Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 2041-2043. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 2041-2043. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 7 • 21/29

Mesnevî-i Şerîf 2041-2043. Beyitler Şerhi Hakkında

2041-2043. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmeti Muhammed’i Hakkı hak, batıl batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip, Hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim Kur’an ve sünnet-i seniyyeye sımsıkı yapışıp yaşayanlardan ve yaşatanlardan eylesin. Cenab-ı Hak israil devletinin battığını bizlere göstersin. Doğu Türkistan’ın özgürlüğünü bize göstersin. Bütün Ümmet-i Muhammed’in birlik ve beraberliğini bizlere göstersin. Nerede Ümmeti Muhammed’e bir haksızlık yapılıyorsa, adaletsizlik yapılıyorsa, kanı, namusu, şerefi, haysiyeti ayaklar altına alınıyorsa, Cenab-ı Hak bu zalimlerden intikamımızı alsın. Onların güçlerini yerle yeksan eylesin. Onların adaletsizliklerini yerle yeksan eylesin. Cenab-ı Hak cümlemize affı mağfiret eylesin. Amin. Ecmain. En son: “Yağmur vardır, alemi beslemek için yağar. Yağmur vardır, alemi perişan etmek için yağar.” Burayı okumuşuz.

“Bahar yağmurlarının faydası, şaşılacak bir derecededir. Güz yağmuruysa bağa sıtma gibidir. Bahar yağmuru, bağı nazü naim ile besler, yetiştirir. Güz yağmuruysa bozar, sarartır.”

Bahar yağmuru malum, bütün toprağa düştüğünde bereket olur, rahmet olur. Ağaçlar yeşillenir, bitkiler yeşillenir, meyveler, sebzeler hepsi de yeşillenir. Neşvü neva bulur. Genelde bahar yağmuru fiziki olarak toprağın üzerine berekettir. Hatta bahar yağmuru, insanın üzerine de berekettir. ilkbahar yağmurunda soyunup, yağmurun direkt bedenine değmesi de sünnettir. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, baharda, ilk yağmurda

soyunur, vücuduna o yağmurun değmesini isterdi; şifadır çünkü aynı zamanda bahar yağmuru, o suyunu biriktirse bir kimse o suyu da insana şifadır. Tabi eski hava şartları yok, şimdi ne yazık ki insanoğlu her şeyi bozduğu gibi havayı da bozmaya çalışıyor. işte uçaklardan gaz atıyorlar, uçaklardan ilaç atıyorlar. Sonuç itibariyle dünyayı, kendi şeytani fikirlerine ve şeytani emellerine ulaşmak isteyen bu deccalist güçler, göğü de zehirliyorlar ve yağmur yağdığında, normalde asitli bir yağmur yağıyor. Artık Cenab-ı Hakk’ın da bir planı var, muhakkak bir takdiri var; bu ayrı bir konu ama normalde genel manada bahar yağmurları, bütün tabiri caizse bitkilere, hayvanlara, insanlara, bütün her şeye şifa.

Güz yağmuru dediğimiz kış yağmurları, sonbahar yağmurları, bunlar da normalde baktığınız zaman, o bağa sıtma verir dediği, zamansız yağan yağmur. Yani zamansız yağan yağmur. Normalde o da ne yapıyor? O zamansız yağmurlar da bitkileri bozuyor. Mesela meyveyi bozuyor, zamansız bir dolu yağıyor, zamansız bir yağmur yağıyor; meyveleri, bitkileri mantar yapıyor. Ne bileyim, işte çürütüyor, bir şekilde onun normal gidişatını bozuyor. Bunu çiftçilikle uğraşanlar daha iyi bilir. Değil mi Fatih? Normalde kış, güz yağmuru, bütün her şeyi bozuyor. Değil mi? Evet. Hani burada bağı bozar dediği şey, malum, biraz üzümden de bahsedelim. Yani üzüm tam toplanacağı zaman eğer yağmur yağarsa, o zaman o üzümü de o yağmur küflendiriyor, çabuk çürütüyor, bozuyor. Genel bir dünya üzerinde bozulma var ama normalde o bozulmanın haricinde de güz yağmurları normalde bütün bitki ve meyvelerin üzerine zarar veriyor ve normalde bu, tabi Hazreti Pir bunu buraya koymuş, bunun bir de mana tarafı var. Bizi ilgilendiren de o zaten. Biz bu beyitlere bakarken, Hazreti Pir burayı, bahar yağmuru veya güz yağmurunu açıklamak için söylemedi; bu işin bir de manevi tarafı var. Nahl Suresi ayet 10-11: “O gökten sizin için bir su indirdi. Ondan hem kendiniz içersiniz hem de hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler yetişir. O su ile ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve her çeşit üründen sizin için bitirir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibret vardır.” O yüzden normalde bu demek ki, suyu indiren kimmiş? Allahmış. O sudan hem insanlar kendileri içiyor hem de bitkiler yetişiyor. Bütün herkes için her şey için; zeytinler, hurmalar, üzümler, her şey, o gökten indirilen suyla mümkün. Yağmur değil yalnız bakın. Bu ayet-i kerimeyi de böyle almamın bir sebebi de o. Yani gökten o inen suyun içerisinde dünya üzerinde ne kadar bitki, ağaç, ıvır zıvır olacaksa hepsinin tohumu da içinde; zeytinin tohumu da onun içinde, üzümün tohumu da onun içinde.

Yani o gökten inen su dünyayı vurduğunda, bütün içindeki, ne kadar dünya üzerinde şu anda tohum varsa, hepsi de içinde o tohumlar indi gökten.

Yani yok işte, yosun oldu, yosundan sonra ağaç oldu; öyle bir şey yok. Hepsi de o suyun içinde, geldi vurdu ve o suyun içerisinde, bütün hepsi de, bütün ne kadar bitki varsa, ağaç varsa hepsi de onun içinde mevcuttu. Bu manada Hadid suresinde de: “Biliniz ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir. Bu yağmur misali ki bitirdiği bitki, çiftçilerin hoşuna gider; sonra kurur da onu sararmış görürsün, sonra da çer çöp olur.” Cenâb-ı Hak bu ayette de dünya hayatının böyle bir geçici olduğunu ve yağmurla biten bir bitkiye benzetiyor burada da ve normalde bu da, hani güz yağmuru gibi; o da sonuçta sararıyor. O yüzden o sararması, kuruması, aynı insan hayatı gibi. Nasıl bahar yağmuru neşvü neva eyledi, o bütün, böyle hayat verdi, can verdi; sonra da güz yağmuruyla ne oldu? Hayat sona erdi, bitti. Yani bitkinin hayatı sona erdiği gibi, insanın da hayatı sona erdi. Güz yağmurunun da işi ne? Normalde bu meselenin sonu ve dünya hayatı da bunun gibi işte. Normalde başladı, sonra sonuca erecek ve bahar yağmuru yani manevi olan iklim, manevi olan ilim, manevi size verilen şey, sizi neşvü neva edecek, sizi diriltecek. Hani ölüydünüz, dirildiniz; size can verecek, size hayat verecek manevi olarak ama sonradan bu dünya hayatını, o manevi canlılıkla yaşayacaksınız ve bir gün gelecek, ecel kapınızı çalacak. Kapınızı çaldığında, ölüm denilen o geçici fiiliyatla tanışacaksınız. Ve normalde, nasıl bitkilerin, ağaçların bir ömrü var ise ve güz yağmuru yağdığında, bu dünyadan göçüp gidiyorsa, sizler de, bizler de, hepimiz bu dünyadan göçüp gideceğiz. Bir güz yağmuru bize vuracak ama ne zaman vuracak, nasıl vuracak?

Güz yağmuru vurunca, işte sonbahar geldi, yaprak döküldü, kış geldi, “Selamünaleyküm, elveda” diyeceğiz, bu dünyadan göçüp gideceğiz ama insan için bu dünyadan göçüp giderken yeni bir hayatın başlangıcına doğru gideceğiz. Bu yeni bir hayatın başlangıcı ne? Kabir, bu ayrı bir hayat standardı, dünya ayrı bir hayat standardı, anne karnı ayrı bir hayat standardı, ruhlar ayrı bir hayat standardı. Normalde hayat standardı değişti; kabir alemine gittin, kabir alemi ayrı bir hayat standardı. Ya cennetten bir pencere açılacak, cenneti izleyeceksin; ya da cehennemden bir pencere açılacak, cehennemi izleyeceksin. Kabir hayatı; ne kadar bunu izleyeceksin? Bu senin günahlarınla, kusurlarınla alakalı. O günahları, o kusurları kabir hayatında yaşayacaksın. Mahşerde hesabın biraz daha hafifleyecek. Mahşere biraz daha hafiflemiş olarak gidecek. Ümmeti Muhammed için geçerli bu. Onun orda kabirde ızdırap yaşaması, mahşerdeki hesabını tabiri caizse, azaltacak bunu. Müminler için geçerli, kafir olarak ölenler için geçerli değil. Bu da ayrı bir hayat standardı. Sonra kabirden mahşere insanlar uyanacaklar. Mahşer ayrı bir hayat standardı. Mahşer, çünkü öyle, kimisine çok hızlı, kimisine çok

yavaş. Kimisi hızla mahşerde yürüyüş alanını bitirip hesap yerine uğrayacak. Hatta bazıları hesap yerine uğramadan direkt cennetlik olacak. Bir hesabı görülecek olanlar var, bir de hesabı görülmeyecek olanlar var. Hesabı görülmeyecek olanlar da direkt ordan uyandıkları gibi hızla, onlar da maneviyatına göre, hızları da değişik. Yani inşallah sizin hızınız, en az, hani en kötümüz hızı, en az olan olsun; hesaba çekilmeden en son giren olsun. Amin. Ne yapalım, biz de öyle kör topal gidelim, hızımız az olsun, en son gidelim, hesaba çekilmeden gidelim biz de inşallah. Amin. Ümidimiz, umudumuz o. Yoksa git orda, şunu ne yaptın, bunu ne yaptın, bu uzun bir mesele. Ben kendi nefsim için söylüyorum bunu.

O yüzden Cenab-ı Hak benim hesabımı, sizlerle beraber, sizin yüzü suyu hürmetine ben diyeyim ki bunlar benden çok iyiydi. O yüzden ben de bunların peşine takılayım, hızla gideyim ben de. Ne işim var orada hesaptı, kitaptı; onu mu yaptın, bunu mu yaptın? Haydi yürüyelim, gidelim. Onun fazlı geniş nasıl olsa. Tabii bu da ayrı bir hayat standardı. Hani mahşer ayrı bir hayat standardı, mahşerde hesap anı ayrı bir hayat standardı, hesaptan sonra, bir şey var ya sıratta, ben başka bir şey diyeceğim; hani demiş ya: “Üzerine evler yapasım gelir.” diye. Hani bir de ordan geçmek var. O da ayrı bir hayat standardı. O zaman Yunus demiş ya hani, sırat sırat dediklerine evler yapasım gelir, demiş. E yani o evler yapalım dediyse biz böyle villaya alıştık ya şimdi, herkes normalde gözü villada, yani o zaman villa demek ki koca Yunus’un villa yokmuş, etrafında, evler yapasım gelir demiş. Şimdi insanların gözü villada…Olsun, çok katlı olsun, bir tane daha üstüne…Adamın on katı var, onbir katı, kaçak kat atacağım diye uğraşıyor Mustafa Özbağ gibi! Hep böyle işimiz bizim böyle şeyler böyle! Hani atalım bir kaçak kat daha, ne olsa, ne yapalım yani! Allah Allah ne olacak ki yani! Göğün sahibi Allah, bunda sıkıntı yok. O yüzden hani böyle oraya o hani ev yapasım gelir demiş, biz de villa yapalım, ne olacak! Kaçak köçek olsun yapalım biz sıratın üstüne, gelene geçene çay dağıtırız orda. E şimdi ordan geçtik, ben küçümsemek için söylemiyorum bunu, sıratı küçümsediğimi düşünmeyin ama derviş ne yapacak, Allah’ı zikrediyor, zikirden başka bir şey görmüyor ki o. Yani hesaba gidecekler ona diyecek ki şu ne? Allah! Bu ne? Allah. Bu ne? Allah. Bu ne? Allah. Diyecek ki ona ya bu ne! Sen bundan başka bir şey bilmiyor musun? Allah diyecek. Ne diyecek ki! Dönecek Cenab-ı Hak’ka diyecek ki ‘Ya Rabbi buna biz ne soruyorsak Allah diyor.’ Tamam diyecek ya yürüyün atın onu, deli başın teki o diyecek, dünyadayken de böyleydi! Melekler sizle mi uğraşsın ya.

Bir sürü deli! Normal değil hiçbirisi! Bir de bardağa yazmışlar ‘deli miyiz, deliyiz.’ E deliyiz zaten! Allah Allah! Bundan sonra o bardakta çay kahve

içeyim ben! O da ayrı bir hayat standardı. Sonra cennetlik olanlar cennete gidecekler, ayrı bir hayat standardı, cehenneme gidenler cehenneme gidecek, ayrı bir hayat standardı. Tabi cennet sekiz kat, her katta ayrı bir hayat standardı var. Cehennem yedi kat, yedi katta da ayrı bir hayat standardı var. Bir de Müslümanlar cehennemden çıkacaklar sonra, bunlar dervişleri ilgilendirmiyor da bilgi olsun diye söylüyorum. Ya dervişin cehennemde ne işi var, Allah’ın izniyle. Yani bu şey değil yani, atacak başka kimse bulamadı da dervişleri mi atacak! O yüzden atacaksa atsın bütün gavurları, bu pis Yahudileri atsın işte hepsini. Cehennemi onlarla doldursun. Amin. Bize ne…O da ayrı bir hayat standardı. Sonra Müslüman olan, mümin olanlar cehennemde az bir şey eza cefa çektikten sonra, onlar iman ehli çünkü. Ya ben hala da kendi kendime bazen hayıflanırım yani iman ehlini o cehennem ateşi nasıl yakacak diye. Bugün demek ki benim biraz cemaliyetim fazla. Ordan çıkacaklar ya hani böyle bir havuz var ya hani Müslüman olup da cehennemde az bir şey böyle kızaranları sonra Cenab-ı Hak rahmet havuzuna atacak, onlar havuza girip çıkacaklar, hiç cehennem kokusu kalmayacak onlarda, böyle pir ü pak olacak, cennettekiler anlamayacaklar onların cehennemden eldiğini. Neden? Küçümsenmesin onlar diye. Biz insanları küçümseriz burda, Allah onlar küçümsenmesin, cennet halkı onlara tepeden bakmasın diye onları rahmet havuzuna bandıracak çıkaracak pir ü pak, tertemiz, ilk günkü gibi ama öyle kalbi temiz filan, öyle değil bu, rahmet deryası. Oraya daldıracak çıkaracak, onları cennetine katacak ve onlar cennete girdiklerinde diğer cennet halkı onların cehenneme girip çıktıklarını anlamayacaklar. Bu da ayrı bir hayat standardı. Bir hayat standardı daha var, cemalinde cem olanlar. Bunlar da çok özel bir hayat standardı. E şimdi bahar yağmuru, işte böyle yağdığı zaman her bitkinin ağacının ihtiyacı neyse, fiziki ve manevi fıtratı neyse, o yağmurdan alacağını alır insanlar da aynıdır. Cenab-ı Hak rahmetini saçar, lütfunu, ikramını, ihsanını, saçar, hidayetini saçar, bahar yağmuru gibi bütün böyle insanlar eğer fıtratlarına göre, istidatlarına göre o yağmurdan faydalanırlar.

“Kış, yel ve güneş de böyledir. Bunların tesirleri de zamanına göre

ayrı ayrıdır. Bunu böyle bil, ipin ucunu yakala.”

Şimdi sufiler bu tabiat olaylarını hani kış geldi, kar yağdı, yağmur yağdı, güneş çıktı, bahar geldi, otlar çöpler işte böyle neşvü neva buldu filan…Bu doğadaki olayların hepsini insanların hayatına bağlarlar ve nasıl dünyadaki her şeyin belli bir mevsimi, zamanı, zemini var ise insan hayatının da böyle bir zamanı, zemini, mevsimi vardır. O zaman, mevsime göre insan hayatı normalde yürür gider. Nasıl doğadaki her şey yürüyüp gidiyorsa insanın da öyle yürür gider ve sufiler nasıl doğadaki her şey Cenab-ı Hakk’ın kudret ve

kuvvetiyle tecelli ediyorsa Allah’ın ilmiyle, sufiler şöyle düşünürler, insanın üzerinde de aynı şeyler Cenabı Hakk’ın kudreti, kuvveti, ilmi ile her şey insanın üzerinde de tecelli eder ve insan normalde her şeyin, sufice düşünme bu, nasıl yağmurun yağması veya yağmaması, Cenab-ı Hakk’ın kendi katından bir takdiri ise sufiler de kendi üzerlerinde olan, kendi ellerinin dışındaki tecelli eden her şeyi Cenab-ı Hakk’ın takdiri olarak görürler ve burada bir teslimiyetleri olur, ona teslim olurlar. Nasıl bitkiler ağaçlar teslim ise Allah’a, ağaç kendi lisanıyla yalvarır: “Bana su ver” diye. Bitkiler kendi lisanlarıyla yalvarırlar, zikrederler: “Bana su ver” diye veya “Bana şu lazım” diye.

insanlar da kendi lisanlarıyla, kendi fıtratlarıyla, kendi düşünceleriyle ama susuzluğa ama suya, ama kışa ama güze doğru giderler. O yüzden mesela sufi düşüncesinde kış, bir yolda bir sabır gösterme, bekleme, hazırlanma, olgunlaşma ve kemale ermedir. Senin başına sıkıntılar gelir; bela, musibet, dert, gam, kasavet, değişik problemler gelir. Sen kendince onu olgunlaşma zamanı diye nitelendirirsin. Başına gelmedik bir şey kalmaz, bunlar seni olgunlaştırır. Sufi için kış hayatı, problemlerin içerisinde boğuşmaktır. Eşinden, çocuğundan, annenden, babandan, işinden, aşından, arkadaşlarından, etrafından sıkıntılar yaşarsın veyahut da dışarıdan sıkıntılar yaşarsın. Hani sufilik halkın içerisinde durup halkın eziyetlerine katlanmaktır. Yani böyle el bebek gül bebek bir sufi hayatı yoktur. Aslında mümin isen el bebek gül bebek bir hayatın olamaz senin. Eğer el bebek gül bebek bir hayatın oluyorsa, müminliğini sorgula. Bazen böyle dervişlik anlatırlar: “Bak sen bir derviş ol, bizim tarikatımıza gir, işin düzelecek. Sen bizim tarikatımıza gir, iş hayatın şöyle olacak. Sen bizim tarikatımıza gir, şunlar şöyle olacak…” Bunları kulağımla duymuş insanım. Ben de şöyle diyorum. Allah Allah diyorum, ya. Bir adam x tarikatına girecek, işi bozuksa, işi düzelecek, eşi bozuksa, eşi düzeltecek, çocuğu bozuksa, çocuğu düzelecek. Ben diyorum ya millete kazanla, bize çay kaşığıyla mı diyorum. Biz ne, nasıl bir yere girdik diyorum ya! Burnumuz bir yerden kurtuldu derken, başka bir yerden burnumuz ne, kolumuz kopmuş bizim. Diyorum burda bir şey mi var acaba? Bir sıkıntı mı var yani? Biz yanlış yolda mıyız? Bakıyorsun, yol Kur’an sünnet, bir sıkıntı yok ama burnumuzun kısması da bitmiyor.

Öbür taraftan diyor ki: “Gel kardeş, bizim tarikata gir, hiçbir şeyin kalmaz.” Ben şimdi tersine söylüyorum. Bakın diyorum, ders alacak olanlar veya yeni almış olanlar, yol yakınken dönün. Neden? Erkeklere diyorum, o güne kadar laf söylemeyen eşiniz, size bir tersinden laf söyler, feleğinizi şaşırırsınız. Kadınlara diyorum ki, bak, o güne kadar koyun gibi gelip giden, otur dediğinde oturan, kalk dediğinde kalkan. Ondan sonra adam değişir, canavar olur evde. Ya çocuğu önceden yediriyordun böyle, yiyordu çocuk.

Derviş oldun, çocuğa kaşık ver, bir tokat atıyor kaşığa, her taraf yemek! Dervişin çocuğu da sıkıntılı, imtihan, duvarlara tırmanıyorlar! Tut tutabilirsen, yakala yakalayabilirsen. Derviş oldu, adamın hayatı gitti. Hayatı gidiyor, adam derviş oluyor, önceden mesela işte öyle geliyor, işte yolunu değiştiriyor adam. Derviş olmuş, önceden böyle bağırış çağırış, her şey var. Diyorum dervişlik böyle değil. işte eşinle iyi geçeceksin, hanımına bir şey dövmeyeceksin, sövmeyeceksin, hakaret etmeyeceksin…Hiç unutmuyorum, birisi geldi, gömleğini bir tuttu, yırttı: “Bana müsaade et, ben döveceğim” dedi. “Ne oldu?” dedim ya. Dedi, yok, dedi, sen bize yasakladın dedi. Ondan sonra dedi ya: “Ne olacak, daha ne göreceğim?” dedi. “Tava yedin mi başına?” dedim. “Ben tavada mı yiyeceğim başıma?” dedi. Böyle baktım, dedim: “Yani olabilir, neden olmasın?” dedim. Bu böyle bakıyor şimdi, sana bir menkıbe anlatayım dedim. Bu ara bu menkıbecilerle çok oturup kalkıyorum. Dikkat edin kendinize. Dedim sana bir menkıbe anlatacağım, bunu yeni derviş olduğumda duyduydum dedim, sana bunu anlatayım.

Tirede bir zat varmış. Ondan sonra böyle işte uğraşıyor, evliya olacağım diye. Hanımı da böyle ona çok eziyet ediyormuş. Bir gün gene ona başlamış, bağırıp çağırmaya, bağırıp çağırmaya. O da susuyor ya, demiş “ulan sen nasıl herifsin, nasıl susuyorsun?” demiş. Bir de tokat çakmış en sonunda, adam ona da sabretmiş. Sabredince bütün mana alemi gözünün önüne gelmiş, açılmış. Şimdi bunu duydunuz, eve gidip, hatun, bir tokat at da şu mana alemi bize de açılsın, böyle bir şey yok. ismail, yapmazsın zaten böyle bir şey. ismail’e öyle bir tokat vuracaklar, mana alemi açılsın diye, lan kapanırsa kapansın der, on tokat vurur, Demirtaşlıları ayırayım ben en iyisi böyle, değil mi? Demir taşlıları böyle bir şeye maruz bırakmayayım şimdi. Neyse, dedim böyle böyle mana alemi açılmış. “Mustafa kardeş, benimki açılmasın dedi, ben istemiyorum” dedi. “O tavayı da yemeyeyim ben” dedi. “Tavayı bari yemeyeyim ya” dedi. “Tamam abi” dedim, ya. “Tamam sen tava yeme o zaman” dedim, ya. “Tamam, sıkıntı yok” dedim. Tabii sonra geldi, hanımı yalvardı: “Ne olursun, gel bu adam dönsün, tekrar sizle olduğunda çok iyiydi” diye. Bizim tabii o arkadaş dayanamadı daha fazla. “Ulan ben sarhoşken herkes benim önümde esas duruşta duruyordu” dedi. “Bu dervişlik bozdu beni” dedi. “Abi be, müsaade et ben bir içeceğim ya” dedi. Dedim: “içme, içmiş numarası yap” dedim. “Birisini öyle yaptıydı” dedim. Bu yok, abi içeceğim dedi. “Oğlum” dedim, “göz göre göre içeceğim deme.” dedim ya, “vallahi içeceğim, abi billahi içeceğim, dayanamıyorum” dedi. Dedim: “Ben sana iç diyemem ama yapma”, abi dedi “Sana haber vermeden yapsam, vicdanım rahatsız olacak.” dedi: “Oğlum, içince rahatsız olmayacak

mı.” “Yok, olmayacağım abi” dedi. “Senden habersiz içersem rahatsız olacağım” dedi. “içiyorum, bu gece bilmiş ol” dedi. Bu bir güzel afillemiş kendini.

Şimdi böyle büyük bir ev, annesinin babasının evi de var, kendi evi de var ama bu böyle derviş olunca, anne, baba, ondan sonra hanım, herkes bundan intikam alıyormuş. Böyle herkes buna gelen geçen, bunu tokatlamış, tabiri caizse. Sonra anlatıyor: Abi diyor, eskisi gibi diyor, sokağın başına bir girdim diyor. Bir diyor sokağa kaykıldım diyor. Eve yaklaştım diyor. Bir daha kaykıldım diyor. Ulan, o bu mahallenin ben…….Kapıya diyor, bir tekme vurdum diyor dış kapıya. Bir de diyor içeride bağırdım diyor. Anam, babam lambaları kapattılar, diyor. Hemen kapıları pencereleri kilitlediler. Baktım pancurları da çektiler diyor. Hanım gitmiş, onların kapısına açın, beni ne olursunuz alın içeri, beni alın. Annesi bağırıyormuş: “Kızım, bu gene içmiş. Seni alırsak bizi de döver şimdi” diyormuş. Bu bağırış çağırış, bir iki sandalye atmış oraya buraya, bir iki kırmış dökmüş. Hanım el pençe duruyormuş bunda. Hemen kahve yapmış, getirmiş. Bir kahveyi fırlatmış bir duvara, bir bardağı bir duvara. Çocuklar bir kenara, herkes dağılmış, çil yavrusu gibi. içinden diyormuş ki: “Vay lan” diyormuş, “sarhoşluğun gözünü yiyeyim.” Bakıyorum çok iştahlandınız. Sakın! Bu o gün böyle çarpmış, kırmış dökmüş, sabah olmuş tabi, buna kimse bir şey demiyor. Babası demiş: “Oğlum, bir derdin varsa söyle. Hani ne oldu ki?” demiş. “Sen neydin?” “Ben iyi oldum, siz kötü oldunuz” demiş. “Her gün sizle uğraştım” demiş. “Sen bana böyle dedin, böyle yaptın, bunu yaptın, bunu yaptın. Ana, gel buraya.” Kadıncağız gelmiş. Böyle bana diyor ki: “Abi, bir görsen, filme çekmek lazımdı” diyor. “Annem” diyor, “böyle diyor, tıpış tıpış geliyor.” “Ne oldu oğlum?” demiş. “Neden şimdi böyle davranıyorsunuz? Dün neden böyle davranmadınız”, “beni” demiş “delirttiniz, bundan sonra her gün içeceğim. içki paramı da sen vereceksin” demiş babasına: “Oğlum” diyormuş, “benim param nasıl harama gider?” “E, biz helale döndük de ne oldu?” demiş. Bağırış çağırış.

Babası diyormuş ki: “Ne istiyorsan yapayım, yeter ki bırak sen.” “Bitti” demiş. “Ben onu bıraktım bir sefer, yaşadım yaşayacağımı”, iş yerine gidiyor, iş yerini bir talan ediyor, yanında dört beş kişi çalışıyordu sanayide. Onları da bir talan etmiş. Herkes esas duruşta. Geldi: ‘Selamünaleyküm abi’ dedi. ‘Aleykümselam abi’ ben içtim dedi. E, ne yapalım dedim ya. “Allah affeder, bugün de tövbe et” dedim ben. Yok abi, biraz böyle gitsin” dedi. “Oğlum, böyle olmaz” dedim ya. “Sen ne yapıyorsun?” “Abi, lütfen Allah rızası için” dedi. “Bana biraz müsaade et” dedi. “Oğlum, içkiye müsaade mi edilir?” dedim. “Lan sen derviş adamsın, böyle bir şey mi olur?” dedim ben.

Neyse, nerede olduğunu da söyleyeyim. Ödemişte oluyor bu iş. Bu derviş olduktan sonra, böyle onun güzel bir motoru vardı. Motoru bilinmeyi de bıraktıydı. Motoru da çıkarmış, afillemiş, motorla geldi. Dedim: “Hayırdır motora binmiyordun?” “Abi,” dedi. “Bu işin raconu bu?” dedi. Deri yelek, deri ceket, böyle motorcu kıyafeti. “Ne olacak?” dedim. “Biraz böyle gidecek abi” dedi. E sen bilirsin dedim. Bir gün geçti, hanımı geldi yanıma: “Selamünaleyküm.” “Aleykümselam” dedi. “Mustafa abi sensin değil mi?” dedi. “He, öyle diyorlar” dedim. “Benim adım Mustafa” dedim. “Abi,” dedi. “Ben filancanın eşiyim” dedi. “O sen misin?” dedim ben. “Benim”, dedi “Eyvah,” dedim ya, “adam bir daha,” dedim, “dönmemeye karar vermiş. Çünkü adamı rezil etmişsin sen” dedim. “Abi, yaptım ya” dedi. “Böyle, bu dedi, on yıldan beri içiyor.” “Dövdü mü hiç seni?” dedim. “Hayır” dedi. “Hani içiyor ama dövdü mü?” “Hayır.” “Küfretti mi?” “Hayır.” “Şunu yaptı mı?” “Hayır.” “Bunu yaptı mı?” “Hayır.” “Neydi?” dedim. “Bu adamın hani şeyi neydi”, “içiyordu abi,” dedi. Bir de dedi işte, millet denize gidiyor, bu gitmiyor. Meşhur ya, bundan işte düşünün, otuz yıldan fazla. O zamanlar millet, böyle yeni yeni açılıyor. Millet Avrupaileşiyor, mahalleden biniyorlar, otobüs tutuyorlar, denize gidiyorlar. Herkes birbirinin karısını, kızını orada denizde çıplak olarak görüyor. Geliyorlar, sonra muhabbetler böyle gidiyor: ‘Yok, o çok yağ bağlamış. Yok, onun göbeği sarkmış.’ Benim gençliğimdi bu. Onlara gitmek istiyor kadın, göndermiyor filan, fişman. Böyle o zaman yeni yeni açılıyor millet daha, şimdi açılacak bir şey kalmadı artık, her şey açık şu anda, o zamanlar yeni yeni açılıyor. işte bu tip şeylere gitmiyor. Adam böyle ataerkil işte, şuna müsaade etmiyor, buna müsaade etmiyor filan. Velhasılıkelam, ondan sonra uzun müddet götürdü, öyle bir hafta, iki hafta kalmadı bu. E, sonra biraz daha dedik: “Yeter artık” filan. Sonra gene tövbe etti, döndü. Ondan sonra derslere gelip gitmeye başladı. Derslere gelip giderken arada bir kaydırıyordu gene. Ondan sonra diyordum: “Bunu da kaydırma, yapma”, öyle bıraktı. Sonra tabi biz Bursa’ya tayinimiz çıktı bizim. Bursa’ya tayin çıktıktan sonra, o arkadaş kendisi kendi kendine götüremedi. Oradaki arkadaşlar da onunla ilgilenemediler. E, sonra duydum, tekrar torniston yapmış geri.

Şimdi tasavvufta kış, zorluğudur sıkıntıdır, imtihanlarıdır, değişik problemlerle uğraşmadır. O yüzden normalde ama hani kışı yaşarız, değil mi? Şunu ümit ederiz: O kıştan sonra bahar gelecektir. işte sufi düşüncede de o zorluk, o sıkıntı, o problemler, o işin içinden çıkılmaz haller sona erecek. Muhakkak bahar gelecek. Döngü öyledir. Ve bir de ne var? Rüzgar, yel. O rüzgar, yel ise bitkilerde, ağaçlarda, doğada değişim zamanıdır. Rüzgar, poyraz

veyahut da lodos, ne derseniz, deyin, bütün bitkilerin üzerinde, ağaçların üzerinde bir şeyi değiştirir.

Bazen rüzgarlar kırar, yıkar, değil mi muhtar? Rüzgar fazla şey yapınca dalları kırıyor, değil mi? Meyve olunca daha fazla zarar veriyor, değil mi? Bir bakıyorsun, meyveli dal kırılmış, öyle oluyor, değil mi? Döküyor, zeytinler, çiçekleri döküyor, değil mi? Doğururken döküyor. Rüzgarlar, normalde hani böyle faydalı rüzgar olursa ayrı ama rüzgar faydasız olursa, mesela, zeytin bir daha küçücük tohumken döker, değil mi? Demirtaşlılar da bilir bunları. Normalde meyveler çiçeklerini döker. Meyve olduysa, çok hızlı eserse, dallarını kırar, değil mi meyveyle beraber. Demek ki rüzgarlar da değişim, dönüşüm oluşturuyor. Bu manada sufilikte de rüzgar, bu noktada insan üzerinde değişim dönüşümdür. Aynı zamanda da o rüzgar manevi esintilerdir. Ne diyor Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, yel esiyor, böyle bir rüzgar esiyor, Yemen’den doğru, diyor ki: “Rahman’ın kokusu gelmekte Yemen tarafından.” Rüzgar, o zaman ne oldu? Hem de Allah’ın bir nimeti oldu. Zahiren nimet, Rum Suresi 46: “Rüzgarları rahmetinin önünde müjdeci olarak göndermesi, onun ayetlerindendir.” “And olsun güneşe ve onun pırıltısını ardından gelen aya.” Şura 1-2 Bu ayeti neden buraya koydum? Çünkü o rüzgarlar, o değiştirecek ya manevi olarak seni, ardından ne gelecek? Normalde, güneş ve onun parıltısı gelecek. Yani ardından sana ilahi ilham, ilahi manevi olarak düşündüğümüzde o manevi güneş, Allah’ın nurunu, Allah’ın hakikatini, ilmini getirecek sana. Hidayetini getirecek ve senin kalbini aydınlatıcı bir nur getirecek. O zaman sufiler, rüzgara bakarken, meyve ağaçlarını kırıp döken noktasında gördüğü gibi, aynı şey sende de değişikliğe uğratabilir. Sen yeni yeni manevi olarak yetişiyorsundur, bir imtihana tabi tutulursun. Kaybedersin. Nasıl kaybedersin? O imtihan seni alır, sürükler başka bir yere götürür. Başka bir yere sürüklediğinde Allah muhafaza eylesin, dağılır gidersin. O rüzgarı sen kendine manevi pozitif olarak değişikliğe vuracaksın. O yüzden ordaki güneş, hani beyitteki güneş, ilmi ilahiden kopup gelen ilimdir, onun güneş ve parıltısı. O yüzden o nur ve o nurla beraber kalbin dirilişi olacaktır sen de. O yüzden rüzgara bakarken veya yağmura bakarken, kendin kendi hayatında manevi olarak değişimlere ve dönüşümlere hazır ol.

“Tıpkı bunun gibi bu gayb aleminde de bu çeşitlilik vardır. Bazısı za-

rarlıdır bazısı faydalı. Bazı yağmurlar berekettir bazıları ziyan.”

Demek ki gayb aleminden de böyle gelen tecelliyatlar, gayb aleminden sızan ama senin gönlüne gelenler ama senin yaşadıkların, bunlar da normalde doğadaki yağmur, rüzgar, güneş, bulut, ay bunlar gibidir. O zaman normalde bu alemde nasıl gerçekleşen olaylar bir sürü çeşitlilik arz ediyorsa,

manevi alemde de bir sürü çeşitlilik arz eder. Nasıl yağmur baharın yağınca bereket, lütuf, ikram, ihsan ise o kimsenin baharına gelen ilmi ilahi de ona bereket, ihsan olur. Ona da normalde değişik tecelliyat olur ama bu gayb aleminden gelen tecelliyatlar, nasıl yağmurun ağaçların ve bitkilerin fıtratlarına göre fayda sağlıyorsa, insanların da fıtratlarına ve almalarına, algılamalarına göre fayda veya zarar sağlar. Bakın, o kimsenin fıtratı ve algılamasına göre, o ilmi ilahiden kopup gelen, o manevi alemden kopup gelen şeyler ya sana fayda verir ya sana zarar verir. Fayda verir; bunu böyle örnekleyeyim. Bir kimse üstadına tam teslimiyet olur, tam teslimiyet noktasında dururken, üstadının söylediği her şey ona rahmet olur ama o adam eğer o tam teslimiyet noktasında değilse, kendi teslimiyet noktasında olmadığına bakmaz; “Üstat bunu böyle söyledi, bana zahmet oldu” der. Oysa onun teslimiyetiyle alakalı problemi vardır.

Bir kimse Kur’an ve sünnete teslim olur, Kur’an ve sünnete teslim olunca hidayet bulur, ikram bulur, lütuf bulur, ihsan bulur. Veyahut da bir kimse bir mürşid-i kamile intisap eder, mürşid-i kamile intisap edip teslim olunca ve yolunu istikametli çizdiyse, o kimse rahmet bulur. Ondan sonra o kimse kendince ilim bulur, hidayet bulur ama o kimse bu noktada kendi duruş noktasında teslimiyet yoksa, evet ona da ne olur? Zahmet olur ama o kimse iyi bir dervişse, doğru bir dervişse, hadis-i şerifte buyurulduğu gibi, başına gelen her şey onun için hayra dönüşür. Bakın, bu hadis-i şerif çok enteresan bir hadis-i şeriftir. Müslim’de geçer. Bir müminin başına gelen her şey onun için hayra dönüşebilir. “Müminin başına gelen her şey, şer gibi gördüklerinizde hayır, hayır gördüklerinizde şer vardır” gibi benzeri bir hadis-i şerif. Ama buradaki hadis-i şerif farklı biraz daha. Diyor ki: “Bir müminin başına gelen her şey onun için hayra dönüşebilir.”

O yüzden normalde baktığımızda başımıza gelen şey görünürde zararlı gibi, görünürde biz ordan zarar ediyoruz, görünürde ama onun arkasından, bu kış ya zarar etmek, onun arkasından bahar gelecek. Senin zarar gibi gördüğün şeyden, sen rahmet bulacaksın ama bu teslimiyetle alakalı. Sen teslimiyetini bozmayacaksın; sen iyi niyetini bozmayacaksın. iyi niyetini bozmadığın müddetçe, teslimiyetini bozmadığın müddetçe senin başına ne gelirse gelsin, sen ondan rahmet bulacaksın, bereket bulacaksın, lütuf bulacaksın, ikram bulacaksın, ihsan bulacaksın orda. Yeter ki teslimiyetinde bir yalpalama olmasın. Yeter ki, senin yolda yürüyüşünde bir yalpalama olmasın. Zarar gördüğün şey, sende kâr olarak oluşacak. Bunun için ne lazım? Bunun için sabır lazım, bunun için metanet lazım, bunun için yolda dimdik durmak lazım, bunun için teslim lazım. Ama yok, ben aklımca böyle dediğinde o zaman bocalıyorsun. O zaman işte patinaj çekiyorsun. Oysa Kur’an

sünnet dairesinde bir teslimiyet arz etmiş olsan, hasta oldun; hastalıktan rahmet doğacak sana. Sen hastalığını zulmet olarak görürsen, zulmet olur sana. Hastalığını rahmet görürsen, rahmet olur sana. Sen “Ben hastayım” deyip de günlük işlevlerini geriye bırakırsan, hastalığın artar. Senin hastalık seni yener. Ölüm, herkese hak; ecel herkese gelecek. Ecel gelinceye kadar ayakta dur, ecel gelinceye kadar yapman gerekenleri yap. Hastalık seni yenmesin veya ekonomik darlık seni yenmesin, ekonomik sıkıntı seni yenmesin. Sen Kur’an ve sünnet noktasında sımsıkı yapış.

Şimdi bugünün insanında hamd yok, şükür yok, teşekkür yok. Bugünün insanında yetinmek yok. Bugünün insanında bir şükürsüzlük, bir hamdsizlik, bugünün insanında bir savurganlık, bir israfçılık almış götürmüş kendini. Almış götürmüş yani bir çay içiyorsun, çayına hamd et. Su içebiliyorsun, suyuna hamd et. içebildiğin için hamd et. Olmayıversin senin on kat elbisen, olmayıversin! Lüks bir dairen olmayıversin senin. Lüks bir araban olmayıversin! Cenab-ı Hak bahşetmişse sen çalışmana devam et, yürümene devam et. Sen çalışmana ve yürümene devam et. Başına gelen sıkıntılardan yoldan çıkma. Bu sıkıntılar seni yolundan etmesin. Bu sıkıntılar seni eşinden etmesin, çocuklarından etmesin. Aileni koru, işini koru, kendini koru, dergahını koru, yolunu koru, istikametini koru. Bir imtihanda savrulup gidenlerden olma. Bir üfürüğe kurban etme kendini, “püf” dedi gitti. Ne oldu? Şu oldu da, bu oldu da yan yattı…Ya oğlum, peygamberlerin başına gelenleri okumadın mı hiç? Hangi peygamberin hayatı el bebek, gül bebek geçmiş? Hangi peygamber pembe pamukların içerisinde büyümüş, yaşamış, öyle ölmüş? Böyle bir hayat yok, böyle bir din yok zaten. islam ayrı! Sende bir dert olacak, sende bir sıkıntı olacak. Ama insanlar bilecek ama bilmeyecek; sen de bu olacak.

O zaman normalde, biz ufacık tefecik problemlerden yıkılanlardan olmayacağız. işte gayb aleminden gelen tecelliyatlar da insanlar için ya kış olur, sabreder baharı bulur. Ya da onlara normalde der ki: “Bunlar kırmızı kurdelayla gelmiş bana hediye ondan, ne geldiyse bahtıma”, aldı, öptü başına, tac eyledi, öyle ya. Ama belki de vakkodan elbise gelecek. Belki de markasız gelecek. Belki de hiçbir şey gelmeyecek. Bir bakacaksın ki, bir çekiç, çekiç senin kafanın etrafında dolaşıyor. Öyle ya, o zaman nefse uymak yok; gelen sıkıntılara karşı göğüs germek, onları güzellikle atlatmak var. Allah bizi onlardan eylesin, amin. “Abdalın bu nefesi de işte bu bahardandır.”Özür dilerim, misafirimiz vardı. Misafirleri matbah ürünleriyle ağırladık, biraz fazla kaçırmışım ben de. Çok lezzetli olmuş hepsi de. Amin inşallah. Vallahi, doktor Fatih duymasın; ne varsa gömdük bugün. Ama öyle bir gömüş gömdük ki, Rabbim bizi affetsin, beni yani. Amin. Ne diyet kaldı, ne

bir şey; hiçbir şey kalmadı bugün, hepsini de astık, askıya gitti, böyle mayışıkım ya o yüzden. Bir de fetvayı da verdim: “Misaf geldiğinde yediğinden sual olmaz. Misafirliğe gittiğin yerden yediğinden sual olmaz”, dedim gömdüm. Evet, matbaha huzurlarınızda teşekkür ediyoruz.

“Abdalın bu nefesi de bu işte bahardandır. Canda ve gönülde bu nefes yüzünden yüzlerce güzel şeyler biter. Onların nefesleri talihli kişilere, bahar yağmurlarının ağaca yaptığı tesiri yapar.”

Abdal kim? Abdalın karşılığı, bedel. Bedel ne? Kendisini Allah’a adamış kimseler. Bunlar normalde velilerle alakalı, evliyalarla alakalı hadislerde geçer, abdal kelimesi. Kur’an-ı Kerim’de de: “Velilere korku yoktur” var ya, “onlar mahzun da olmayacaklar.” Bununla alakalı işte bu, Kütübü Sidde’de ebdal olarak geçer. Kütübü Siddî’ye bakarsanız, Mehdi ile alakalı fitneler babında, fitneler babında, babül fitnede Mehdi ile alakalı hadisler vardır. Mehdi ile alakalı hadislerin birisinde, hatırımda kaldığı kadarıyla, Ebu Davud’tan nakil orda, bu normalde ebdaller, “Şam ebdalleri” diye orada geçer, hadis-i şerifte, Hz.Pir de ebdallara oradan atıfta bulunuyor. Diyor ki, bunlar nefesleri, o bahardandır; o bahardandır dediği gayb aleminin baharından. Onların nefesleri. Hani velilerin, mürşidi kamillerin sözleri eski sufilerde nefes olarak geçer. Hatta işte gidelim, üstadımızı ziyaret edelim, bir nefeslenelim. Eskiler nefes olarak, hani üstatlarının sözlerini nefes olarak bilirler. Bu nefes, buna bu noktada çok eski. Yani çok eski dediğim, ta Horasaniden gelir nefes. Horasan erleri, üstatlarının sözlerini nefes olarak nitelendirirler. işte Abdalın bu nefesi de bu bahardandır; yani gayb alemindendir. Canda gönülde bu nefes yüzünden yüzlerce güzel şeyler biter. Yani o velinin, o mürşid-i kamilin nasihatlerinde söylediklerinde yüzlerce güzel şeyler biter. Sen ona kendin teslim olur, onu dinler, ona bu noktada tabiyette bulunursan, tabiyetini bozmazsan, o güzel şeylerden nasibini alırsın. Onların nefesleri, talihli kişilere bahar yağmurlarının ağaca yaptığı tesiri yapar, talihli kişilere, bu nefesi kabul edenlere. Kabul etmeyenlere, onlara zehir gibi gelir. Kabul edenlere zehrin panzehiri gibi olur üstadın sözü, ariflerin sözü, velilerin sözleri bunlar normalde ama bir kimse defans yapıyorsa, bir kimse kabullenmiyorsa, onların zaten kalpleri mühürlenmiştir, kalpleri kararmıştır. Onlarda bir tesiri olmaz. Kalbi katılara söz tesir olmaz. Kalbi karaysa, bir kimsenin ona böyle ayetten, hadisten istediğin kadar her şeyden bahset, o kabullenmez onu. Kalbi mühürlenmiş. Bir kimse Kur’an’a düşmansa, zikre düşmansa, sünnet-i seniyyeye düşmansa, Allah dostlarına düşmansa, onun kalbi yumuşamaz. Onun kalbi kararmıştır, katılaşmıştır. Rabbim hidayet eylesin, amin.

Bizim bundan bir faydamız olmaz ammavelakin onların etrafa zararı çok olur. Bakın, zararı çok olur, onlar ortalıkta zararcı mahlukat olarak dolaşırlar çünkü kalbi katılaşmış kalbi kararmış! Hakkı ve hakikati görmez, doğruyu görmez. Doğruyu görmediği için de doğruyu gördüğünde doğruya düşman olur. Onlar kendi yanlışlıklarını ve kendi yanlış düşüncelerini doğru görür. Şeytaniyeti doğru görür, nefsaniyeti doğru görür. Kur’an ve sünnetin dışındaki her şeyi doğru görür. Kur’an ve sünnetin içindeki her şeye de düşman olur onlar. Onlar gavur, kafir! Müslümanmış gibi görünse de kafir. Neden? Müslüman, ayet-i kerimeyi düşman. Müslüman, şeriata düşman örneğin. “Ben de Müslümanım ama şeriata karşıyım.” Şeriat ne? Allah’ın hukuku. “Ben o kesmeye, asmaya karşıyım.” iyi, senin hadi birisi karına tecavüz etsin de sen ne isteyeceksin! Sen yetiştir, büyüt, kızını getir on dokuz yaşına; gelsin zalimin birisi tecavüz etsin, öldürsün, sen onun hakkında ne isteyeceksin! Sen ‘yaşasın, tecavüz etti öldürdü mü’ diyeceksin yoksa bangır bangır bağıracak mısın ‘onun öldürülmesini mi istiyorum’ diyeceksin? En Atatürkçü laik dahi başına bir şey gelince ‘öldürülmesi lazım, bunların idam edilmesi lazım.’ Allah da bunu söylüyor zaten, neden şeriata karşı geliyorsun? Müslüman, oruca karşı! Müslüman, kurbana karşı! Müslüman, bayramlara karşı! Müslüman, zikre karşı! Müslüman, fuhuş haram, ne yapacak bu insanlar ya fuhuş haram. Evlensin hepsi, fuhuş haram. Kabullenmek istemiyor, kumar haram! Devlet nereden vergi toplayacak diyor. Ya devlet vergi toplamayıversin, kumardan mı toplayacak?

Geçen CNN’de izliyorum, ne o, bu cep telefonundan oynanan kumarlar varmış, neyse işte, kumar. Şimdi adamı önce kazandırıyorlarmış. Profesör anlatıyor: “Bunu diyor, ilk üye olduğunda kazandırıyorlar diyor; sistem ona göre, diyor, oluşturulmuş,” diyor. “Adam kazandırıyor,” bir de diyor ki, “Etrafından insanları da getir, onlar da kazansın.” Haydi, onlar da geliyormuş, topyekün, o ona diyormuş: “Bin lira aldım,” “beşbin lira aldım,” Önce kazandırıyorlarmış; hepsini oraya üye ediyorlarmış. Ondan sonra tezgaha bak, kazanmış. Ne kadar? Bir milyar! Bir milyon değil, bir milyar!” Diyormuş ki, “Bu parayı senin hesabına geçirmem için yarısını benim hesaba atacaksın.” Profesör söylüyor bunu CNN’de. “Ben kanal ismi de vereyim, yoksa diyormuş, “bunu sana atmayız hesabına.” Kabul ediyormuş adam. Diyormuş ki, “Senin o olduğunu nereden biliyoruz? Bize adresini ver, bize bankanı ver, bize IBAN’ını ver, bize şuyunu ver, bize buyunu ver…” Evet. Ya haram bu! Devlet nerden vergi alıyorsa alsın ya. Kumar sitelerinden mi alacak, kumardan mı alacak? Ama Müslüman kumar oynuyor; Müslüman kumar oynuyor! Hem namaz kılıyor, hem kumar oynuyor. işin en acı tarafı bu! Kimisinin annesi babası da biliyor, kimisinin eşi de biliyor. Ya Müslüman, yapma

ama yapıyor. Allah bizi affetsin. işte böyle kalbi katılaşmış, kalbi kararmış, gözü perdelenmiş olanlara Kur’an da etkili gelmiyor. Hazreti Peygamber’in sözü de etkili gelmiyor.

Şeyhimin dediği gibi: “Mustafa Efendi,” oğlum dedi, “Allah’ı dinlemiyorlar, Peygamber’i dinlemiyorlar; beni mi dinleyecekler?” dedi. Burda diyorum dedi, Mustafa Efendi hakkında dedikodu yapmayın; konuşmayın hakkında diyorum dedi. Burada söylüyorum, salonunu gösteriyor, şuraya dedi kapı, kendi dış kapıyı gösteriyor, şuraya kapıya çıkıyorlar, başlıyorlar oğlum dedi, dedikoduya, gıybete dedi. “Allah’ı dinlemiyorlar, beni mi dinleyecekler?” dedi. O sözü hiç unutmam kendimde. Bir şey olduğunda, hani bir derviş kardeş birisi bir şeyi dinlemeyince içimden o sözü tekrarlarım. Diyorum ki: “Üstadım, ne doğru söylemişsin; Allah’ı dinlemiyor, Peygamber’i dinlemiyor, Mustafa Özbaba mı dinleyecek?” diyorum ben. Kendi içimden bu sözü söylüyorum. Yani; Allah’ı dinlemiyor insanlar, Peygamber’i dinlemiyorlar; Mustafa Özbağ kim ki onu dinlesin! Bu acı gerçek!

işte o adamın kalbi karardıysa, adamın kalbi mühürlendiyse, adam kalbi taş kalpli olduysa, sen ona ne söylersen söyle, dinlemiyor. Hani, Hazreti Peygamber’le amcası Ebu Cehil karşı karşıya geldiler ya; onu kuyudan çıkardı, onu kuyudan çıkarmasına rağmen, dedi ki: “Yok, ayı ikiye böl!” Ay ikiye bölündü, “işte sen tam bir büyücüsün!” dedi, “Sen tam bir büyücüsün!” dedi. Yani gözünün önünde ay ikiye bölündü, bunu düşündüğünüz zaman böyle bir mucizeye tanık oluyorsunuz ve çıplak gözünüzle bunu görüyorsunuz. Ardından diyorsunuz ki: “Ya sen tam bir büyücüsün; yeğenim şimdi tam bir büyücü olduğuna inandım,” diyor. Peygambere iman etmemiş, sana mı inanacak? Hani onunla alakalı bir hadis-i şerif daha var ya… Eline taş alıyor üç tane, diyor; “Elimdekileri bil, sana iman edeceğim,” diyor. O da diyor ki: “Ben senin elindekileri bilmeme gerek yok ey amca; elindekiler benim kim olduğumu söylesin.” “Elindekiler benim kim olduğumu söylesin,” diyor. “Bu daha iyi, söylesin o zaman” diyor. Taşlar dile geliyor: “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu,” diyor. Elinden taşları atıyor. “Sen bir büyücüsün,” diyor. “Bakın, sen bir büyücüsün,” diyor. Şimdi insanlar keramet yarıştıracak diye uğraşıyor. Ya bırak; adamın kalbi karardıysa sen onun önünde ayı değil, güneşi ikiye bölsen gene inanmayacak o. Ona bu gaypten gelen bahar yağmuru fayda eder mi? Etmez. Gaypten gelen o tecelliyatlar, gaypten gelen o ilahi ilim, buna kalbi açık olanlara fayda eder; bunu anlayana, bunu dinleyene fayda eder.

Evet, o abdalların, yani velilerin, mürşid-i kamillerin, Allah dostlarının, evliyaların, müminlerin nasihatleri işte ancak böyle kalbi açık olanlara tesir eder. Kalbi açık olmayana tesir etmez. Sen yağmur yağıyor, şemsiye açınca

yağmur sana dokunur mu? Dokunmaz, bunun gibi. Yağmur yağdı ama sen bir kaya parçasısın, yağmur ne kadar yağarsa yağsın sen içine yağmurdan su alır mısın? Almazsın. Yunus’un dediği gibi: “Sen bir kara taşsın,” diyor, “denize atsam da sen içine su almazsın ki” diyor. Kara taşsa o da o gaypten gelen o manevi ilhamları, tecelliyatları kabul etmeyecek ve hatta daha ileri gidecek o velilere, o ebdallara düşman olacak, onların hakkında dedikodular üretecek, gıybetler üretecek, iftiralar üretecek, iftira atacak, her türlü kötülüğü onların üzerinde düşünecek; kalbi iyice kararacak, kalbi iyice katılaşacak ve kalbi mühürlenecek ve Cenab-ı Hak o velilerin intikamını onlardan alacak. El-Nihaye’de, ebdallarla alakalı bir tespit var: Bunlar evliyalar ve abitlerdir; bedelin cemidir, ebdal diye isimlendirilmişlerdir. Çünkü her ne vakit bunlardan biri ölecek olsa, bir başkası onun yerini alır.”

Ha, demek ki bu veliler, bu mürşid-i kamiller, bu evliyalar bitmiyor. Çünkü tükenmez hazineden geliyorlar. Tükenmez hazine ne? ilm-i ilahiden geliyorlar. Bunların birisi vefat ettiğinde yerine başka birisi geçiyor. Yani duyarsınız ya, “Mübarek ne mübarekti!”, “Eee ondan sonra kime intisap ettin?” “Öyle bir veli gelmez bir daha, o yüzden intisap etmedik başka birine.” “O zaman onun şeyhi de öyleydi; sen neden ona bağlandın?” Ben bunu normalde şeyh efendiye intisap ettiğimde, Çorumlu Hacı Mustafa Efendi’de kalıp başka bir yere intisap etmeyenlere söylüyordum. Kardeş, Çorumî büyük bir zattı; eyvallah! Diyorum, Hacı Ali Haydar Efendi ondan daha mı küçüktü? Hayır, o daha büyüktü. E neden o zaman Çorumlu’ya bağlandı insanlar Hacı Ali Haydar Efendi vefat edince? Ses yok! Gideceksin, intisap edeceksin, bir veli bulacaksın kendine, bir mürşit bulacaksın. Neden? Onlar eksilmiyor çünkü. Cenab-ı Hak onların yerine layık olan bir kimseyi koyuyor. Sen bulamadın o zaman, senin gözün körleşmiş, senin kalbin katılaşmış, kararmış. Sen bunu tespit edemiyorsun. Ya da hasbelkader bir mürşitten ders almışsın ama ikinciden alamıyorsun. Ona nasıl bir küstahlık yaptıysan, nasıl bir edepsizlik yaptıysan yolun kapanmış senin. Muhakkak bir şey yaptın ki senin yolun kapanmış. Muhakkak bir şey yaptın sen. Allah muhafaza eylesin. Taberani’de ve El-Heysemi’de geçiyor hadis-i şerif: “Ümmetim arasında her zaman kırk kişi bulunur ki onların kalpleri ibrahim’in kalbi üzeredir. Onlar sayesinde Allah kullarından belaları def eder, yağmuru indirir ve rızık verir.” Yine Taberani’de başka bir hadis-i şerif: “Ebdaller Şam ehli arasındadır. Onlar sebebiyle yardım görürler, onlar sebebiyle rızka mazhar olurlar.”

Yine Hazreti Ali Efendimizin rivayeti: “Ebdaller Şam’dadır, onlar kırk erkektir. Bunlardan biri öldü mü Allah yerine birini koyar. Yağmur onlar sebebiyle sular; düşmanlara karşı onlar sebebiyle yardım edilir. Şam ehlinden azap onlar sebebiyle bertaraf edilir.” Suyuti’ye göre ebdallarla ilgili

haberler sahihtir; hatta mütevatir bile denilebilir, der Suyuti ve açıklamayı şöyle yapar: “Çünkü,” der, “rivayetler manevi mütevatir haddine ulaşmıştır. Öyle ki ebdallerin varlığına kesinlikle hükmetmek zaruret halini almıştır.” Yani birileri çıkıp da “Şimdi bu zamanda veli yok, evliya yok, mürşid-i kamil yok,” diyor ya, öyle diyenler de var ya…işte hadis-i şerifler. Ya hadis-i şerifleri inkâr edecekler veya ayet-i kerimeyi ya da kabul edecekler. ibni Hacer Fetevasında, ibni Hacer malum şafidir, dört ciltlik ihya’ya onaltı cilt şerh yazmıştır. Aynı zamanda iyi bir hadis alimidir ibni Hacer. Fetevasında: “Ebdallar hakkında kimisi sahih kimisi gayrisahih birçok hadis gelmiştir. Kutubun zikri bazı asârda gelmiştir(yani kutup olarak isim) sufiler arasında meşhur olan evsafıyla gavs hakkında hiçbir rivayet sabit değildir.”

Demek ki ibni Hacer gavs, bir veliye bir mürşidi kamile gavs denilmesini hadislerde bulmamış. Böyle bir rivayet yok diyor. Kutup olarak isimlendirilmiş, veli, evliya, mürşid-I kamil, bunlarla isimlendirilmiş, ama gavs adı ile herhangi bir mürşid-i kamil, bir ebdal, bir evliya isimlendirilmemiş; böyle bir şey sabit değildir, diyor. Kim? ibni Hacer, fetevasında. Kaynak, Kütüb-i Sitte. Kaynak da söyleyeyim. Şimdi bir kısım ehli Sufi kendi şeyhlerine “gavs” diyor ya… Hatta daha ileri gidiyor: gavs, gavs, gavs, gavs, gavs, gavs… Bir titriyor böyle. Benim gözümün önünde olanı söylüyorum. Ben, sigara Ödemiş’te haram dedim sohbette, haramiyeti de açıkladım. Dedim mekruh derler; bir sefer işlersen mekruhtur. Mekruhun devamı yine günah-ı kebairdir, her günah-ı kebir haramdır, israftır, israfın devamı da haramdır. Her israf dedim haramdır. Çünkü ayetle sabit: “Şiz israf etmeyiniz. Yiyiniz, içiniz israf etmeyiniz.” Besmelesiz ağıza birşey götürülmez, mekruhu da ağzınıza besmeleyle götüremezsiniz, mekruh.

Bir şey mekruhsa yenilmesi içilmesi, onu besmeleyle ağzınıza götüremezsiniz. Dedim “sigaraya besmele çekeniniz var mı” sohbette. Tabii ben böyle deyince Ödemiş’te bu dalga dalga yayılmış bir günde nasıl yayıldıysa. Birisi geldi aldı sandalyeyi, benim masanın karşısına koydu, ben senle tartışmaya geldim, dedi. Öyle baktım, dedim ben Müslümanım, önce bir selamünaleyküm deseydin, dedim. Böyle baktı, “Selamünaleyküm”, “Ve Aleykümselam” dedim ben şimdi. Hani kendim selam verdim, kendim aldım. Kardeş, sohbet et, tartışacak bir şey yok, din tartışma dini değil, buyur dedim. “Sen sigaraya haram demişsin,” dedi. “He, dedim.” Dedim. “Bizim” dedi “gavs gavs, gavs gavs gavs gavs gavs gavs…” Bir titredi bu şimdi! Böyle değişik değişik nefes aldı, verdi. Ben oturuyorum böyle şimdi. Ne oldu şimdi dedim böyle yaparaktan? Bir hal mi gördün dedim. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini görsen, gözünden siyim siyim yaş akar dedim. Geçmiş peygamberleri görsen yine yaş akar dedim. Sahabeleri görsen yaş

akar dedim. Pir efendileri görsen yaş akar dedim. Bir insan dedim halinde rüyasında şeyhini görse, sevinir, mutlu olur, gözünden yaş akar dedim. Sen ne gördün kardeş böyle yaptın şimdi dedim. Bizim gavslarımız dedi içerler çünkü dedi. Biz de içiyoruz dedim. Sakinleşti. “Sen de mi sigara içiyorsun” dedi, hayır dedim. “Ya,” dedi, “şarap içiyorum ben” dedim “Ya o daha büyük günah ya,” dedi. “Bizim şarap günah olandan değil,” dedim. “Hangisi günah değil?” dedi. “Mansur şarabı,” dedim. “Bu günah değil,” dedim. Bu durdu şimdi. Baktım hiç duymamış Mansur şarabını. Dedim, “Siz sigara içmekten Mansur şarabını içemiyorsunuz.” dedim. Gelmiyor size,” dedim. “O” dedim, “tütün kokusuna gelmez çünkü” dedim. Yine “Gavs, gavs, gavs, gavs.” Dedim, “Bir daha yaparsan tokatlayacağım seni şimdi.” Dedim. “Bir daha böyle yaparsan, yemin ediyorum vallahi de billahi de dedim, derviş olduğumdan beri tokatlamadım kimseyi. Seni tokatlayacağım artık, bir daha yapma,” dedim. Sohbetin sonuna kadar yapmadı bir daha. içimden dedim, “Ulan dedim, tokatın faydası var” dedim, lazım yani insana! dedim. Anlat şimdi dedim. Dedim sigaraya helal diyebilir misin? Diyemem. Helal diyemediğin dedim her şey şüpheli mi? Evet, şüpheli dedi mekruh mu dedim, durdu,evet, dedi, mekruh da haram mı dedim, harama yakın, dedi. “E dedim devam ediyorsun, harama yakın olan şey haram oldu,” dedim. “Niye kızdın buna?” dedim. “Gavsımıza laf söyledin.” “Oğlum ben senin gavsını ne bileyim nereden? Bana ne?” dedim senin gavsından, beni ilgilendirmiyor,” dedim. “Ben dinin bir kuralını söyledim sana.” “Ben kimim biliyor musun?” dedi. “Hayır,” dedim. “Sen de benim gibi insansın. Müslümansan, La ilaha illallah Muhammeden Resulullah demişsindir. Müslüman değilsen neyin hangi dine sahipsin bilmiyorum,” dedim. “Herhalde senin dinin gavs dini; gavs, gavs, gavs, gavs, gavs diyorsun,” dedim. “Bir Allah de” dedim ya. Ne yapıyorsun? Oturuyorsun, gavs, gavs, gavs, gavs, gavs böyle zikrullah yapıyorsun sen.” Dedim. Şimdi var ya, yarın dinleyin siz Twitter’I, ondan sonra, ne o, mailleri; “sen bizim gavsımıza laf mı söyledin” , “yok ördek dedim ben”, “yağmur yağacak,” diyorum. “Ördek mi dedin sen bana?” Bu buna benziyor.

Velhasılıkelam bu durdu, bu yaktı şimdi sigarayı böyle, sigarayı böyle tutuyor. Bir de parmağı böyle üzerinde, sigaranın ateşi… “Biz,” dedi, “sigarayı” dedi, “böyle cehennem ateşini devamlı hissedelim diye içiyoruz,” dedi. “Onu hissetmek için sigaranın ateşi yetmez,” dedim. “Yanında sen bayağı odun taşıman lazım,” dedim. Böyle durdu. “Nasıl yani?” “Bas bayağı” dedim ya. “Senin gavs, gavs, gavs, gavs demene, Allah diyecek ki” dedim, “Gavs dedin, Allah demedin lan atın bunu cehenneme,” diyecek,” dedim. Dedim, “Bu kadar Allah desen, cennetlik olacaksın zaten.” “Nereden okudunuz bunu?” dedi. “Nereden okudunuz? Bu böyle baktı, “Onların aleminde geçiyor,”

dedim. “Ben bir söz var,” dedim. Böyle durdu. “Bak,” dedim, “ben sana yer söyleyeyim. Zatın biri diyor ki,” dedim. “Senin şeyhin kim?” Ahmet”, “yolun başında daha”, dedim. Ona diyor ki, dedim, “Senin zikrin Ahmet.” Bu ne demek biliyor musun?” dedim. “Ne demek?” dedi. “Sen devamlı şeyhine tabi olacaksın, şeyhinin sözüne bakacaksın. Başka hiç kimsenin sözüne bakmayacaksın. Bu, o manada” dedim. Eğer oradan okuduysanız, dedim. “Yok, oradan okumadıysanız, kendi kendinize dedim, şeytana uyuyorsunuz siz böyle demekle” dedim. Tabi adamı bir şeyi inandıramazsın ki. Dedim bak, son defa: “Sigara mekruh mu?” dedim. “Mekruh,” dedi. “Tamam, başka bir şey lazım değil sana. işin gücün, rast gelsin senin,” dedim gönderdim. Tabii, Ödemiş’te yer yerinden oynadı, “Bizim gavsımıza laf söyledi,” diye. Evet, bu akşamlık da bu kadar yetsin inşallah, önümüzdeki hafta, 2044. beyitten gideceğiz inşallah. Böyle biraz ağır gidiyor bu ara herhalde ama saat 22:24, yani zaman olarak bayağı geçmiş. Menkıbeler fazla tuttu, menkıbe önemli. Şimdi bu menkıbe ile alakalı birilerine aslında burdan bir şey yapıyorum, gönderim yapıyorum, menkıbe ile alakalı. Eğer dinliyorsa, menkıbeler çok önemli. Evet, önümüzdeki hafta 2044. beyit: “Fakat bir yerde kuru bir ağaç bulunsa, cana can katan rüzgarı ayıplama; rüzgar işini yaptı, esti. Canı olan da rüzgarın tesirini candan kabul etti.” Burdan devam edeceğiz inşallah. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. Helal etmeyeniniz var mı içinizde ben biraz gecikiyorum diye. Bakıyorum helal etmeyen var mı? Böyle Fatih Terim gibi baktım, biraz hoş olmadı ama var mı helal etmeyen? Yok. Peki, teşekkür ederim. Olur mu olur. Yukarıdan helal etmeyen varsa olur mu olur. Birisi der ki, “Ben helal etmiyorum. Sen, benim gözümün üstünde kaşın vardı,” der. “Yok, sen bizim gavsımıza laf söyledin.” “Yok, sen bizim evliyamıza laf söyledin.” Öyle ya, millet bu ara çok alıngan. Yok, “Sen bana söyledin.” Bir de onlar var, sohbeti bitiriyorum, işte o gün yorgunluktan argınlıktan neyse, hiçbir şeye bakmıyorum. Aa bakıyorum birkaç gün sonra, bir gün sonra, iki gün sonra bakıyorum: “Dün akşam sohbette beni mi kastettin, efendim?” Birine dedim, “Evet, seni kastettim, ne yapacaksın? Dövecek misin?” dedim. Şimdi bir de bu var. Evet, herkes sohbetten istediğini alsın kardeş, kastettiysem bile seni kastetmişimdir. Al üstüne. Tövbe et, değiştir kendini. Evet, seni kastettim, hepinizi kastettim, bitti. Benim için yol kolay. El-Fatiha, dedik mi ya? El-Fatiha maassalavat.

26 EKiM 2024 TASAVVUF VAKFI MERKEZ BURSA

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 7 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-0-7 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, İhsân, Kalb, Sünnet, Şeyh, Sabır, Şükür. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı