor; siz bâtıniler misiniz” “Değiliz kardeş; biz Kur’an ve sünnete tabiyiz. Siz araştırmıyorsunuz, siz iki kitap okumakla kendinizi âlim zannediyorsunuz. Bakın, her ayet-i kerimenin bir zahiri vardır, bir de batını.

Bir hadis-i şerifte diyor ki, başka bir hadis-i şerifte, başka bir hadis-i şerifte: “Kur’an’ın her harfinin, harf harf, bildiğiniz harf, her harfin bir zahiri vardır, bir de batını vardır, diyor. Harf olarak “Elif, Lam, Mim,” zahir bu, zahir bu. Hadi mana ne? Hadi tevili ne bunun? Çünkü Kur’an okunur, zahirdir; okunan Kur’an-ı Kerim zahirdir. Birisi şu mana gelir der, o tevildir, tefsir de değil, tevil. Hazreti Ali Efendimiz, “Kur’an’ın zahiri, kullara emredilen ameldir; batını ise gizli ilimdir,” demiştir. Bakın, Hazreti Ali Efendimiz’den alıntılar var; hepsinin de kaynaklarını verebilirim arzu eden olursa. Daha doğrusu hadi ya, gene çıktı işte bu cumartesi kendince bir şeyler söyledi.

Kardeş, ilimle gel karşımıza, ilimle. Bizim batınımızın da delili hadis-i şeriflerden ve Kur’an-ı Kerim’den; zahirimizin de delili Kur’an-ı Kerim’den ve hadis-i şeriflerden. Sen hadisleri inkâr ediyorsan, sen zaten küfür ehlisin; seninle konuşacak bir şeyimiz yok. Hadisleri inkâr ediyorsunuz, siz Kur’an’ı da inkâr ediyorsunuz. Hadis-i şerifleri inkâr eden Kur’an’ı da inkâr etmiştir; hadis-i şerifleri komple inkâr eden bir kimse Kur’an-ı Kerim’i de inkâr etmiştir. Onların “Biz Kur’an’a bakarız,” dediklerine bakmayın; martaval o, onlar kafirliklerini saklıyorlar böyle. Tekrar altını çiziyorum; hadis-i şerifleri komple inkâr eden bir kimse Kur’an’ı da inkâr etmiştir; bu kadar net. Küfür ehlinin ta kendisidir. Bu kim olursa olsun. Buradaki Hazreti Ali Efendimiz’in “gizli ilim” dediği ibare, ehlince bilinen ilimlerdir. Evet, bunlar ortalığa saçılmaz; bunlar ehline ait, ehlinin vukufiyetinde, ehlinin perdesindedir bu. Bu, “yok” manası değildir. Yine Hazreti Ali Efendimiz’in sözü; pirimiz olur, pirimiz olur, bizim silsilemiz de pir başımızdır, tol başımızdır. Bizim bu konuda “ilim başımızdır” ne derseniz deyin.

Biz Hazreti Ali Efendimiz’i çok severiz. Hz. Ebubekir, Ömer, Osman Efendimiz’i de çok severiz. Biz cihar-ı yâri gûzin sıralamasını takip ederiz; Ebubekir, Ömer, Osman, Ali radıyallahu anh Hazretleri ondan sonra Hz.Hasan, ondan sonra Hz. Hüseyin; bizim silsilemiz budur, manevi silsilemiz. Biz bu manevi silsilenin içindeyiz. O yüzden Hazreti Ali Efendimiz, Resulullah Efendimiz’in “Ben ilmin şehri isem, Ali de kapısıdır,” buyurduğu Ali’dir. O bir şeye hükmettiyse, hak o taraftadır; başka bir taraf aranmaz. Çünkü hadis-i şerifle sabittir; Cenabı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, “Ya Rabbi, Ali’nin döndüğü cepheye, Ali’nin döndüğü yere hakkı döndür,” diye duası vardır. O yüzden birisi kalkar, Hazreti Ali Efendimiz’in sözünü inkâr edecek olursa bu duayı da, bu hadis-i şerifi de inkâr etmiş olur. Döndük Hazreti Ali Efendimiz’in sözüne; her ayetin dört manası vardır. Her ayetin dört manası vardır: zahir, batın, hak ve matla. Zahiri, tilavetine aittir; yani Kur’an’ı okumaktır, tilavet etmek, Kur’an’ı okumak. Bu zahiridir Kur’an’ın. Hangisini okursanız okuyun hangi ayeti okursanız okuyun kime okursanız okuyun, Kur’an’ı okuyun, zahir olarak Kur’an okudunuz sevaba girersiniz. Yok, ölülere okunmaz yok şunlara okunmaz…Kur’an’ı Kerim ölüye de okunur diriye de okunur. Kur’an-ı Kerim ağaca da okunur, toprağa da okunur, Kur’an’ı Kerim havaya da okunur yere de okunur, içinize de okunur, okunur Kur’an-ı Kerim. Zahirî de şifadır batını da şifadır. Kur’an’ın her şeyi şifadır ve her şeye faydası vardır. Oturun bahçenize Fatiha okuyun, oturun dükkanınıza Fatiha okuyun, oturun kendi vücudunuza Fatiha okuyun. Oturun, elinizi kafanıza koyun; başınız ağrıyorsa Fatiha okuyun. Ağrıyan bir yerinize elinizi koyun, Fatiha okuyun. Evet, şifadır. Başın

ağrıyor at Apranaxı! Atma kardeş, inan buna inan, kalben inan buna. Kalbini bu konuda vahye tabi tut; kalbini Kur’an’a tabi tut, Kur’an’a kalbini aç. Evet, oku Fatiha oku kendine, oku ya. Bir şeyi hıfz edemiyorsun, elini koy kafana, niyet et; “Ya Rabbi, hıfzımı açman için niyet ettim,” de oku Fatiha’yı ya. Kur’an’dan uzaklaştırdılar bizi. Adamın anası ölmüş, babası ölmüş; bir Yasin okuyacak, “Ölüye okunmaz!” Sana mı okunacak edepsiz adam! Milleti o hale getirdiler. Millet: ‘nereye okunacak Kur’an-ı Kerim?’ içinde şifa ayetleri de var, içinde “hat” ayetleri de var. Öyle söyleyeceğinize çıkın televizyona; “Kur’an’ın hat ayetleri var. Ey devlet, ey siyasetçi, gelin bu hat ayetlerini uygulayın,” de. Onu diyemiyorlar, söyleyemiyorlar. Neden? Zahir alim; zahir alim, cep alimi, maaş gelsin koysun cebine. Ondan sonra otursun, kafasına takkeyi koysun: “indiler gökten melekler, saf saf”. Kulağına eğildim gördün mü hocam dedim. Neyi dedi. Saf saf gidenleri dedim. Böyle baktı, nasıl yani ya dedi. Dedim hocam söyledin ya indiler gökten melekler saf saf diye. Sen gördün mü? Dedi, ya görünür mü? Ya neden, görünmeyeni mi yazdı dedim. Süleyman Çelebi, görünür tabi dedim, melekler görünmez mi, görünür dedim. Böyle baktı. “Var olan bir şey neden görünmesin?” dedim. Var olan bir şey neden görünmesin? E tabii o, “indiler gökten melekler saf saf” aldı zarfı gitti. O zarfa bakıyor; gökten zarf indi ona. Yandan, “Cebellezi Minel Beşer” etti, aldı, “Selamünaleyküm,” gitti. Demek ki zahiri var; Kur’an’ı tilavet etmek. Batını, anlayışla ilgilidir. Kur’an’ı anlamakla alakalıdır batını, Kur’an’ı anlamakla…Had, Ali Efendimizin sözü bu: “Had, haram ve helal bildiren hükümlerdir; matla ise Allah’ın kullarından muradıdır.” Matla, Allah’ın kullarından muradıdır; yani Allah’ın kullarından murat ettiği şey ne? Hakikati müşahede etmeleri. Matlanın manası, hakikati müşahede etmek. Yani Allah’ın, iman eden mümin kullarından muradı şu: Kur’an’ın, okuduğunuz ayet-i kerimenin hakikatini müşahede edin. Hakikatini müşahede etmek demek, tefsir okumak demek değil; tefsir anlamak için, tefsir anlamak için müşahede için değil. Hakikati müşahede etmek…Bu, normalde had ayetleri ile alakalı değil, onlar değişmez. Bu, Kur’an’ın had hariç diğer bütün ayetleri; hadler hariç, had ayetleri hariç, diğer bütün ayetlerin hakikati, hakikatini müşahede etmek.

Kur’an’daki peygamber menkıbeleri, menkıbe değil. Çıkmış profesörün birisi öyle diyor: “Yani,” diyor, “siz,” diyor, “namazda ibrahim’in menkıbelerini okuyorsunuz; ne anlıyorsunuz?” diyor. Sen anlamıyorsun, orda ibrahim’in menkıbesinin hakikati ayrı, Hud’un menkıbesinin hakikati ayrı, Lut’un hakikati ayrı, Adem’in hakikati ayrı ve bu hakikat anlamları zamana göre değişen anlamlar, şahsa göre değişen anlamlar. Dün, üç yıl önce, beş yıl önce, yüz yıl önce Kur’an-ı Kerim’deki hakikat anlayışı ile o günkü anlayanlar

ile bugünkü anlayanların arasında da fark var. Çünkü o manevi ilim de her daim kendisini değiştiriyor; değişiyor, derinleşiyor, yükseliyor, yükseliyor. O yüzden Hazreti Peygamber ahir zamanda “Benim kardeşlerim gelecek,” dedi. Neden? Çünkü onlar Kur’an’ın hakikatini daha iyi anlayacaklar.

Evet, yine devam ediyoruz Hazreti Ali Efendimiz’den yine. Hazreti Ali Efendimiz, Abdullah bin Abbas’ı, yani amcasının oğlu Abdullah’ı, haricileri ikna etmeye gönderirken, buraya dikkat edin, burayı, bu böyle çok özür dilerim ama levha yapılıp bu ilimsizlere levhayla gözlerine sokulacak bir şey bu. Diyor ki Hazreti Ali Efendimiz, Abdullah bin Abbas’ı haricileri ikna etmeye gönderirken: “Onlarla tartış, fakat kendilerine Kur’an’la delil getirme.” Dikkat edin buraya. ‘Haricilerle tartış, ama onlara, kendilerine Kur’an’la delil getirme. Çünkü Kur’an’ın pek çok farklı manası ve değişik bakış açıları vardır. Bunun için onlarla sünneti delil getirerek tartış.’ dedi. Hadi, siz Hazreti Ali Efendimiz’i şimdi küfürle itham edin, ilimsizler sizi!

Evet, dört Abdullah’tan birisidir, Hazreti Abbas’ın oğlu Abdullah ve Arap diline, Kur’an diline, o çevrede en fazla hakim olan kimsedir. Bakın, o kadar Arap diline hakim bir kimsedir. Hazreti Ali Efendimiz, “ilmin kapısı,” ona diyor ki: “Sakın onlara Kur’an’dan delil getirme.” Çünkü Kur’an, Kur’an’ın diyor, pek çok farklı manası ve değişik bakış açıları vardır. Bunun için onlarla sünneti delil göstererek tartış. Ve bu sözden de ne anlıyoruz? Demek ki Kur’an ayetlerinin birçok manası, birçok anlayışı olduğunu gösterir. Hani Hazreti Pir, hadisi şerifi beyanen göstererek dedi ki herkes zahire göre buna hükmetti.

Evet, ayetlerin zahiri ve batını hakkında ilk açıklamalardan birisi de, ben onu müfessirlerin piri olarak nitelendiriyorum; yani tefsircilerin piri, Hazreti Abbas Efendimizin oğlu Abdullah. Hani sırası gelince diyorum ya, tek ciltlik bir tefsiri var, Arapça. Onu yıllar yıllar önce bulduydum, aldıydım. Dedim ki ilim bir gün kaybolur, ben Arapça bilmiyorum ama dedim bilen bir kimse bunu çözer. Alayım bunu dedim, denk getirdik öyle. O diyor ki Hazreti Abbas diyor bunu, “Kur’an birçok bölüm ve ilimler içerir. Onda zahir ve batın olan birçok şey vardır; onun insanı hayrette bırakan ilimleri bitmez, ilimlerinin sonuna ulaşılamaz. Kim ona yumuşaklıkla dalarsa kurtulur, ona sert olarak dalan kimse batıp helak olur. Onda birçok haberler, misaller, helal ve haramı bildiren hükümler, nasih-mensuh, muhkem, müteşabih, zahir ve batın ayetler vardır. Onun zahiri okunuşu, batını ise tevilidir.” Kur’an’ı öğrenmek için âlimlerin meclislerinde bulunun; aman sefihlerden uzak durun. Bunu da Sükûti nakletmiş. Şimdi Hazreti Pir, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin bu hadis-i şerifini söyledi

ya, o yüzden zahir-batınla alakalı biraz konuyu geniş tuttum, mesele daha iyi anlaşılsın diye. 2050. beyit:

“Onların halden haberleri yoktur. Dağı görmüşler de dağdaki madeni görmemişlerdir” diyelim, burada bitirelim. 22.37… Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helali hoş olsun. inşallah 2050. beyitten devam edeceğiz. Konu biraz önemliydi. O yüzden bu zahir-batın meselesini biraz geniş aldım. Haklarınızı helal edin, dedik bir ölçü olarak da kalsın dedik. Bazen ehli sufiye saldırırlar, “Siz hep işin batınî tarafındasınız” diye. Hamdolsun biz, evet işin zahir tarafına da batın tarafına da bakıyoruz. Hani sufilerin meşhur bu sözleri vardır, derler ki sufi çift kanatlı olur; yani bir kanadı zahirdir, bir kanadı da batındır. Allah bizi onlardan eylesin. Amin. Haklarınızı helal edin. El-Fatiha maassalavat salavat…Amin.

Böyle başımda durunca heyecan yapıyorum kendi kendime, hızla toparlanayım diyorum ya, beni heyecanlandırmayın! Ben yaşlı, ihtiyar, aksi adamım ya! Aksiliğim meşhurdur benim, bir de inatçı! Şeyh Efendi Allah rahmet eylesin öyle diyordu, “Mustafa Efendi, inatçısın oğlum.” diyordu. “Doğru söylüyorsunuz, efendim, inatçıyım” diyordum. Allah rahmet eylesin. Amin. Bursa’da ilk itikafa girdim. Çok zor şartlarda, soğuk…Zeyniler Camii’nin o böyle arka, ne diyorlar ona, son cemaat mi diyorlar, ne diyorlar? Caminin içinde değil yani, dışında. Orada itikafa giriyordum, soğuk. Bir orada elektrikli soba vardı, yakmadım hani caminin malı, kamu diye. Yakmadığım halde öyle duruyordu. Hoca geldi, onu da aldı götürdü. Allah’ım, böyle nasıl zor, nasıl zor ama Ramazan itikafı. Sarıkla, bu pencerenin mandalı mı diyordusunuz, hani şey var ya, kolu…Sarığı böyle boynumdan astım oraya, uyumayayım diye. Soğuktan çünkü uykusu geliyor insanın; kafam düşüyor, dalıyorum, dersi bitireceğim…Bayram sabahı çıktım itikaftan, neyse, gittim Emir Sultan Hazretlerinin oraya, telefon açtım. iki tane jetonum var, üçüncüsü yok, üçüncüsünü alacak para da yok. iki jetonum var, üçüncüsü yok, üçüncüsünü alacak para da yok…O zaman Şeyh Efendi’nin evde telefon. Bayram sabahı, açtım, ‘Selamünaleyküm’ dedim. O kadar…Başladı dökülmeye bende. ‘Mustafa Efendi’, ne dediğini anlıyorum ama ‘Allah mübarek etsin, inadınla itikafı bitirdin’ dedi. ‘Maşallah, ne inatçıymışsın’ dedi. Ama ben nasıl böyle gözümden yaşlar iniyor böyle, aşağı… Dosdoğru Emir Sultan Hazretlerine git dedi, benden selam söyle, bütün her şeyini anlat ona dedi. Allah mübarek etsin. işte bir muhabbet…Hadi selamünaleyküm dedik, kapattı telefonu. Şangır şangır jetonlar geri geldi. Aldım jetonları, dedim ‘Bunlar keramet jetonu.’

Gittim Emir Sultan Hazretlerinin başına, dedim, ‘Benim bir şey söyleyecek halim yok, anlatacak bir şeyim de yok. Neyi nasıl biliyorsanız öyle

yapın. Benim diyecek hiçbir şeyim yok.’ Tabii, o hali kelimeler anlatmaz… Geriye döndüm, çarşıdan tanıdığım bebeci ismail abi var, ‘Mustafacığım, nerdesin sen ya?’ dedi. Benim gözümden akıyor daha, böyle baktı sanki görmüyor beni ama. Ya dedi ‘Başka yaşlı kimse yok mu itikafa girecek?’ Böyle baktım, ‘Benden daha yaşlısı mı var?’ dedim ya. ‘Bayram bitince’ dedi. O, böyle nazik, kibar konuşuyordu, Allah rahmet eylesin. ‘Mustafacığım, bayram bitince hemen benim yanıma geliyorsun, hemen ha!’ dedi. Benim çarşıya inecek cebimde para yok; bildiğiniz dolmuş parası, yok. ‘Tamam abi, geliyorum,’ dedim. O itikafta beni karşılayanlardan birisi, Ali Karadağ’dır… Ali Karadağ’ın zaman bir ekibi var, deliler Mangası. Kim vardı Ali o zaman yanında? Öyle…Ben itikaftan onlarla beraber çıktıydım, değil mi Ali? O yüzden benim bir tarafımda inatçıdır; şeyhimden tasdikliyim, inadım! Böyle inatla kurulur yollar, inat lazımdır. Demek bu kadar konuşacakmışım, tecelliyat öyle olacakmış. Selamünaleyküm.

Velhasıl insanda inat küfre doğru değil; iyiye, doğruya, güzele inat edecek. insanın başına zorluklar gelir. Bu yol öyle kolay bir yol değildir. Millet kolay olduğunu söyler, kolay değildir. Nefisle mücadele, yolda durmak, yolun çilesine katlanmak kolay değildir. Zordur gerçekten. Hele bu zamanda daha zor olur. Neden? Tasavvuf bilinmiyor, tarikat bilinmiyor, yol bilinmiyor. Dine ve dindarlara karşı düşmanlık had safhada. Cemaatlere, cemiyetlere, tarikatlara düşmanlık hat seviyede şu anda. Bu zamanda yolda durmak gerçekten yolda yürümek gerçekten önemli bir şey. inat lazım, yani sımsıkı tutacak, bırakmayacak. O alınganım yüzden ben kendi özelliklerimi…Neydim? Yaşlıyım, ihtiyarım, aksi, inatçıyım, aşırı derecede de. Yaşayın, yaşayabiliyorsanız…Selamunaleyküm.

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

https://www.facebook.com/share/v/1BXigD5Zj1/

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 7 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-0-7 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Vird, Zikir, İhsân, Kalb, Sünnet, Şeyh, Silsile. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı