Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, gününüzü, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i Hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip, Hak yolunda mücadele eden cihat eden batılı batıl bilip batıla karşı duran batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim cümle Ümmet-i Muhammed’i Kur’an ve sünnet-i seniyyeye sımsıkı yapışanlardan eylesin. Nerede Müslümanların namusuna, şerefine, haysiyetine, kanına, ırzına tecavüz ediliyorsa Cenabı Hak hepsinden Müslümanların intikamlarını alsın. Müslümanlara zulmedenlerden Cenab-ı Hak intikamlarımızı alsın. israil’den, kafirlerden, batılılardan, doğulularda her nerede Müslümanların kanını akıtan varsa Rabbim hepsini de helak eylesin. Hepsini yerle yeksan eylesin. Güçlerini dağıtsın. Müslümanları yeniden muzaffer eylesin. Kur’an adına, sünnet adına mücadele eden, cihat eden tüm Müslümanlara başarı ihsan eylesin. Onlara fetihler nasip eylesin. Arz “La ilahe illallah Muhammeden Resulullah” deyinceye kadar savaşmakla emrolunan bütün Müslümanları Cenab-ı Hak bir ve beraber eylesin. Amin. Ecmain. Geçen hafta:
“Çalgıcı hikayesinin söylenmedik kısmı ve çalgıcının kurtuluşu.”
Konu başlığı buydu, ordan devam edecektik. Tabii hani hikayenin başlangıcı neydi? Bir çalgıcıydı. Çalgıcının üzerinden yürümüştü ama Hazreti Pir her zaman yaptığı gibi araya hikmetler dolusu şeyler, beyitler koydu orta yere ve enteresan bir şey bu böyle oturup da yazılan bir divan değil. Bu normalde Hazreti Mevlana Celaleddini Rumi Hazretlerinin Hüsamettin Çelebi’ye yazdırdığı, hiçbir kitaba hiçbir esere bakmaksızın yazdırdığı ve araya
birçok beyitler girdi. Hazreti Pir birden dedi ki: “Asıl hikayeye dönelim.” Hikaye neydi? Çalgıcıydı:
“O öyle çalgıcıydı ki alem onun yüzünden neşeyle dolmuştu. Dinleyenler sesinden garip garip hayallere dalıyorlar, şaşılacak hallere düşüyorlardı.”
Öyle güzel sesi vardı ki o çalgıcının, insanlar onu dinlerlerken kendilerinden geçiyorlardı, hayallere dalıyorlardı. Şimdi bazı böyle hem kendisi çalıp hem kendisi söyleyenler vardır ya onlar hem böyle mesela işte bir keman çalar, aynı zamanda da söyler, saz çalar aynı zamanda da söyler veya işte kanun çalar, ud çalar, ondan sonra aynı zamanda da o kimse söyler. Bu ikisini birden icra etmek hüner işidir. Şimdi hem sesi güzel olacak hem onda musiki kulağı olacak hem de bir enstrümantal çalacak, yani bir aletle uğraşacak. Bu üçü beraber bir kimsede toplanırsa evet o işin de mahir bir kimsedir. işte bu da öyle mahir bir kimseydi.
“Gönül kuşu onun namesi ile uçmakta, cânın aklı sesine hayran ol-
Yani insanların gönül kuşu onun namesi ile uçmakta, canın aklı sesine hayran olmaktaydı. Şimdi ses, insanlık tarihi boyunca önemli bir şeydir. Sesin tonu, sesin rengi, konuşurken veya şarkı söylerken veya şiir okurken kelimelere manâ yükleyen, cümleleri anlamlaştıran, ses tonudur.
Ben şimdi çok yumuşak bir meseleyi sert bir tonla söylesen amacına ulaşmaz, çok sert bir meseleyi yumuşak bir tonla söylesem yine amacına ulaşmaz, çok önemli bir meseleyi böyle lagatteyn söylersen yine amacına ulaşmaz, çok önemsiz bir şeyi çok önemliymiş gibi aktarırsın yine amacına ulaşmaz, insanları aldatmış olursun. O yüzden ses, tarih boyunca insanların arasında insanların arasında önemli bir olgudur, hitabet sanatıdır. işte şarkıcı, türkücüdür, neyse veyahut da bir hikaye okuyan bir kimsedir veya sohbet eden bir insandır, nasihat eden bir insandır, evde annedir, babadır, kardeştir, öğretmendir, zakirdir, nakiptir, şeyhtir derviştir…Bunlar normalde ses tonlarını konuya göre, duruma göre ayarlamaları gerekir. O yüzden sesi dizayn etmek, sesi düzenlemek aslında her insanın önemle üzerinde duracağı bir şeydir. Çünkü ailelerimiz bize bir ses veya konuşma, nerede ses yükseltilir, nerede alçaltılır, kime karşı ses yükseltilir, kime karşı alçaltılır bunun eğitimini vermekten uzaktırlar. Mesela bir aile düşünün, herkes yüksek tonda konuşuyorlar, orada birisi böyle normal konuşmuş olsa onların tuhafına gider, ha, “Ne oluyor?” derler bir de ama orada yetişen bir kimse evlendi, yüksek perdeden konuşuyor yine, kavga ediyormuş gibi anlaşılır. Doğru mu? Değil yüksek perdeden devamlı konuşmak veya devamlı alçak perdeden konuşmak veya devamlı böyle agresif konuşmak, devamlı
en yüksek tizde veya basta konuşmak; bunların hiçbirisi de doğru değil. Bu ayrı bir eğitimdir ve bu enteresan bir şey, mitolojik olarak kutsal kitaplarda dahi sesle alakalı tespitler vardır. Mesela, örneğin Kur’an-ı Kerim’in yedi okunma şekli vardır, kıraat şekli, sesle alakalıdır, bildiğimiz ses. Ama tabii normalde geriye doğru gittiğimizde veyahut da Batıya doğru gidelim, Yunan mitolojisinde de, doğu mitolojilerinde de ses ayrı bir terbiye metodu ve ayrı bir terbiye edilmesi gereken bir şeydir ve normalde siz sesinizle mesela işte bir yırtıcı hayvanı dahi terbiye edebilirsiniz. Bir aslanı sesle terbiye etmek mümkündür, işte bir köpeği sesle terbiye etmek mümkündür veya ne bileyim bir evcil hayvanı sesle terbiye etmek mümkündür. Sestir, aslında onu terbiye eden sestir. Bizler normalde köpek “gel” dediğimizde geli anlıyor zannediyoruz biz. Bir de böyle bir hani şey var, “gel” geliyor ya o böyle. Halbuki değil, o ses tonuna göre, sesin titreşimini alıyor. Senin harfini alması mümkün değil, anlaması da mümkün değil ama “ya insan gibi ya gel diyorsun hayvan geliyor” değil. Ona sen öğrettin, öğrettiğin için o ses titreşimiyle geliyor, bakın o titreşime geliyor, sesin tonajına geliyor. Sen hızlı bir şekilde “gel” diye sinirlen, o köpek ısırır seni. Sen ona bir tonda “gel” diyeceksin, o bir tonda “gel” dediğinde o “gel” kelimesi olarak anlamıyor, harfi anlamıyor, ses titreşiminden anlıyor.
O yüzden normale hatta böyle daha da doğuya gitsek bu güzel şarkılarla, güzel sözlerle doğanın veya tabiatın o zaman için yağmur hareketlerinin dahi dizayn edilebileceğine inanmışlar. Yani yağmur yağmıyorsa işte güzel seslilerle şarkılar söylemişler Hint mitolojisinde, yağmur yağmış. işte normalde Hint mitolojisinde ayrı, Çin mitolojisinde ayrı, birbirlerinden etkilenmişler ama işte böyle değişik sesler çıkararaktan doğayı etkilediklerini düşünmüşler. Yani normalde Yunan felsefesine gittiğimizde de yani normalde mesela daha da eskiye gitsek Platon’a göre yani ne şiir yazarsan yaz, eğer onu söyleyecek, o şiiri okuyacak, o şiire uygun bir, o şiire uygun bir ses kalitesi bulamazsanız, sözlerinizin anlamı yoktur. Bakın bir şiir veya bir şarkı sözü yazdınız, o şarkı sözünün şarkı sözüne uygun sesi bulamazsanız yazdığınız sözlerin bir anlamı yoktur Platon’a göre. Tabii ben böyle Platon’dan da örnekler verince sosyal medyada da bana “Platoncu Şeyh” diye geçiyorlar. Kimisi normalde enteresan bir şey hani yani onlar için Platon’dan söz söyleyince Platoncu Şeyh oluyorsun. Halbuki islam bütün bilgiye açık bir dindir. Siz Platon’u okumadıktan sonra felsefeyi anlayamazsınız. Veya siz Tao’yu okumadıktan sonra doğu felsefesini anlayamazsınız. Tabii bunları okumazdan önce de sağlam bir Kur’an sünnet bilgisi, sağlam bir akait bilgisi gerekir. O sağlam bir Kur’an sünnet, akait bilgisi yoksa evet Platon’u okuma, Sokrat’ı da okuma, Engels’i de okuma, Kant’ı da okuma, Karl Marx’ı
da okuma, okuma bunları! Sebep? Bu konuda sağlam bir Kur’an sünnet bilgin, sağlam bir akait bilgin olacak. Onlar varsa onları okurken onların eksikliklerini görürsün ama faydalanırsın.
Bakın, faydalanırsın yani desek ki şimdi üniversitelere “Platon’un Devleti’ni okudunuz mu?” kalır herkes okumamışlardır, örneğin, bizde böyle bir hastalık var. Biz kutsal kitabımız olan Kur’an’ı bile okumaktan uzağız biz. Hadisleri okumaktan zaten uzağız ama birisine böyle gizemli bir şey söylesen yani “Platon’un Devlet’ini okursan şuna sahip olursun” desen herkes okur onu, enteresan bir şey veyahut da Kur’an sünnet noktasındaki bir kimseye felsefik cevap verilecek desen, otururlar Sokrat’ı, Platon’u okurlar, Eflatun’u okurlar ama bir sufinin birisi Eflatun peygamberdir dese ya da nebiydi dese veya resuldü dese kıyamet koparırlar yani nasıl olabilir diye? Çünkü onlara göre Eflatun bir nebi olamaz örneğin. Her neyse normalde aslında ses o kadar insanlık tarihiyle beraber birleşiktir ki seslerle hastalıklara şifa bulmuşlar. Örnek, Osmanlı bunun üzerinde zirve yapmış yani bu sesle tedavi islam öncesinden de var, sesle tedavi. Yani bu konuda Çinliler ve Hintliler ileri derecede sesle tedaviyi önemsemişler, mitolojik olarak ama aynı şey Türklerle beraber islam dünyasına da girmiş bu. islam dünyasında Türkler sesle tedavide çok ileri gitmişler. O yüzden değişik makamlar çok fazlaca Türk sanat musikisinde. Sonradan Türk Sanat Musikisi denmiş ona, aslında sanat musîkisi de değil, Divan Edebiyatı veya halk türküleri dediğimiz, halk şairlerinin deyişleri. E tabii şimdi böyle popüler sanat dediler, uydurukça şeyler çıkardılar bizim önümüze. Biz böyle orasını burasını açan iç çamaşırlarıyla konser veren kimselerin anlamsız sözleriyle çocuklarımızı büyütüyoruz biz şimdi, acı şeyler bunlar. Eşcinsel kimselerin abuk subuk sözleriyle çocuk büyütüyoruz şimdi. Yani gençlerin, çocukların hayran olduğu, öyle diyorlar ya, baktığımızda onlara böyle sözlerini kimse dinlemiyor zaten, sözleri bir anlam ifade etmiyor ama sesleriyle, abuk subuk sapkın davranışlarıyla ne yazık ki çocuklarımızı biz sapkınlığın içine bırakıyoruz yani.
Sanat musîkisi dediğimizde veya Divan Edebiyatı dediğimizde yani Divan edebiyatında Fuzuli’yi anlayabilecek kelime dağarcığımız kalmadı. O kadar kelime bilmiyoruz. Yani bırak anlamayı, okuyamıyoruz da. Bedih’ten dinliyoruz Fuzuli’den bir beyit, dinliyoruz sadece, anlamıyoruz ama yani bu acı bir şey veyahut da işte biz otursak divan edebiyatı ile alakalı veyahut da değişik mesneviler vardır, bu toprakların kültürüdür. Mesneviler dediğimizde sadece Hazreti Mevlana’nın mesnevisi yoktur. Başka mesneviler vardır ama sonradan, Hazreti Pir’in mesnevisinden sonra diğerlerinin Mesnevi olarak anılmamış adı ama bir çok mesela Şeyh Galip vardır. Mesela Şeyh Galib’in ismini duymuşuzdur biz. Yani gitsek işte Türk dili edebiyatı
okuyanlar bunları az bir şey biliyorlardır ama normal vatandaş, halk bunu bilmez ama işte uyduruk bir kadın veya erkek sanatçının söylediği uyduruk bir şiirden, uyduruk bir şarkıyı ezberlemiştir herkes. Uyduruk ama Fuzuli’den bir şey ezberlememiştir, Nebi’den bir şey ezberlememiştir, örnek Karacaoğlan’dan bir şey ezberlememiştir, Yunus Emre’den bir şey ezberlememiştir. Bu acı bir şey. Evet işte normalde Doğu kültüründe sesle tedaviye de çok önem vermişler hatta sadece enstrümanların sesleri değil, insan sesine de önem vermişler, insan sesiyle insanların değişik hastalıklarına tedavi uygulamışlar. Tabi islam’a geldiğimizde islam’da kadının nâmeli sesi haram erkeklere karşı ama kadınlar kendi aralarında o nameli seslerle onlar da tedavi yapmışlar. Bizim ninnilerimiz sesle alakalıdır, çocuklara ninni söylemek, ninniyle uyutmak, ninniyle onları avutmak. Bunlar tabi sese dayalı hepsi de ama öyle de ses vardır insanların şehvetlerini ayağa kaldırır, hevâ heveslerini ayağa kaldırır. O da bir sestir, o seslerin de ehemmiyeti kıymeti var ama bunu böyle haram olan yerlere karşı bu islam’da yasaklanmış. işte bu çalgıcının da öyle bir sesi vardı ki onu dinleyenlerin gönül kuşları ondan sonra uçuyordu ve can aklı yani normal bedenin aklı ona hayran oluyordu ve öyle hayran oluyorlardı ki onlar normalde hayallemeye başlıyorlardı, hayalliyorlardı yani Nuri, hayalleyen bir tek sen değilsin yani. Herkesin bir hayal dünyası var, hayalliyor. Onları da dinleyenler yani kimisi gördüğünü hayalliyor, kimisi dinlediğini hayalliyor. Sonuçta hayalleyenler var, onlar da hayalliyorlardı.
“Fakat zaman geçip ihtiyarlayınca evvelce doğan kuşu gibi olan canı,
acizlikten sinek avlamaya başladı.”
Evvelce gençti, sesi gürdü, gençliği yerindeydi, kıvraktı. Karşısındaki kimseyi analiz edip ona göre şarkı söylüyordu, elindeki sazını sekiz döndürüyordu, dokuza katlıyordu.
Öylesine ki insanları kendinden geçiriyordu ve bu konuda kendisini dinleyenlere hayran bırakıyordu. Hayran bırakınca da herkes coşuyordu, cebindeki paralardan bahşiş veriyordu ona, ikram ediyordu ve böylece o geçimini çok rahat sağlıyordu. Hatta istenilen bir çalgıcıydı. Herkes onunla eğlenmek istiyordu, onunla coşmak istiyordu, onunla hülyalara dalmak istiyordu, onunla rüyalara dalmak istiyordu. O öyle bir şarkı söylüyordu, eski anıları dökülüyordu insanların önüne, kendinden geçiyordu, öyle bir oynak bir şey söylüyordu. Herkes bu sefer de oynayaraktan kendinden geçiyordu. Ama ne zaman ki yaşlandı, yaşlanınca artık o eski kıvraklığı, tarzı, tavrı, eski mahareti, hüneri onun kalmamaya başladı. Öyle olunca ne yazık ki sinek avlamaya başladı. Normalde örnekliyorum, işte bir kartal ne yapar? Kartal avını önce gözüne kestirir, öyle bir hızla gelir ki bir kuzuyu kaldırır
gider, bir küçük ceylan yavrusunu kaldırır götürür. Kartal, kartalsa! Doğan doğansa öyle bir hızlı uçar, avına öyle bir hızlı dalar ki o kuşu uçarken havada kapar, havada kapar. Ama doğanın doğanlığı kalmayınca, kartalın kartallığı kalmayınca avlanamaz hale gelir, avlanamaz hale gelince de artık tabiri caizse o sinek avlamaya başlar. Sinek de avlayamaz, burda bir kinaye var çünkü sinek kuşlardan daha hızlı uçar, avlanması mümkün değildir, küçüktür bir de yani o kimse ihtiyarlayınca artık hiçbir işe yaramaz hale gelir. Yani çalgıcının da ihtiyarı bir işe yaramaz, sesi bozuktur sesi düzensizdir, e o çalgı aletini istediği gibi de çalamaz. Böylece iş yapamaz hale gelir.
“Sırtı küp sırtı gibi eğrildi, kamburlaştı. Gözlerinin üstünde kaşlar adeta eyer kuskusuna döndü. Onun cana can katan latif sesi fena, iğrenç, çirkin, yürek tırmalayıcı geldi. Zühre’nin bile haset ettiği o güzel sesi kart eşeğin sesine benzedi.”
O, öyle bir şey oldu ki artık yaşlanınca fiziği de bozulmaya başladı. Genelde yaşlı insanlar gençken ezildilerse biraz, yaşlanmaya başlayınca fizikleri de bozulur. işte, kilo alır benim gibi! Bir tarafı şişer, bir tarafı iner. Ne bileyim işte, kamburu çıkar, etleri dökülür, hımbıllaşır, hantallaşır böyle işte, yüzünde kırışıklıklar olur. Orasını burasını gerdirip yağ mağ aldırmazsan böyle, şimdi moda ya o tip şeyler, kendince göz kapakları düşer. Ne bileyim işte, kaşları düşer, yanakları çöker. Yaşlılığın emareleri onun üzerinde görünür ve Zühre’nin bile haset ettiği o güzel sesi, kart eşeğin sesine benzer. Malum Zühre yıldızı bizde Zühre yıldızıdır, işte, batıda adı Venüs’tür. Venüs derken Venüs aslında bir tanrı ismidir. Yunan felsefesinde Venüs tanrı ismidir ama Zühre denilince, döneriz biz, Zühre ismi biraz yukarı Mezopotamya mitolojisinde geçer. Ağırlıklı olarak da iran bölgesindeki halklar, orda Zühre yıldızı olarak isimlendirir onu. Bir kısmı da ne diyoruz ona biz? Sirius. Tabi bu biraz hikaye uzun ama kısaca geçecek olursak mitolojiye göre tanrılar Zühre’yi, çok güzel bir kadındır, muhteşem bir kadındır, güzel demek yetmez, her şeyiyle muhteşem bir kadındır, biraz mitolojik hikayelere göre Allah onun tövbesini kabul etmiştir, bazı mitolojik hikayelere göre Cenab-ı Hak onu cezalandırmıştır. Daha doğrusu mitolojiye göre, mitolojinin terimiyle Tanrılar onu cezalandırmıştır. Çünkü Zühre çok güzel olmakla beraber biraz fettandır, çok iyi olmakla beraber biraz kurnazdır ve Sevgi, Güzellik, doğurganlık, su, Zühre ile bağlantılıdır mitolojiye göre. Zühre bu manada aşkı simgeler. Zühre mitolojik hikayeye göre aşkı, sevgiyi simgeler. E tabi, bu o bölgenin mitolojisine Zerdüştlük de girer bu işin içerisine çünkü Zerdüştler de de bu tip tanrısal şeyler vardır. Mesela bunların bir de insanın üzerine tecelliyatı vardır. Mesela Zerdüştlük’te güneş ayrı bir şeydir, Güneş tanrıdır. Güneş tanrısının insan olarak üzerinde tecelliyatı vardır.
Venüs tanrıçadır, onun da insan üzerine simgesel olarak tecelliyatı vardır ve normalde bu yukarı Mezopotamya kültüründe Zühre yıldızı böyle işte doğanın, hayatın bereketli olması, işte aşkı ve güzelliği anlatması, simgesel olarak onun üzerinde durması, insanların üzerinde arınmak ve saflığın yakalanması, normalde romantizm, ondan sonra, böyle biraz tuhaf karşılanacak ama kadınların çekiciliği bunların hepsini de Zühre yıldızıyla anlatırlar, Zühre ile anlatırlar. Şimdi böyle olunca, Hazreti Pir “Zühre’yi de kıskandıracak bir sesi vardı” diyor.
“Şimdi Zühre’yi bu kadar anlattık ki, hani ‘Zühre’yi de kıskandıracak onun bir sesi vardı.’ O zaman Zühre de öyle bir kadınsal çekicilik ve kadınsal bir ses var ki o zaten öyle kendisi mitolojik olarak, hani konuştuğu erkekleri baştan çıkaran, kendisine köle eden, bütün erkeklerin, onunla beraber olmak için can attığı bir Zühre. Bunu biraz daha genişletirsek, Harut ile Marut birinci kat semada duran ama tam melek olmayan cinlilerin ayrı bir taifesi. Bu Harut ile Marut, tabii kendi kendileriyle konuşurlarken, bu Zühre’ye giden insanları, birbirlerini katleden insanları böyle bir insanlığa baktıklarında, hani “biz olsaydık bu insanlar böyle olmazdı” deyip şatahat yapınca, bu da farklı bir kültür, Cenab-ı Hak da bunları yeryüzüne gönderiyor, yeryüzünde insan şekline, suretine; erkek şekline, suretine bürünüyorlar ama bunlara bir esma Cenab-ı Hak veriyor. O esmayla sabah olunca yeryüzüne geliyorlar, işte insanlara bu şimdi bugünün insanının büyü dediği, sihir dediği değişik dualar ve iksirler öğretmeye başlıyorlar ve bütün insanlar bu konuda bunlardan bu ilmi alıyorlar. Hatta Babillerin, gök ilminde ve büyü ilminde ileriye gitmelerinin sebebi Harut ile Marut’a bağlanır mitolojik olarak. Bu Harut ile Marut insanlara bu ilmi öğretmeye başlıyorlar. Tabii bir gün bu Zühre’nin namını biliyorlar ya duyuyorlar ya diyorlar ki: “Zühre bizi kandıramaz.” Onda da büyük konuşuyorlar ve böyle bunlar Zühre’ye yanaşıyorlar. Zühre’nin de birçok belalısı var. Zühre de bu belalılarından kurtulamıyor. Yani normalde ben bazen derim ya, “Güzellik fitnedir” diye. Erkek de olsa kadın da olsa, güzellik fitnedir. Erkekse kadınlar onu rahat bırakmaz, kadınsa erkekler onu rahat bırakmaz. Böyle olunca, işte o Harut ile Marut da bu konuda biraz büyük konuşuyorlar ve Zühre ile, hani diyorlar ki, “Bizi kandıramaz o, biz onun dediğini yapmayız, kanmayız, biz ona doğru yola gösteririz” diye düşünüyorlar. Tabii Zühre’yi görünce, Zühre o zaman tabiri caizse insanüstü bir güzelliğe sahip, insanüstü bir zerafete, insanüstü bir kadınlığa sahip. Yani öylesine ki bunlar çarpılıyorlar Zühre’yi görünce. Yani Zühre öylesine Zühre! Leyla ne ki yanında? Harun Hoca tam böyle isabet oldu, değil mi? Böyle oturdu, değil mi yerli yerine? Evet, güzel oldu, ben de beğendim. Bak şimdi kendi kendime böyle bir beğenmişlik
geldi. Tam böyle, ne dedim içeride, ben bu konuyu dedim, söylerim dedim mi? Evet, Cenab-ı Hak getirdi, Allah getirdi. Hikmet var. Evet, Zühre öyle bir Zühre ki, bin tane Leyla’yı üst üste koysanız, Zühre’nin telinin noktası olmaz. Leyla ne ki yani şey değil Zühre’nin yanında! Zühre öyle Zühre!
Harut ile Marut, Zühre’yi görünce ikisi de kendinden geçiyor ve ikisi de birbiriyle yarışmaya başlıyorlar. Hırs bürüyor, Zühre’ye sahip olma! Zühre de diyor ki, “Size istediğinizi vereceğim yalnız,” diyor, “siz, sizin iksiriniz ne, nasıl kayboluyorsunuz birden?” Çünkü birinci gün yiyorlar, içiyorlar, hoş sohbet ediyorlar yani Zühre’ye hayran oluyorlar. Akşam saati gelince, karanlık basınca bir Esma söylüyorlar, ortalıktan kayboluyorlar, birinci kat göğe çıkıyorlar. Zühre de bu işe hayran oluyor, diyor ki, “Hani ben bu esmayı okuyayım, bunların okuduğu iksiri yapayım, şu belalılarımdan kurtulayım” diye düşünüyor. Ertesi gün tekrar geliyorlar, yine yiyorlar, içiyorlar, sohbet ediyorlar ama Harut ile Marut kendinden geçmiş vaziyette, sarhoşlar. Ondan sonra kalkıyor Zühre, öğrenecek ya onların iksirini. Onlara da, Harut’a da, Marut’a da bu iksiri bir başkasına söylemek yasaklanmış. Bu sefer Harut ile Marut’a içki sunuyor, onlar içmek istemiyorlar. Zühre öyle bir kadınlık yapıyor, öyle bir kadınsallığını orta yere döküyor, bunların akılları başlarından gidiyor, içiyorlar. Zühre’ye bakıyorlar, içtikçe içiyorlar, içtikçe içiyorlar, kendilerinden geçiyorlar. En sonunda Zühre, bunlardan o iksirli esmayı, onlara ait olan bu esmayı öğreniyor. Mesela, ‘Kadir Kayyum Allah’ diyelim ki, Zühre ‘Kadir Kayyum Allah’ diyor, ortadan kayboluyor. Harut ile Marut orada kalıyor ve ortadan kaybolan Zühre, mitolojik olarak Sirius yıldızı veya Venüs veyahut da doğu mitolojisinde Zühre yıldızı olarak kalıyor ve Zühre yıldızı ve Zühre, doğu kültürünün aşkı, kadını, sevgiyi, şehveti, güzelliği, suyu, doğayı simgeleyen tanrısal bir olgu oluyor. Tabii Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de de Sirius’un da Rabbi’ diyor yani burada Sirius’a da Cenabı Hak Kur’an’da dokunuyor.
Böyle olunca Hazreti Pir diyor ki, “Yani o çalgıcının öyle bir sesi vardır ki vardı ki, Zühre’yi bile kıskandıracaktı,” diyor, çünkü Zühre’nin sesi öyle nameli, öyle işveli, öyle cilveli ki onun sesinin üzerinde bir ses yok, o bir erkeğin sesini dillendirse, o erkek, onun sesini benim adımı dillendirdi diye kendinden geçiyor, öyle bir Yusuf diyor ki, “Yusuf, kendinden geçiyor örneğin, hatta Yusuf diyor ki, “Ben neymişim ya öyle!” diyor. Zühre öyle bir Zühre… Tabii Hazreti Pir, Zühre ismini ve Zühre ile alakalı hem divan-ı kebirinde hem de mesnevinin değişik yerlerinde örnekleme olarak almış. Ben buradan iki beyit okuyayım inşallah, birbirine bağlantılı Divan-ı Kebir’den:
“Ben sevincim, sevinç benim; Zühre yıldızı bile benim neşeli namelerimi
çalıyor. Aşk âşıklar arasında benim için cilveleniyor
Aşk, mest olup da hoş bir hal alınca, kendinden geçer huysuzluğa çekişmeye başlar, gönlünü kaptıran âşıklar gibi benim sevdamı yayar, beni herkese duyurur.”
Hazreti Pir böylece kendi sevincini, kendi sevincini Zühre’den daha üstün görüyor ve diyor ki: “Zühre yıldızı bile benim neşeli nâmelerimi çalıyor.” Burda da güzel bir şatahat yapmış Hazreti Pir. Evet:
“Zaten hangi hoş vardır ki nahoş olmamıştır? Yahut hangi tavan var-
dır ki yıkılmamış, yere serilmemiştir.”
Hangi tavan vardır ki eskir, çöker gider; hangi mamur olmuş bir ev vardır ki zamanla çöküp gider, dağılır, harabe olur gider. Bir bakarsın ki mamurdur her şey, bir deprem olur, yıkılır gider her şey; bir bakarsın ki insan çok mamurdur, bir hastalık vurur, hiçbir şey kalmaz; ne güzelliği kalır, ne gençliği kalır, ne derdi kalır, ne gamı kalır, ne kasaveti kalır. Toprağın altına çöker gider veyahut da bakarsınız evlere yirmi yıl, otuz yıl sonra dökülür gider, çöker gider. Bir bakarsınız ki bağlık bahçelik yer, bakana kalmaz, ölür gider sahibi, arkasından gelenler onlara da itibar etmez, onlar da dağılır gider, bozulur gider; bağ da bozulur, bahçe de bozulur, insan da bozulur, ev de bozulur, han da bozulur, hamam da bozulur. Hepsi de yıkılır gider. Hazreti Pir de, “Bu dünya bir köprüdür, geç ve git; onu tamir için vakit kaybetme,” der. O zaman bu dünya neymiş? Bir köprüyü, geçip gideceksin, onu tamir etmek için de vakit kaybetme, der. Hatta Fuzuli güzel söylemiş:
“Cihana bahr-ı dehrin safasın, mihnet etme
Kim baharın bağ baban ol, hazanın hak bizimdir.”
Yani dünya hayatının baharı geçici, güzellikleri de aldatıcı, aldatıcıdır. Sonunda her şey toprak olup gider; o yüzden bu dünyaya çok bağlanmak, dünyanın güzelliklerine kanmak hoş bir şey değildir, der. O yüzden Hazreti Pir de, “Hangi hoş yoktur ki sonunda nahoş olmasın?” der. Bakarsınız, insan ahsen-i takvim üzerine yaratılmış ama ahlakı bozulunca nahoş bir insan olur; bakarsınız kadın çok güzel, alımı çalımı yerinde ama ahlakı düzgün değil, konuşmalarını düzgün değilse nahoş bir hal alır; bakarsınız erkeğin kılık kıyafeti yerinde, fiziği yerinde, kaşı gözü yerinde, boyu posu yerinde, iki kelime konuşursunuz, ahlakı düzgün değildir, o hoş görünen şey nahoş bir hal alır. Veyahut da bakarsınız, ev çok mamur, imar edilmiş ama Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri: “Size harabe evle harabe olmayan ev arasındaki farkı söyleyeyim mi?” diyor. “Söyle ya Resulullah,” deniliyor. Resulullah diyor ki, “Ev, içinde Allah’ı zikredilen ev, harabe de olsa güzeldir, hoştur ama içinde zikir yapılmayan ev, böyle hani villa gibi de dursa, harabedir” der. O zaman hangi tavan vardır ki sonuna
kadar duracak? Sonuçta hepsi de harabe olur gider ve hiçbir şey kalıcı değildir. Kalıcı olan manevi hallerdir, kalıcı olan manevi makamlardır, kalıcı olan Kur’an ve Sünnet hayatıdır. Rabbim bizi onlardan eylesin.
“Ancak sûrun üfürülmesi, nefeslerinin aksinden ibaret olan yüce aziz-
lerin sesleri bundan müstesnadır. Onların sesleri bakidir.”
O zaman baki olan, yıkılmayan şeyler var. Bu nedir? O zaman bu da normalde güzel insanların, evliyaların, velilerin, mürşitlerin sesleridir. Hangi seslerdir? Kur’an ve Sünnet sesidir. Bunlar normalde nedir? Bakidir. E tabi sur neydi? Kıyamette üflenilen bir alet, öyle söyleyelim. Tabii buna sura üflenme emri verilince, Zümer 68: “Sura üfürülecektir. O zaman Allah’ın dilediklerinin dışında göklerde ve yerde kim varsa düşüp ölecektir. Sonra sura bir defa daha üfürülecektir, bir de ne görürsün? insanlar kabirlerinden doğrulmuş bakışıyorlar.” Aslında böyle bir hani sur denilince bunu Araplar kendi lügatlarında böyle bir boynuz gibi bir şey tarif etmişler. Hani işte hatta Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri miraçta şey yapınca, israfil diyor hani öttürmek için hazır bekliyordu, suru öttürmek için onu görüyor, suru öttürmek için bekliyordu, diyor. O yüzden hatta bir hadisi şerifte: “Ben kendimi nasıl rahat hissedebilirim?” diyor. “Sur sahibi suru ağzını almış, alnını yere eğmiş, kulağını Allah’ın emrine vermiş, ona üflemek için, üfle emrini beklemektedir,” diyor hadis-i şerifte. Böyle olunca tabii aslında sura üç üfürülme var. Birisi son dirilme ile alakalı, öbür başlangıcı, sur bir üfürülecek, bir üfürülünce, dünya üzerinde insan namına hiçbir şey kalmayacak. Hatta melekler ve cinliler dahil. ikinci üfürüm de büyük melekler yani Cebrail, Mikail, israfil, Azrail ve Arş-ı Alayı ve Levh-i Mahfuzu tutan melekler de dahil ikinci üfürülmede, ikinci üfürülmede yaratılmış olan hiç bir canlı kalmayacak, melekler ve büyük melekler de dahil, bu ikinci üfürülme. Hani bunu daha önceki derslerde de söylemiştim: “Sonra Cenab-ı Hak sorar: ‘Bugün Aziz-i Kahhar olan kim?” kendisi cevap verir “Allah’tır” der. Evet, o normalde o zaman üçüncü üfürülüşte de üçüncü üfürülüşte bütün her şey yeniden diriltilecek. Evet ve normalde üçüncü üfürülüşte de hepsi de diriltecek. işte dünyanın içindekinden neler varsa hepsi de fanidir. Hepsi de gelip geçicidir ve bütün insanların bu noktada her şeyi bu dünyada kalır ama kaybolmayacak olan nedir? Bunlar normalde hakikati anlatan, aktaran peygamberler, nebiler, ondan sonra Resuller ve aynı zamanda mürşid-i kamiller ve velilerin o bunlar normalde sesleri ortadan kaybolmaz, onlar bakidir.
Adem Aleyhisselam’ın sesi bakidir. Hazreti Muhammedi Mustafa’nın(s.a.v.) sesi bakidir. Mürşid-i kamillerin sesleri bakidir. Bunlar ortadan kaybolmaz hiç. Kur’an ve Sünnet bakidir. Bunlar ortadan hiçbirisi de kaybolmaz.
Şimdi buna itiraz edenler olur. Ben böyle söylediğim için bunun delili şu: ibrahim suresi, 24. ayet, “Ey peygamber, Allah’ın güzel bir sözü, kökü sabit, dalları göğe doğru yükselen güzel bir ağaca benzettiğini görmez misin?” Demek ki güzel sözler kökü sabit, bakın kökü sabit, kaybolmuyor, dalları da göğe doğru yükselen bir ağaca benzetmiş Cenâb-ı Hak. O zaman güzel söz söyleyenler, güzel sözün en güzeli en güzel söz hakikat olarak Kur’an-ı Kerim’dir. Sonra güzel söz, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin sözüdür, peygamberlerin sözüdür. Sonra güzel söz sahabelerin, imamların, velilerin sözleridir. O zaman güzel sözler, güzel söz sahiplerinin sözleri, o zaman kökü sabit ama dalları göklere kadar yükselen bir şeydir, ağaca benzetilmiş. Kur’an’ın içerisindeki en güzel sözlerden birisi de bence en önemlisi, en faziletlisi, en bereketlisi, en yükseği, en kıymetlisi “la ilahe illallah”tır. Öyle olunca bunu yok etmek mümkün değildir. Kim “la ilahe illallah” derse o tevhit sözü ortadan kaybolmaz. Bir söz daha var kıymetli: “Kim subhanallahi vebihamdihi der ise cennette onun için bir meyve ağacı dikilir.” Demek ki Allah’ı zikir, esmalar, Allah’ın isimleri, güzel isimlerdir ve bunların kökleri sabittir. Bunlar yok olmazlar. Bunlar kaybolmaz ve bunları zikredenlerin o sesleri onlar da ortadan ne olmaz, kaybolmaz. E tabii bunu söyledik. Bir de ne diyor 25. Ayette: “O ağaç Rabbinin izniyle her zaman meyvelerini verir.” Demek ki o güzel söz, güzel bir ağaca benzetildi, kökü sabit ve devamlı meyve veriyor. Siz o güzel söz sahibi olursanız sizin adınıza devamlı meyve verecek ve kökü sabit ve ortadan kaybolmayacak hiç. Çirkin söz ise 26. Ayet: “ Çirkin söz ise topraktan sökülüp atılmış kararsız, kötü bir ağaca benzer.” Eğer çirkin bir söz söylüyorsa, kötü bir söz söylüyorsa o kimse o zaman da o ne oluyor? Köksüz bir ağaç.
Köksüz bir ağacın meyvesi olur mu? Olmaz. Meyvesiz, köksüz kuru bir ağaç. Kötü söz söyleyenler, sözü kötü olanlar; gıybettir, dedikodudur, iftiradır, küfürdür, hakarettir, böyle başı boş söylenmiş sözler, o zaman bunlar ne olmuş oluyor? Bunlar da kötü söz oluyor. Kötü söz olunca da bunlar da normalde meyvesiz kuru ağaç gibi. Rabbim bizleri kötü söz söylemekten uzak eylesin. Amin. 2080. beyitten devam edeceğiz inşallah. Haklarınızı helal edin. olsun. Bizden yana da helal olsun. El-Fatiha maassalavat.
TASAVVUF VAKFI MERKEZ
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 7 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-0-7 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, İhsân, Sünnet, Şeyh, Aşk. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı