Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin amin. Cenab-ı Hak gündüzünü hayırlı eylesin. amin ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin Hakkı hak bilip hakkı yaşayan, hakkı tebliğ eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim cümle Ümmeti Muhammed’i ve cümlemizi Kur’an ve sünneti seniyyeye sımsıkı yapışıp yaşama ve yaşatma mücadelesi verenlerden eylesin. Rabbim nerde bir Müslümanın kanına, şerefine, namusuna, haysiyetine tecavüz ediliyorsa nerde Müslümanlar eziliyorsa nerde Müslümanların hakkı ve hukuku çiğneniyorsa Cenab-ı Hak hepsinin de intikamını aldırsın. Müslümanlara birlik, beraberlik dirlik nasip eylesin. Bu israil devletini yerle yeksan eylesin. Onlara destek çıkanları da yerle yeksan eylesin. Doğu Türkistan’a özgürlük nasip eylesin. Onun özgürlüğünü kısıtlayan Çini de dağıtsın. Nerede Müslümanlara zulmeden devletler, milletler, kurum ve kuruluşlar, şahıslar var ise hepsini Cenab-ı Hak dağıtsın. Hepsini de kahru perişan eylesin. Amin. Ecmain.
Bir önceki haftadan çalgıcı ne yapmıştı? Yaşlandı. Yaşlanınca sesi kötüleşti. insanlar eskisi gibi ona ilgi ve alaka göstermemeye başladı. Öyle olunca çalgıcı dedi ki ben bundan sonra dedi Rabbime çalıp söyleyeceğim. Aldı tabiri caizse çalgısını omuzuna, gitti bir mezarlığın köşesine, orda çaldı, söyledi, ağladı sızladı. Ondan sonra bir uyku geldi, uykuya daldı. Çalgıcıyı uyku bastırdı. Can kuşu kafesten kurtuldu. Çalgıyı da bırakıp sıçradı. Uyku bastırdı. Bazen hani şimdi genelde kardeşler söylerler ya işte zikrullah yapmaya başladığımızda uykumuz geliyor diye, böyle bir kimse Allah’a yaklaşmaya çalışınca ona uyku bastırır. Bazen bu uyku hani hoş bir uyku değildir, o kimse direnip uyumaması gerekir. Dersini bitirecek, virdini bitirecek ama an gelir
böyle bir yakaza hali yaşar. Böyle bir gözleri kapanır, içi gider. O zaman da bir şey görecekse görür. O yakaza hali, o içinin geçmesi ona bir hoşluk verir ve çalgıcıyı da böyle bir uyku bastırdı, uyku bastırınca o da ne yaptı? Uykuya teslim oldu. Uykuya teslim olunca farklı bir hal yaşadı. 2090. beyit:
“Saf bir aleme, can sahrasına vararak tenden ve cihan mihnetinden
Çalgıcı dertli ya da sıkıntısı çok. O güne kadar çalmış, söylemiş, herkes dinlemiş, eğlenmiş. Hep insanları mutlu etmek için uğraşmış fakat bir gün elden ayaktan düşünce, o mutlu ettiği insanlar artık onun yüzüne bakmaz hale gelmiş. O mutlu ettiği insanlar, tabiri caizse kapının önüne bırakmışlar onu. Onun yüzüne bakmaz olmuşlar. insan, bir veçhesiyle vefasızdır çünkü unutur, insan unutan demek. Yapılan iyilikleri unutur, yapılan fedakârlıkları unutur, kendisine yapılan hizmeti unutur, kendisine verilen değeri unutur, unutur insanoğlu. Çalgıcı da bu hali yaşıyor ve artık o unutulmuş, eskimiş, atmışlar kenara ama işte öyle virane olan, unutulan, vefasızlığa uğrayan, hançerlenen, kapının önüne bırakılan, beğenilmeyen, bu hani öyle insanlar vardır, beğenilmez yani ona kimse itibar etmez. Bir kimse bir topluluğa geldi, oturdu yani hiç kimse önemsemedi. Ondan sonra kalktı gitti, yine onu kimse önemsemedi. Cennetlik birini görmek istiyorsanız ona bakın. Sizin beğenmediğiniz, unuttuğunuz, vefasızlık gösterdiğiniz, yüz çevirdiğiniz kimse Allah dostu olabilir. işte o böyle bir yakaza, bir uyku hali gelince, saf bir aleme, can sahrasına vararak, tenden ve cihan mihnetinden kurtuldu. Uyku, bir veçhesiyle baktığımızda insanoğlu için nimettir. Bir kimse uyuması gerekir, fiziki yeterliliğini yürütebilmesi için yetecek kadar uyuması lazım. Hani Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine üç kişi kendi kendisine söz veriyor ya birisi, “Ben hiç uyumayacağım” diyor ya hiç uyumayacağım diyen için diyor ki “Ben uyurum da…” işte birisi, “Hiç oruç tutacağım, iftar etmeyeceğim” demiş. Ona da diyor ki, “Ben iftar da ederim.” Birisi de diyor ki “Ben hiç cima etmeyeceğim.” Ona diyor ki “Ben cima da ederim.” Bunlar insanların kendi üzerlerindeki fıtratları. Fıtratla savaşmak yok.
Şimdi öyle olunca da Kur’an-ı Kerim’de de Cenab-ı Hak: “Ey insanlar, uykunuzu sizin için sümat yani rahatlık kıldık” diyor. Demek ki uyku, Cenab-ı Hakk’ın bize vermiş olduğu bir nimet ve bundan bir rahatlık duyuyoruz. Ha rahatlık duyuyoruz deyip de paso uyumak yok. işte yani böyle çok uyumak da methedilmemiş, yerilmiş. Çok uyumak, çok konuşmak, çok yemek islam’ın şiarından değil. Az konuşmak, az yemek, az uyumak; islam’ın şiarı bu ama bir kimse günaha giriyorsa uyandığında, gıybet ediyor devamlı, o uyusun. Uyandığında kötülük yapıyor, onun uykusu hayırlı ama öbür türlü
çok uyumak hoş değil. Ama bazen de uyku sonuçta fıtrat ya, o fıtratın da insan üzerinde tecelliyatı var. Hani böyle bir zannediyorum yanlışsam düzeltin, Hayber dönüşü, böyle Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, bütün gece boyunca yol aldılar. Gece boyunca yol alınca yoruldular. Hatta sahabelerin bir kısmı dediler ki, “Bir dinlenelim.” O dinlenmedi, yürüdü. Ondan sonra gece de yol yürüdüler. Böylece bütün herkes yol yürüdü. Hani sabaha karşı varacakları yere vardılar. Suyla alakalı, aklımda kalanı söylüyorum; suyla alakalı, suya yetişmekle alakalı bir problem vardı. O bölgeye geldiler, o bölgeye gelince istirahat edecekler, uyuyacaklar. Hatta yolda giderken bineğinin üzerinde uyudu Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem . Yorgunluk galebe çaldı, bineğinin üzerinde uyudu. Hatta yanı başındaki sahabe o böyle bir tarafının üzerine yan geldi, onu böyle tuttu, korudu. Hani sonra bir ara hatta düşmeli oldu, düşmeli olurken de yanındaki sahabe onu korudu. Hatta Allah Resulü dedi ki: “Peygamberini koruyan bu kimse, Allah da onu korusun” diye dua etti. Böylece tabii bunlar o şeye, ne o, konaklayacakları mola yerine geldiler. Bu da bir ölçüdür. Konaklayacağın yeri tespit edip oraya zamanında varmak, yolda lafbazlık etmemek. Nerede işin var? Şurda. Saat kaçta olacaksın? Şu saatte. O saatte orada olacaksın. Yolda vakit geçirmeyeceksin, şurdan şunu da alayım, burdan bunu da yiyeyim böyle bir şey yok. Allah rahmet eylesin. Şeyh Efendi böyle bir daha onu yanında götürmezdi. Şeyh efendinin yanında yok içecek alacaksın yok işte yiyecek alacaksın, yolda yiye yiye, içe içe gideceksin, öyle bir şey yok. Nereye gidiyoruz, şuraya hızla gideceksin, menziline.
Öyle yavaş da gitmeyi sevmez şeyh Efendi, Allah rahmet eylesin. Birisi götürüyordu, “Mustafa Efendi, senin gibi kullanmıyorlar. Oğlum yavaş yavaş, yavaş yavaş, ondan sonra, kağnı gibi gittik, diyorum, oğlum bas, bu bu kadar mı gidiyor” diyormuş, “Efendim, sizi üzmeyeyim, sizi incitmeyeyim Hani yavaş yavaş…” “Oğlum daha fazla”, kavga ediyormuş. “Ah Mustafa Efendi ah! Ne andım seni ne andım seni” diyor, “sen uçuruyordun oğlum” diyor. Tabi o kadrana bakmıyor. Ben Allah ne verdiyse bas diyorum, yüz elli, yüz seksen, iki yüz, iki yüz yirmi… Allah ne verdiyse o zaten tespih çekiyor bassana işte o şey değil, yok tabii millet. Neyse.
Tabii menziline varıyorlar, vardıkları zaman konaklıyorlar, sabah namazına vakit var daha, herkes tabi yorgun. Ondan sonra uyuyacaklar, Bilal-i Habeşi diyor ki, “Ya Resulallah ben seni uyandırırım.” diyor. O da devesine yaslanıyor oturduğu yerde, yatmıyor yani, oturuyor, deveye yaslanıyor, sırtını deveye veriyor, deveyi çökertiyor. Sabah namazının vaktini bekliyorlar ama herkes uyuyor, Allah Resulü de dahil, tabi şey de uyuyor, Bilal-i Habeşi de uyuyor. Tabii bir uyanıyorlar ki gün çıkmış zaten, sıcaklıktan uyanıyorlar,
ısınıyor ortalık. Tabii Ebu Katede radıyallahu anh Hazretlerinin oğlu naklediyor bunu, sefer dönüşü hepsi de uyuya kalıyorlar. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Yüce Allah dilediği zaman ruhlarınızı alır, dilediği zaman da geri verir.” Nesai’de geçiyor bu. Tabii bu mesele, bu dediğim bir savaş dönüşü oluyor ve dilediği zaman hani ruhlarını alır dediği, uyutaraktan. Bu ruhun geçici olarak alınması yani o Allah dilediği anda senin ruhunu alır katına, uyursun ve uyanamazsın daha ve Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kalktıklarında biraz daha yürüyorlar. Ondan sonra sabah namazının hem sünnetini kılıyor hem de normal sabah namazının farzını kılıyor. Burdan da bunu şey yapalım.
O yüzden, normalde Kur’an-ı Kerim’de uykuyla alakalı birkaç sair üç dört tane daha ayet-i kerime, bununla alakalı hadis-i şerifler de bulabilirsiniz. Yani bu noktada uyku fıtrattır, fıtridir, normaldir. Ama bizi ilgilendiren şey şu: Hazreti Pir’in çalgıcının saf bir alemle tanışması, saf bir aleme ulaşaraktan o kimsenin bedenden kurtulması çünkü tenden ve saf bir aleme, can sahrasına vararak tenden ve cihan mihnetinden kurtulması. Yani o kimse saf bir aleme yani batıni, manevi bir aleme, bir perdeye kavuştu. Bir tabiri caizse rüyasında, Allahu alem çünkü ileri doğru rüya olarak söylüyor beyitte. Demek ki rüya saf bir aleme ve tenden ve normalde bu cihanın mihnetinden kurtuldu. Yani ‘can sahrası’ dediği zaman o kişinin iç dünyası ve ruhi tefekkürü, öyle diyelim. O ‘can sahrası’ dediğinde ruhların toplandığı yer, ruhların uyuduğunda gitmiş oldukları mekan. Bunun şimdi farklı tecelliyatları var. Bir tecelliyatı şu: Yattın, uyudun, ruh gitti kendi menfezine, kendi menfezinde tabiri caizse hani o da dinlenceye çekildi, eyvallah. Bir de uyudun, uyuduktan sonra değişik perdeler açıldı sende: Rüya. Şimdi rüya dediğimizde rüyanın da üç türlüsü var: Şeytani var, bir şeyden etkilenme olarak gördüğün var, bir de ne var? Rahmanî rüya var. O zaman normalde o kimse dünyevi sıkıntılardan, dünyanın çilesinden, dünyanın derdinden, gamından, kasavetinden ruh uçtu gitti, ayrı bir aleme. O aleme geçince hem dünyevi meşakkatler kurtuldu hem de ayrı bir alem kapısı açıldı. Neyle? Tekrar dediğim gibi ileriki beyitlerde rüya olduğunu söylüyor ve normalde bedenin ve dünyanın yüklerinden kurtulması mecazi. O esnada o rüya halinde ve o bugünkü hani yenilerin tabiriyle metafizik bir olgu. Bu tabi metafizik dediğimiz şey bugünkü insanların, gençlerin kullandığı dil. Bizim için o manevi alem. Ben onu metafizik olarak nitelendirmek istemiyorum. Manevi alem, manevi o yani o böyle bilinmeyen bir yer değil, olmayan bir yer değil ve çalgıcının bu manada o uykusunda öyle bir aleme ne yaptı? Geçiş yaptı, o tarafa doğru yürüdü.
“Canı, orada macerasını şöyle terennüm etmekteydi.”
Canı yani o kimsenin ruhu terennüm ediyor, konuşuyor, canı orada macerasını şöyle terennüm etmekteydi. Yani orada gördükleri var, orda yaşadıkları var, orda normalde bir tecelliyat var, bunu terennüm ediyor, bunu söylüyor. Dedi ki o canı dediği ruhu, dedi ki:
“Beni burada bıraksalardı canım bu bahçede, bu bahar çağında ne
hoş bir hale gelir, bu ovanın, bu gayb laleliğinin sarhoşu olurdu.”
Orda, o tecelliyatta ruhu, kendince orada durmak istiyor, geri gelmek istemiyor ve oradaki macerasını anlatıyor. “Bu bahçede, bu bahar çağında, bu bahçede” diyor “Bu bahar çağında ne hoş bir hale gelir benim ruhum, benim canım bu bahçede, bu bahar çağında çok hoş bir hale gelir.” Bu ovanın, bu gayp halinin sarhoşu olurdu. Yani bu Hazreti Mevlana’nın, çalgıcısının üzerinden bir manevi yolculuk anlatıyor Hazreti Pir ve o çalgıcının ruhaniyyeti konuşuyor. Diyor ki: “Ben burda olsaydım, burada, bu bahar bahçesinde güller derer, burda o laleliğin, o manevi güzelliğin sarhoşu olurdum.” Ve burdaki bir de işin macera bölümü var. Macera ne? Bir anlık yaşanan bir şey değil. Demek ki orada o manevi tecelliyatı farklı farklı tecelliler yaşadı ki farklı farklı tecelliler yaşayınca o bir macera haline geldi. Şimdi bazen rüya anlatır arkadaşlar, iki sayfadır. Şimdi ona sorsak, o saniyenin bilmem kaç bölümünün bilmem kaçında görmüştür onu veyahut da bir hal yaşar bir kimse zikrullahta, çok uzun bir hal yaşamış gibi gelir, bir macera gibi olur. Hatta bazen rüya yazarlar, roman gibi olur. Oku boyna! Hatta rüya içerisinde rüya, onun içinde bir daha rüya görür, macera olur. Öyle bir rüya görür insan, rüya biter ikincisi başlar, o biter üçüncüsü başlar, o biter dördüncüsü başlar, o biter beşincisi başlar. Kendince der ki: “Ben sabaha kadar rüya gördüm!” Hatta kalkar işte bir uyanır: “Ya yeter artık gördüğüm rüya,” der, gider bir elini yüzünü yıkar. Ondan sonra “Ya Rabbi, görmek istemiyorum!” diyenler var böyle. “Görmek istemiyorum,” der, yatar, kaldığı yerden sinemaskop gibi devam eder o. Bu bir macera olur, anlatacağın birçok şey olur.
Oysa gördüğün şey bir dakika tutmamıştır ama orda zaman farklı tecelli eder. Zaman farklı tecelli ettiğinde, bakın zamanın farklı farklı tecelliyatları vardır: Dünyaya tecellisi ayrıdır, göğe tecellisi ayrıdır, zamanın meleklere tecellisi ayrıdır, rüyadaki tecelliyat ayrıdır, haldeki tecelliyat ayrıdır. Normalde veyahut da bir peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin üzerindeki zaman tecellisi farklıdır, diğer peygamberlerde farklıdır, velilerde farklı farklıdır. Zamanın kutbunda zaman farklı tecelli eder, bir velide farklı tecelli eder, dördüncü esmada farklı tecelli eder, beşte, altıda, yedide farklı farklı tecelli eder. Oysa zaman aynı zamandır ama insanların derecelerine göre zamanın tecelliyatı vardır. Başlangıçta “Kün” dendiğindeki zaman tecelliyatı ile yaradılışın devam ettiği zaman tecelliyatı aynı değildir.
Hatta varlığın derecelerine göre zamanın tecelliyatı vardır, varlığın derecesine göre ve varlığın içerisindeki yaratılmışların da derecelerine göre zaman tecellisi vardır. Hepsi de zaman dediğimiz ama bizim bu noktada Cenab-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatı olan o tecelliyata biz şudur da deme noktasında değiliz. E herkes bunu bir ölçüm birimi olarak söyler, ölçüm birimi ama bu maneviyatta ölçüm birimi değildir. Bunu normalde bir hız olarak belirler birileri. Bu maneviyatta hız da değildir ama sonuç itibariyle bu zaman sıfatı, varlığın derecelerine ve var olan yaratılan varlıkların derecelerine göre değişken bir şeydir. Şimdi böyle olunca o az zamanda ne kadar bir zaman birimi olursa olsun, görülmüş olan rüya ve haller manzumesi bir macera olur, anlatılacak bir hikaye olur. Uğraşırsın sen kendince sanki sabaha kadar uğraşmış gibi olursun. Aslında sabaha kadar uğraşmamışsındır, o normal küçücük bir zaman birimidir. Ama sen o kadar çok iş ile uğraşmışsındır ki uyandığında kan ter içinde kalırsın.
Hatta etkisinde kalırsın. O etki devam eder senin vücudunun üzerinde, hatta aklının üzerinde de devam eder, kalbinin üzerinde de devam eder. Kalbin durmaz mesela, o esnada ritmi bozulur veyahut da bozulur demeyelim, hızlanır. O ritmin hızına ulaşamazsın. Aslında o, normalde o rüya veya halde yaşamış olduğun tecelliyat ile alakalıdır. Tabii bunların hepsini derleyip toparladığınızda o kimsenin maneviyatı çıkar orta yere, manevidir o. Yani normalde bir kimse böyle bir rüya, hal gibi bir şey gördüğünde o kendi manevi durumuna, konumuna göre onun macerası, yani onun süresi veya durumu değişir. Öyle olunca orda bir sanki uzun yıllar kalmış gibi de görebilirsin bunu. Uzun bir zaman orda durmuş gibi de gelebilirsin. Hatta böyle bu yakazadaysa sayısız dervişliğin ilk zamanları olur böyle, ondan çıkmak istemezsin, orası tatlı gelir insana. O kadar öyle hoş gelir ki! Yani hatta yakazada böyle kâh aklın da çalışır, dersin ki ‘Ya şurada ölüvereyim ben, ne güzel!’ Evet, bu böyle. Çünkü orda mihnet yoktur, hani tabiri caizse bahar bahçesi, gül derer, gül koklarsın böyle enteresan bir hani tecelliyat yaşar insan, o tecelliyatı yaşayınca ordan çıkmak istemez, orda kalmak ister. O halin de bitmesini istemez. Hatta böyle bir kendine geliyor gibi olsa, özler orayı, tekrar o tarafa yönelmek ister. Şimdi o dervişliğin acemiliğidir ya ben kendi acemiliklerimi anlatıyorum size, şimdi öyle bir şey yaşarsın, tam çıkıyorsun ya, ‘La ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah…’ Bitmesin yani o, orda o macera son bulmasın. Çünkü tanımadığın, bilmediğin, o güne kadar koklamadığın, o kadar o güne kadar duymadığın ayrı bir âlem, ayrı bir perde, dünyayla bağlantısı yok, alakası yok. O zaman o kimse dünyaya dönüp bakmaz, dünyayla bağı kopar o kimsenin. Yani o işte ertesi gün iş varmış, ‘Eyvah yine dünyanın
mihnetine düştü!’ yok çek ödendi, yok senet ödendi, yok ödenmedi, yok alınacak, yok satılacak yok onun derdi yok bunun derdi…Yine dünyanın mihnetine düştü amma velakin orda mihnet yok, orda ruh memnun, sır memnun, vücut memnun. Orası ayrı bir âlem, ayrı bir tecelliyat. Öyle olunca o kimse o halden hiç bitmesin ister. Hatta zikrullahta bile böyle bir perde açılmış olsa o kimse böyle yayılır böyle, ‘Oh, ne kadar güzel, orda kalsın o yani gitmesin!’ Ama dervişlere bazen yeni olan kardeşlere şimşek gibi çakar geçer o, o arkasından koşar onu yakalayacak yine o. Yakalayamazsın öyle değil o, o bir tecelliyat vurdu geçti böyle, şimşek çakar gibi.
Bir anda Geylani Hazretlerini gördü. Ay tamam! Görmesiyle gitmesi bir oldu. Allah’ım! Arkasından mümkünse koşacak onu yakalamak için…Öyle değil ama ordan, o halden dışarı çıkmak istemez insan. Bu rüyada da bitsin istemez, bu rüyada da aynı. Yani o böyle eğer herkesin aklı rüyada çalışmaz, bazılarının aklı rüyada da çalışır. Rüyada da çalışınca der ki; ‘Ya bu bitmesin! Bu rüya ama bitmesin bu.’ Kendi rüyasında kendi kendisine bitmemesi için dua eder, der ki bitmesin. işte çalgıcı da böyle bir aleme kapı açılınca: ‘Canım, bu bahçede bu bahar çağında ne hoş bir hale gelir bu ovanın bu gayb âleminin sarhoşu olurdu’ diyor. Böyle olunca o kimsenin, ayrı bir aleme kapısı açıldı, ayrı bir uyanış yaşadı, ayrı bir diriliş yaşadı. Bu alemden koptu gitti. Bu alemle bağı kesildi, farklı bir manevi alemde farklı bir pencere açtı. Bunlar sufi sohbeti, bunu dışardaki bir kimse buna inanmaz. Hatta der; ‘Bunlar kafayı yemiş’, doğru kafayı yemiş insanlarız biz, öyle ve o kimse normalde artık oraya karşı bir özlem duyar. Derviş, sufi artık o manevi aleme doğru bir özlem duyar. O yüzden ibadetleri değişir, o yüzden zikri değişir, o yüzden bakışı değişir, düşüncesi değişir. Artık o zahirden kopuyor yavaş yavaş, o bir an önce tekrar o alemle bağlantı kurmak ister, biraz yalnız kalmak ister, evin içinde de yalnız kalmak ister. Neden? Orayla bağ kuracak. Tabii erkek, orayla bağ kuracağım diye uğraşır, kadın öbür taraftan der; ‘Artık beni sevmiyor, artık beni istemiyor, bak çekiliyor odasına, odasında yaşıyor, çolukla çocukla bizle bağı kesti.’ Hatta o kimse böyle, eş, çoluğun çocuğun yanında dahi gönül olarak, içsel olarak, bağ kurar öbür tarafla. Bu sefer orda konuşulanlar ona yavan gelir.
Eş ve çocuklar der ki; ‘Bizle eskisi gibi ilgilenmiyor.’ Aynı şey kadınlar için de geçerli. Kadın öteye bağ kurmaya başlıyor, aynı şeyi erkek söyler, der ki; ‘Bizimle eskisi gibi, benimle eskisi gibi ilgilenmiyor.’ Gerçekten bağ kuruyorsa kimisi de böyle, öyle kadın vardır, soğuktur, hiçbir bağ kurmaz. Öyle erkek vardır, o da soğuktur, o da böyle manevi bağı olmadığı halde kadınla ilgilenmek istemez, kadın da erkekle ilgilenmek istemez. Benim dediğim heva ve hevesini ilah edinen kadın ve erkekler için değil, manevi
bağ kuranlar için. O böyle kalbi olarak bağ kurmaya çalışır hep Zikrullah içinde zikrullah devam eder. O böyle devamlı bağ kurmakla uğraşır çünkü onun için o manevi bağı kurarsa orayla irtibat kurarsa ona orası çok hoş gelecek, çok tatlı gelecek. Dedim ya ordan çıkmak istemez diye ve işte gayb laleliğinin sarhoşu olmak bu. Artık o orayla bağ kurup orayla haşır neşir olmak ister. Tabiri caizse orda yaşamak ister, bak orda yaşamak ister. Hele bir de orda bir kadın ona gösterirlerse o dünyadaki kadına da böyle bakar. Hani o mu bu mu karıştırır, kadına da bir erkek gösterirlerse benim buradaki adama hiç benzemiyor, böyle tenakuzlar da yaşanır. O ilk zamanlarda olur bu. O zaman sakın hani bu işleri karıştırmamakta fayda var. O yüzden hani gayb demişler burada Hazreti Pir ama biliyorsunuz ben gaybı kabul etmem. Bir şey yaratıldıysa gayb değildir. O görmemiştir, o tanımamıştır, o bilmiyordur, o vardır. O yüzden tabii lale de burada böyle hani bir lale değil. O alemin nimetleri, güzellikleri. O hani manevi pencere açıldı manevi pencere açılınca ordaki manevi perdelerde, manevi alemlerde yaşadığı, gördüğü, öğrendiği, tattığı lezzetler. O yüzden ama tabii buraya ulaşmak için de evet, çalışıp gayret etmek lazım. Yani öyle işte ben de günlerce çalgı çalayım, ondan sonra yaşlanayım, gittiğimde bir mezarlığa ben de yaslanayım, öyle değil. Bu bir çalgıcı hikayesi böyle bir ders alacağımız bir hikaye. Şimdi Vuslat Ali de vay böyleymiş deyip, hoş o çalgıcı değil şarkıcı da hani ben de gideyim bir mezarlığa yaslanayım, bundan sonra Allah’a şarkı söyleyeyim, bana da böyle bir pencere açılsın, gayb açılsın, orda naatlar okuyayım, bu öyle değil. inşallah olur da…Severiz Ali’nin naatlarını da. Evet, tabi bunlar için o kimsenin arınması, saf hale gelmesi veyahut da gerçekten o arınmayı, o safiyeti yakalamayı istemesi lazım, ona niyet etmesi lazım. Bu böyle tabi akılla yönetilecek bir şey değil bu ama bu niyet, samimiyet, ihlas, o kimseleri o noktaya götürür. Şimdi öte alemden çalgıcının canı söylemeye devam ediyor:
“Başsız ayaksız seferler eder, dişsiz dudaksız şekerler yedim. Felek sakinleriyle zahmetsiz, mihnetsiz zikre, dimağsız fikre dalar, onlarla latifeler ederdim.”
O çalgıcının, tabiri caizse, ruhu diyor ki: ‘Bu alemde kalsaydım ben ayaksız seferler ederdim.’ Evet, o alemde ayağınla bir şey yapamazsın, yapıyormuş gibi görünürsün ama zahir değildir o, senin oradaki yürüyüşün, batındır. Bir bakarsın bir anda, hani normal kilometre değil, milyon kilometre yol almışsın, uçsuz bucaksız bir deryaya düşmüşsün, uçsuz bucaksız bir yola çıkmışsın ve sana ne lazımsa, tabiri caizse, etrafında artık hangi varlıklara, onları tanımlamaya dahi senin zamanın kalmaz. işte burada bunu yemen lazım, derler, senin ağzına atarlar bir şey, hap gibi küçücük. Küçücük. Sen
ne olduğunu bile sormazsın, bunu yemen lazım, yedirirler sana. Sen bir şey yersin, sende müthiş bir farklı tecelliyatlar olur, sen nereye kadar yürüdüğünü bilemezsin. Bir bakmışsın içecek getirmişler. Ondan sonra içecekleri içersin. Bir bakmışsın farklı bir pencere açılmış, farklı pencerede farklı varlıklar seyredersin. O varlıkların konuşmalarına, o varlıkların zikrine aşina olursun. Bir bakarsın ki seni Geylani Hazretleri tutmuş, elinden tutmuş, seni varlık aleminde dolaştırıyor. Bir bakarsın ki üstadın seni dolaştırıyor. O ilk önce üstattan başlar zaten. O kimse ayaksız seferler eder, ayaksız. O hatta öyle bir hale gelir ki perdeden perdeye, perdeden perdeye geçilir ve tanımadığın, bilmediğin varlıkların, varlık aleminin içerisinde, varlık derecelerinde farklı varlıklara aşina olursun ve bakarsın ki hiç adı sanı duyulmamış bir varlık penceresi ve oranın da şeyhi var, mürşidi var, oranın da zikrullah yapanları var.
Bir bakarsın ki sen de orada zikrullah yapıyorsun, onlarla beraber zikrullaha katılmışsın. O zikrullah yaparken ayrı bir perde açılmış, sen farklı bir perdeye geçersin. O farklı bir perdeye geçtiğinde orada farklı varlıklar, derece olarak bunların hepsinin de dereceleri farklı farklıdır. Orda zikrullah halakasına oturursun, bir bakarsın ki oranın şeyhi, mürşidi, dervişleri orada da bakarsın ki manevi alemde de yol devam ediyor ve orada da o hal devam eder, onlardan çıkmak istemezsin amma ve lakin aynı zamanda da orada sana lazım olan hani böyle aklına bir şey getirmezsin. Onlar ikram ederler sana. Değişik ikramlar görürsün, değişik yiyecekler görürsün, değişik içecekler görürsün. Hatta kendine geldiğinde dersin ki: ‘Ya ben on gün yemeyeyim, on beş gün yemeyeyim,’ ama yine dünya seni yakalar. Akşama hatun yemeğe bekliyor seni, sen gideceksin o yemeği yiyeceksin. Ya dün akşam ne yiyordum şimdi ne yiyorum dersin kendi kendine. işte iki üç çorbadan iki üç de yemekten yesen, ‘Benim yemeğimi beğenmedin mi?’ olur, dön dünyaya yine ye o posa olan yemekleri, posa ama orda yediğini içtiğini unutamazsın, tadını da unutamazsın, ordaki gördüklerini de unutamazsın, etkisinde kalırsın ve gerçekten hiç dönmeyi istemezsin ama daha nefes vardır bu dünyada, daha nefes olduğu için mecburi istikamet sabah olur veyahut da uyanırsın, dersin ki: ‘Ya nereden bitti ki, nereden bitti ki?’ kendi kendine bu konuda geri döndüğüne üzülürsün. Hele gittiğin yerlerde tanıdıkların var ise işte gittin dördüncü gökte zikrullah var, a baktın tanıdık dervişler de var, mutluluğun artar, dersin ki: ‘Ya ben bunları tanıyorum.’ Evet, tanıyorsun, aa filanca, filanca, filanca ama etrafında başkaları var, onları tanımıyorsun. Evet, oranın perdesi ayrı, dersin ki: ‘Ya hani öbürkünler nerede?’ Öyle ya, Cenab-ı Hak bahşeder, al der olmuş olacak ne varsa gözünün önüne serer senin. Çünkü o dördüncü gökte dördüncü esmada hepsi
mutmain ya. Gönül ister ki bütün derviş kardeşler, mutmainneye gelsin. E onları da öyle görünce oradan yine geri dönmek istemezsin, ne güzel yer! işte bir de hani dişsiz dudaksız yemekler yemek, oranın tadını almak, bu manevi yoksa şekerle işin var senin? Ama bu böyle dünyevi zevklerden arınmaktan geçer bu, dünyevi zevklerden arınmaktan geçer. O dünyevi zevk ehline yabancı gelirsin ama
Hani gidecek dağ görecek, taş görecek, deniz görecek, yeşillik görecek gitmesi lazım onun. Sen dersin ki ya ne yapacaksın dünyadaki dağı taşı yeşili. Öteyi görmüş olsan buraya dönüp bakmazsın, içinden dersin onu. Hani öteyi görse, o dönüp bakmaz bile buraya. Ordakinden bir tat alsa, küçücük bir şey ağzına atıverseler ben bazen diyorum ya, teknolojik olarak çok geri insanoğlu. Küçücük, minnacık, böyle tırnağının ucundaki böyle en küçücük bir hap düşünün, Allah affetsin, binlerce sene yeter sana çünkü o perdeden perdeye geçerken ayrı bir manevi hal, ayrı bir atmosfer orada, ayrı bir nur, nurun ayrı bir tecelliyatı. Siz ona elektrik diyorsunuz ya, biz ona nur diyoruz. Orda onun o ayrı tecelliyata dayanabilmesi için ona bir farklı bir ilaç verilmesi lazım. O normalde işte o kimsenin durumuna, haline göre üstadı verir, piri verir, peygamberlerden birisi verir. O yürüyüşte makama bağlı o. O böyle hani o yüzden şeyhi olmayan, şeyhi mürşid-i kamil olmayanlara, bunlar açık açık konuşulacak şeyler değil. Hani bir kimsenin şeyhi mürşidi kâmil değil ise, o şeyh mürşid-i kâmil değilse bunları bilmez, seyr-i sülûku yoksa bunları bilmez. O daha yolun başında başlar. O kimsenin seyr-i sülûku tam olarak ciddi ciddi başladıysa, ona manevi, tabiri caizse rızık verilir, manevidir o. O böyle istekle olmaz, ona derler aç ağzını, açar o ağzını, tıppp, ağzına bir şey koyarlar ama rüyasında ama halinde. O evet, yol yürüyecek o, ona lazım yolda. Onun üç ayrı versiyonu vardır mesela. ilme’l yakînde üç tane, ilme’l yakînin böyle üç tane rızkı vardır. Ayne’l yakînin böyle üç tane rızkı vardır. Hakke’l yakînin böyle üç tane rızkı vardır, rızık olarak nitelendirelim. Onlar lazım olduğunda teker teker verirler onlara, görürsün ikinciyi, üçüncüyü ama ikinciyi, üçüncüyü vermez, birinciyi verir. Çok ender olanlara, maneviyatı yüksekse üçünü bir, üçünü birden verirler. Hani bir de derler bunu herkese vermeyiz. Görürsün, başkalarına teker teker verirler, toplanırlar herkes rızkını alacak. Onun ağzına bir tane, öbürküne üç tane. Sen dersin ki ya üç tane? Ha o ayrı bir yol yürüyecek, ona üç tane. Bunlar manevi tecelliyat.
Böyle olunca o kimse, dilsiz dudaksız şekerler yer. Bir de sonra neydi? Felek sakinleriyle mihnetsiz zikre, felek sakinleriyle! Felek dediğimizde, felek burda gökler, gezegenler. Felek sakinleriyle mihnetsiz zikir…Az önce dedim; birinci kat gök, ikinci kat gök, üç, dört, beş, altı, yedi…Gökler bitti
ondan sonra? Ondan sonra semavat başladı. Semavat ehlinin zikri çünkü Allah yerin de göğün de nurudur ve zannetmeyin ki boşluk değil, her semavatın kendince ehli zikir olanları var ve onlar Allah’ı zikrederler. Melekler Allah’ı zikreder, Müslüman cinler Allah’ı zikreder, varlıklar Allah’ı zikreder. Tanımlayamazsın, böyle kimisi kargacık burgacık, bir şeye benzetemezsin, öyle varlıklar var ve hepsi de Allah’ı zikrederler ve mihnetsiz bir perdeden bir perdeye geçersin, orda farklı bir esma okunuyor, orda farklı bir zikrullah yapılıyor, hatta hiç duymadığın esmaları duyarsın orda, hiç duymadığın zikrullahları duyarsın, hiç duymadığın…Biz burada zikrullahta işte üç, dört esma okuruz, öyle değil. Her feleğin ayrı bir zikrullahı, her makamın ayrı bir zikrullahı, her varlığın ayrı bir zikrullahı vardır. O ayeti kerimeyi o zaman anlarsın. Yer gök Allah’ı zikreder, sizin bundan haberiniz yoktur, der. Yerdekiler, göktekiler, bütün varlığın içerisindeki varlıklar Allah’ı zikrederler ama sen görmedin ya, sen duymadın ya, sen görmediğinden, duymadığından dolayı haberin yok senin. işte o zaman o felek sakinleri dedi. O seyri sülük devam eder, seyri sülük devam edince sen hangi makama geçtiysen, o makamdaki felekleri, hangi esmayı aldıysan, o esmayı çeken, o derecede olanların, o varlıklarla beraber bir an senin gözünün önüne gelir. Sakın korkma, çekinme, sıçrama. Korkarsın, çekinirsin de ama ben yine de korkma, çekinme, hani böyle bir bilgi olsun diye söylüyorum. Yoksa korkarsın, çekinirsin, oranın zikrullahına katılmaya başlarsın çünkü o hani hatta konuşursun, sohbet edersin, burası kaçıncı gök bilmiyorsan, burası neresi? Bir bakarsın ki aaa filanca Pir yanında, evladım veya kardeşim, durumuna göre. Ona evladım diyorsa farklı, kardeşim diyorsa da farklı, onun da manevi ayrı tecelliyatı var. Nefsine uyma, anlatır. Burası şurası der, sen dersin ki ya hani Allah’ın alemi mi biter?”
Hani Bazen diyorum ya on sekiz bin alem deyince saymışlar mı? Nasıl Saydın onu oturdun da? Sayamazsın. Allah’ın Alemleri sayılmaz, saymakla bitmez. Allah’ın isimlerini saymakla bitiremezsiniz. Mesela Tırmizi toplamış, doksan dokuz tane, hani Allah’ın ismi olarak hadis-i şerifte beyan etmiş, Tirmizi’nin beyanıyla, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem in naklettiğine göre. Evet, doksan dokuz ana ismi, biz öyle diyelim. Ama onların açılımları var, sayısız sonsuz! ismin içinde ismi, perdenin içinde ayrı bir perdesi var, alemin içinde ayrı bir âlem var. Araladıkça, kalktıkça, önün açıldıkça sonsuz, bitecek tükenecek bir şey değil. Bitireceğim, tüketeceğim diye uğraşma, tecelliyata tabi ol. O yüzden hani dimağsız fikre, dimağsız fikre dediği, akla, akılla fikretmiyorsun artık. Akıl orda lazım değil zaten, akıl çalışmıyor, orda kalbi akıl devam ediyor. Bu kalbi aklın algılayabileceği, anlayabileceği, idrak edeceği bir şey çünkü normal akıl maddeden anlıyor,
maneviyattan anlamıyor. Ne kadar anlatırsan anlat onu, al masanın karşısına al, aklını al masanın karşısına, anlat ona maneviyattan, susuyor ama kalbi akıl onu idrak ediyor, kalbi akıl onu fikrediyor, onu anlıyor ve sen o kalbin anladığı, fikrettiği algıladığı o meseleyi sen dünya kelimelerine döndürüp anlatamıyorsun. Çünkü dünya kelimeleri ona yetersiz kalıyor. Lügat yetersiz kalıyor ona. Hazreti Pir’in yaptığı gibi sen o zaman diyorsun ki ‘dimağsız fikre dalar, onlarla latifeler ederim.’ Dimağsız yani akılsız fikreder, düşünür, onlar da latifeler yani burdaki latifeler şakalaşmak değil, onlarla hoş konuşmak. Orası şaka dünyası değil, orası laylaylom dünyası değil. Burdaki latifeden Allahu alem benim anladığım, onlarla hoş görüşme, onlarla hoş konuşma ve o ince, zarif, duygulu, kılı kırk yaran konuşmalar. Bakın, kılı kırk yaran konuşmalar. O kılı kırk yaracaksın, orda kılı kırk yaranlarla tanışırsın, orda o ince, latif konuşanlarla tanışırsın ve onların o lügatini öyle bir beğenirsin ki!
Yani dünya kelamı çok kaba kalır, dünya konuşanları çok çok kaba kalır ve ordaki o latifliği, o inceliği, o nazikliği ararsın dünyada da ama bulamazsın. Burda hayal kırıklığı yaşar insan kendince. Çünkü ordaki konuşmalar, ordaki görüşmeler, ordaki davranışlar, ordaki zikrullah çok farklı bir boyutta, çok farklı bir tecelliyattadır. Bunu kelimelerle anlatmak mümkün değildir. O yüzden çalgıcının ruhu Hz. Pir onun üzerinden konuşuyor, bunları tam olarak anlatabilecek noktada değildir, zaten çalgıcı kederlidir, zaten çalgıcı dertlidir kendince, zaten çalgıcı yaşadığını yaşamış, mihnetlere düşmüş. Hani Hazreti Pir’in deyimiyle, ‘Ben her mecliste oturdum, konuştum, ağladım. Her mecliste derdimi anlattım ama beni anlayan olmadı,’ demiş ya, bu da onun gibi bir şey. Onu anlayan olmayacaktır hiç. Onu anlayan olmayacağından dolayı o kimse bunu kendince dünyevi kelimelerle anlatabildiği yere kadar anlatacaktır ve ilk defa bedenden ve bedenin aklından kurtulup özgürlüğün tadını almıştır artık çalgıcı. Onu o özgürlüğün tadından vazgeçirecek hiçbir şey yoktur artık. O tekrar beden ve bedenin aklına uymayı kabul etmeyecektir çünkü ona farklı bir âlem, farklı bir perde açılmıştır. 2095:
“Gözleri kapalı olarak bir alem görür; elsiz avuçsuz güller, reyhan-
lar devşirirdim.”
Der. Çalgıcının ruhu söylüyor: ‘Ben burda kalayım. Ben burda kalınca gözleri kapalı olarak âlemler görürüm. Elsiz avuçsuz güller, reyhanlar devşiririm. Yeter ki ben burda kalayım ve yeter ki orda kal.’ Orda kalınca, an be an ayrı âlemler görmek, an be an ayrı âlemlerin tecelliyatına ram olmak, an be an her alemde farklı varlıkları tanıyıp onlarla latifeleşmek, sohbet etmek, tanış olmak. Hani Yunus Emre demiş ya, ‘Gelin tanış olalım’ diye,
herkes de onu dünya ve insanlar olarak zannediyor. Avama göre evet, gelin tanış olalım, hasa göre değil, o ‘gelin tanış olalım’ dediği öte, gelin tanış olalım. Evet, çünkü orada herhangi bir zorluk yok, herhangi bir zahmet yok. Orada latifelerin en incesi, sözlerin en incesi, anlayışın en incesi, davranışın en incesi var. Dünyanın harala gürelesi yok, dünyanın zulmü, zahmeti yok. Tenin zahmeti yok, aklın zahmeti yok. O yüzden âlemden âleme geç, o yüzden perdeden perdeye geç, buraya dönüşün yok ve geçerken elsiz avuçsuz geç, ayaksız geç, mihnetsiz geç, mihnetsiz geç. Buradan bir kapıdan bir kapıya geçeceksin, bir sürü mihnet, orada mihnet yok, kimseye el avuç açmak yok, kimse ne der diye düşünmek yok, kimse ne yapar diye düşünmek yok. Hiçbir şey düşünmek yok, hiçbir şey! Sadece tecelliyata ram olmak var. Sanki sen sende değilsin ki gerçekte o, sen seni bırakmışsın dünya âlemine, ayrı bir âlemde kulaç atıyorsun. Farklı bir pencerede, farklı bir perdedesin, dünya aklının ucuna bile gelmez, aklının ucuna bile gelmez ve orada güller dermek, her gül ayrı bir sır, her gülde ayrı bir koku…Her gül ayrı bir sırdır ve her gül ayrı bir kokudur ve sen gül bahçesinde kendince, burada dünyevi olarak hiç gül bahçesi görmemişsindir. Orada bir bakmışsın ki gül bahçesindesin ve her gülün yaprağında ayrı bir esma, her gülün yaprağında ayrı bir koku. Bahçeden bahçede dolaşırsın. Burası cennetteki bilmem hangi zatların bahçesi. Hadi burada dolaş, melekler sana eşlik eder, oranın hurileri sana eşlik eder, orada hizmet edenler sana eşlik eder ama senin kalbinin bir köşesinde bir sızı. Sen bilirsin o son bulacak, o hal de geçici olacak. Bunu da böyle ince bir sızı olarak yaşarsın, o sızıyı içinde hissedersin. Ne kadar tecelli edecekse, o halden ayrı bir hale, o halden ayrı bir hale, o dereceden farklı bir dereceye, bitmek tükenmek bilmeyen bir gece, bitmek tükenmek bilmeyen bir an gibi yaşarsın ve dersin ki: ‘Ben oradaki fısıltılara gönlümü kaptırmışım, beni bir daha geri götürmeyin, ben bu fısıltılara gönlümü vermişim,’ dersin ve o fısıltıya kendini kaptırırsın. O küçücük bir fısıltıdır, o küçücük bir kelimeler dağarcığı bile değildir ama sen ne o güllerin kokusunu unutursun, ne de oradaki fısıltıyı unutursun. An be an hep gözün kulağın, tabiri caizse, oradadır. Ne o fısıltıları kulağına fısıldayan, gönlüne fısıldayanları unutursun ne de oranın tadını, tuzunu unutursun. Orayı asla unutamazsın ve sen perdeden perdeye geçerken kendini de tanımlarsın.
işte asıl kendini bilmek o zaman başlar, kendini bilmenin manevi tecelliyatıdır. Sen, sendeki cevheri görürsün, sen sendeki saklı bulunan seni görürsün. Oradaki fısıldayanları duyduğunda, aslında duyan sen değilsindir, oraları görürken de aslında gören de sen değilsindir. Senden farklı bir sen çıkmıştır. O işte varlığın kendi içindeki Cenab-ı Hakk’ın sana bahşettiği varlık cevheridir. Sen o sendeki cevheri o zaman tanımlarsın ve işte o
zaman ‘kendini bilen Rabbini bilir’ sende tecelli etmeye başlar ve gönül dünyan da aydınlanır artık ve gönül dünyan aydınlandıkça asıl sen seni bilmen, sen seni tanıman, o zaman o aydınlıkla başlar. O aydınlığı yakalayamadıysan o aydınlığı göremediysen henüz daha bu olmadı.
“Çalgıcı bir su kuşuydu; bu âlem de bir bal denizi. Bu bal, Eyyüp peygamberin içtiği ve yıkandığı pınardı. Eyyüp, o pınarda yıkanarak tepeden tırnağa kadar doğu nuru gibi bütün hastalıklardan arındı, pir ü pak oldu.”
Su kuşu deyince kuştur ama suda yaşar hep. Hani böyle çok yıkananlar için annemin meşhur tabiri, ‘Su kuşu gibi sudan çıkmıyor’ derdi, çok yıkananlara söylenir. Bayındır dili bu, ‘Su kuşu gibi’ diyorsa o çok yıkanıyor demektir, çok yıkanana su kuşu, hani sudan çıkmıyor. O yüzden su kuşu meşhurdur bizim halkımızda. Evet, çalgıcı su kuşuydu yani manevi aleme müştak idi, su kuşuydu yani o aslında manevi âlem içindi. Hani Şemseddin-i Tebrizi Hazretleri babasını anlatıyor ya, diyor ki: ‘Beni diyor, tavuğun, yumurta olarak tavuğun altına koymuşlar ama diyor, sen babasın. Hani civcivleri gezdirirken diyor, bir tanesi diyor gider göle atlar ya, diyor. işte o benim diyor çünkü onun fıtratı yüzmektir. Sen ördek yumurtasını tavuğun altına da koysan, o yumurtadan çıkınca su arayacaktır çünkü onun istidadı, fıtratı deryada yüzmeye aşinadır. Manevi alemin erleri, manevi deryaya aşinadır. O yeter ki deryayı görsün, deryayı görünce içindeki o fıtri duruş, o içindeki haz, maneviyata karşı lezzet, o maneviyata karşı iştiyak onu karada tutmaz. O kendini deryaya atar, o çünkü deryaların insanıdır. Siz bir kimseyi zorla deryaya atamazsınız. Korkar, ürker, çekinir, der ki: ‘Ben yüzme bilmiyorum,’ der ki, ‘Korkunç geliyor bana.’ O görse uçsuz bucaksız okyanusu, desen ki: ‘Burada yüzeceksin, burada yaşayacaksın,’ ona korkunç gelir. Apartman boyu dalgalar, rüyanda görseniz ürkersiniz. Bir bakarsınız ki otuz metre, kırk metre dalgalar, vurduğu yeri yıkıyor. Deseler ki: ‘Burada yüzeceksin, yaşayacaksın,’ ürperir o kimse. işte maneviyata aşina olmayan, tabiri caizse fıtratında yüzme olmayan kimse, deryayı görünce ürker. Bazılarını zikrullaha otutturursun, ilk zikrullahtan yavaşça kaçar gider o. O ürker orada, korkar. Yani der ki: ‘Ya bunlar delirmiş.’ Evet, deliririz, o çünkü oraya istidadı yok onun. Onu zorla oraya getirmeye çalışsan gelmez o ama öbürkünün manevi istidadı var, o su kuşu, o maneviyat kuşu, onu uzaklaştırsan dahi gelir o, onu ürkütsen de gelir. Ben derim bazen bizim işimiz zor, şöyle sıkıntılıyız, böyle sıkıntılıyız…Bir de bağırttırırım herkese ‘Deli miyiz’ Herkes ‘deliyiz’ der. Şimdi bile diyecekler bak. Şimdi öbürkü bakıyor, ‘Lan bunlar harbiden deli ya,’ der. Bir de dalga geçerler onla. Evet, bilmez çünkü. Neden? O maneviyatı bilmiyor, maneviyata karşı istidadı yok onun. istidadı olan suyu gördüğü anda atar kendini. Neden? Onun istidadı yüzmeye, onun
istidadı uçmaya. Onun istidadı hem denizde yürüyecek, hem uçacak, hem karaya çıkacak. Evet, kimisinin istidadı vardır, sadece denizde yüzer. Kiminin istidadı vardır, sadece uçar. Kendine gel! istidadı kuvvetli olan havada da uçar, denizde de yüzer, denize de dalar, karada da dolaşır. Deniz gördü dalar, kaldırır kafayı, semalara kaldırır kafasını. Olmadı, karaları da dolaşır. Bir bakmışsın üçe bölünmüş, denizde, karada, havada aynısı. Bir bakmışsın beş olmuş, yedi olmuş. Bir bakmışsın on sekiz olmuş. Bir bakmışsın otuz altı olmuş. Bir bakmışsın yetmiş bin olmuş. Onu durduramaz hiçbir güç ve kuvvet, Allah hariç. O her perdede yaşar, her perdede istidadı vardır onun, o hem Hüseyni’dir, hem zamanın kutbudur, çift kanatlıdır. Onun için perde yoktur. Ama çalgıcı bizim su kuşuydu ve “bu âlem de bir bal denizi, bu bal, Eyyüp Peygamber’in içtiği ve yıkandığı pınardı.”
Hani Eyyüp Aleyhisselam çok zengindi, malı mülkü sayılamayacak kadardı, atları develeri hayvanları sayılamayacak kadardı. Çok zengindi. Şimdi Eyyüp Aleyhisselam normalde hani böyle bir on yıl kadar hastalık yaşadı ya, herkes bunu attı sattı…Öyle peygamberlerin, büyük velilerin imtihanıdır. Ne yaptılar Eyyüp Aleyhisselamı? Böyle bir hastalık bulaştırınca, şehirden uzaklaştırdılar, çöplükte yaşamaya başladı. Şehirde istemediler, attılar onu evden, barktan, şehirden de attılar, çöplükte yaşamaya başladı. Çöplükten de attılar, ‘Sen dediler, çöplüğümüzde de durmayacaksın.’ Sonra o bir mağaraya gitti, bir mağarada yaşamaya başladı. Çok vefalı bir eşi vardı, ‘Benim Eyyübüm’ derdi, gelir giderdi. Şeytan defalarca onu aldatmak için yoluna çıktı. Çok zengin bir şekilde tecelli etti, dedi ki: ‘Bırak şu Eyyüb’ü, çok zenginim.’ Dedi ki: ‘Ben Eyyübümü bırakamam.’ Bir gün büyük devlet başkanı, komutan gibi geldi, bakın dikkat edin ne olarak geldi? Çok zengin olarak geldi. Ne olarak geldi? Çok büyük devlet başkanı, büyük bir komutanmış gibi geldi, bırakmadı. Bir gün de ona böyle çok büyük alimmiş gibi geldi, dedi ki: ‘Benim Eyyübüm var,’ bırakmadı. Her gün ona yiyecek ekmek, yiyecek, içecek getirip götürdü. Halkı onu terk etti, insanlar onu terk etti, yüzünü görmek istemediler. Yaşlandı, çöktü hastalıktan dolayı ve en sonunda dua etti, dedi ki: ‘Ya Rabbi, hastalıktan şikayetçi değilim ama dedi, sana ibadet etmekte zorlanıyorum artık, bana şifa ver.’ Çilesi doldu, çile dolmayınca dua tecelli etmez, duanın ve çilenin bitimi tecelli etti ve Cenab-ı Hak dedi ki, Sad Suresi ayet 42: ‘Ayağını yere vur, ayağını yere vur.’ Bakın Cenab-ı Ha, bir mucizeyi gerçekleştirirken bile zahiri bir tecelliyat söylüyor. Allah isterse o suyu çıkaramaz mı? Çıkarır ama ona dedi ki: ‘Ayağını yere vur.’ Burası benim çok hoşuma gider, ben döner dolaşır derim ki: ‘Ya ayağını yere vur.’ Hani bana bir ölçüdür bu. Mustafa Özbağ: ‘Ayağını yere vur, su altında.’ Ama sen ayağını yere vurmak zorundasın, ayağını yere vurmazsan o su çıkmaz
önüne, ayağını yere vuracaksın, sebepler dairesi burası. Ayağını yere vuracaksın. Hani Meryem’e de dedi ya, Meryem’e ne dedi? ‘Şu kurma ağacını dedi, kendine doğru silkele, hurma ağacını kendine doğru silkele.’ Yani o zaman kendine doğru silkele, yani sen o hurma ağacını kendine doğru silkele, bu sebep, sen o sebebe yapış, ayağını yere vur demiş, ayağını yere vur!
Hani sonra da yerden su fışkırdı, yerden su fışkırınca hem kendisi içti sudan hem de yıkanmaya başladı çünkü vücudunda da hastalıklar vardı, derisinde hastalıklar vardı, içinde de hastalıklar vardı. Vücuduna su dökmeye başlayınca sular birer altın kelebek oldu, sular altın kelebek olunca Eyyüp Aleyhisselam da o altın kelebekleri yakalamaya başladı. Hatta enteresan ya, Cenab-ı Hak dedi ki: ‘Ey Eyyüp, sana o kadar mal verdim, sana o kadar hayvanlar verdim, sana o kadar mülk verdim, sana bu kadar mal mülk hayvanlar vermişken bu hırsın niye?’ dedi. O da ne dedi? ‘Ya Rabbi, Senin verdiğin lütfa, ikrama hamd etmeyeyim mi?’ Daha fazlasını istedi. Cenab-ı Hakk’ın lütfu ikramı çünkü. Hazreti Pir çalgıcının üzerinden diyor ki: ‘O Eyyüp, o bal pınarından yıkandı, o doğunun nuru gibi bütün hastalıklarından pürü pak oldu.’ işte sen de öyle bir aleme açılırsın, öyle bir aleme açılınca maddi manevi bütün hastalıkların sende olmadığını görürsün çünkü orası bal deryasıdır. Sonra şarap deryası var, sonra süt deryası var. E o bal deryasında kalıcı değilsin. Orda kalkıp da kendi kendine: ‘Ben burda kalıcıyım’ diye düşünme. Ordan da sıçrayıp gideceksin, sonra bir bakacaksın ki şarap deryası. Oy oy, gelen sarhoş giden sarhoş! Orda da kalıcı değilsin. Sonra asıl süt deryasına varacaksın ki süt deryası ilm-i ledündür, o ilm-i ledüne de dalıp çıkacaksın. O zaman işte vazife başlıyor demektir. Artık o seni boşuna oraya kadar çıkarmadılar, o hali sana boşuna yaşatmadılar. O tecelliyat boşuna değil, o zaman sen artık vazifelisin demektir. Dön, insanlara o vazifeyi anlat ve böyle olunca sen artık perdeden perdeye kanat çırpmaya, alemden aleme kanat çırpmaya gideceksin. Ordaki gökyüzü sonsuzdur, ordaki deryalar sonsuzdur, ordaki tecelliyatlar sonsuzdur, ordaki fısıltılar sonsuzdur, ordaki dereceler sonsuzdur.
Orda her şey sonsuzluğa doğru açılır ve her şeyde ayrı bir fısıltı, ayrı bir makamın ayrı bir hicaz perdesi, ayrı bir makamda ayrı bir melodi, ayrı bir esinti, ayrı bir derece, ayrı bir makam tecelli eder ve hiçbirisi hiçbirisine benzemez, hiçbirisi ve hiçbir şey seni doyurmaz bu dünyada. Sen hep öteye doğru, hep öteye doğru düşünürsün ve kendince dünya artık sana bir mapushanedir, dünya ayrı bir zindandır senin için. Bu haller, hani cezaevinden mahkumları izinli çıkarlar ya, mahkumlar izinli çıkınca bir tarafı sevinç, bir tarafı hüzündür. Sevinç şudur: Cezaevinden çıktı, sevdiklerini görecek. Hüzün şudur: Yine aynı yere dönecek. O sevinci, tam tadıyla yaşayamaz
çünkü yine dönüş vardır cezaevine. O dönüşün olduğunu bildiği için tam sevinemez, tam bir mutluluk yaşayamaz. O manevi haller ve tecelliyatlar, onun dünya cefası ve sıkıntısında bir anlık bayram sevinci gibidir. Dünya bayramı üç gündür, dört gün de kurban bayramı vardır ama ordaki bir anlık, binlerce bayrama bedeldir. O yüzden senin bayramın da bayram değildir dünyevi olarak. Çünkü bilirsin ki tekrar dönüş zindanadır. O zindanı yaşamak zorundasındır. O zindan bilinen zindanlar gibi değildir. Yetsin. Normal yazmamış Hazreti Pir. Evet, çalgıcı bizden mi? Seviyoruz çalgıcıyı. Başsız ayaksız sefer eden, herkes bizden. 2098’den devam edeceğiz inşallah. Önümüzdeki Perşembe günü malum, Regaip Kandil’i. Yer ve gök halkı davetlidir. Müsait olan herkes inşallah davetimize icabet eder. iftarda başlayacağız orda ama iftara yetişemedim deyip de gelmemezlik etmeyin. Yani program yine aynı saatlerde filan başlayacak. O yüzden iftar edenlere dağıtacağız ama devam edeceğiz yine orada hani yemeğe. işten çıkacak olanlar, fabrikadan çıkacak olanlar herkes yetişsin diye. inşallah vakitli başlayacağız. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun inşallah. Ya Allah! Hu Allah! El-Fatiha maassalavat. Salih ya bizi dünyaya döndürüyorsun maaşallah ya. Amin. Oldu mu Salih? Hay Hay Allah. Eyvallah. Allah razı olsun. Hakkınızı helal edin inşallah. Selamünaleyküm.
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 7 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-0-7 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Vird, Zikir, Sülûk, Kalb, Sünnet, Şeyh, Tecellî. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı