Sohbetlerden Derlenen Sorular
Kategorilere göre düzenlenmiş tam arşiv
Klasik Eserler ve Şerhler(1826) — Sayfa 7/19
Kör bir kimse nasıl bir işe yaramaz?
Hakikati görmeyen, hatta görmediğinin farkına varmayan, manevi olarak basiretsiz, ilahi nurun tecellilerinden mahrum olan insanlar gerçek manada bir işe yaramazlar ve maddi manevi üretmek, çalışmak, doğru yolu bulmak hem dünyevi hem de uhrevi anlamda başarı ve kâr elde etmek onlar için mümkün değildir. Neden? Kör çünkü. Adam mesela ticarette kör olursa ticarette başarılı olamaz. Ticarette kör, zanaatte kör, ziraatte kör, eğitimde kör, sufilikte kör, aile yönetmekte kör, çocuk eğitmekte kör…Bir kimse körse onun bir şey üretmesi mümkün değil. E maneviyatta da kör ise o kimsenin dervişlere verebileceği bir şey de yok. Bir de körlüğünün de farkında değil ya da farkında küfr-i inadi ile "Ben kör değilim" diyor. Ya körsün! Ama o diyor ki "Ben kör değilim." Bu sefer baktığınız zaman insanlar yaptıkları işte körler. Yaptığı işte kör, bilmiyor, bilmediğini de bilmiyor veyahut da kör ya kendi başarısızlığını da görmüyor. Kör ya kendi liyakatsızlığını da görmüyor, kör ya olmadan oldum zannediyor. Her alanda var bu, her alanda var. Bu körlük, o kadar büyük bir fitnedir ki bu körlük o kadar büyük bir sıkıntıdır ki körlüğünü bilse o kimse bir görene tabi olacak. Gidecek, diyecek ki: "Ya ben bunu bilmiyorum, bana öğret." Gidecek teslim olacak ama körlüğünün de farkında değil, küfr-i inadi bir noktada kendisini hala da gören olarak biliyor. Bir bakıyorsunuz o herkesten fazla biliyor.
O körler ne yaptı?
O sopayla Allah’a vurdu haşa! Neden? Onun dinini ketmettiler. Onun dinini tartışmak için o sopaları ellerinde tuttular, birbirleriyle dövüşmek için yaptılar onu. Ne yaptılar? Zahir ulema, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu bu delil ve kıyas ilmini birbirlerini alt etmek için kullandılar. Ne yaptılar? Dünyayı elde etmek için kullandılar. Ne yaptılar? insanların paralarını ütmek için yaptılar. Allah için yapmadılar.
İlim öğrenmeye kalkışanlar ne yaparlar?
Mace’den hadis-i şerif: “Alimlerle yarışmak ya da cahillere gösteriş yapmak için ilim öğrenmeye kalkışanları, belki de insanlar istikbal eder, alkışlarlar. Fakat onların yeri cehennemdir.” O ilim öğrendi, etrafa, cahillere ahkam kesmek için. O ilim öğrendi, alimlerle tartışmak için. Hakkı, hakikati anlatmak için değil. O ilim öğrendi insanlar ne kadar alim desinler, alkışlasın diye ilim öğrendi. O ilim öğrendi yani insanlar bana temenna etsinler, birisi asamı taşısın, birisi takkemi taşısın, birisi işte elinde böyle cübbeyi taşısın, birisi arabaya bindirin gezdirsin, götürsün, yedirsin, içirsin. ilmi için öğrendi.
Ey körler güruhu! Ne iştesiniz, ne yapıyorsunuz?
Ey körler, siz kör olduğunuzun da farkında değilsiniz. Kendi kendinize ilim sevdasına düşmüş ama ilim kibriyle yürüyorsunuz. Ey kör sufiler, kendinizi gören gibi gösteriyorsunuz. Ne iş yapıyorsun? Şeyhim diye cartınıyorsun, mesleğin ne senin, kazancın nereden senin? Şeyhim diye cartınıyorsun, bir dervişin rüyasını tevil etmekten uzaksın, bu manevi ilmin de yok senin. Sen körsün, kör olduğun halde körlüğünün de farkında değilsin. Zikrullah halakasında ne olup bittiğinden de haberin yok. Halaka-ı zikrullaha gelenden gidenden de haberin yok. Halaka-ı zikrullahta kime kılıç vurulmuş, ondan da haberin yok. Körsün, kör olduğun için dervişlerin elinde oyuncak olmuşsun. Dervyşler seni ne tarafa sevk ederse, o tarafa doğru gidiyorsun. Çünkü körsün, kör olduğun halde şeyhlik sevdasına kapılmışsın. Körsün, sana bir gören gerek. Git, kendine bir mürşid-i kâmil bul. Git, o mürşid-i kâmile intisap et. Tövbe et, yoksa hazreti üstadımın dediği gibi domuz başı gibi halk olacaksın. Üstadım öyle dedi: “Oğlum, bir kimse dedi. Üstadı ona şeyhlik vermediği halde, ‘şeyhim’ dediyse, bu böyle bir hali olmadığı halde böyle diyorsa dedi kendi kendine, mahşer yerinde dedi, hınzır gibi halk olacak dedi. Üstadımın dediği. Sen ne yapıyorsun? Sen kendi kendine neden öyle süs veriyorsun? Allah muhafaza eylesin, amin. Eğer gerçekten sen şeyh olsaydın ve gerçek manada şeyhliğini icra etseydin, bulunduğun topluluğunun efendisi olurdun. Sen gerçekten gerçek manada bir âlim olsaydın, bulunduğun toplumun efendisi olurdun. Çünkü hadisle sabittir bu, bu boş bir söz değildir. Sen gerçekten bir mürşit olsaydın, bulunduğun topluluğun efendisi olmasına hak kazanırdın.
İlimi dünyalığa peşkeş çekmek ne sonucu doğar?
Sen insanların dünyalıklarına bakarak ilmini yaymaya çalıştın ve küçük dünyalıklara aldandın, onların önünde küçük düştün. Sen Allah’ın ilmini, sana vermiş olduğu ilmi, o dünyalığa değiştin. Allah’ın ilmini az pahaya değiştin, sufiliğini az pahaya değiştin. Sen bir mürşid-i kâmilin dergâhına intisap ettin, az bir pahaya, üç beş kuruşa, on kuruşa kendini peşkeş çektin, gittin. Onun bunun önünde el avuç ovuşturdun, bu hizmetlerin yürümesi için şöyle lazım, böyle lazım deyip, parayı cebine koydun. Ondan sonra Allah seni faş etti. Allah seni orta yere çıkardı. Geylani Hazretleri de başını aldı götürdü. Sen sufiliği neye harcadın canım kardeşim benim? Yıllardan beri sana anlattık defalarca, bu yol manevi, burada senin aklın geçmez, bu yol manevi, burada senin gaydırıgubbaklığın geçmez. Bir bakmışsın ki asıvermişler seni kapıya. Seni oradan indirecek kimse de yok. Sen neden ilmini dünyalığa değiştin? Maddi manevi. E zahirleri anladık. Onlar oturuyorlar, bir kitap yazıyorlar, veriyorlar yayınevine, gelsin paralar. iyi! Sufilikte ne arar kardeşim böyle şeyler! Sufilik yolu istismar yolu değildir. Sen derviş kardeşlerini istismar edemezsin. Sen sufilik yolunu istismar edemezsin. E sen hem bir görene tabiyim diyeceksin hem de her haltı yiyeceksin. “Kim bütün maksat ve gayelerini, dert ve gamlarını tek şeyde yani ahirette toplarsa, Allah ona dünya derdini göstermez. Kim de dert ve gayelerini dünyanın çeşitli hallerinde dallandırırsa Allah onun kendisini hangi vadiye sürükleyip helak edeceğine hiç aldırmaz.” ibni Mâce. Sen, dünyayla ne işin var senin? Sen insanlara ilmini dünyalığa peşkeş çekiyorsun. Sen sufiliğini dünyaya peşkeş çekiyorsun. Sen iki alkışa kanıyorsun, iki eleştiriye boyun eğiyorsun. Aman, beni eleştirirler, ben bunu söylemeyeyim deyip. Söyleme.
Kur’an’ı arkalarına attılar ve hadisleri inkâr edenler ne yaparlar?
Kur’an’ı arkalarına attılar ve hadisleri inkâr edip size diyorlar ki gelin, Allah’ın Kur’an’ına bağlı kalın.
Kutup kelimesi ve ebdal kelimesi nerede bahsedilir?
Hacer’in Feteva’sında var, bunu kaynak aldığım, yer de Kütüb-ü Sidde, ebdal bahsi. Kütüb-ü Sidde’ye girin, ebdal yazın o bahsi ordan aldım bunu, kaynak söylüyorum. Demek ki Kutup kelimesi ve ebdal, velilik kelimesi zaten ayet de var, bu konuda hadisler de var, kutupla da alakalı eserlerde kutup olarak da geçmiş. Zaten normalde orayı iyice incelerseniz kutup sözünü orada da bulabilirsiniz ve bunlar yok değillerdir.
Şeyh efendi hazretleriyle bir kabristanın başına gitmek ne anlama gelir?
Sen dervişliği kafandaki sikkeden, üstündeki cüppeden ibaret zannediyorsun. Olsaydı diyor alırdım üçe beşe Yunus! Hani dervişlik böyle takkeyle, sikkeyle, cübbeyle olsaydı diyor alırdım üçe beşe. Öyle değil ama. Şeyh efendi hazretleriyle bir kabristanın başına gitmeye herkesin ayakları titrerdi, geri dururlardı. Şeyhin kabristanın başında sen ne yapmaya geri duruyorsun? Olur mu olur soruverir çünkü şeyh efendi. Hiç yavaşı yoktur.
Cenab-ı Hak ruhları yarattıktan sonra ne söylemiştir?
Ruhları yarattıktan sonra, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" ve öyle dendiğinde de Araf Suresi, ayet 172, ruhlar dediler ki: ‘Bela, evet sen bizim Rabbimizsin’ dediler.
Cenab-ı Hakk’ın "Ben sizin Rabbiniz değil miyim" hitabının anlamı nedir?
Bu çağrı tabii yani Cenab-ı Hakk’ın bu sesi yani ben sizin Rabbiniz değil miyim sesi, aşığın kalbinde yer bulur ve aşık öyle bir noktada olur, her dem belki de o "Ben senin Rabbin değil miyim?" hitabına mazhar olur, bu genel olarak o aşığın yol yürürken kendince bir ölçüsü bir dayanağı olur.
Varlık, kainatın başlangıcından bugüne kadar nasıl bir yapıya sahiptir?
Bütün kainata baktığımızda, bütün varoluşa baktığımızda ve kainatın başlangıcından varoluşundan, varoluşundan bugüne kadar baktığımızda varlığın bütün dereceleri, yani varlığın dereceleri dediğimde normalde işte sidre, sidreye kadar almış olsak en yüksek, sidreden aşağı doğru normalde gelmiş olsak, tüm varlık dereceleridir.
Cenab-ı Hakk’ın varlık derecelerindeki her varlığı nasıl beslediği?
Bütün varlık derecelerine baktığımızda o varlık derecelerinde de yaşayan sayısız varlıklar vardır ve hepsi de ihtiyaçlarını Allah’a beyan eder ve onların ihtiyaçlarını gören de Cenab-ı Hak’tır, hepsinin ihtiyacına cevap veren, hepsinin ihtiyacına, bakın, hepsinin de ihtiyacına cevap veren Cenab-ı Hak’tır.
Sidre ne demektir ve bu kavramın önemi nedir?
Sidre normalde hani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin Cebrail aleyhisselamla yolculuk yaptığı son noktadır. Cebrail Aleyhisselam için son noktadır. Sidreden sonra da Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kendisi yürümüştür.
Dünya üzerindeki tüm canlı varlıkların ihtiyaçlarını karşılayan kuvvet kimdir?
Sadece dünyayı düşünecek olsak yani dünya üzerinde mesela dört milyarın üzerinde böcek bulunmakta örneğin, dört trilyon mu dört milyar mı ne, şimdi geçmiş bilgi ve hepsi de ihtiyacını Allah’a bildirir ve hepsini de rızıklandıran Allahtır, hepsinin görme duygusunu, duyma duygusunu ne bileyim işte hissetme duygusunu hepsini de yaratan Allahtır ve bunların hepsini de tanzim eden Allahtır.
Ağaçlar, taşlar ve diğer varlıkların Allah’a olan yaklaşımı nedir?
Ağaçlar, taşlar, börtü böcek her ne var ise dilli dilsiz, ruhlu ruhsuz, hepsi de ihtiyacını Allah’a yöneltir, Allah’a söyler ve Cenâb-ı Hakkın hepsi de Cenab-ı Hakkın hitabına mazhar olur, elestü hitabına mazhar olur.
Peygamberin hurma kütüğüne dayanarak vaaz etmesi ne anlama gelir?
Hani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri Medine’ye hicret ettiğinde Mescidi yaptılar. Mescidi yaptıktan sonra bir Hurma kütüğü, bir hurma direği var, o hurma kütüğüne, direğine yaslanaraktan Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri vaaz eder.
Zamanın tecelliyatı nedir ve nasıl farklılaşır?
Zaman farklı tecelli eder. Zamanın kutbunda zaman farklı tecelli eder, bir velide farklı tecelli eder, dördüncü esmada farklı tecelli eder, beşte, altıda, yedide farklı farklı tecelli eder. Oysa zaman aynı zamandır ama insanların derecelerine göre zamanın tecelliyatı vardır. Başlangıçta "Kün" dendiğindeki zaman tecelliyatı ile yaradılışın devam ettiği zaman tecelliyatı aynı değildir. Hatta varlığın derecelerine göre zamanın tecelliyatı vardır, varlığın derecesine göre ve varlığın içerisindeki yaratılmışların da derecelerine göre zaman tecellisi vardır. Hepsi de zaman dediğimiz ama bizim bu noktada Cenab-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatı olan o tecelliyata biz şudur da deme noktasında değiliz. E herkes bunu bir ölçüm birimi olarak söyler, ölçüm birimi ama bu maneviyatta ölçüm birimi değildir. Bunu normalde bir hız olarak belirler birileri. Bu maneviyatta hız da değildir ama sonuç itibariyle bu zaman sıfatı, varlığın derecelerine ve var olan yaratılan varlıkların derecelerine göre değişken bir şeydir.
Manevi tecelliyatın etkisi nedir?
Hatta etkisinde kalırsın. O etki devam eder senin vücudunun üzerinde, hatta aklının üzerinde de devam eder, kalbinin üzerinde de devam eder. Kalbin durmaz mesela, o esnada ritmi bozulur veyahut da bozulur demeyelim, hızlanır. O ritmin hızına ulaşamazsın. Aslında o, normalde o rüya veya halde yaşamış olduğun tecelliyat ile alakalıdır. Tabii bunların hepsini derleyip toparladığınızda o kimsenin maneviyatı çıkar orta yere, manevidir o. Yani normalde bir kimse böyle bir rüya, hal gibi bir şey gördüğünde o kendi manevi durumuna, konumuna göre onun macerası, yani onun süresi veya durumu değişir. Öyle olunca orda bir sanki uzun yıllar kalmış gibi de görebilirsin bunu. Uzun bir zaman orda durmuş gibi de gelebilirsin. Hatta böyle bu yakazadaysa sayısız dervişliğin ilk zamanları olur böyle, ondan çıkmak istemezsin, orası tatlı gelir insana. O kadar öyle hoş gelir ki! Yani hatta yakazada böyle kâh aklın da çalışır, dersin ki ‘Ya şurada ölüvereyim ben, ne güzel!’ Evet, bu böyle. Çünkü orda mihnet yoktur, hani tabiri caizse bahar bahçesi, gül derer, gül koklarsın böyle enteresan bir hani tecelliyat yaşar insan, o tecelliyatı yaşayınca ordan çıkmak istemez, orda kalmak ister. O halin de bitmesini istemez. Hatta böyle bir kendine geliyor gibi olsa, özler orayı, tekrar o tarafa yönelmek ister.
Manevi alemlerle ilgili ne anlatılmaktadır?
Bunlar sufi sohbeti, bunu dışardaki bir kimse buna inanmaz. Hatta der; ‘Bunlar kafayı yemiş’, doğru kafayı yemiş insanlarız biz, öyle ve o kimse normalde artık oraya karşı bir özlem duyar. Derviş, sufi artık o manevi aleme doğru bir özlem duyar. O yüzden ibadetleri değişir, o yüzden zikri değişir, o yüzden bakışı değişir, düşüncesi değişir. Artık o zahirden kopuyor yavaş yavaş, o bir an önce tekrar o alemle bağlantı kurmak ister, biraz yalnız kalmak ister, evin içinde de yalnız kalmak ister. Neden? Orayla bağ kuracak. Tabii erkek, orayla bağ kuracağım diye uğraşır, kadın öbür taraftan der; ‘Artık beni sevmiyor, artık beni istemiyor, bak çekiliyor odasına, odasında yaşıyor, çolukla çocukla bizle bağı kesti.’ Hatta o kimse böyle, eş, çoluğun çocuğun yanında dahi gönül olarak, içsel olarak, bağ kurar öbür tarafla. Bu sefer orda konuşulanlar ona yavan gelir.
Manevi bağ kurma süreci nasıl açıklanmaktadır?
O böyle kalbi olarak bağ kurmaya çalışır hep Zikrullah içinde zikrullah devam eder. O böyle devamlı bağ kurmakla uğraşır çünkü onun için o manevi bağı kurarsa orayla irtibat kurarsa ona orası çok hoş gelecek, çok tatlı gelecek. Dedim ya ordan çıkmak istemez diye ve işte gayb laleliğinin sarhoşu olmak bu. Artık o orayla bağ kurup orayla haşır neşir olmak ister. Tabiri caizse orda yaşamak ister, bak orda yaşamak ister. Hele bir de orda bir kadın ona gösterirlerse o dünyadaki kadına da böyle bakar. Hani o mu bu mu karıştırır, kadına da bir erkek gösterirlerse benim buradaki adama hiç benzemiyor, böyle tenakuzlar da yaşanır. O ilk zamanlarda olur bu. O zaman sakın hani bu işleri karıştırmamakta fayda var. O yüzden hani gayb demişler burada Hazreti Pir ama biliyorsunuz ben gaybı kabul etmem. Bir şey yaratıldıysa gayb değildir. O görmemiştir, o tanımamıştır, o bilmiyordur, o vardır. O yüzden tabii lale de burada böyle hani bir lale değil. O alemin nimetleri, güzellikleri. O hani manevi pencere açıldı manevi pencere açılınca ordaki manevi perdelerde, manevi alemlerde yaşadığı, gördüğü, öğrendiği, tattığı lezzetler. O yüzden ama tabii buraya ulaşmak için de evet, çalışıp gayret etmek lazım. Yani öyle işte ben de günlerce çalgı çalayım, ondan sonra yaşlanayım, gittiğimde bir mezarlığa ben de yaslanayım, öyle değil. Bu bir çalgıcı hikayesi böyle bir ders alacağımız bir hikaye.
Manevi alemlerde yaşanan lezzetler nelerdir?
O hani manevi pencere açıldı manevi pencere açılınca ordaki manevi perdelerde, manevi alemlerde yaşadığı, gördüğü, öğrendiği, tattığı lezzetler. O yüzden ama tabii buraya ulaşmak için de evet, çalışıp gayret etmek lazım. Yani öyle işte ben de günlerce çalgı çalayım, ondan sonra yaşlanayım, gittiğimde bir mezarlığa ben de yaslanayım, öyle değil. Bu bir çalgıcı hikayesi böyle bir ders alacağımız bir hikaye.
Manevi alemlerle ilgili niyetin önemi nedir?
Bu böyle tabi akılla yönetilecek bir şey değil bu ama bu niyet, samimiyet, ihlas, o kimseleri o noktaya götürür. Şimdi öte alemden çalgıcının canı söylemeye devam ediyor:
"Başsız ayaksız seferler eder, dişsiz dudaksız şekerler yedim. Felek sakinleriyle zahmetsiz, mihnetsiz zikre, dimağsız fikre dalar, onlarla latifeler ederdim."
O çalgıcının, tabiri caizse, ruhu diyor ki: ‘Bu alemde kalsaydım ben ayaksız seferler ederdim.’ Evet, o alemde ayağınla bir şey yapamazsın, yapıyormuş gibi görünürsün ama zahir değildir o, senin oradaki yürüyüşün, batındır. Bir bakarsın bir anda, hani normal kilometre değil, milyon kilometre yol almışsın, uçsuz bucaksız bir deryaya düşmüşsın, uçsuz bucaksız bir yola çıkmışsın ve sana ne lazımsa, tabiri caizse, etrafında artık hangi varlıklara, onları tanımlamaya dahi senin zamanın kalmaz. işte burada bunu yemen lazım, derler, senin ağzına atarlar bir şey, hap gibi küçücük. Küçücük.
İman eden bir kişiyle tartışmanın sonucu ne olur?
Birisi de açmış gece yarısı telefon, yoldan geliyorum, “Mustafa Özbağ’la mı görüşüyorum?” “Evet, buyurun.” “Ben Allah’ı inkar ediyorum.” “Bana ne kardeşim, ben Allah mıyım?” dedim ya. Bu durdu şimdi. “Bana ne dedim ya. Cehennemin dibine kadar yolun var” dedim. “Gecenin saat bir buçuğunda” dedim. “Bunun için mi aradın beni?” “Yok” dedi. “Hani tartışırız…” “Ne tartışacağım seninle, aklın yok senin” dedim. “Akılsız adamla gece vakti ne tartışacağız kardeşim, kapat telefonu” dedim ya. Allah Allah! Sen dedim “ya delisin ya aptalın tekisin ya da zır cahilsin” dedim. Bu durdu. Ben dedim “gözünü düşün” dedim. “Sen” dedim “nasıl gördüğünü bana ispat et, ben sana Allah’ı ispat edeceğim” dedim. Durdu bu şimdi. “Gözünün görmesini ispat et bana” dedim. Bu durdu. “Bildiğin et parçası bile değil” dedim. “Nasıl görüyor acaba” dedim ya. “Ben hiç bunu düşünmedim daha” dedi. “Aptalsın ya” dedim. “Baştan söyledim sana” dedim. “Ya delisin ya aptalsın ya da zır cahilsin, üçünden birisin” dedim. “Bir insan önce gözünün görmesini düşünse” dedim ben, “Kafasını secdeden kaldırmaz” dedim. “Ulan kulak, kulağını düşünsen, et parçası nasıl duydum diyorsun? Nereye duydun? Ne duydun? Kim öğretti sana duymayı? Kim programladı senin beynini duyma noktasında.” Ha, bana anlatacaksın. Çekiç örse vurdu. Örs üzengiye vurdu. Ananın gözüne vurdu…Tam ananın tam gözüne vurdu hem! Bunu anlatma bana. Çıkar kulağını, koy masanın üzerine, hadi duysun. Çeki, örs de durdu, öldü adam, ha duydu mu? Bunu böyle anlatıyorum. “Duymadı” dedi. “Duydu” dedim ben de bu sefer. “O kulak duyar” dedim. “Hocam, kafayı yiyeceğim” dedi. “Yemişsin zaten oğlum” dedim. “Gece vakti beni arıyorsan o kulak duyar, nasıl duydu” dedim ben. Durdu şimdi. Dedim ki: “isa aleyhisselamın havarileri, birisinin üzerine katilsin dediler, Antakya’da. Geldi dedim baş havari, ölen dedim, ölen cesede dedim sordu. ‘Ey filanca, seni kim öldürdü?’ dedi dedim. ‘Kim öldürdü seni? Allah adına konuş. Seni öldüren kim?’ dedi, dedim. Cesede sordu dedim. Ceset cevap verdi, dedim. ‘Beni filanca öldürdü.’ Nasıl dedim duyuyormuş kulak? Durdu. “Sen şimdi Allah’a inanmıyorsun ya, havarisine de inanmazsın, sen peygamberine de inanmazsın, sen kulağının da ölünün kulağının da işiteceğine inanmazsın” dedim. “Hocam bir şey itiraf edeceğim”, “et”, “senden için normal değildir” dediler. “Normal değilmişsin sen?” dedi. “Lan sen normal misin?” dedim. “Sen normal misin? Hadi çabuk” dedim. “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resûlühû” de, “ölürsen kafir öleceksin” dedim. “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammedin abduhu ve Resûlühû” “Sen benim kârımsın” dedim şimdi ona. Ne oldu dedi. “Benim cennetliğim oldun” dedim. Birinin imanına vesile olmak dünyadakilerin de dünyadakilerin, gökteki meleklerin, cinni taifesinin yaptığı ibadetten evla diyorum. “Hocam mutlu mu oldun benden” dedi. Allah’ım içimden patlayacağım, gerçekten sen safsın diye. Dedim bak, hemen islam’ın şartlarını söyledim, imanın şartlarını söyledim. Bana söz ver dedim bunları yaşayacağıma söz veriyorum diye. “Seni arayabilir miyim” dedi. Arama ben dedim beni, arama git dedim bir cami hocasının dizinin dibine otur, ondan ne öğreneceksen öğren dedim.
Kehribarın özü nedir?
Kehribarın özü, hakiki kehribar, mıknatıs gibidir, etrafını etkiler, çeker kendine göre. insanlar vardır, kehribar gibidir, çeker kendine insanları, onun o çekiminden kurtaramazsın kendini. Mıkn,atıs gibi, bakarsın peşine düşersin onun, o kehribar gibidir o insan.
Çalgıcı hikayesi ne anlatır?
Çalgıcı ihtiyarladı, zayıflayınca kazançsızlıktan bir parçacık yufka ekmeğine bile muhtaç hale geldi. Elinden tutan yok, kimi kimsesi yok, artık eski şanı, şöhreti de yok, önüne gelen kovuyor artık, dinlemek istemiyor onu. Dedi ki çalgıcı: ‘Allah’ım, bana çok ömür ve mühlet verdin, hakir bir kişiye karşı lütuflarda bulundun. Yetmiş yıldır isyan edip durdum, benden bir gün bile ihsanını kesmedin.’
Çalgıcının yaşlanmasının etkileri nelerdir?
Ama ne zaman ki yaşlandı, yaşlanınca artık o eski kıvraklığı, tarzı, tavrı, eski mahareti, hüneri onun kalmamaya başladı. Öyle olunca ne yazık ki sinek avlamaya başladı. Normalde örnekliyorum, işte bir kartal ne yapar? Kartal avını önce gözüne kestirir, öyle bir hızla gelir ki bir kuzuyu kaldırır gider, bir küçük ceylan yavrusunu kaldırır götürür. Kartal, kartalsa! Doğan doğansa öyle bir hızlı uçar, avına öyle bir hızlı dalar ki o kuşu uçarken havada kapar, havada kapar. Ama doğanın doğanlığı kalmayınca, kartalın kartallığı kalmayınca avlanamaz hale gelir, avlanamaz hale gelince de artık tabiri caizse o sinek avlamaya başlar. Sinek de avlayamaz, burda bir kinaye var çünkü sinek kuşlardan daha hızlı uçar, avlanması mümkün değildir, küçüktür bir de yani o kimse ihtiyarlayınca artık hiçbir işe yaramaz hale gelir. Yani çalgıcının da ihtiyarı bir işe yaramaz, sesi bozuktur sesi düzensizdir, e o çalgı aletini istediği gibi de çalamaz. Böylece iş yapamaz hale gelir.
Zühre yıldızı ile ilgili bilgiler nelerdir?
Zühre’nin bile haset ettiği o güzel sesi kart eşeğin sesine benzedi. Malum Zühre yıldızı bizde Zühre yıldızıdır, işte, batıda adı Venüs’tür. Venüs derken Venüs aslında bir tanrı ismidir. Yunan felsefesinde Venüs tanrı ismidir ama Zühre denilince, döneriz biz, Zühre ismi biraz yukarı Mezopotamya mitolojisinde geçer. Ağırlıklı olarak da iran bölgesindeki halklar, orda Zühre yıldızı olarak isimlendirir onu. Bir kısmı da ne diyoruz ona biz? Sirius. Tabi bu biraz hikaye uzun ama kısaca geçecek olursak mitolojiye göre tanrılar Zühre’yi, çok güzel bir kadındır, muhteşem bir kadındır, güzel demek yetmez, her şeyiyle muhteşem bir kadındır, biraz mitolojik hikayelere göre Allah onun tövbesini kabul etmiştir, bazı mitolojik hikayelere göre Cenab-ı Hak onu cezalandırmıştır. Daha doğrusu mitolojiye göre, mitolojinin terimiyle Tanrılar onu cezalandırmıştır. Çünkü Zühre çok güzel olmakla beraber biraz fettandır, çok iyi olmakla beraber biraz kurnazdır ve Sevgi, Güzellik, doğurganlık, su, Zühre ile bağlantılıdır mitolojiye göre. Zühre bu manada aşkı simgeler. Zühre mitolojik hikayeye göre aşkı, sevgiyi simgeler. E tabi, bu o bölgenin mitolojisine Zerdüştlük de girer bu işin içerisine çünkü Zerdüştler de de bu tip tanrısal şeyler vardır. Mesela bunların bir de insanın üzerine tecelliyatı vardır. Mesela Zerdüştlük’te güneş ayrı bir şeydir, Güneş tanrıdır. Güneş tanrısının insan olarak üzerinde tecelliyatı vardır.
Harut ile Marut’un Zühre’ye yaklaşımı nedir?
Harut ile Marut, Zühre’yi görünce ikisi de kendinden geçiyor ve ikisi de birbiriyle yarışmaya başlıyorlar. Hırs bürüyor, Zühre’ye sahip olma! Zühre de diyor ki, “Size istediğinizi vereceğim yalnız,” diyor, “siz, sizin iksiriniz ne, nasıl kayboluyorsunuz birden?” Çünkü birinci gün yiyorlar, içiyorlar, hoş sohbet ediyorlar yani Zühre’ye hayran oluyorlar. Akşam saati gelince, karanlık basınca bir Esma söylüyorlar, ortalıktan kayboluyorlar, birinci kat göğe çıkıyorlar. Zühre de bu işe hayran oluyor, diyor ki, “Hani ben bu esmayı okuyayım, bunların okuduğu iksiri yapayım, şu belalılarımdan kurtulayım” diye düşünüyor. Ertesi gün tekrar geliyorlar, yine yiyorlar, içiyorlar, sohbet ediyorlar ama Harut ile Marut kendinden geçmiş vaziyette, sarhoşlar. Ondan sonra kalkıyor Zühre, öğrenecek ya onların iksirini. Onlara da, Harut’a da, Mar,ut’a da bu iksiri bir başkasına söylemek yasaklanmış. Bu sefer Harut ile Marut’a içki sunuyor, onlar içmek istemiyorlar. Zühre öyle bir kadınlık yapıyor, öyle bir kadınsallığını orta yere döküyor, bunların akılları başlarından gidiyor, içiyorlar. Zühre’ye bakıyorlar, içtikçe içiyorlar, içtikçe içiyorlar, kendilerinden geçiyorlar. En sonunda Zühre, bunlardan o iksirli esmayı, onlara ait olan bu esmayı öğreniyor.
Bu dünya neymiş?
Bu dünya bir köprüdür, geç ve git; onu tamir için vakit kaybetme, der. O zaman bu dünya neymiş? Bir köprüyü, geçip gideceksin, onu tamir etmek için de vakit kaybetme, der. Hatta Fuzuli güzel söylemiş: "Cihana bahr-ı dehrin safasın, mihnet etme Kim baharın bağ baban ol, hazanın hak bizimdir." Yani dünya hayatının baharı geçici, güzellikleri de aldatıcı, aldatıcıdır. Sonunda her şey toprak olup gider; o yüzden bu dünyaya çok bağlanmak, dünyanın güzelliklerine kanmak hoş bir şey değildir, der. O yüzden Hazreti Pir de, "Hangi hoş yoktur ki sonunda nahoş olmasın?" der. Bakarsınız, insan ahsen-i takvim üzerine yaratılmış ama ahlakı bozulunca nahoş bir insan olur; bakarsınız kadın çok güzel, alımı çalımı yerinde ama ahlakı düzgün değil, konuşmalarını düzgün değilse nahoş bir hal alır; bakarsınız erkeğin kılık kıyafeti yerinde, fiziği yerinde, kaşı gözü yerinde, boyu posu yerinde, iki kelime konuşursunuz, ahlakı düzgün değildir, o hoş görünen şey nahoş bir hal alır. Veyahut da bakarsınız, ev çok mamur, imar edilmiş ama Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri: "Size harabe evle harabe olmayan ev arasındaki farkı söyleyeyim mi?" diyor. "Söyle ya Resulullah," deniliyor. Resulullah diyor ki, "Ev, içinde Allah’ı zikredilen ev, harabe de olsa güzeldir, hoştur ama içinde zikir yapılmayan ev, böyle hani villa gibi de dursa, harabedir" der. O zaman hangi tavan vardır ki sonuna kadar duracak? Sonuçta hepsi de harabe olur gider ve hiçbir şey kalıcı değildir. Kalıcı olan manevi hallerdir, kalıcı olan manevi makamlardır, kalıcı olan Kur’an ve Sünnet hayatıdır. Rabbim bizi onlardan eylesin.
Kötü söz ne demektir?
Kötü söz ise topraktan sökülüp atılmış kararsız, kötü bir ağaca benzer. Eğer çirkin bir söz söylüyorsa, kötü bir söz söylüyorsa o kimse o zaman da o ne oluyor? Köksüz bir ağaç. Köksüz bir ağacın meyvesi olur mu? Olmaz. Meyvesiz, köksüz kuru bir ağaç. Kötü söz söyleyenler, sözü kötü olanlar; gıybettir, dedikodudur, iftiradır, küfürdür, hakarettir, böyle başı boş söylenmiş sözler, o zaman bunlar ne olmuş oluyor? Bunlar da kötü söz oluyor. Kötü söz olunca da bunlar da normalde meyvesiz kuru ağaç gibi. Rabbim bizleri kötü söz söylemekten uzak eylesin. Amin.
Gaflet nedir?
Gaflet, bir şeyi terk etmek, bir şeyi önemsememek, bir şeyde dikkatsiz davranmak, dalgınlık göstermek, bir şeyde yanılmak, isabet ettirmemek, bir şeyi ihmal etmek. Gaflet, kullanıldığı cümlenin içerisine göre bunlardan daha bunları arttırmayı mümkün, bu manaya gelen bir söz. Ama dini terminoloji olarak bakacak olursak, bir kimsenin hani kendi nefsinin arzusuna uyması veyahut da ayet-i kerimede: "O, heva ve hevesini ilah edineni gördün mü?" ayet-i kerimesi mucibince, heva ve hevesini ilahlaştırmak, ilah etmek, bu tabi gafletten daha ileri bir boyutta ama bunu da biz gaflet olarak nitelendirilebiliriz.
Gafletin âlemin direği hükmünde olması nedeni nedir?
Çünkü bu gaflete düşen insanlar olmamış olsa, normalde dünyayı mamur edecek hiç kimse yok. Bir kısım sûfîler, bazı şeyleri eksik anlıyorlar. Ben sûfîlik hayatımda bunlarla karşılaştım. Bir kısmı da dünyayla bağlarını kesmişler dilencilik yapıyorlar veya bir kısmı, dini dilenmek olarak algılamış veya sûfîliği, dervişliği dilenmek olarak algılamış. Bir kısmı da böyle algılamış. Yani bu, ifrat ve tefritin arasında gidiyor. Oysa Hazreti Pir, Mesnevi’nin 980. beyitinden sonra şöyle diyor, burası benim hoşuma gider çok: "Dünya kazancı için çarelere başvurmak soğuk bir şeydir. Dünyayı terk etmek için çarelere başvurmak ise caizdir, emredilmiştir. Hile ve çare diye zindanı delip de çıkmaya derler; yoksa birisi zaten açılmış deliği kapatırsa, yaptığı iş soğuk ve ters bir iştir. Bu dünya zindandır, biz de zindandaki mahpuslarız. Zindanı del, kendini kurtar. Dünya nedir? Allah’tan gafil olmaktır. Kumaş, para ölçüp tartarak ticaret etmek ve kadın, dünya değildir. Din yolunda sarf etmek üzere kazandığın mala Peygamber, "Ne güzel mal!" demiştir. Demek ki gaflet neymiş? Allah’ı unutmakmış. Yoksa bir kimsenin çoluğunu, çocuğunu, kendini geçindirebilmesi için bu dünya hayatında kimseye el avuç açmadan hayatı devam ettirebilmesi için çalışmak para kazanmak ticaret yapmak veya herhangi bir yerde çalışmak gaflet değilmiş demek ki. Gafletin ana teması o zaman ne? Allah’tan uzak olmak, Allah’la bağını kesmek, Allah’la aranda perde oluşması. işte bir kısım zaman zaman sûfîlerin yanıldıkları yer burası olmuş. Onlar "Dünyayı terk edeceğiz." derlerken insanlara el avuç açmışlar, dilencilik yapmışlar. Hatta dilenmeyi de nefis terbiyesi adı altında yapmışlar.
Dünya nedir?
Dünya nedir? Allah’tan gafil olmaktır. Kumaş, para ölçüp tartarak ticaret etmek ve kadın, dünya değildir.
Allah’ım diyorum, yani bana böyle bir temelli ben karardım, içim karardı, diyorum ki, ‘Ya bu dünyanın nesi var ki?
Ben Şeyh Efendi vefat ettikten sonra bakıyorum hep puslu, hep puslu… Diyorum, ‘Mübarek öldü, her yer puslu,’ diyorum içimden. Mübarek öldü, her yer karardı,’ diyorum kendimce. O arada da başım müthiş ağrıyor. işte doktora gittim. Doktor dedi ki, ‘Gözlük sana vermemiz lazım, gözler gitmiş.’ iyi, neyse gittim bir gözlükçüye. Ondan sonra o da beni tanıyor. işte uzak-yakın bir yere istiyorum, sohbetlerde kullanabileyim. Dedi ki önce güneş gözlüğünü yapabilirim, sonrasını birkaç gün sonra yapayım. iyi dedim ben. Neyse, güneş gözlüğünü yaptı bu. Yaz işte, dedim, yollara da gidiyorum ben, o yüzden dedim hani böyle bir güneş gözlüğü de lazım. Yaptı güneş gözlüğünü. Gözlükçüde taktım, dışarı çıktım, hiç öyle puslu değilmiş. Dedim acaba ben mi yanıldım? Bir iki gün sonra mı ne, normal gözlüğü de yaptı, taktım çıktım dışarı, ortalık apaydınlıkmış. Bana karanlık geliyormuş, gözüm görmediğinden dolayı. Ama şimdi, normalde, hani gündüzün kararması, gecenin , ışıması…Bu sana da öyle gelebilir ama bunların hepsinin de manada bir işareti vardır. Yani gündüzdür, gündüz sana karanlık gelir. Sen gözlük de taksan, değiştirsen de gündüzün karanlığını yaşarsın. Sana karanlıktır. Gecedir, karanlıktır ama sen gecenin aydınlığını yaşarsın. Bunu ister tabiat olayı olarak gör, ister hal olarak gör, bunların üzerinden sufiler kendilerine pay çıkarırlar. işte su baskınları, yere batmalar, depremler…Ondan sonra bunlar Cenab-ı Hakk’ın tabiri caizse Kahhar ismi şerifinin, Cabbar ismi şerifinin tecelliyatlarıdır.
Maddi-manevi çöküşe neden yol açar?
Şimdi bir kimse, üzerindeki o kederi, sıkıntıyı, üzüntüleri, problemleri “Geçmeyecek bunlar” diye düşünürse, o kimse tabiri caizse manevi bir çöküş yaşar. Hani bugünkü şeyde, tıp dilinde ruhsal çöküntü mü diyorlar? Nerde doktor? Majör depresyon. Ne demek bu? Ağır çöküntü hissi. Sen lazımsın bize bak, bir an önce gel buralara. Rabbim tez zamanda tekrar Bursa’ya gelmesine vesile eylesin. Amin, ecmain. Döneceğiz böyle, soruları kime soracağız sonra? Adam psikiyatri okuyacaktı çünkü, ondan sonra dedim: “Oğlum, sen uğraşma bunlarla. Bir hayli varız çünkü; sıraya gireceğiz.” Yani bütün dergâh sırada, bütün dergâh deli çünkü bizde. Var mı akıllı olanınız içinizde? Yokmuş, hamdolsun.
Müslümanlar tembel mi?
Bugünkü Müslümanlar, dinlerini tecdit etmede, yani yenilemede tembel. Yeni içtihatlar yapmakta tembel, yeni içtihatlar geliştirmekte tembel. Âyet-i kerimede muhkem olmayan, müteşâbih âyet-i kerimelere yeni manalar yüklemekte tembel. Çalışmıyorlar. Biz şunu yapıyoruz: “Ya Rabbi, Benî israil devletini kahreyle. Âmin.” Onu kahretmek için çalışmamız yok bizim ama onu kahretmek için herhangi bir gelişmemiz yok. Ama biz Cenâb-ı Hak gökten meleklerini indirsin, israil’i batırsın…Biz onu bekliyoruz. Bu çok acı bir şey, benzetmek istemem ama Musa’nın kavmi gibiyiz biz. Hani karşıda Calut var. Calut’a karşı savaşmayı kimse göze alamıyor. Devasa makine Calut, savaş makinesi gibi bugünün. Musa’nın kavmi diyor ki: “Sen Rabbine dua et, bunlar helak olsunlar. Biz savaşıcı değiliz. Biz savaşıcı değiliz, sen git Cenab-ı Hak’ka dua et, sen git tabiri caizse Allah’ınla beraber bunlarla savaş. Biz savaşmayacağız.” diyorlar. Sonra Davut gelip Calut’u yıkıyor. Müslümanlar da şimdi çalışmıyorlar; hacısı çalışmıyor, hocası çalışmıyor, diyanetçisi çalışmıyor, ilahiyatçısı çalışmıyor, fencisi çalışmıyor, kimyacısı çalışmıyor, matematikçisi çalışmıyor. Çalışmıyor! Fakiri de çalışmıyor. Orta ölçeklisi de çalışmıyor, tembel Müslümanlar! Müslümanlar fedakarlık etmiyorlar. Tembel Müslümanlar. Oturuyoruz biz, boş boş şeyleri tartışıyoruz. Sakalı kaç karış olacak! Şalvarı kaç metreden olacak, cübbesi nereye kadar uzun olacak, kısa olacak, sarığı ne kadar uzun olacak, kısa olacak? Adam oturmuş, benim bıyığımı eleştireceğim diye uğraşıyor.
Müslümanların kendi hatasını görmemesi nedeni nedir?
Müslümanlar öyle bir hâle geldi ki Müslümanlar kendi hatasını, kusurunu görmez hâle geldi. Herkes birbirini takip ediyor; birbirinin hatasını, kusurunu takip ediyor; birbirinin Müslümanlığını takip ediyor; birbirinin dervişliğini takip ediyor; birbirinin hâlini, ahvalini takip ediyor. Dönüp de kendi nefsine bakan çok az.
Bir başkasının eksikliklerine dikkat etmek neden zararlıdır?
Bir başkasının eksik ve noksanlıklarıyla uğraşan bir kimse, kendi nefsinin eksik ve noksanlıklarını tespit edip onları terbiye etmesi mümkün değildir. Şeytan insanı buradan aldatır; bir başkasının eksik ve noksanlıklarını senin önünde dağ gibi büyütür.
Zahirde kalan kimseler neden kabuktan içeri giremez?
Yani cevizin dışına baktı; cevizin dışında yeşil, acı bir de ellerini boyayan bir şey var, yenmesi mümkün değil. Yani zahirde kalan kimseler o manada yani normalde bunu böyle ayırt ettirmek çok hoşuma gitmez, avam, has, hasü’l has diye ama sonuç itibariyle bir hani ilme’l yakînlik var, bir ayne’l yakînlik var, bir de Hakke’l yakînlik var. Bunlar Kur’ani terimler.
Nefsi bağlamak ne anlama gelir?
Yani nefsi deveye atfedersen, sen nefsi sıkı tut, nefsi bağla. Neye? Sağlam bir kazığa bağla. O kazık ne? Kur’an sünnet dairesi. Sen nefsi o Kur’an sünnet dairesine bağlamazsan, çeker gider; seni nereye götüreceği belli olmaz, nereye atacağı belli olmaz.
Deveyi bağlamakla tevekkül edilir mi?
Allah Resulü dedi ki: "Deveyi bağlayın." Yani nefsi deveye atfedersen, sen nefsi sıkı tut, nefsi bağla. Neye? Sağlam bir kazığa bağla. O kazık ne? Kur’an sünnet dairesi.
Bok böceği nedir?
Çocuklar, ne yazık ki bir toprağa ayakları değmedi bizim, bir toprakla haşir neşir olmadılar. Yani bu amiyane bir sözmüş gibi görünür; halk dilinde bunun adı bok böceği dir; hayvanların dışkılarını alır normalde, onu top haline getirir, yuvarlamaya başlar, onu yuvasına götürür; kendisinin yuvası vardır, oraya yuvarlar.
Arıların hakikatini bilen bir kimse nasıl davranır?
Şimdi arının hakikatini bilmeyen bir kimse, sarıca arıyı da eşek arısını da bal arısını da bir tutar; hepsi arı der. Değil ama. Mesela o bal arılarının dahi kendi içerisinde eşkıya olanları var. Siz bal arısının eşkıyasını biliyor musunuz? Eşkıya! Kendisi bal yapmaz, gelir kovana haraç keser gibi, kovana basar, kovanda ne var ne yok, hepsini de talan eder; bildiğiniz eşkıya! Mustafa Özbağ, basıyor, geçiyor, harap ediyor ortalığı. Eşkıya! Şimdi onun normalde ancak arıcı bilir eşkıya arı olduğunu; onlar böyle ekip halinde dolaşıyorlar zaten.
Oğlum, ne boynunu büküyorsun?
Ben o maksatla almadım; bizim on yıldan beri dört kovandan yukarı çıkmayan arımız var ya. Burası yarılmaz temeli çok sağlam. Ben soruyorum zaten, kaç kovan arı var diyorum? Duruyor o, böyle gözler böyle bir dönüyor, kovanları mı sayıyor acaba diyorum içimden, yoksa diyorum arıları mı sayıyor? Duruyor, duruyor, duruyor, duruyor…Böyle bir tuhaf oluyor o esnada o. Oğlum, belli değil mi benim diyorum. On yıl önce dört kovan vardı. Böyle bakıyor. O zaman dört kovanda daha benimkiler diyorum yani, kalıyor. Dört kovan arım var on yıldır. Üremiyor benimkiler, tembel, çalışmıyorlar bizimkiler. Öbürküler zikir ehli onunkiler. Bizimkiler gaflette kalmışlar; gelen vuruyor giden vuruyor bizim. Talancılar bize geliyor, hastalıklar bize geliyor. imtihandır! Bizim arılar da imtihan geçiriyor. Yapacak bir şey yok. Allah iyi etsin inşallah.
Kuru bir ağaç nasıl yeşerir?
Bir kimse üstadına karşı kendini tam net bir şekilde açmazsa kendini, almaz ordan alması gerekeni. Bu sefer ne kadar araladı kapıyı? Az bir şey araladı, az bir şeyden ne geçecekse o kadar geçer. Kapıyı tamamiyetle araladı, tamamiyetle ne alacaksa alır.
Rüzgârın kabahati var mı?
Rüzgârı bir hidayet, bir lütuf, bir ikram, bir ihsan olarak görecek olursak; rüzgârı bir hidayet, bir lütuf, bir ikram, bir ihsan olarak görecek olursak; hatta rüzgârı daha ileri boyutta "ilm-i ledün" olarak görecek olursak, o zaman o her yere ulaşır, herkese ulaşır ama normalde alıcı bir gönül olursa onda tesir olur; alıcı bir gönül yoksa, ona tesir olmaz.
Güz yağmuru ne gibi bir etki yaratır?
Güz yağmuru dediğimiz kış yağmurları, sonbahar yağmurları, bunlar da normalde baktığınız zaman, o bağa sıtma verir dediği, zamansız yağan yağmur. Yani zamansız yağan yağmur. Normalde o da ne yapıyor? O zamansız yağmurlar da bitkileri bozuyor. Mesela meyveyi bozuyor, zamansız bir dolu yağıyor, zamans, bir yağmur yağıyor; meyveleri, bitkileri mantar yapıyor. Ne bileyim, işte çürütüyor, bir şekilde onun normal gidişatını bozuyor. Bunu çiftçilikle uğraşanlar daha iyi bilir. Değil mi Fatih? Normalde kış, güz yağmuru, bütün her şeyi bozuyor. Değil mi? Evet.
Dünya hayatı nasıl bir durumdadır?
Biliniz ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir. Bu yağmur misali ki bitirdiği bitki, çiftçilerin hoşuna gider; sonra kurur da onu sararmış görürsün, sonra da çer çöp olur.
Kabir hayatı ne anlama gelir?
Kabir, bu ayrı bir hayat standardı, dünya ayrı bir hayat standardı, anne karnı ayrı bir hayat standardı, ruhlar ayrı bir hayat standardı. Normalde hayat standardı değişti; kabir alemine gittin, kabir alemi ayrı bir hayat standardı.
Gayb aleminden gelen tecelliyatlar ne anlama gelir?
Tıpkı bunun gibi bu gayb aleminde de bu çeşitlilik vardır. Bazısı zararlıdır bazısı faydalı. Bazı yağmurlar berekettir bazıları ziyan. Demek ki gayb aleminden de böyle gelen tecelliyatlar, gayb aleminden sızan ama senin gönlüne gelenler ama senin yaşadıkların, bunlar da normalde doğadaki yağmur, rüzgar, güneş, bulut, ay bunlar gibidir. O zaman normalde bu alemde nasıl gerçekleşen olaylar bir sürü çeşitlilik arz ediyorsa, manevi alemde de bir sürü çeşitlilik arz eder. Nasıl yağmur baharın yağınca bereket, lütuf, ikram, ihsan ise o kimsenin baharına gelen ilmi ilahiden kopup gelen ilimdir, ona bereket, ihsan olur. Ona da normalde değişik tecelliyat olur ama bu gayb aleminden gelen tecelliyatlar, nasıl yağmurun ağaçların ve bitkilerin fıtratlarına göre fayda sağlıyorsa, insanların da fıtratlarına ve almalarına, algılamalarına göre fayda veya zarar sağlar. Bakın, o kimsenin fıtratı ve algılamasına göre, o ilmi ilahiden kopup gelen, o manevi alemden kopup gelen şeyler ya sana fayda verir ya sana zarar verir. Fayda verir; bunu böyle örnekleyeyim. Bir kimse üstadına tam teslimiyet olur, tam teslimiyet noktasında dururken, üstadının söylediği her şey ona rahmet olur ama o adam eğer o tam teslimiyet noktasında değilse, kendi teslimiyet noktasında olmadığına bakmaz; “Üstat bunu böyle söyledi, bana zahmet oldu” der. Oysa onun teslimiyetiyle alakalı problemi vardır.
Kumar oynayan Müslümanlar ne durumdadır?
Müslüman kumar oynuyor; Müslüman kumar oynuyor! Hem namaz kılıyor, hem kumar oynuyor. işin en acı tarafı bu! Kimisinin annesi babası da biliyor, kimisinin eşi de biliyor. Ya Müslüman, yapma ama yapıyor. Allah bizi affetsin. işte böyle kalbi katılaşmış, kalbi kararmış, gözü perdelenmiş olanlara Kur’an da etkili gelmiyor. Hazreti Peygamber’in sözü de etkili gelmiyor.
Ebdaller hakkında kimisi sahih kimisi gayrisahih birçok hadis gelmiştir?
Kutubun zikri bazı asârda gelmiştir(yani kutup olarak isim) sufiler arasında meşhur olan evsafıyla gavs hakkında hiçbir rivayet sabit değildir.
Gavs, bir veliye bir mürşidi kamile gavs denilmesini hadislerde bulmamış?
Hacer Fetevasında, ibni Hacer malum şafidir, dört ciltlik ihya’ya onaltı cilt şerh yazmıştır. Aynı zamanda iyi bir hadis alimidir ibni Hacer. Fetevasında: “Ebdallar hakkında kimisi sahih kimisi gayrisahih birçok hadis gelmiştir. Kutubun zikri bazı asârda gelmiştir(yani kutup olarak isim) sufiler arasında meşhur olan evsafıyla gavs hakkında hiçbir rivayet sabit değildir.” Demek ki ibni Hacer gavs, bir veliye bir mürşidi kamile gavs denilmesini hadislerde bulmamış. Böyle bir rivayet yok diyor. Kutup olarak isimlendirilmiş, veli, evliya, mürşid-I kamil, bunlarla isimlendirilmiş, ama gavs adı ile herhangi bir mürşid-i kamil, bir ebdal, bir evliya isimlendirilmemiş; böyle bir şey sabit değildir, diyor. Kim? ibni Hacer, fetevasında. Kaynak, Kütüb-i Sitte. Kaynak da söyleyeyim. Şimdi bir kısım ehli Sufi kendi şeyhlerine “gavs” diyor ya Hatta daha ileri gidiyor: gavs, gavs, gavs, gavs, gavs, gavs Bir titriyor böyle. Benim gözümün önünde olanı söylüyorum. Ben, sigara Ödemiş’te haram dedim sohbette, haramiyeti de açıkladım. Dedim mekruh derler; bir sefer işlersen mekruhtur. Mekruhun devamı yine günah-ı kebairdir, her günah-ı kebir haramdır, israftır, israfın devamı da haramdır. Her israf dedim haramdır. Çünkü ayetle sabit: “Şiz israf etmeyiniz. Yiyiniz, içiniz israf etmeyiniz.” Besmelesiz ağıza birşey götürülmez, mekruhu da ağzınıza besmeleyle götüremezsiniz, mekruh.
Dedim mekruh derler; bir sefer işlersen mekruh mudur?
Hacer, fetevasında. Kaynak, Kütüb-i Sitte. Kaynak da söyleyeyim. Şimdi bir kısım ehli Sufi kendi şeyhlerine “gavs” diyor ya Hatta daha ileri gidiyor: gavs, gavs, gavs, gavs, gavs, gavs Bir titriyor böyle. Benim gözümün önünde olanı söylüyorum. Ben, sigara Ödemiş’te haram dedim sohbette, haramiyeti de açıkladım. Dedim mekruh derler; bir sefer işlersen mekruhtur. Mekruhun devamı yine günah-ı kebairdir, her günah-ı kebir haramdır, israftır, israfın devamı da haramdır. Her israf dedim haramdır. Çünkü ayetle sabit: “Şiz israf etmeyiniz. Yiyiniz, içiniz israf etmeyiniz.” Besmelesiz ağıza birşey götürülmez, mekruhu da ağzınıza besmeleyle götüremezsiniz, mekruh.
Ebdallerin varlığına kesinlikle hükmetmek zaruret halini almıştır?
Yani birileri çıkıp da "Şimdi bu zamanda veli yok, evliya yok, mürşid-i kamil yok," diyor ya, öyle diyenler de var ya…işte hadis-i şerifler. Ya hadis-i şerifleri inkâr edecekler veya ayet-i kerimeyi ya da kabul edecekler.
Hikmetin verilmesi ve velilerin rolü nedir?
Allah, dilediğine hikmet verir. Bu hikmet, insanlığın tamamına açık değil, sadece peygamberlerine ve velilerine verilir. Veliler, mürşid-i kamil, evliyalar ve şeyhler gibi kişilerdir. Hikmet, velilerin ve mürşid-i kamilin, insanlara sırları kavratmalarına olanak tanır. Bu hikmet, Cenab-ı Hakk’ın ilmi ilahisinde kopup gelen şeylerdir ve okumakla olacak bir şey değildir.
Kör olan bir kişiye dua ederken ne tür bir yaklaşım izlenmeli?
Cevdet hatırlayacak şimdi, bir tane hani bende wolsvagen vardı da onun anahtarını kaybetdiydim ya, değil mi? Ne diyorsunuz ona siz? Şifre. Şifreli bir bizonu vardı, çip mi diyorsunuz ona, kaybettim ben bunu. Arabanın lastiğini kendim değiştirdim, değiştirince onu kaybettim. Aradım, aradım, aradım, dağ taş dolaşıyoruz ya o ara, hangi dağın yamacında kaldığımız belli değil. Defalarca gittim, aradım, yok. En sonunda aklıma geldi, oraya gittim tekrar, onbir ihlas bir Fatiha, Geylani Hazretlerinin ruhaniyetine bağışladım. Dedim: “Ya Rabbi, dostunun yüzü suyu hürmetine, benim şu kaybımı buldur, yoksa Almanya’dan gelecek, bilmem kaç ayda.” indim arabadan, böyle bakıyorum. Allah Allah, bagajın arkasına bir şey parlayıp duruyor, yerde pırıl pırıl parlıyor, bir de gözümü alıyor böyle benim, şimşek gibi. Ordan Cevdet’i aradım, hani var ya, “evroke evroke” diye. Dedim, buldum, daha doğrusu bulundu. Cevdet Usta, dedim, Allah’ın izniyle böyle böyle oldu. Dedim: “E biraz evliyalık yapayım hani kendi kendime böyle. Hani geçen gün de bir şey arıyorum, harıl harıl arıyorum, boş kaldıkça arıyorum. Aramadık, taramadık yer kalmadı. Dün. Ya dedim neden aklına gelmedi dedim ya, on bir ihlas, bir Fatiha… Oturdum, 11 ihlas, bir Fatiha dedim. Ya Rabbi, Geylani Hazretlerini sana vesile ettim, yüzü suyu hürmetine, dedim, şu kaybım bulunsun. Geylani Hazretlerine dedim, “Himmet ya Geylani!” Ya 118 sefer aradığın yerde bulunmadı da o zaman mı bulunuyor? Açtım, tebessüm ediyor aradığım şey. Ya da ben öyle görüyorum. Dedim yok, burdan dedim döne döne heykelden aşağı doğru gideceğim. Ya şimdi bunu birisine anlat, ‘ha sizde böyle menkıbe çok’, çok aslanım, lan çok. Bizim işimiz böyle gidiyor. Sen inkâr et dur, ben anlatacağım. Sen inanırsın, inanmazsın, beni ilgilendirmiyor. Nasıl? Bas bayağı!
İnkar edenlerin davranışları nelerdir?
O yüzden münkirler, inkârcılar bu şimşek gibi çakan hikmeti inkâr ederler, ona göz yumarlar. Evliyanın, velilerin üzerindeki kerametleri de inkâr ederler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ve diğer peygamberlerin üzerindeki mucizeleri de inkârcılar inkâr ederler. Bizim derviş kardeşlerimiz dahi artık keramete böyle şüphe gözüyle bakıyor, kendisinin üzerinde tecelli ederken bile şüphe ediyor. Neden? Bu inkârcıların etkisinde kalıyor. Ya konuşamıyoruz biz! Bir evliya menkıbesini, bir evliyanın kerametini konuşamıyoruz, inkârcıların saldırısından korkuyoruz biz. “Ulan şimdi bunlar laf söylerlerse”, ulan onlar laf söyler,” yirmi yıldan beri şu oturduğum koltuğa laf söylüyorlar. Koltuk da Allah koltuk! Gel diyorum, sen otur koltuğa. Bak şu çok lüks bir koltukmuş, haberiniz olsun! Cafer, kaç yıllık bu koltuk? Onbeş yıllık koltuk, çok lüks. Satılığa çıkaracağım nerdeyse, açık arttırmayla. Birisi dedi kaç para, alacak mısın dedim. Benim değil, hediye ettiler ama dedim satabiliriz de dedim. Bizim şeyler yaptılar ya, Adanalılar, cafcaflı koltuk, yaldızlı, perşembe günleri oturduğum, onu açık arttırmaya çıkaracağım zaten, gelin diyeceğim ya, açık artırmada bu koltuk, çok meraklısınız. Tabi ya! En yüksek parayı verene satacağım bunu diyeceğim ama bizim Adanalıların hediyesi. Bunlar koltuğa bakıyorlar, “Hangi koltuğa oturdu?” Bakın, bugün krem koltuk. Bu çok lüks bir koltuk, herkes buna oturamaz! Oturmak için mangal gibi yürek lazım, kesesi de dolu lazım. Öyle kesesi boş insan da oturamaz buraya, mangal gibi yüreği olmayan da oturamaz! Eleştiriye, namusuna, şerefine, haysiyetine, her şeyine laf söylenecek buraya oturduğun zaman. Hazırsa birisi, gelsin hemen koltuğu devredeyim ona. Tabi, her şeyin bir bedeli var. Bedelsiz bir şey yok. Allah bizi affetsin.
Heykelin önünde secde edenlerin inancı hakkında ne söylendi?
Hani gidiyor, heykelin önüne. Ondan sonra muzdur, ondan sonra elmadır, portakaldır koyuyor, ertesi gün gidiyor yiyor. “Bu ne oldu?” diyor, “O bana hediye etti bunu,” diyor. Dedi ki bana, “Hocam, inancımız bu.” Dedi, “E, düşünmüyor musunuz?” dedim, “Bu bizim getirdiğimiz meyveleri beğenmemiş diye” dedim, öyle baktı şimdi bana. “Demek ki,” dedim, “haram yediğiniz, içtiğiniz, aldınız, götürdünüz o Budacığın önüne koydunuz onu,” dedim. “O da dedi ki,” dedim ben, “ha seni şerefsiz seni, haramdan kazandın, getirdin, Buda’ya yediriyorsun ha, al sen kendin ye dedin” dedim ben. “Ya hocam, şimdi nerden konuştun sen böyle ya,” dedi. “E, sen nereden biliyorsun?” dedim ben. Bana hediye etti diyorsun, haram diye dedim yemiyor dedim. Ben de böyle dedim onu analiz ediyorum dedim. Bu bakıyor gözümün içine içine. “Ya kimse böyle düşünmüyor” dedi. Kimse düşünmüyor çünkü dedim ben, kafa çalışmıyor dedim, zeki değil, görmüyor dedim. Yemin ediyorum hepinizin kazandığı dedim haram ki yemiyor dedim Buda. Böyle durdu. Ben Gitsem benim önümde eğilir o dedim, hoş geldin der dedim. Nasıl dedi. Basbayağı dedim, bütün Budistler Müslüman olur. “Götüreyim hocam seni” dedi. Kaç dolar, dedim. işte onbeş bin dolar dedi. Onbeş bin dolara dedim kaç tane fakir fukara doyar biliyor musun sen, dedim. Buda’ya dedim muz bırakmak için oraya kadar gideceğine bir fukarayı doyur dedim ya, bir fuk, doyur. Gidiyor, bir heykel, herhangi bir heykel, bu illa ki Buda olması şart değil. Gidiyor, heykelin önüne çiçek koyuyor. Ne yapacak heykel, taş, ne yapacak çiçeği, koklayacak mı? Koklamıştır, diyorum ben. “Nasıl?” diyor. Basbayağı! Kokladı, beğenmedi, durdu orda, çürüdü, ertesi gün kaldırdınız. Koklasaydı boynunu asardı, ne güzel kokuyor diye. Bak, getirmiş çiçek, burda, attık mı? Hayır, burada duruyor çiçek. Ben yiyemem, evet yiyemem ama koklanır mı? Evet, koklanır. Kim getirdiyse teşekkür ediyoruz. Allah gönlünü çiçek bahçesi yapsın, inşallah.
Yarın ne kazanacağını bilen kimdir?
Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Yarın senin için yaşanmadı. Sen yarından kesitler görebilirsin ama net olarak “Sen yarın tamamiyetle bunu yaşayacağım” diyemezsin.
Nerede öleceğini bilen kimdir?
Hiçbir kimse nerede öleceğini de bilmez. O zaman nerede öleceğini bilmiyorsun, ölüm tarihin de belli değil. Ölüm tarihin de belli değil. Rüyanda görsen dahi söyleme, halinde görsen dahi söyleme. Bu değişebilir çünkü. Bu seni aldatabilir.
Türklerin şaman dini nedir?
Türklerin şaman dini, şamanların ilahi ruhlarla veya Allah’la bağlantı kurmalarını ifade eder. Şaman, ilahi sesleri duyan kimse, kalbine ilahi ilham gelen kimse olur. Türkler şamanist değil. Türkler tarih boyunca şamanist değiller ki. Nuh’un çocukları. Onlar hiçbir zaman ata, puta tapmadılar. Onlar için tanrı hep vardı. Gök tanrı, yer tanrısı değil; tanrı var ve bütün kainatı yaratan bir tanrı, Allah anlayışları var.
Münkirler, ilahi kokuları ve ilahi nefesleri alamaz mı?
Münkirler, ilahi kokuları ve ilahi nefesleri alamaz. Münkirin bu ilahi kokuları alması mümkün değil. Münkirin bu ilahi nefesleri anlaması da mümkün değil. Münkirin, Hazreti Pir’i ve velileri ve mürşitleri anlaması da mümkün değil.
Hazreti Mevlana Celaleddini Rumi Hazretlerine karşı hayranlık nasıl artar?
Hazreti Mevlana Celaleddini Rumi Hazretlerine karşı hayranlık, hemen hemen bu hikayelerin ortasına almış olduğu, bazen hikayeden uzakmış gibi görünen ama işte hikayenin ortasına almış olduğu hikmetli sözlerine bakınca gerçekten denilebilir ki bir araştırmacı dört binin üzerinde ayet var, beş, altı bin hadis var Mesnevi’de diye bir not düşmüş. Gerçekten Mesnevi bu manada insanın günlük hayatında dinini ince bir çizgide yaşayabilmenin anahtarı gibi ve öylesine ince, nükteli, derin manalar içeren beyitler var.
Manevi miras yolu nedir?
Bu manevi miras yolu…Bu yolu takip etmeyenler, bu yolun dışına çıkanlar sapıtırlar çünkü onların normalde sapıtacağını da bize Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri söylüyor, ‘Kim bunlara sımsıkı yapışırsa kurtuluşa erer’ başka hadis-i şerifte ‘Kim bunların dışına çıkarsa sapıtır.’
Hz. Peygamber’in mirasının devamı nasıl sağlanmaktadır?
Onların yolları devam ediyor, çünkü ve o miras, elden ele, gönülden gönülle ta kıyamete kadar devam edecek. Kıyamete kadar eksilmeyecek, o mirası sonradan gelenlere o herkes aktaracak, aktarmakla mükellef, öğretmekle mükellef.
Mesnevi’nin başında ne söylendi?
Tabiri caizse Mesnevi’nin başında diyor ya: “Ney”, bir evliya, bir mürşid, bir veli, ney hükmündedir, içi boştur. Ona üfleyen tabiri caizse Hazreti Muhammedi Mustafa’dır. Ona üfleyen Hazreti Allah’tır. Ona üfleyen mürşidi kâmildir. Hangisinden gelirse gelsin, o üflenti haktır, doğrudur.
Müslümanların toplandığı ve Gazze’deki durum hakkında ne söylendi?
Müslümanlar toplanıyorlar, orayı ihya ediyorlar, binalar yapıyorlar, apartmanlar yapıyorlar, hastaneler, okullar, yollar, yapıyorlar. Sonra bir sabah kalkıyor katil, şerefsiz, haysiyetsiz israil, elinde mantar tabancası olmayan, mantar tabancası dahi olmayan o sivil halkın yapmış olduğu ne varsa hepsini yıkıyor. Hepsini yıkıyor! Şimdi yeniden yapacaklar. Bir de şunu yapacaklar, israil yıktı ya, toplayacaklar Arap ülkelerini, petrol dolarları olanları, diyecekler ki bak koltuğunuz sallanabilir, hem de halkınıza şirin görünün, hadi burayı şimdi ihya edin.
Müslümanların siyasi bir lideri var mı?
Benim için Müslümanların halifesini ise Hazreti Ebubekir’e uyuyabilir, Hazreti Ömer efendimize uyuyabilir, Hazreti Ali efendimize uyuyabilir, Hazreti Hasan efendimize uyuyabilir, uyabilir bunlara. Onların hayat standartlarını kendine standart edinir. Siyasisin, Müslümanların halifesi isen o çizgide yürümen lazım, o çizgide. Benim bildiğim bu. Allah bizi affetsin.
Şeyhlerle olan sohbetlerde namaz kılma usulü nasıl anlatılmaktadır?
Sohbetlerde, şeyhlerin namaz kılma usulüne dikkat etmesi ve sabah namazının beşte yapılması anlatılmaktadır. Şeyhler, namaz kılma usulünü takip ederken, ev sahiplerinin uyumaya çalışması ve şeyhin uyku anları da ele alınmaktadır. Ayrıca, şeyhlerin kendi evlerinde misafir edilmesi ve uyku anları, namaz kılma usulüne uygun şekilde yönetilmektedir.
Rabıta edinme konusunda ne anlatılmaktadır?
Rabıta edinme konusunda, şeyhlerin kendilerine rabıta etmesi ve bu rabıta ile şeyhin yerini belirlemesi anlatılmaktadır. Şeyhler, kendilerine rabıta etmek suretiyle, şeyhin nerde olduğunu belirlemektedir. Ayrıca, şeyhlerin kendi evlerinde misafir edilmesi ve uyku anları, rabıta edinme süreciyle ilişkilendirilmektedir. Rabıta edinme, şeyhin yerini belirlemek ve onunla iletişim kurmak için kullanılan bir yöntemdir.
Dervişlik ve tasavvufî uygulamalar nasıl anlatılmaktadır?
Dervişlik ve tasavvufî uygulamalar, şeyhlerin kendi evlerinde misafir edilmesi, uyku anları, yemek yemek gibi günlük hayata dair detaylarla anlatılmaktadır. Şeyhler, dervişlik uygulamaları sırasında namaz kılma usulüne dikkat etmektedir. Ayrıca, şeyhlerin kendi evlerinde misafir edilmesi ve uyku anları, dervişlik uygulamalarının bir parçası olarak ele alınmaktadır. Bu uygulamalar, şeyhin yerini belirlemek ve onunla iletişim kurmak için kullanılmaktadır.
Sigara içmek İslam’da nasıl değerlendirilir?
Sigara haram! Bir kimse sigara içiyorsa, açıktan haram işliyor. Ya, mekruh… Mekruh’un devamı yine haram kardeşim Hanefi’ye göre. Bir sefer yaparsan mekruh, onu devam ettiriyorsan haram yine. E israf…israftan da haram. Daha nesine uğraşıyorsun? Uğraşma! Birisi öyle dedi: “Sen bizim sadatlara laf mı söylüyorsun?” Ya, ben ne yapayım senin sadatınla, ne işim var benim? Ben senin sadatına laf mı söyledim? Ben sigaraya laf söyledim. Sen nerden aldın getirdin sadata şimdi? “E, bizim sadatlar içiyor.” Senin sadatlar içiyorsa, ben ne yapayım kardeşim? Haram, haramdır. israf, israftır. Sen ona bakarsan, bir sürü daha şey söylenir.
Müslümanların iç ve dış temizliği hakkında ne söylendi?
Bütün islam aleminin önünde kanını döküyor, herkesin gözünün içine baka baka yapıyor, küstahça yapıyor, katilce yapıyor, siyonistçe yapıyor, umrunda değil. Bütün dünyayı avucunun içine almış. Hele islami halkın başındaki liderleri de avucunun içine almış. Herhalde onların artık seks videoları mı var rüşvet video mı var ne varsa ellerinde Mossad’ın, herkes sus pus! Adam zaten savaşın başında dedi islam ülkelerinin dedi başındaki kimseler sakın ha dedi bu meseleye müdahil olmasınlar, oturdukları koltuklarda oturamazlar dedi, tehdit etti baştan. Herkes suspus! Herkes suspus, bir tanesi bir laf dahi söyleyemiyor.
Kemal ehli ve zahir ulema arasındaki fark nedir?
Kemal ehli, sonbahardan sonra baharın geleceğini bildiğinden, "Niçin sonbahar geldi, yapraklar döküldü?" diye oturup üzülmezler. Derler ki, "Her sonbaharın arkası bahardır," çünkü o baharı görmüştür. Zahir ulema, karanlığa bakar, karanlığa göre hükmeder ama kemale ermiş bir zat, karanlıktan sonra aydınlığın geleceğini görür. Aydınlığın geleceğini gördüğü için karanlığı karanlık olarak görmez; der ki, "Karanlık, aydınlığa gebedir. O yüzden bu karanlık geçici, aydınlık ise kalıcı" der.
Mürşid-i kamillerin gayb âleminin pâk ruhu ayıp görmesi neden olmaz?
Bu zatlar, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz hikmet deryasından gönüllerine ama damla ama derya döküldüğü için onlar meselenin arka yüzüne, hakikatin hakikatin hakikatine mazhar oldukları için onlar için kusur görmezler. Onların kusur görmemesi, Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasında hiç kusur yoktur çünkü. Çünkü Allah kusurlu ve ayıplı bir şey yaratmaz. Allah’ın yaratığı her şey, zerreden kürreye ayıpsız ve kusursuzdur.
Kedi ve aslan arasındaki benzerlik nedir?
Kedi bir an aslan rolüne bürünür, öyle değil mi? Aslan da kedidir aynı sınıftan, kedi de kedidir ama onun adı kedidir onun adı aslandır. Aynı familyadandır. Bir böyle gerer kendini değil mi kabartır böyle. Onu aslanı görmeyen bir kimse onu o esnada aslan zannedebilir ama aslanı tanıyan bir kimse, bu aslan numarası yapıyor der. Aslanı tanımayan da bu aslan, canavar der. Bu bir canavar der kediye. Oysa o kedidir. Bunu aslanı tanıyan, onun ne kadar kedi kabarırsa kabarsın kedi olduğunu bilir çünkü o kabargınlık geçince kedi yine şaklabanlık yapmaya başlar. Aslandan şaklabanlık bekleyemezsin. O şaklabanlık yapmaz.
Nefha kelimesi ne anlama gelmektedir?
Nefha, Arapça bir kelime; sözcüğün anlamı rüzgar, bazı yerlerde de nefes anlamına geliyor. Hani sufilerin böyle "Yunus Emre’den bir nefes okuyalım" veya "Yunus Emre’den bir nefha okuyalım" dedikleri şey, yani evliya-i kibarın sözlerini nefes olarak nitelendirmişler eskiler. Aslında o nefha, nefhadan nefese geçmiş mesele, o yüzden, hani bir nefes, bir rüzgar… Bunun mecaz anlamı; kula hayat veren, kula nefes veren manasında. O normalde genelde bizim divan edebiyatımızda çokça kullanılan bir sözcük.
Nefha kelimesinin farklı anlamları nelerdir?
Genelde aşk, sevgi, muhabbet deyince insanın sevdiğinden, hani işte "bir nefha, bir nebze de olsa bana göster ki" dediğinde bir nefha yani "bana bir nefes ver, bir nefes ver ki ben hayata tutunayım, bir nefes ver ki ben kendime geleyim" manalarında divan şiirinde çokça kullanılır nefha kelimesi. Tabii, bunlar böyle bizim ne yazık ki dilimiz değişince bu nefha kelimesinin karşılığı bizde sadece bir nefes olarak geçmiş ama nefha aynı zamanda da koku manasına da gelir. Hani "bir geçseydin gözümün önünden de bir nefhanı alsaydım, alsaydım da ciğerlerimi senin nefhan ile doldursaydım ve kenarına bir kendimce bir depo yapsaydım ve her aklıma gelişinde o ciğerime depoladığım ordan bir nefha çekseydim" gibi. Ben attım, tuttu mu tutmadı mı önemli değil. Bunun gibi nefha burda koku hükmüne geçti. Yani ne yaptı? O sevgili, bir kez onun gözünün önünden geçince, onun bütün kokusunu içine çekti, içine çekti ve ciğerlerinin en ücra köşelerine kadar o kokuyu ne yaptı? Depoladı ve lazım oldukça döndü, kendi ciğerinden sevgilinin kokusunu aldı. Veyahut da "gittim gül bahçesine, her gülün yaprağında seni gördü gözlerim ve dayanamadım, kokladıkça kokladım, kokladıkça kokladım." Biz şimdi Türkçesini söyledik ama öbür türlü ne yapacak? "Dayandım gülün yaprağına, bir nefha çektim, ondan bir nefha çektim, dediğinde onu kokladım demek. Şimdi nefha kullanıldığı yere göre koku, güzel koku; kullanıldığı yere göre bir rüzgar; kullanıldığı yere göre ne? Bir nefes.
Hazreti Bilal’e neden ‘Erihna ya Bilal’ denildi?
Dikkat edin, “Melekler görünmez,” demiyor. “Dışarda meleklerin size selama durduğunu görürdünüz.” Demek ki melekler görünür. O zaman biz göremiyorsak selama duran melekleri veya biz zikrullaha gelen melekleri veya namazda bize eşlik eden melekleri göremiyorsak, veya salatuselam okurken ağzımızdan çıkan salavat-ı şerifenin Hazreti Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in başındaki, kabrindeki meleğe götürülüşünü göremiyorsak duyamıyorsak, bu bizle alakalı. Bizim nefsimize uymamızla alakalı, bizim takvaya erişmememizle alakalı, bizim o aşıklığı yakalamamamızla alakalı çünkü can kemaldir, yani ruh kemaldedir. O kemal ehlinden çıkan söz de kemaldir, olgunlaşmıştır. O yüzden Hazreti Bilal’e diyor ki: “Erihna ya Bilal!” Erihna ya Bil, yani rahatlat bizi, bize bir şeyler söyle, bize bir şeyler oku. “Erihna ya Bilal.”
Sudanlılar ve Necranlılar kimlerdir?
Sudanlı, onlar kendi halk oyunlarını oynuyorlar ve diyor ki: ‘Güzel oynayın.’ Nerede? Mescitte. Mescitte, dışarda değil mescitte. Çünkü Peygamber Sallallahu Aleyhi ve sellem Hazretlerinin kapısı mescide açılıyor, sokağa değil. Dikkat edin, Hazreti Muhammedi Mustafa’nın Sallallahu Aleyhi ve sellem evinin kapısı mescide açılıyor, sokağa değil. Onun evi sokağa açılmıyor, evinin kapısı sokakta değil, direkt mescidin içine açılıyor onun evi, dünyayla işi yok. Var, yok ve o Necranlılar, siyahiler mescidin içinde oynuyorlar. Onlar şimdi, Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi ve sellem Hazretleri haşa, dini oyuncak mı yaptı şimdi? Buna haram diyenler nerden işin içinden çıkacaklar? Onların öyle bir dertleri yok tabii çünkü.
Musiki ve şiirin İslam’da haram olup olmadığı hakkında ne söylenmektedir?
Hani şiir haramdı? Hani def vurmak haramdı? Sen şimdi def vurmayı haram kılarsan Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi ve sellem Hazretleri def vurmayı burda tavsiye etti, hatta emretti. Hazreti Peygamber haramı mı emretti be küstah adam! Hani şiir okumak haramdı? Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi ve sellem Hazretleri haramı mı söyledi ki ayetle sabit, ‘o heva ve hevesinden konuşmadı.’ Ayetle sabit. Sen böyle söyleyince ayeti de inkar ediyorsun sen kâfir oluyorsun, Allah muhafaza eylesin! Bakın yine ibn Mace’de ve Müsnet’te geçiyor yani imam Malik’te geçiyor. Müsned deyince imam Malik’in: ‘Aişe Validemiz bir kadını ensardan bir zatla evlendirip damadın evine götürüyordu. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve sellem : ‘Ey Aişe! Ensar muhabbet duygusu olan bir kavimdir onlara size geldik size geldik Allah bize de size de hayat versin şarkısını söyleyen birini gönderseydiniz.’ Hadisler burda, ibni Mace, nikah, 21. hadis i şerif. Müsned, dördüncü cilt, 78. Hadisi şerif. Kaynak söylüyorum. Evet.
Kemal ehlinden çıkan sözlerin özellikleri nelerdir?
O yüzden Yunus’un sözleri kemaliyeti anlatır. O yüzden Niyazi Mısri’nin sözleri kemaliyeti anlatır. O yüzden Hazreti Mevlana’nın, Celaleddini Rumi’nin Divan-ı Kebir’i kemaliyeti anlatır. Mesnevi o yüzden kemaliyeti anlatır. O yüzden demek ki kemal ehlinden çıkan söz kemaliyeti anlatır, kemaldir. Biz o sözlerin üzerinde şek şüphe etmeyiz. Kur’an değildir, sünnet değildir ama Evliya-i Kiram’ın güzel sözleridir, hikmetli sözleridir. O yüzden onları reddetmemiz mümkün değildir.
Allah sevgisinin matematiği var mı?
Allah sevgisinin matematiği yoktur. Bir gün sahabeden birisi, “Hani gene mi sen bu içkiyi içtin?” deyip onu kerih görücü bir söz söyledi. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri tabiri caizse kartal gibi döndü: “Hayır,” dedi. “Onu kerih görme. O, Allah ve Resulünü sever.” Var mı matematiği? Yok. O içki içen sahabe, Allah Resulü vefat edinceye kadar içti, vefat ettikten sonra da içti. Ne zaman tövbe etti biliyor musunuz? Hazreti Ömer radyallahu anh hazretlerinin zamanında tövbe etti. Nerde töv, etti? Savaşta tövbe etti.
Eşrefoğlu Rumi’nin dergâha attığı durumu nasıl anlatıyor?
Geldiği gibi çilehaneye. Esmasını da göndermiş, "kapatın kapısını, penceresini," demiş. Kapatmışlar kapısını, penceresini, ne yemek… Götüren var, ne su götüren var, ne bir şey götüren var. Orda da dervişler başlamışlar kum gibi kaynamaya: "Ya gördün mü? Elin garibi geldi, ta Anadolu’dan beri attı dergâha, aç susuz bekletiyor, attı çilehaneye, aç susuz bekletiyor. Vay gariban, ne yedi ne içti? Yok canım, oraya gömerler onu…" Bir muhabbet, bir muhabbet dervişlerde.
Nasıl olur da şekerden tat ayrılır?
Fakat fazla vefakarlık sebebiyle tamamen şeker olursam, buna imkan yoktur. İmkanı var mı?"
İnsanlar bilmedikleri şeylere nasıl yaklaşır?
İnsanlar genel olarak bilmedikleri, anlamadıkları veya yabancı oldukları şeye ön yargılı ve düşmanca bir tavır takınırlar. Hem ön yargılı hem de düşmanca bir tavır takınırlar.
İnsanların bilgi eksikliği nedeniyle nasıl davranmaları gerekir?
O kimsenin cahil olduğunu gösterir, o kimsenin bilgisiz olduğunu gösterir, o kimsenin korkak olduğunu gösterir, o kimsenin ön yargılı olduğunu gösterir bu çünkü bilmediği bir şeyde hükmediyor. Bilmediği bir şeyde düşmanlaştırıyor bir de onu bilmiyor çünkü öğrenmek de istemiyor.
İnsanların bilgi eksikliği nedeniyle nasıl bir duruma girerler?
Hani meşhurdur ya, “insan bilmediğinin düşmanıdır.” diye. insan bilmediğinin düşmanıdır ve cehalet, korku, güvensizlik; artık o kimse de ne yazık ki düşmanlık, ihanet, her türlü entrika o kimseden beklenir hale gelir.
İnsanların toplumla ilişkilerinde nasıl bir durum vardır?
Bakın, güvendir bu kapının açık olması; korku yok, dileyen dilediği zaman buraya girer, dileyen dilediği zaman burdan çıkar. Bu aslında bir mesajdır.
Fakirin toplum tarafından nasıl değerlendirildiği?
Devletmiş, gelsin incelesin ki incelediler. Ne kadar incelediler? Vakfı incelediler, derneği incelediler, içimize polisleri koydular, onlara incelettiler, telefonlarımızı dinlettiler, her şeyi yaptılar. Hiç sıkıntı yok, yapsınlar, zaten devam etsinler, problem yok burda.
Fakirin otuz beş yıldır bir lira istememesinin nedeni nedir?
Otuz beş yıldır bir lira istediysem bırakacağım, gideceğim buradan.
İslam dünyasında hafızlık müessesesinin durumu nedir?
Bakın, islam dünyasında ehli tarikatın kökünü kurutmaya çalışıyorlar, bitiriyorlar bunu. Sebep? Çünkü öz noktasında onlar, öz noktasında.
İslam dünyasında büyük bir oyunun nedeni nedir?
Yani düşünebiliyor musunuz? islam dünyasında, bilhassa Anadolu’da hafızlık müessesesi bitti, bitirdiler, göz göre göre bitirdiler. Göz göre göre bitirdiler.
Aşure etkinliği için hangi konular ele alındı?
Biz yani kendimizce dedik salona alalım, kadınlar, çocuklar, hem hava sıcak, hem böyle bunalmasın hiç kimse. Temiz bir şekilde orda program yapalım diye. Burası da çok ayak altı, çok sıkışık oluyor. Hiç olmazsa dedik aşureyi öyle aşureye yakışır bir şekilde günün önem ve ehemmiyetine yakışır bir şekilde salonda yapalım diye karar verdik. Onu da isabetli karar verdiğimize inandık bugünkü görüntülerden sonra.
Hani derler ya derviş dervişi tekkede bulur deli deliyi dakkada bulur derler mi?
Allah bizi affetsin. işte insani ruh galebe çaldıysa onlar bir yerde toplandı. Onlar bir yerde toplandı, herkes bir yerde toplanıyor. Hani hacı hacıyı Mekke’de buluyor, derviş dervişi tekkede buluyor. Hani derler ya derviş dervişi tekkede bulur deli deliyi dakkada bulur derler. Dakkada bulur onu o. Derviş dervişi tekkede bulur, derviş bakar böyle şehrin içerisinde bir tane derviş varsa onun yanına gider bulursun manevi gözün açıksa. Bir tane vardır o bir taneyi bulursun sen. Sünnettir mesela bu. Hazreti peygamber sallallahu ve sellem hazretleri bir beldeye girmezden önce, bir orda mola verir, o beldeye bakar. Mesela beldede ezan okunuyorsa örneğin o tarafa doğru hani savaşa çıktılarsa gazaya, o tarafa doğru gitmezler. Ben de oldum olası bir hal vardır, Allah affetsin, kendimi orta yere koymak için söylemiyorum. Yeni bir yere gideyim oranın yüksek bir yerinden tutar oraya doğru bir okurum ben, makamlara bağışlarım, hani derim ki bana burası hayırlısıysa nasip eyle Yarabbi diye. Başım maşım ağrımazsa bir rahatsızlık duymazsam iyi tamam burası uygun. Bazen öyle yer olur, başım ağrır benim çatlayacak gibi zorlayacak gibi olurum. Uzaklaşınca hemen geçiyor. Aaa, tamam diyorum, buraya gidilmeyecek. Enteresan bir şey. Evet, bazen öyle yerler vardır, oraya giren insan manevi hastalığa düçar olur. Bilemezsin. Sen onu böyle anlayacak noktada değilsen ordan manevi hastalık alır gidersin.
Neden bir tane vardır o bir taneyi bulursun sen?
Derviş dervişi tekkede bulur, derviş bakar böyle şehrin içerisinde bir tane derviş varsa onun yanına gider bulursun manevi gözün açıksa. Bir tane vardır o bir taneyi bulursun sen. Sünnettir mesela bu. Hazreti peygamber sallallahu ve sellem hazretleri bir beldeye girmezden önce, bir orda mola verir, o beldeye bakar. Mesela beldede ezan okunuyorsa örneğin o tarafa doğru hani savaşa çıktılarsa gazaya, o tarafa doğru gitmezler. Ben de oldum olası bir hal vardır, Allah affetsin, kendimi orta yere koymak için söylemiyorum. Yeni bir yere gideyim oranın yüksek bir yerinden tutar oraya doğru bir okurum ben, makamlara bağışlarım, hani derim ki bana burası hayırlısıysa nasip eyle Yarabbi diye. Başım maşım ağrımazsa bir rahatsızlık duymazsam iyi tamam burası uygun. Bazen öyle yer olur, başım ağrır benim çatlayacak gibi zorlayacak gibi olurum. Uzaklaşınca hemen geçiyor. Aaa, tamam diyorum, buraya gidilmeyecek. Enteresan bir şey. Evet, bazen öyle yerler vardır, oraya giren insan manevi hastalığa düçar olur. Bilemezsin. Sen onu böyle anlayacak noktada değilsen ordan manevi hastalık alır gidersin.
Neden kıyamet alametleri görülmüş, güneşin batıdan doğmasını bekliyordu?
Sabah namazını camide kılıp hızla geliyordum, merdivenle üstüne çıkıyorum, merdiveni de yukarı çekiyorum, kimse çıkmasın hani, annem var, kız kardeşim Ayşe var. Kız kardeşim evliydi ama gidip geliyordu boyna işte, problem yaşanıyordu. Çekiyordum yukarı, orda Allah’ı zikrediyorum. Tevhide devam, la ilahe illallah ve sabah namazından sonra bekliyordum, nerden doğacak diye çünkü bütün kıyamet alam, güneşin batıdan doğmasını bekliyorum. Sonra ders alınca bakış açım biraz daha değişti.
Hümeyra kelimesi ne anlama gelir?
Hümeyra kelimesi, müennestir, can da müennes-i semâidir. Araplar cana müennes demişlerdir.
Ruhun cinsiyetine dair görüşler nelerdir?
Fakat canın müenneslikten pervası yok çünkü ruhun ne erkekle bir alakası var ne de kadınla. Bakın, bunu normalde islam’ın dışındaki bütün din felsefecileri ve din alimleri bunu tartışmışlar, ruh erkek mi dişi mi diye. Araplar ruha dişil bir isim taktıklarından dolayı onlarda bir tartışma yok, müennes çünkü yani dişil onlar için. Bugün biz normalde Katolik kilisesinin teologlarına baktığımızda, onlar ruhu erkeksil olarak görüyorlar. Yani enteresan bir şey, islam dünyasını ataerkil gören düşünce, Avrupa’da ruhu erkeksi görüyor. E bu manada Avrupa aslında hani kendince hani dişilsel görmesi gerekirken, islam dünyası, bilhassa Araplar ruhu dişi görüyor, canı dişi görüyor ama enteresan bir şey, Hazreti Pir hem erkeklikten hem dişilikten çıkıyor. Diyor ki: “Canın müenneslikten pervası yok çünkü ruhun ne erkekle ne de kadınla alakası var” diyor. Doğru mu? Ayet-i kerimeye baktığımızda doğru. Çünkü Cenab-ı Hak Hicr Suresi ayet 29’da diyor ki: “Adem’in yaratılışını tamamlayıp ruhumdan ona üflediğim zaman.” Demek ki Cenabı Hak Adem’i yarattı, fiziki olarak, Adem’i fiziki olarak yarattıktan sonra ruhundan üfledi. “Ruhumdan üflediğim zaman”, meleklere onu demişti ya, “Ruhumdan üflediğim zaman ona secde edin”, ruhumdan üflediğim zaman. Şimdi, biz bunu normalde islam dininde ruh kavramına baktığımızda, yaradılış insanın yaratılışının merkezi hükmündedir ruh ve insanın her şeyiyle ilgili ve alakalıdır. Bunu normalde ayet-i kerime ile de Cenab-ı Hakk’ın üflediği bir şeydir. Biz onun ne olduğunu bilmiyoruz. Buna Avrupalı felsefecilerin kimisi cevher demiş, kimisi maddeye benzetmiş, kimisi bir şeye benzetmiş. Ruhu bir şeye benzetmek mümkün değil. Bakın, bunun altını çiziyorum, ruhu bir şeye benzetmek mümkün değil. Ruhu bu manada, Hazreti Pir’in deyimiyle, kadınlaştırıcı veya erkekleştirici görmemiz de mümkün değil. Şu da mümkün değil, kadının ruhu kadına göre, erkeğin ruhu erkeğe göre bu da değil, bunu da bilmiyoruz. Bakın, biz bunu da bilmiyoruz. O yüzden Hazreti Pir burada tartışmayı sonlandırmış, demiş ki ruhun kadınla veya erkekle ilgi ve alakası yoktur. Çünkü isra ayet 85’te de: “Ey Muhammed, sana ruhtan soruyorlar, de ki ruh Rabbimin bileceği bir şeydir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.” isra 85. Demek ki ruhla alakalı o günkü Yahudilere az bir bilgi verilmiş. Yahudiler gelip soruyorlar çünkü bu soruyu. ‘Sana ruhtan sorarlar, deki o Rabbimin bileceği bir şeydir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.’ Size diyor, size, yani Yahudilere. Soruyu soran da Yahudiler. E şimdi böyle baktığımızda, ruh dediğimizde Allah’ın insana üflediği, kendisinden üflediği bir şey. Hani sufiler ‘ruhumdan ona ruh üfledim’ der. Çünkü hadis-i şeriflerde ‘ruhumdan ruh üfledim.’ ilk yarattığı şey, ‘kendi nurumdan ve ruhundan yarattım’ der, ilk yarattığı. ilk yaratılan da kimdir? Hazreti Muhammedi Mustafa’dır sallallahu aleyhi ve sellem . ‘Ruhumdan ve nurumdan yarattım’ der. O zaman normalde şimdi hani bu bir eski bir bilgi, bazen derim derslerde, Nesefi’ye göre ruhun kademeleri vardır, dereceleri vardır. işte insanın üzerinde bu tecelli eder, bitkisel ruh insanın üzerindedir. işte hayvani ruh, insanın üzerindedir. insani ruh, insanın üzerindedir. Bu kadarlık söyleyeyim, burda bitmez ruhun dereceleri. Bakın, burda bitmez, insani ruh, sonra o insan kelimeyi şahadet getirir, Müslüman olur. Müslüman olunca o ruh müminleşir, mümin ruh olur. Ondan sonra o ruh ibadet etmeye başlar. ibadet etmeye başlayınca ruh yükselmeye başlıyor. Artık derecesi artıyor, tecelliyatı değişiyor. O ruh, âbit bir ruh olur. Âbitliği artar, yani ibadet eder. Bakın, ibadet eder. ibad, etmek. ibadet ederken haramı, helali, dünya sevgisini, şehveti törpüleme, haramdan uzaklaşma, bu sefer o kimse zahit bir kimse olur. Zahit bir kimse olunca ruhun derecesi değişti. O zahit bir ruh oldu.