Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 2080-2089. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 2080-2089. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 7 • 28/29

Mesnevî-i Şerîf 2080-2089. Beyitler Şerhi Hakkında

2080-2089. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i Hakk’ı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakk’ı hak bilip Hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim, nerede Müslümanlara zulmedenler varsa hak intikamımızı alsın. Cenâb-ı Hak, nerede Müslümanların kanı, namusu, ırzı, şerefi ayaklar altına alınıyorsa, Cenâb-ı Hak hepsinden de intikamımızı alsın. Rabbim, bütün israil devletini yerin dibine batırsın. Onların destekçilerini de batırsın. Batıyı dağıtsın. Doğu Türkistan’a özgürlük nasip eylesin. Bütün islâm ülkelerindeki Müslümanlara Cenâb-ı Hak özgürlük nasip eylesin, amin, ecmain. Geçen hafta: “Ancak sûrun üfürülmesi, nefeslerinin aksinden ibaret olan yüce azizlerin sesleri bundan müstesnadır; onların sesleri bakîdir.” Yani, o velilerin, o mürşid-i kâmillerin seslerinin bakî olacağı; onların normalde bütün her şey yok olsa dahi, onların o seslerin yok olmayacağına dairdi. 2080. beyitten devam ediyoruz:

“Onların gönülleri öyle bir gönüldür ki gönüller ondan sarhoştur.”

Yani, o azizlerin, o mürşid-i kâmillerin, o pîrlerin, o velilerin gönülleri öyle bir gönül ki o gönülden diğer gönüller sarhoş olur. Gönül malum; işte bazı yerlerde “kalp” denir, bazı yerlerde “gönül” olarak geçer. işte böyle değişik bu konuda herkes kendi kültürünce bir şey söylüyor ama genel manada, ilâhî aşkın, Allah’a yakınlığın, imanın, islâm’ın ve ihsanın tecelli ettiği mekân olarak adlandırılır. Çünkü iman içsel bir şeydir. Hani tarifte de dil ile ikrar, kalp ile tasdik denir ya; dil ile ikrar, kalp ile tasdik…Yani, dil

ikrar eder ama asıl imanın hakikati insanın kalbinde, gönlündedir. Çünkü normalde dil, sadece hukuk açısından, karşımızdaki, etrafımızdaki insanları bağlar. Yani, bir kimse “Ben Müslümanım” dediği anda, dil ile ikrar etti ona. Ben Müslümanım diyene sen “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlühû de” diyemezsiniz. Ancak o, küfre düştüyse, o zaman ona telkin edilir böyle. Küfre düştüğüne de sizin şahit olmanız gerekir. Öbür türlü, o kimse iman ehlidir. “Ben Müslümanım” dediği zaman bitmiştir, mesela veya “Ben islâmım” dediğinde bitmiştir veya “Ben Kur’ân ehliyim” dediğinde bitmiştir. “Ben Muhammed ehliyim” dediğinde de bitmiştir. Siz ona bir daha bir şey diyemezsiniz ve normalde bunu gönül tasdik eder, kalp tasdik eder; dil sadece kalpteki tasdiği ikrar eder ve dışarı söyler. Öyle olunca, normalde tabi onların gönülleri öyle bir gönüldür ki gönüller ondan sarhoştur. Yani, gönül diğer gönülleri ne yaptı? Etkisi altına aldı. Onlar normalde kendi sarhoş Yani Allah aşkıyla sarhoş olur. Allah aşkının verdiği coşkunluk kendilerinde var ama o gönül diğerlerini de etkiler. Normalde o zaman öyle bir gönül sahibidir ki o mürşid-i kâmiller, o veliler, peygamberler başta olmak üzere, diğer gönülleri de etkiliyor. Ve normalde gönüllerin etkilenmesi demek, onların ruhları da etkileniyor, canları da etkileniyor, hatta fiziki vücutları da etkilenir. Bu etkileşim hem içsel hem dışsaldır. Yani, nasıl içsel? O kimsenin hem iç gönlü, hem iç âlemi coşuyor; iç âlemi sarhoş oluyor. Aynı zamanda da fiziki vücudu da bundan etkileniyor.

Şimdi biz, vücudun etkilendiğini tahmin edemeyiz hiç. Aslında sohbetten, zikrullahtan, dinle, diyanetle alakalı meselelerden vücut da etkilenir. Çünkü, hani, Allah’ı zikreden bir kimse diridir hadis-i şerifte; Allah’ı zikretmeyen kimse de ölü gibidir. O zaman bir kimse Allah’ı zikrediyorsa asıl diri o oluyor. Onun vücudu diri, Allah’ı zikretmeyen ise ölü gibidir. Normalde asıl ölü gibi olan vücut da Allah’ı zikretmeyen kimsenindir. Öyle olunca gönül, gönülleri etkiledi. Gönül, o gönül sahibi ruh da diğer ruhları etkiledi. O zaman o peygamberler, o veliler, o mürşid-i kâmiller hem gönülleriyle etkiledi, hem de ruhlarıyla etkiledi, hem de fizikleriyle, görüntüleriyle etkiledi. Hani, yine Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri velilerle alakalı “Biz onları nasıl tanırız?” dediklerinde, “Onlar görüldüklerinde Allah hatıra gelen kimselerdir,” buyurmuştur. Yani, o kimseyi gördün sen, gürünce hatırınıza Allah geldi. O zaman o kimse, bak, seni fiziki ile de etrafına ne yaptı? Etkiledi. Sen bir Allah dostunu gördün; gördüğünde Allah, bir Müslüman bir mümin baktın, Allah hatırına geldi. O zaman o kimse mürşid-i kâmil, o veli o, Allah dostu o. Çünkü görüldüğünde Allah hatıra geliyor. Demek ki fizikleriyle de ruhlarıyla da kalpleriyle de gönülleriyle de ve aynı zamanda lafın, kelamlarıyla da o kimseler ortadan kaybolmuyorlar ve

aynı zamanda etkiliyorlar. Tabii, normalde gönül deyince, hemen Ahmed ibni Hanbel’in naklettiği hadis-i şerif akla gelir. Kimlerle alakalı? Velilerle alakalı: “Bu ümmette Abdâllar otuz tanedir; kalpleri, Halîl-i Rahman Hazretleri ibrahim Aleyhisselâm’ın kalbi üzeredir. Bunlardan biri ölünce Allah onun yerine bir başkasını koyar.”

O zaman, o velilerin, o mürşid-i kâmillerin, o Allah dostlarının kırk tanesinden otuz tanesinin gönlü ibrahim Aleyhisselâm’ın gönlü üzerine. Ha, diyeceksiniz ki on tanesi? On tanesi de farklı gönüller üzerine ama ne yapıyormuş bunların otuz tanesi? ibrahim gönüllüymüş. Hazreti Pîr de ne diyor? “Onların gönülleri” Hz. Pir’in sözü bu, “Onların gönülleri öyle bir gönüldür ki gönüller ondan sarhoş olur.” Onların gönülleri, çünkü ibrahim Aleyhisselâm’ın gönlü üzerine. Pîr seviyesindeki zatlar onlar tabi, bunun dışında. Yine ibni Hanbel, naklediyor, bu Hazreti Ali Efendimiz’den rivayet bu da, ebdâllerle ilgilidir: “Ebdâller Şam’dadır. Onlar kırk erkektir. Bunlardan biri öldü mü Allah yerine birini koyar. Yağmur, onlar sebebiyle yağar. Düşmanlara karşı, onlar sebebiyle yardım edilir. Şam ehlinden azap, onlar sebebiyle bertaraf edilir.” Yani, normalde bu demek ki, onlar kaç tanedir? Kırk tanedir. Bu bölgesel olabilir. Şam’da kırk tane olabilir, başka bir yerde de kırk tane olabilir. O gün için Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi ve sellem Hazretleri Şam bölgesini işaret etmiş ve “Bunlar 40 tanedir,” demiştir. Pakistan’da olabilir, Afganistan’da olabilir. Bunu böyle sınırlandırmayı çok gönlüm elvermiyor. Yani, Cenâb-ı Hakk’ın velîleri, evliyâları dünyanın her tarafında olabilir. Ve normalde o zaman bazen kırk bazen otuz deniliyor ya bunlar. Bunun içerisinden ben şöyle çıktım. Çünkü bazı hadis-i şerifler var, başka hadisi şerifler, ben hepsini almadım buraya; otuz dedikleri, kırk dedikleri de var. Ayrıyeten kadınlardan da var hadisi şeriflerde veli olan, Allah dostu olan. O zaman bunlar normalde baktığımızda işlevleri önemli, adetleri değil. Adetleri kırk da olabilir, bölge bölge kırkar tane de olabilir. Hepsi de bu mümkün ama normalde işlevleri ne bunların? Bunların işlevleri Kur’an ve sünnet-i seniyyenin ayakta durması için mücadele etmek, bunların işlevleri bu. Din-i mübin-i islam için Allah yolunda Cihat etmek. Her noktada; hem fikri planda hem kalbi planda hem Cihat meydanında, savaş meydanında bunların işi din-i mübin-i islam’ı ayakta tutmak için mücadele etmek ve bunların gönülleri o yüzden normalde diğer gönüllerden farklı ve ne yapıyorlar diğer gönülleri de bunlar etkiliyorlar ve aynı zamanda da bunlarda bir de manevi sarhoşluk var. Sarhoşluk vardır manevidir, sarhoşluk vardır dünyevidir, sarhoşluk vardır içtiği şeylerden sarhoş olur, sarhoşluk vardır borçtandır, sarhoşluk var aşktandır, sarhoşluk var kadındır, sarhoşluk var

erkektendir. Bir kadın erkeği beğenir, hoşuna gider, sarhoş olur. Bir erkek bir kadını beğenir sarhoş olur. Kadın sarhoşu, erkek sarhoşu olur.

Sarhoşluğun çok çeşidi var. Bir kimse dünya sarhoşudur; daha fazla dünyalık elde edeceğim diye can hıraş uğraşır. Dünya sarhoşu olur. Kimisi borç sarhoşu olur, borçlanır. O borç onu sarhoş eder, iki yakası bir araya gelmez, varı gücü borçla yatar kalkar. Kimse vardır, bir sıkıntı gelir; sıkıntı sarhoşu olur. Bir problem yaşar, problem sarhoşu olur, yatar problemle kalkar problemle. Bu normalde sarhoşluğun çok çeşidi var, bunları normalde biz hepsini bir yere toplayıp ‘dünya sarhoşu’ deriz ama bunların içerisinde çeşidi çoktur. Bugün için insanların üzerindeki sıkıntılardır, mesela işte bir problemi vardır, aşamıyordur, mahkemesi vardır, aşamıyordur; bildiğin problem sarhoşu olur, bildiğin mahkeme sarhoşu olur. Veyahut da bir kimsenin bir eşi hastadır, hastalık sarhoşu olur, kendisi hastadır, kendi hastalık sarhoşu olur. Bu, normalde işin bu aşırı noktasıdır çünkü sabahtan akşama kadar onunla yatar kalkar, onun sarhoşu olur. Bunların içerisinde en güzeli manevi sarhoşluktur. Allah aşkının vermiş olduğu sarhoşluktur ki bu sarhoşluk ben ona bazen hani diyorum ya, ‘Mansur şarabı içmiştir’ diye. Onun içkisi Mansur şarabıdır, ilahi aşktır. Bu ilahi aşk bulaşıcıdır. Nasıl bulaşıcıdır? O sende durmaz, senin gönlünde frekansı tutan, senin gönlüne frekansı tutanlar da o manevi aşkın cezbesine kapılırlar. Çünkü aşk cezbedir ve o ilahi, manevi bir cezbeder. Ona tutulan kimse etrafına da ne olur? Etrafı da tutulur onun o ilahi cezbeye. O yüzden bu manada o bulaşıcıdır, o bulaşıcı değildir diyemeyiz. Şimdi öyle olunca burdaki Hazreti Pir’in sarhoşluktan kastettiği şey, manevidir, fiziksel değil, ilahi aşkla alakalı. O yüzden Hazreti Pir başka bir beytinde diyor ki: ‘Aşk şarabını içen sarhoş olur ama bu sarhoşluk insanı yüceltir.’ Yani bu aşk şarabından içen, manevi aşk sarhoşu olan bir kimsenin makamı yükselir, o yüceler yücesine doğru kanat çırpmaya başlar ve onun sarhoşluğu hiçbir sarhoşluğa benzemez. Şimdi dünyaya sarhoş olan ona bakar ‘bu deli olmuş’ der, başka bir şeye sarhoş olanlar ona bakarlar ‘bu deli olmuş’ derler, ondan uzaklaşırlar. Çünkü manevi sarhoşu kaldırabilecek olanlar ancak onun gönül frekansında olanlar kaldırabilirler. O gönül frekansında olmayanlar onu tabiri caizse canavar gibi görürler, onu böyle vahşi görürler.

Bir kimse beş vakit namazını böyle hiç kaçırmadan kılıyor. Bakar ona, o gönülde o namaza karşı muhabbeti olmayan, ‘Ya bu kadar da olmaz ya,’ der veya o kimse zikrullahtan zikrullaha koşar. Dışarıdaki kimse ondan tat almamış, ‘Ya siz işi aşırıya kaçırıyorsunuz, böyle de olmaz ya, haftanın dört beş gecesi zikre gidiyorsun’ der. Oysa almış olduğun kadın, namazında, abdestinde örtülüdür. Bir de sana takva kesiyordu. Ama sen dört gece, beş gece

zikrullaha gideceğim deyince, o takvalı hatun çıkar, başka bir hatun gelir önüne. Der ki, ‘Ya bu kadar ders mi olurmuş? Ne bu! iş aşırıya gidiyor?’ der. Veyahut da işte bir kadın normalde evlenir, normalde işte der ki, ‘Derslere gidiyorum ben, benim zikrim var, şuyum var buyum var.’ Adam der ki, ooo tamam ya, ben de böyle bir şey istiyordum zaten, ben de sana uyarım.’ der, Kadın der ki, ‘Bizim üç gün, dört gün dersimiz var, bu bu kadar olmaz ya, böyle olur mu ya? Yani evin de var bak, eşin var, çocuğun var.’ der. Hani beraber koşacaktınız yolda? Tu yansın. Kaldı! Şimdi o manevi sarhoşluk, o gönül frekansı yakalanmazsa, baba anne çocuğuna yabancı olur, eşler birbirine yabancı olur. Neden? Gönül frekansı tutmadı çünkü. Oysa evleniyorlardı, ne kadar güzel bir gelecek bekliyordu onları. Pembe panjurlu bir evleri olacaktı, bahçeli, küçücük bir evleri olacaktı. Böyle küçücük bahçede çocuklar oynayacaklardı. Bunlar sabahları kalkıp orada gül kesecekleri, derleyeceklerdi, oturacak, kahvaltı yapacaklardı. Hayal buydu. Ama hayal öyle değil. Adam pazar günü sabahleyin nereye gidiyor? Üftade Hazretlerinde ders var, Üftade Hazretlerinde derse gideceğiz, zikrullah’a. Haydiii, Perşembe ders var, Cumartesi ders var, Pazar günü ders var. Mahallede ders var…Dersten başını kaldıramıyor. Ondan sonra telefon açıyor bana: ‘Mustafa hocayla mı görüşüyorum?’ Estağfurullah, benim adım Mustafa ama ben hoca değilim”, “benim eşim size derviş” “kardeş, size derviş derken Allah’ın kulu. E işte ne var, buyur derdini söyle.” “Haftanın dört gecesi derse gidiyor.” “Allah Allah! iyi ne yapsın? Haftanın dört günü meyhaneye mi gitsin?” Birisi öyle dedi: ‘Meyhaneye gitse daha iyiydi’ dedi.

Şimdi o arkadaş da bu eşiyle alakalı, eşi olmazdan önce geldi bana anlattı, böyle böyle böyle dedi. Dedim: ‘Evlenme bak istersen bunla ama karar senin.’ Dedi: ‘Hani evlenmeyi düşünüyorum.’ ‘Allah yardımcın olsun, bak dedim, hani dervişlik zor zanaat, bu derviş değil dedim. Yarın öbür gün problem yaşarsın sonra’ dedim. Ya dedi, ‘bana dedi ki dedi ben hani senin yolundan giderim.’ Oğlum dedim hep böyle diyorlar, sonra dedim yok pazar günü Gelibolu’ya gidiliyor, yok bu pazar izmir’e gidiliyor, yok falanca yerde ders var, yok fişmanca yerde ders var…Lastik patlatıyorlar dedim, daha da ileri gidiyor, kayış atıyor dedim ben. Gidiyor…Yok dedi, ‘ben söz verdim’, dedi. iyi, aynı o kadın. Dedim sen filancanın, teyid ediyorum, filancanın eşisin değil mi dedim ben, ‘evet’ dedi. ‘Böyle olacağını, ben böyle olacağını bilseydim ben evlenmezdim, ben ayrılmayı düşünüyorum’ dedi. E dedim ayrılabilirsin sıkıntı yok. Ben zaten ona dediydim dedim ben. Sen bu kadınla evlenme bak istersen dediydim dedim, dinlemedi beni dedim, benim dediğim çıktı dedim. Öyle mi dediniz siz dedi. Evet, öyle dedim, dedim. “Sana söylemedi mi” dedim ben, “söylemedi” dedi, “Utanmıştır. Sen beni kötü

bileceksin diye.” dedim. “Söylememiştir. Ama ben ona dediydim. Oğlum, istersen sen bu kadınla evlenme.’ diye dedim, hatırlıyorum dedim. Bir Perşembe dersinde geldi, kulağıma söyledi. “Böyle böyle böyle böyle birisi dedi bana.” dedi. Ben de “Oğlum, bak vazgeç istersen.” dediydim. “Ne yaptı?” dedim. “Bana şikayet edeceğin şey şu olacak, evimin elektriğini ödemedi, doğalgazı ödemedi, suyu ödemedi. Evde yiyecek içecek almadı, parayı çarçur etti, parayı kumara götürdü, yatırdı parayı şuraya yatırdı buraya yatırdı, eve bakmadı. Bana bakmadı, hani çok özür dilerim gece hayatıyla alakalı vazifelerini yerine getirmedi. Farzlar bunlar.” dedim. “Bunları söyleyeceksin bana.” dedim. “Dövdü mü?” dedim ben. “Hayır.” dedi. “Sövdü mü?” dedim ben. “Hayır.” dedi. “Aç mı bıraktı?” “Hayır.” “Açıkta mı bıraktı?” “Hayır.” “Bu çocuğun kabahati ne” dedim. “Onu söyle bana.” “Tekrar söyle” dedim. “E” dedi. “Çok derse gidiyor.” “Sen zikre karşı mısın?” dedim ben. Sustu. “Zikre karşıyım” dediğin anda” dedim, “kafir hükmüne girecektin, nikahın da düşecekti.” dedim. “Dikkatli ol!”

Şimdi, o gönül frekansında değilse bir kimse, gönül frekansında değilse, bunu anlayacak noktada değil. Çünkü sufilik, gönül işidir. islam da gönül işidir, din gönül işidir, kalp işidir. Dil ile ikrar, o dışarı karşı hukuktur. Asıl kalbin tasdik etmesidir. Sen Müslüman mısın? Kalbin tasdik etti mi Allah’ın varlığına, birliğine, kudretine, kuvvetine, kitabına, peygamberine? Öyle ya, şimdi ‘ben Allah’ın varlığına inanıyorum ama peygamberlere inanmıyorum!’ Sen inanmadın hiçbir şeye, kafirsin sen. ‘Ben Allah’a inanıyorum, peygambere de inanıyorum ama Kur’an’ın ben değiştirilmediğine inanmıyorum, değiştirilmiştir’, kafirsin sen. ‘Kur’an önceden yazılmamış!’ Eee? ‘Sonradan toplanmış. Eee, eee? Sonuca gel? ‘Bazı ayet-i kerimeleri keçiler yemiş.’ Senin aklını keçi yemiş, sende kalmamış, gitmişsin sen! Sadede gel. Kalp ile tasdik! Senin kalbin iman etmediyse, evet zahiren hukuk olarak sen Müslümanlardansın, ben Müslümanım dediğin müddetçe ama kalbin tasdik etmediyse sen cehenneme doğru yol alacaksın. Din gönül işidir, sufilik de gönül işidir. Nasıl? Bas bayağı. Sen Allah’ı sevme yoluna giriyorsun, gönülle alakalı. Sen bir kadına bakıyorsun, muhabbet etmediysen, sen onunla geçinemezsin, gönülle alakalı. Sen bir adama bakıyorsun, muhabbet besliyorsun, geçinirsin onunla ama muhabbet beslemiyorsan geçinemezsin, gönülle alakalı. insanın merkezidir gönlü. Gönül merkezdir, akıl merkez değildir. Gönül merkezdir, bir kimse severse kabullenir, severse aşık olur, severse feda eder her şeyini, sevmeyen kimse hiçbir şeyini feda etmez, gönülle alakalı. Bu zatların devam ediyor Hazret Pir:

“Bu zatların yoklukları öyle bir yokluktur ki bizim varlıklarımız o

yokluktan var olmuşlardır.”

Onların yoklukları öyle bir yokluk. Aslında bu böyle hani okurken çok yüzeyselmiş gibi görünüyor ama Hazreti Pir biraz üzerinde tefekkür edince, insanın beyin damarlarını açıyor, karıştırıyor insanın beynini, aklını, fikrini, kalbini, karıştırıyor. Yoklukları öyle bir yokluktur ki bizim varlıklarımız o yokluktan var olmuştur. E şimdi, En’am Suresi, ayet 101’de Cenab-ı Hak diyor ki: “O gökleri ve yeri eşsiz bir şekilde yoktan var etti.” Cenab-ı Hak bütün kainatı, varlık alemini yoktan var etti. Yani siz varlıkta geriye doğru adım adım gitseniz, gide gide gide gide yokluğa geleceksiniz; yokluğa yani yok. E şimdi, insanlarla alakalı da düşündüğümüzde Cenab-ı Hak ayeti kerimede diyor ki: “Siz yoktunuz, Allah sizi var etti.” Siz yoktunuz diyor. O zaman geriye doğru gittiğimizde yokuz biz. Ama o velilerin, o mürşid-i kamilin, kamillerin yoklukları bizim yokluğumuz gibi değil. Nasıl? Biz gittik gittik gittik gittik geriye yokluğa vardık, dedik ki: “Biz bundan önce yoktuk.” Ama o peygamberler, o veliler için diyor ki: “Onlar yokluktan yaratıldı, onların yokluğundan yaratıldık biz.” Yani o zaman hani buradan tekrar yaratılışa gideceğiz. Yaratılışa gittiğimizde, o zaman Cenab-ı Hak önce Hazreti Muhammedi Mustafa’nın ruhaniyetini ve nuraniyetini yarattı. Önce bir şey yarattı, kendi ruhundan ve nurundan; ondan Hazreti Muhammedi Mustafa’nın ruhaniyetini ve nuraniyetini yarattı. Sonra mürşid-i kamillerin, peygamberlerin, velilerin, mürşid-i kamillerin ruhaniyetleri yaratıldı. Daha henüz müminler sırada yok daha. O zaman onların yokluklarından gelme bütün müminlerin yaratılmışları. Hazreti Pir öylesine derinlemesine gidiyor ve normalde evet, Allah bütün kainatı yoktan var etti. Yoktan var etti, vardan var etmedi. Başlangıç yoktan var etme ve güneşe, normalde aya, yıldıza baktığında, göklere, yere baktığında bakabildiğin yere baktığında eşsiz yarattı bir de yani eşsiz, benzersiz yarattı, benzeri yok. ilk başlangıçta yaratılmanın, yaratılan hiçbir şeyin hiçbir şekilde benzeri yok. Sonradan da yaratılanların hiçbir benzeri yok. Siz dünya gibi başka bir dünya bulamazsınız. Neden? O dünya çünkü bu dünyaya benzemez. Allah yoktan var etti her şeyi, benzersiz yarattı. Yani bir model var, o modele bakaraktan yaratılma değil. Bu, modelsiz. Herhangi bir model yok. Herhangi bir kopya çekecek bir yerden yok. Bu ona benzesin, şu ona benzesin, böyle bir şey yok.

Allah yoktan var etti bütün kainatı, insanları da yoktan var etti. insanlar için de aynı şeyi söylüyor. Melekleri de yoktan var etti, cinlileri de yoktan var etti, ayı, yıldızı, semavatı yoktan var etti. Hiçbir şey yok idi, Allah var idi. Ve Allah tanınmaklığı istedi. Tanınmaklığı isteyince Cenabı Hak kendi ruhaniyetinden ve nuraniyetinden bir şey yarattı ve o yaratmış olduğu şey, Hazreti Muhammedi Mustafa’nın(s.a.v.) ruhaniyetini ve nuraniyetiniydi, yani nuru Muhammedi idi. Ve nuru Muhammedi’den diğer varlıklar

yaratıldı ve yaratılan varlıkların hiçbir zaman herhangi bir yerden kopyası yoktu. Hiçbir insan başka bir insanın kopyası değildir. Her yaratılan varlık, her yaratılan varlık kendine münhasır yaratılmıştır. Biz şimdi sayamayız belki de, işte diyelim ki dünya üzerinde ben diyeyim ki on milyon varlık vardır. Sen de ki on milyar varlık vardır, fazladır da on milyar de. Aslında fazladır. Şimdi on sekiz milyardır örneğin. On sekizden gider ya, her şey, on sekiz bin alem denir ya, on sekiz bin alem değil, on sekiz milyar deyin siz ona, dünyada sadece. Dünya üzerinde ruh üflenen varlık; böcekler, hayvanlar, balıklar, bitkiler, ağaçlar, insanlar…Bunlara baktığınızda, böyle sayısal olarak baktığınızda işin içinden çıkamazsınız ve sayısal olarak baktığınız bu varlık sadece dünyayı konuşuyorum, bu dünya varlığının içerisinde sen de bir hücreden ibaretsin. Kendine bu kadar ehemmiyet verme. Ya, düşünebiliyor musunuz, sadece dünya varlıklarını saymanız mümkün değil. Hani mümkün olmadığından insan denmiş, mümkün olmadığından hayvan denmiş, mümkün olmadığından bitki denmiş, mümkün olmadığından balık denmiş örneğin. Mümkün değil çünkü.

Siz denizdeki balıkların cinslerini dahi sayamazsınız, bitkilerin cinslerini sayamazsınız, meyvelerin cinslerini sayamazsınız, renklerine daha gelmedik. Böyle olunca hiçbirisi de birbirine benzemez, hiçbirisi de! Dünyanın dışına çıksan, galaksileri sayamazsın, yıldızları sayamazsın, içindeki varlıkları sayamazsın, cinli taifesini sayamazsın, melekleri sayamazsın, melekle cinliler arasındaki yaratılmış olan şeyler var, varlıklar var, sayamazsın. Cinli taifesi kendi içerisinde kafirler ayrı, müminler ayrı, münafıklar ayrı, mürtedler ayrı…Onlar da kavim kavim, renk renk, sayamazsın. Bunları böyle tefekkür ettiğinizde veya manevi hal olarak bunları yaşadığınızda, vallaha da billaha da kendinize dönüp dersiniz ki: “Ya sen bir hiçsin” ve bunca o varlığı Yaratanın önünde insan halâ da böbürlenir, kibirlenir, kendini bir şey zanneder ya, en gülünç tarafı da bu veya bu varlığı komple bir insan kendince tefekkür etse, incelemeye çalışsa yani bu varlığı inceledikçe Allah’ın yok olduğunu veyahut da Allah’ı inkar etmenin gerçekten ve gerçekten kocaman bir cahillik ve kocaman bir aptallık olduğunu görür. Ancak cahiller inkar eder zaten. Aptallar inkar eder. Yani bir kimse Allah’ı inkar ediyorsa ya delidir, ya zır cahildir ya da aptalın tekidir o. O yüzden eski islam alimleri, bir kimse Allah’ı inkar ettiyse onunla tartışmamışlar bile. Demişler ki ya bu deli ya aptal ya da kara cahil ya bu demiş yani insan görünümündeki bu. Bununla tartışılmaz demiş, tartışmamışlar, kaale almamışlar. Şimdiki Müslümanlar cahil, birisi “Allah’a iman etmedim, inkar ettim” deyince onunla tartışacağım diye uğraşıyor. Ya bırak, cehenneme de odun lazım. Bırak, sen onunla tartışınca o da kendisini bir şey zannediyor.

Birisi de açmış gece yarısı telefon, yoldan geliyorum, “Mustafa Özbağ’la mı görüşüyorum?” “Evet, buyurun.” “Ben Allah’ı inkar ediyorum.” “Bana ne kardeşim, ben Allah mıyım?” dedim ya. Bu durdu şimdi. “Bana ne dedim ya. Cehennemin dibine kadar yolun var” dedim. “Gecenin saat bir buçuğunda” dedim. “Bunun için mi aradın beni?” “Yok” dedi. “Hani tartışırız…” “Ne tartışacağım seninle, aklın yok senin” dedim. “Akılsız adamla gece vakti ne tartışacağız kardeşim, kapat telefonu” dedim ya. Allah Allah! Sen dedim “ya delisin ya aptalın tekisin ya da zır cahilsin” dedim. Bu durdu. Ben dedim “gözünü düşün” dedim. “Sen” dedim “nasıl gördüğünü bana ispat et, ben sana Allah’ı ispat edeceğim” dedim. Durdu bu şimdi. “Gözünün görmesini ispat et bana” dedim. Bu durdu. “Bildiğin et parçası bile değil” dedim. “Nasıl görüyor acaba” dedim ya. “Ben hiç bunu düşünmedim daha” dedi. “Aptalsın ya” dedim. “Baştan söyledim sana” dedim. “Ya delisin ya aptalsın ya da zır cahilsin, üçünden birisin” dedim. “Bir insan önce gözünün görmesini düşünse” dedim ben, “Kafasını secdeden kaldırmaz” dedim. “Ulan kulak, kulağını düşünsen, et parçası nasıl duydum diyorsun? Nereye duydun? Ne duydun? Kim öğretti sana duymayı? Kim programladı senin beynini duyma noktasında.” Ha, bana anlatacaksın. Çekiç örse vurdu. Örs üzengiye vurdu. Ananın gözüne vurdu…Tam ananın tam gözüne vurdu hem! Bunu anlatma bana. Çıkar kulağını, koy masanın üzerine, hadi duysun. Çekiç de örs de durdu, öldü adam, ha duydu mu? Bunu böyle anlatıyorum. “Duymadı” dedi. “Duydu” dedim ben de bu sefer. “O kulak duyar” dedim. “Hocam, kafayı yiyeceğim” dedi. “Yemişsin zaten oğlum” dedim. “Gece vakti beni arıyorsan o kulak duyar, nasıl duydu” dedim ben. Durdu şimdi. Dedim ki: “isa aleyhisselamın havarileri, birisinin üzerine katilsin dediler, Antakya’da. Geldi dedim baş havari, ölen dedim, ölen cesede dedim sordu. ‘Ey filanca, seni kim öldürdü?’ dedi dedim. ‘Kim öldürdü seni? Allah adına konuş. Seni öldüren kim?’ dedi, dedim. Cesede sordu dedim. Ceset cevap verdi, dedim. ‘Beni filanca öldürdü.’ Nasıl dedim duyuyormuş kulak? Durdu. “Sen şimdi Allah’a inanmıyorsun ya, havarisine de inanmazsın, sen peygamberine de inanmazsın, sen kulağının da ölünün kulağının da işiteceğine inanmazsın” dedim. “Hocam bir şey itiraf edeceğim”, “et”, “senden için normal değildir” dediler. “Normal değilmişsin sen?” dedi. “Lan sen normal misin?” dedim. “Sen normal misin?

Hadi çabuk” dedim. “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resûlühû” de, “ölürsen kafir öleceksin” dedim. “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammedin abduhu ve Resûlühû” “Sen benim kârımsın” dedim şimdi ona. Ne oldu dedi. “Benim cennetliğim oldun” dedim. Birinin imanına vesile olmak dünyadakilerin de dünyadakilerin,

gökteki meleklerin, cinni taifesinin yaptığı ibadetten evla diyorum. “Hocam mutlu mu oldun benden” dedi. Allah’ım içimden patlayacağım, gerçekten sen safsın diye. Dedim bak, hemen islam’ın şartlarını söyledim, imanın şartlarını söyledim. Bana söz ver dedim bunları yaşayacağıma söz veriyorum diye. “Seni arayabilir miyim” dedi. Arama ben dedim beni, arama git dedim bir cami hocasının dizinin dibine otur, ondan ne öğreneceksen öğren dedim. Şimdi, Allah yoktan var etti her şeyi ve düşünebiliyor musunuz bu kainatı? Yani dünyanın dışına çıkmanıza gerek yok. Bir baktığınız zaman trilyonlarca yıldız var. Sayısını bilmiyor şu insanoğlu, trilyonlarca. Hepsi de bir hesap üzerine yaratılmış. Bizimki de almış bilgisayarı önüne, bilgisayarı almış eline. Bilgisayarda Allah, bilgisayar! Ya geri zekalı! Bundan yirmi milyon yıl önce ne bilgisayarı? Millet gözünü açıyordu bir yere gidiyordu, gözünü kapatıyordu bir yere gidiyordu. Bırak! Gerideyiz şu anda! Süleyman Aleyhisselam, ‘Getirin!’ ‘Kim getirecek Belkıs’ı’ dedi, yanındaki birisi dedi ki: ‘Müsaade et, ben tahtıyla getireyim.’ Sen bu ilme yetiştin mi? Süleyman Aleyhisselam uğraşmadı bile, yanındaki çömezi, avanesi dedi: ‘Ben getiririm.’ Belkıs tahtıyla beraber geldi. Tahtıyla beraber! Siz bu teknolojiyi ileride zannediyorsunuz, millet bir bilgisayar almış önüne, ‘Vay teknolojiye bak!’ Al işte, az önce çalışmadı! Öbür taraftaki tahtıyla beraber getiriyor. Nerde bu teknoloji? Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri oturduğu yerden mescitte savaşı, savaşı, bildiğiniz savaş, CNN değil hani, naklen yayın yapıyor ya, naklen yayın yapıyor! Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şimdi diyor ki: ‘Sancağı filanca aldı, şöyle savaştı, böyle savaştı, kolu kesildi, bacağı kesildi. Sancak elinde yığıldı. Orada şehit oldu…’ Anlatıyor sahabeye, anlatıyor bunu, sahabeye anlatıyor. Bizim kıytırık birisi de çıkıyor, ‘Bu hadisler sahih değil, hadislerin hepsini de reddederim.’ Yok ya, akılsız, geri zekalı, aptalın teki! Bana diyorlar ki: ‘Hakaret ediyorsun.’ Ya diyorum, az söylüyorum. Diyorum gerçekten az söylüyorum, daha fazlasını hak ediyorlar, terbiyem müsaade etmiyor? Allah bizi affetsin.

işte burada normalde Cenab-ı Hak bütün her şeyi yoktan var etti. Yani biz normalde göklere baksak, yerlere baksak, fiziksel olarak varlığın veyahut da bugünkü dilde ne diyorlar? Evren mi diyorlar? Gürkan? Evren diyorlar değil mi? Evrenin, bak ismail, görüyorsun, benim de dilim bak, bugünkü dile dönüyor yani, o kadar çok eski, klasik değilim. Evrenin fiziksel genişlemesini düşünse ve evrenin normalde yıldızların veyahut da işte varlıkların hangi düzlem üzerinde yürütüldüğünü daha bulamadı teknoloji. Hangi düzlem üzerinde yürütüldüğünü düşünseniz, bu matematiği bulamadılar daha. Ya düşünebiliyor musunuz? O kadar galaksi var, o kadar yıldızlar var. Onların içerisinde yaşayanlar var, onların üzerinde yaşayanlar

var. Ne yerler, ne içerler, ne giyerler? Bizimkiler Mars’a gideceğiz diye uğraşıyorlar, mars oluyorlar! Aya gittikleri şüpheli, aya dahi gittikleri şüpheli. Göbeklitepe’yi açıyorlardı, kapattılar. Dediler ki: ‘Bugüne kadar kurguladığımız, bütün ilim, kendi kafamızdan ürettiğimiz her şey yalanmış’ kapatın dediler, kapattılar. Sebep? Ya bilgisayarı adam yirmi milyon yıl önce bulmuş orda, bilgisayar var, yirmi milyon yıl önce, cep telefonu var, telefon şeyi var! Yirmi milyon yıl önce, yirmi milyon yıl önce spermle yumurtanın nasıl birleştiğinin resmi var, kayada, kayada! Aynı spermin modeli var. Aynı aynı! Yirmi bin yıl önce! Kapattılar. Neden? Hani siz maymundan geldiydiniz ya, maymun ahlaklılar. Battınız mı? Hiç de maymundan gelmemişsiniz. Onlar için, öyle düşünecekler. Biz Adem’den geldik. Benim sıkıntım yok da ama maymundan geldiğini iddia edenler? Evet, maymuna çevrilmiş kavim var. Onların kalıntılarından olabilir gerçekten. Cenab-ı Hak bu Yahudilerin bir kavmi var, kayıp. Böyle şey gibi, boy, sülale, öyle diyelim.

Hani Kayı sülalesi var ya, Boşnaklar var, Arnavutlar var, ondan sonra, Pomaklar var, onlar Macarlar var, Bulgarlar var, Hazarın üstünden gitmişler. Buradan da Kızıl keçeliler var, Kara keçeliler var, Karaman Beyliği var, Osman Beyliği var, Kayı sülalesi var, hazarın altından gelmiş. Yahudilerin de böyle kayıp bir türü var, tür, onlar da on iki kavim olduğu söyleniyor, bir kavmi ortalıkta yok. Boyna onu arıyorlar, hani nereye kayboldu bunlar diye. Ben de diyorum ki, o kavim maymunlaştırıldı, evet, onlar maymuna çevrildi. Bir müddet ibreti alem için yaşattı Cenab-ı Hak onları, herkes gördü, Allah’a iman etmeyenin, peygambere iman etmeyenin maymuna çevrildiğini. Kur’an’da çünkü maymunlaştırıldığına dair ayet var. Maymunlaştırdı onları ve sonra onlar bir müddet yaşadılar, ibretlik için. Sonra Cenab-ı Hak onları bir gecede hepsini helak etti. Yani bilgi bu. içlerinden diyor maymundan geldiğini iddia edenler, onların teyze çocukları, hala çocukları, amca çocukları olabilir. Evet veya hani ibretlik, birisini, bir çifti bıraktı, ondan doğan çocuklar gene insan suretinde doğdu. Çünkü o insan suretinde doğacak ki mesela böyle Eset gibi, bu normalde şimdiki israilliler gibi, insanlara insanlık dışı zulüm etsin. Bunlar maymun soyu çünkü insan soyu öyle bir şey yapamaz, bu kadar olamaz. Yani insan soyu bakın, insan soyu bu kadar olamaz. Birisini öldürürsün biter, insan soyu ama insan soyu mesela bir insan soyu üç yaşındaki bir kıza tecavüz etmez, beş yaşındaki bir oğlana tecavüz etmez. insan soyu adamı preste öldürmez. insan soyu yapmaz bunu. Bunlar, hayvandan daha aşağı mahluklar. insan soyu bir sivili böyle milyon kilogram bombalarla bombalamaz, bunlar insan soyu değil. Onları destekleyen de insan soyu değil. Bunlar böyle maymun soyu bunlar, başka bir şey değil. Allah bizi affetsin.

O yüzden normalde Cenab-ı Hak yokluk aleminden varlığı yarattı ve bütün her şeyi yokluktan yarattı. Yani bir eşi benzeri yoktu, sıfır. Allah var, başka hiçbir şey yoktu. Bakın, Allah var, başka hiçbir şey yoktu ve Allah bir şey yarattı, ondan diğer şeyleri yarattı. Öyle olunca normalde bir varlığın, bir varlığın kendi başına var olması mümkün değildir. Herhangi bir varoluş, kendi başına olması mümkün değildir, onu yaratan Allah’tır. Bizim inancımız budur ve normalde Allah’ın mülkünün dışında da bir şey yaratılması da mümkün değildir. Allah’ın mülkünün dışına da çıkılması mümkün değildir. Bu da mümkün değil. Rabbim bizim idrakimizi açsın inşallah, amin. Ve en önemli şurası, kendimce, yokluk, yokluk, bu manevi anlamda yokluk, insan beyninin algılayabileceği bir şey değil. Bunu çok uzun zaman tefekkür ettim, gelmiş olduğum sonuç şu: Beyin olarak, insan beyni olarak bizim yokluğu anlamamız mümkün değil. Birisi anladığını söyleyebilir, ben derim ki, ‘Maşallah mübarek olsun. Ne anladın bize anlat yokluktan’ derim, ne anladın bize anlat’ derim, biz de öğrenelim derim, ayrı mesele ama insan beyin olarak, beyin olarak yokluğu tefekkür edip anlaması, idrak etmesi benim açımdan mümkün değil. Yokluğu ancak kabul edersin, kalbi olarak ancak kabul edersin, kalbi olarak. Bunu, bu manevi anlamda, varoluş anlamında yokluğu söylüyorum. Yoksa ekonomik yokluk değil. Ekonomik yokluk halloluyor, biraz çalışırsın, gayret edersin, mücadele edersin, Allah sana önünü açar senin. Senin o yokluğun kalmaz. Çalışırsın, o Cenab-ı Hak onun verir karşılığını sana. Benim dediğim o değil, benim dediğim manevi yokluk, varlıkla alakalı yokluğu anlamak. Bu insan idrakini, insan aklını tabiri caizse mat eden yer ve düşündüğün zaman, yani kendi yaratılışını düşün, diyor ki insanlara, ‘Siz yoktunuz.’ Ya bunu düşündüğün zaman bir sefer, hadi varlığını ispat et. Yoktunuz diyor çünkü. Seni yaratan Allah var, seni yaratan Allah var, seni de yoktan yarattı, seni de yoktan yarattı. Çünkü senin için de diyor, ‘Yoktunuz.’ Bunu tefekkür ettiği zaman bir kimse mat oluyor, Allah’ın önünde. Yani diyor ki, ‘Evet, yokluğu tefekkür dahi edemiyorsun.’ Beynin böyle dizayn edilmiş, beyin yokluğu tefekkür edemiyor bir yere kadar.

Kalp öyle değil, kalbin aklında sınır yok, kalbin tefekküründe sınır yok. Ordaki sınır ne? Allah’ı zat noktasında tefekkür etmek, o yasaklanmış. Zaten akıl Allah’ı zat noktasında da tefekkür edemez, mümkün değil, o da mümkün değil. Kalp; o da bakın ona da yasak konmuş. Denmiş ki kalbe, ‘sen zatı tefekkür etme’ zat noktasında. Sıfat? Sıkıntı yok. Sıfatları tefekkür edebilirsiniz.

“Her fikrin, her sesin kehribarı, o gönüldür, ilham vahiy ve sır lez-

zeti yine o gönülden ibarettir.”

Bir şeyin kehribarı demek, merkezi demek. Hani çekici, hakiki kehribar, böyle çeker, tozu toprağı, bir şeyi çeker ki kehribarın merkezi, hakiki kehribarın kehribarlığı ordan anlaşılır. Böyle önceden kehribar tespih kullanmak bir özellikti. Yani böyle otuz üçlük, ne bileyim böyle elde çekmelik sonradan bu sıkma, dandik kehribarlar çıktı. Kehribarın özü, hakiki kehribar, mıknatıs gibidir, etrafını etkiler, çeker kendine göre. insanlar vardır, kehribar gibidir, çeker kendine insanları, onun o çekiminden kurtaramazsın kendini. Mıknatıs gibi, bakarsın peşine düşersin onun, o kehribar gibidir o insan. Böyle bir Cenab-ı Hak’tan vergidir o, bir üzerinde çekicilik vardır. Hani bir de insanların arasında öyle derler ya ‘şeytan tüyü var bunda’ değil! Şeytan tüyü değil o. Çünkü şeytan tüyü üzerinde olan müminin çekiciliği olmaz. Mümin onun peşinden gitmez. Kehribar gibi olanın peşinden gider mümin. O zaman normalde o kehribar gibi çekme, gönülle alakalı, fizikle alakalı değil. Onun gönlünde o çekicilik var ise, onun fiziğine de yansıdı. Gönlünde o çekicilik varsa, ona ilham geldi, ona vahiy geldi, ona sırlar perdesi açıldı. Sebep? Onun gönlünde çekicilik var. Hem fikri olarak hem dil olarak hem de maneviyat olarak o kehribarlık yapıyor, çekim gücü fazla. O zaman Allah nasıl vahyediyordu? Allah’ın vahyetmesi, insanlara vahiy yoluyla ya perde arkasından yahut da bir elçi göndererekten vahiy ediyordu. Nereye, vahiy nereye tecelli ediyor? O kimsenin gönlüne tecelli ediyor. Meryem’in gönlüne tecelli etti vahiy. ibrahim’in annesinin gönlüne tecelli etti vahiy. Gönüle tecelli etti, vahiy, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin gönlüne tecelli etti. Şimdi velilerin gönlüne tecelli eder, ilham. O da vahiydir ama o dozajı aşağıda olduğundan biz ona ilham diyoruz, yanlış anlaşılmasın diye. Yoksa o da vahiydir. O normalde tabi denize vahiy ettiği gibi insana vahiy etmez, ayrı mesele. Göklere vahyettiği gibi insana vahyetmez. Her vahyin derecesi vardır kendince. işte biz, velilerin üzerine olan vahyi ilham olarak algılıyoruz ama bu normalde o zaman gönül öyle bir hale geldi ki sırrı çekti. Öyle bir hale geldi ki ilhamı çekti kendine. O gönül nasıl o hale gelmesi lazım? Eğer parladıysa, temizlendiyse, zikrullah ile cilalandıysa o gönüldeki sır perdeleri aralandı. Zikrullah ile temizlendi ise, o gönül parladı. Cenab-ı Hak ona eğriyi doğruyu ilham etti. Ne dedi ayeti kerimede? “Siz bilemediklerinizi gidip zikir ehline sorun” dedi. Çünkü zikir ehlinin gönlü parlak, ilham alıyor. ilham aldığı için bilmediğini gidip ona soracaksın. “Siz bilmediklerinizi gidip ona buna sorun” demedi ayeti kerimede, “zikir ehline sorun” dedi. Sebep, zikir ehli. Çünkü gönlü mutmain, radiye, mardiye, safiyeye gelmiş, safileşmiş gönül. Gönül sakinleşince ilham alır olmuş. Gönül safileşince, ondan sır perdesi kalkmış, bazı sırlar ona ayan olmuş ve böylece ne olmuş? O fikrin de kehribarı olmuş. O

bu manada ilhamın da kehribarı olmuş, bu manada sırrın da kehribarı olmuş. Artık ona leb demeden o leblebiyi anladı. Hatta leblebiyle de kalmadı, Çorum’a gitti. Öbürkü leb demeden leblebi derken o Çorum’a gitti, dedi ki ya Çorum’a gideceksin ya Tavşanlı’ya gideceksin. Yakın yer istiyorsan Tavşanlı’ya git” dedi, yok biraz uzağa gideceğim diyorsan Çorum’a git dedi, hem Çorumlu Hacı Mustafa Efendi’yi de ziyaret edersin dedi. Hacı Ali Haydar Efendi de orada, Hacı Ebubekir baba da orada. Hem git onları da ziyaret et bir de Çorum leblebisi al dedi. Daha o ama hani leblebinin “l”sini söylediydi, bu gönülle alakalı. O gönül, Hazreti Pir diyor ya burda şimdi “her sesin kehribarı” yani normalde hem fikrin kehribarı hem de sesin kehribarı.

Yani fikir, o kimsede ince düşünce, o kimsede işin içinden çıkılmayacak olan meselelerde fikir öne sürüp fikrin kehribarı, o kimse orijinal fikir sahibi aynı zamanda. Ne? O sesin de kehribarı. Ses! Neden sesin de kehribarı? Çünkü gönlüne ilham gelecek. Sesle gelecek. Konuşacak onun gönlüne. O sesin de kehribarı. O hitaba mastar olacak. O yüzden sesin tabii en yücesi Kur’an-ı Kerim. Ondan sonra Hazreti Muhammedi Mustafa’sının(s.a.v.) hadisleri, sünnetleri. Eyvallah. O sesin de kehribarı. O manevi olarak gelen sesleri de ayırt edebilecek noktaya geldi. Onları ayrıştırdı, dedi ki: ‘Bu Allah’ın kelamı, bu Resulullah Sallallahu Aleyhi ve sellem in kelamı, bu Hazreti Pir’in konuşması, onun sesi, bu Davut’un sesi, bu isa’nın sesi, bu Yahya’nın sesi, bu ibrahim Aleyhisselam’ın sesi. Çünkü o sesin de kehribarı, o hitap alıyor çünkü. O hitap alınca, o neyin nereden geldiğini de o anlıyor. O yüzden o gönül onun ilhama açık, onun gönlü sırra açık, onun gönlü sese açık. Rabbim cümlemizi o tasviye edilmiş, eğitilmiş, terbiye edilmiş gönüllülerden eylesin. Amin. Yine Hazreti Pir’den bir beyit:

‘Gönlün saf olmadıkça, gökteki yıldızları nasıl seyredeceksin?

O zaman gönül tertemiz olmalı. Gönül farzları ihyayla, nafileleri işlemekle icra etmekle, Allah’ı sevmekle ve Allah’ı çokça zikretmekle gönül temizlenmeli, tasviye edilmeli. Hazreti Pir, ‘Sen gönlünü bir ayna gibi parlat, hakikatin ışığı onda parıldar,’ diyor. Senin işin gönlünü ayna gibi parlatmak. Hani Mesnevi’nin ta başında bir padişah, hani sarayını süslemek istiyordu. Çinlilerden geldiler, Türklerden geldiler büyük ressamlar. Çinliler bir sürü boya istediler, fırça istediler, bir duvar çinlilere bir duvar da Türklere ayırdı padişah. Türkler sadece bir perde istediler, bir de cila takımı istediler. Çinliler harika figürler işliyorlar duvara. Türkler habire duvarı parlatıyorlar, cilalıyorlar, fırçalıyorlar. Bir daha onları tıraşlıyorlar, bir daha cilalıyorlar, bir daha fırçalıyorlar…Padişah arada soruyor: ‘Ne yapıyorlar?’ diyorlar ki yaverler: ‘Çinliler muhteşem figürler işliyor’, ‘Türkler ne yapıyor?’ ‘Türkler habire cila boya, cila boya işte fırça onu yapıyor,’ diyorlar. Padişahın canı sıkılıyor.

Süre bitiyor, geliyor padişah hazretleri, yapılan işi görecek, hani sarayını süslüyor ya. Önce Çinlilere gidiyor. Bakıyor, Çinlilere diyor ki: ‘Harika yapmışsınız, desenler renkler çok canlı.’ Tabii biliyor ya Türkler hiçbir şey yapmadı, parlattılar, cilaladılar. Hani onlardan ümidi yok. Bir geçiyor Türklerin tarafına, bakıyor, aynada kendini görüyor, başka bir şey yok, yanındaki ananeyi görüyor. ‘Siz diyor hiçbir şey yapmadınız mı?’ Türkler diyorlar ki: ‘Efendim perdeyi kaldırın aradan.’ Perdeyi kaldırıyorlar, o rengarenk Çinlilerin yapmış olduğu desenler karşıya aksediyor. Bir fark var ama. Padişah da o desenlerin içinde, padişah yürüdükçe desenlerin o rengarenk desenlerin içinde yürüyor. Padişahın hoşuna gidiyor çünkü padişah da oraya aksediyor. Hazreti Pir’in bu Mesnevi’nin başındaki hikayelerinden birisi, Çinlilerle Türklerin hikayesi. Sen gönlünü parlatınca, gönlünü pırıl pırıl edince, gönlün sahibi oraya tecelli eder, orada kendisini seyreder, bu onun çok hoşuna gider. Sufi aynadır. Kime? Ona, sahibine. Sen gönlünü öylesine parlat, öylesine cilala, zikrullah ile tertemiz eyle, tövbeyle yıka. Sabah kalk, ne yaşadıysan yaşadın, de ki: ‘Dünden kalma neyim varsa attım ben, her türlü günahı işledim, benden daha kusurlusu yok bu dünyada, benden daha hatalısı yok bu dünyada. Ama ben seni tanıdım, seni bildim. Bu seher vaktinde bu ihtiyarı affeyle. Geldim kapına dayandım. Senden başka tövbe edecek hiç kimsem yok, senden başka elimden tutacak hiç kimsem yok, senden başka derdimi anlatacağım hiç kimsem yok, senden başka kendimi şikayet edeceğim de hiçbir yer yok. Beni benden daha iyi bilen sensin, beni benden daha iyi çözen de sensin. Ben neyim, ben kimim? Benden beni alıp götürecek olan da sensin. Ey merhametlilerin en merhametlisi, şu seher vaktinde benimle beraber bütün derviş kardeşlerimizi affeyle, benimle beraber bütün Ümmeti Muhammed’i affeyle, benimle beraber Ümmet-i Muhammed’in derdine derman ol, sağlıklarına şifalar nasip eyle, müşkülatlarını hâl eyle, sıkıntılarını def eyle.

Her ne muratları varsa muratlarını onların üzerinde tecelli eyle. Her birinin gönüllerine ayrı ayrı tecelli et, her birinin gönüllerini ayrı ayrı ihya et, her birinin gönüllerine kendi cemalinden perdeler nasip eyle ve hepsini de affeyle. Sen affetmeyi seversin, beni de o affettiklerin zümresine ilhak eyle. Ben biliyorum, yine burnum sürtecek. Ben biliyorum, yine benim yüzüm topraklara düşecek, bataklıklara düşeceğim. Ben biliyorum, ben yine gönlümü kirleteceğim ama hiç olmazsa şu seher vaktinde benim gönlümü parlak et de benim gönlümü temizle de benim gönlümü ihya et de şu fakirin şu garibin gönlü bugün ihya olsun deyip gönlü temizlemek gerek. Rabbim, gönlünü temizlediklerinden eylesin. Rabbim, gönüllerini ihya ettiklerinden eylesin. Rabbim, gönüllerimize öyle tecelli etsin ki biz her an o tecelliyatın

sarhoşluğunu yaşayalım ve herkes baksın desin ki: “Bu sarhoş”, sonra açalım, sarhoşum ben, berduşum ben, dinleyelim, sıkıntı yok, onun sarhoşu olalım yeter ki! Rabbim cümlemizi onun sarhoşu eylesin. Amin. “Çalgıcı”, hikayenin başı oydu ya:

“Çalgıcı ihtiyarladı, zayıflayınca kazançsızlıktan bir parçacık yufka

ekmeğine bile muhtaç hale geldi.”

Aslında hepimiz de birer çalgıcı değil miyiz? Elimizde herhangi bir enstrüman olmasa dahi birer çalgıcıyız. Düşmüşüz bu dünya derdine, orda burda kendi kendimize öttürüyoz, tüttürüyoz ve bir bakıyorsunuz ki yaş geçiyor, kemale eriyor, sakallar ağarıyor, beller bükülüyor, vücutları, yüzler büzüşüyor. Öyle olunca, hani geldi ya sahabe dedi ki: “Ya Resulallah, ben yaşlandım, ben ihtiyarladım, artık ben eskisi gibi ibadet edemiyorum, ben eskisi gibi kazanç sağlayamıyorum, ben eskisi gibi koşamıyorum, bana bir şey öğret” dedi. Ben onunla dünyamı da ahiretimi de kazanayım. Bir de dedi ki bakın, naza bakın! Bir de dedi ki: “Bana ağır bir şey olmasın, dilde hafif olsun. Ben yaşlıyım ya, benim yapabileceğim bir şey olsun.” dedi. Allah Resulü de döndü ona dedi ki: “Dilin zikrullah ile ıslak olsun. Dilin zikrullah ile ıslak olsun.” Başka bir hadis-i şerifte dedi ki: “Dilin zikrullah ile ıslak iken ölenlerden olasın.” Amin. Ecmain. Ne güzel bir şey değil mi? Hani dilinde tevhit, “La ilahe illallah” veya “Allah” veya “hu” “hay”. Bakmışsın Azrail’i görmüşsün geliyor, dilinde tevhit, korku yok, korku yok! Zikrullah almış götürmüş kendini, korku yok. Kendi kendine ümit etmez misin böyle ölmeyi? Herkes ümit eder işte. Çalgıcı da ihtiyarladı, zayıfladı, artık bir yufka ekmeğe muhtaç hale geldi. Elinden tutan yok, kimi kimsesi yok, artık eski şanı, şöhreti de yok, önüne gelen kovuyor artık, dinlemek istemiyor onu. Dedi ki çalgıcı:

“Allah’ım, bana çok ömür ve mühlet verdin, hakir bir kişiye karşı lütuflarda bulundun. Yetmiş yıldır isyan edip durdum, benden bir gün bile ihsanını kesmedin.”

Ben yetmiş yıldır herkesi eğlendirdim, herkesi coşturdum, herkesi oynattım, zıplattım, herkesin gönlünü ettim, harama daldım, onu yaptım bunu yaptım ama sen benden ihsanını kesmedin, sen benden lütfunu kesmedin, sen benden ikramını kesmedin, benim haramıma bakmadın, benim helalime bakmadın, benim yanlışlığıma bakmadın, benim eksikliğime bakmadın. Beni bugüne kadar yaşattın, ikram ettin. Oysa ben fakir fukaranın tekiydim.

“Bugün kazanç yok. Senin konuğunu, çengi senin için sana çalaca-

Dedi ki: “Bugün insanlara bir şey çalmayacak artık, insanlara bir şey eğlendirmeyeceğim, insanlarla işim bitti.” dedi. Dedi ki: “Belki de hayatımın son noktasında ben çengi sana çalacağım, derdimi sana anlatacağım, sana yaslanacağım çünkü insanlar artık beni kullandı, kullandı, kullandı, kullanabilecekleri bir şey kalmayınca kenara attı.” dedi. “Benim gidecek senden başka kapım yok.” dedi.

“Çengi omuzladı Allah’ı aramaya yola düştü, ah ederekten Medine mezarlığına gitti, yollandı ve dedi ki: “Allah’tan kiriş parası isteyecek. Çünkü o kendisine karşı halis olan kalplere kerem ve ihsanıyla ihsan eder.” dedi.

Bir hayli yani Allah’tan isteyecek, o kerem sahibi. Çünkü o kendinden istenileni verir, o merhametlidir. Ne kadar günahkar olursan ol, ne kadar kusur işlersen işle, ne kadar hata yaparsan yap, ne kadar neyin içerisine düşersen düş, döner Ya Rabbi” dersen o sana: “Buyur kulum” der. Hani hadis-i şerif var ya, “Kul günah işledi, günah işleyince tövbe etti. Dedi ki: ‘Ya Rabbi beni affeyle.’ Allah dedi ki: ‘Kulum kendisini affedecek olan Rabbisini hatırladı, affettim.’ dedi. Kul tekrar döndü, günah işledi, tekrar tövbe etti. Allah dedi ki: ‘Kulum kendisini affedecek olan Rabbisini hatırladı, affettim dedi. Kul yine günah işledi, yine döndü Rabbisine, tövbe etti. Allah dedi ki: “Kulum, kendisini affedecek olan Rabbisini hatırladı. Affettim, dedi. Hatta daha ilerisini söyledi: Affettim dedikten sonra “bundan sonra ne işlersen işle, hayra çevirdim,’ dedi. Öyle tövbesinde samimi çünkü öyle ihlaslı çünkü. Öyle ihlaslı olunca dedi ki: ‘Senin işlemiş olduğun günahlarını hayra çevirdim. Bugüne kadar ne işlediysen işledin. Bu da Mustafa Özbağca, sen affettin, ben yine ertesi gün yine daldım günahlara, yine senin kapına geldim. O kul benim. O affedici.’ işte çengici de gitti Medine mezarlığına, dedi ki: ‘Her şeyimi Allah’tan isteyeceğim. Kulları eğlendirdin de ne oldu? Kullar bugün benim yüzüme bakmaz oldu. Eğlendiler, vakit geçirdiler, hayatlarını sürdürdüler. Ondan sonra kapının önüne bıraktılar ama dedi, ‘Allah var, ben bundan sonra çengi ona çalacağım.’ Ne güzel bir mezarlığa gitmiş değil mi? Medine mezarlığına gitti. Bir mezara kendini yasladı ve başladı Allah’a naat okumaya, hem çenge vurdu, hem nata vurdu. Mezarlıktan uzaklara doğru ötelere doğru bir ses gitti. O sesin kehribarı olanlar ve baş kehribar sesi duydu. Sen seslenirsen, sesini duyan olur. Kime sesleneceğini bil. Ne güzel, o Cennetü’l bakiye gitti. Böyle bir üzerine ağırlık çöktü, ağırlık çöktü, çenk sustu, dil sustu, derman kalmadı, vücut sustu. Çengi kendine yastık etti, uyuya kaldı. Hani bir Erzurum türküsü de var ya: ‘Dün gece yar hanesinde yastığım bir taş idi, altım çamur, üstüm yağmur yine gönlüm hoş idi.’ dedi, uyuya kaldı. Sonra sesi duyanlar duydu. Bir de baktı ki rüya alemi açmış ve o çenk çalıp ağlayan kimsenin orada manası açıldı. Haftaya

buradan devam edeceğiz. Öyledir. Sen herkesi memnun edeceğim diye dişini tırnağını, her şeyini feda edersin. Gün gelir feda ettiklerin seni unutur, yaşlanır, köhne bir hale gelir, hiç kimsenin yüzüne bakmadığı yalnızlık deryasına göçer gidersin. Kaderinle baş edemezsin. 2090. beyit: “Saf bir aleme, can sahrasına vararak, tenden ve cihan mihnetinden kurtuldu.” Çalgıcıyı güzel bir son bekliyor. Arkası yarın gibi oldu ama arkası haftaya. Hakkınızı helal edin. Sürç-ü lisan ettiysek affola. Geceniz hayır ola. El Fatiha maassalavat. Amin. Hay hay Allah, hu hu Allah! Eyvallah. Selamünaleyküm.

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 7 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-0-7 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Zikir, İhsân, Kalb, Sünnet, Muhabbet, Aşk. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı