Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Cenâb-ı Hak ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i Hakk’ı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakk’ı hak bilip hakça yaşayan ve Hakk’ı savunan, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim, nerede bir Müslümana zulmediliyorsa, bir Müslümanın kanı, namusu, şerefi, haysiyeti yerlere dökülüyorsa, kim bunları yapıyorsa Cenâb-ı Hak hepsinin de intikamını alsın. Bu israil Yahudilerini batırsın. Batıyı batırsın. Doğu Türkistan’a, Filistin’e ve tüm Müslümanlara özgürlük nasip eylesin. Rabbim cümlemizi muhafaza eylesin, korusun inşallah. Amin. Kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah.
“Ey can! Bu âlemin direği gaflettir. Akıllılık, uyanıklık; bu dünya için
Gaflet, bir şeyi terk etmek, bir şeyi önemsememek, bir şeyde dikkatsiz davranmak, dalgınlık göstermek, bir şeyde yanılmak, isabet ettirmemek, bir şeyi ihmal etmek. Gaflet, kullanıldığı cümlenin içerisine göre bunlardan daha bunları arttırmayı mümkün, bu manaya gelen bir söz. Ama dini terminoloji olarak bakacak olursak, bir kimsenin hani kendi nefsinin arzusuna uyması veyahut da ayet-i kerimede: “O, heva ve hevesini ilah edineni gördün mü?” ayet-i kerimesi mucibince, heva ve hevesini ilahlaştırmak, ilah etmek, bu tabi gafletten daha ileri bir boyutta ama bunu da biz gaflet olarak nitelendirilebiliriz. Bir konuda dikkatli davranmamak, uyanık davranmamak ve normalde olması gereken yerde olması… Şimdi Hazreti Pir, “Bu âlemin direği de gaflettir.” diyor. Yani, şehadet âleminin (dünya âleminin)
direği gaflettir. Burada enteresan bir şey var tabii. Normalde tabi biz dini terminoloji olarak baktığımızda, o kimsenin harama ve helale dikkat etmeden, normalde Hak mıdır batıl mıdır buna dikkat etmeden, dünyadan gücü yettiğince istifade etme. Yani burada Hazreti Pir’in demiş olduğu şey bu. Yani o kimse sadece kendi nefsini düşünüyor, sadece kendi heva ve hevesini düşünüyor ve kendi nefsinin ve hevasının peşine düşüp haram helal tanımadan, varlık yokluk tanımadan, bu manada din diyanet tanımadan, dünyayla alakalı, dünyayı mamur etmekle alakalı gaflet. Tabi bu böyle olunca âlemin direği hükmüne girince işte o kimse, bu tip insanlar, tabiri caizse dünyayı mamur ediyorlar. Kendi dünyalıklarını mamur ederlerken dünyayı da mamur ediyorlar. Bunlar yolun başında, kendi dünyalıkları için çıkıyorlar. Hatta haklı gerekçeler de konulabilir buna, işte: “Ben ne yapıyorsam çoluğum çocuğum için yapıyorum.”, “Ben ne yapıyorsam eşim için yapıyorum.”, “Ben ne yapıyorsam işte akrabalarım için yapıyorum.” Ama bunları yaparken haramı, helali tanımama, Kur’an’ı ve sünneti tanımama, ne bileyim işte zekât müessesesini tanımama, sadaka müessesesini tanımama, Kur’an ve sünnetin ölçülerini tanımama…Böylece, komple bütün her şeylerini dünyalığın üzerine kurma, dünyalıkla haşır neşir olma.
Şimdi, sûfîlerde yanlış anlaşılan nokta şu: Bu tip insanlar, bu dünyalık düşünenler, “Bu işte hile varmış, bu işte hurda varmış, burda bir sıkıntı varmış. Burda hani caiz midir değil midir?” bunlara bakmaksızın komple dünyayı mamur etmenin üzerine veyahut da mesela o kimse, dünyayı yönetmeye çalışıyor, bütün dünyayı köleleştirmeye çalışıyor veya bütün ülkesini köleleştirmeye çalışıyor veya bütün ülkesini bir yerlere peşkeş çekmeye çalışıyor. Burada hak, hukuk tanımıyor çünkü din tanımıyor. Bu sadece bireysel insanların üzerinde kurgulanan bir şey değil gaflet, aynı zamanda devletleri ilgilendiren, sistemleri ilgilendiren, devleti idare eden siyasetçileri ve bürokratları da ilgilendiren bir şey. Şimdi, “Bu gaflet âlemin direğidir.” deyince, bunlar acımasız bir şekilde dünya gücünü ve dünya menfaatlerini elde etmek için her şeyi yapıyorlar. Dünyayı mamur eden bunlar, dünyayı kirleten de bunlar, dünyayı mamur eden de bunlar; o teknolojiyi öne çıkaran da bunlar; o teknolojiyi kötü kullanıp bütün insanları köleleştiren de yine bunlar. Bunlar normalde, savaş makinelerini üreten bunlar, savaşları da çıkaran bunlar ve o savaşların üzerinden o kanın, gözyaşının üzerinden para ve toprak kazanıp dünya imparatorluğu kurmaya çalışanlar da bunlar. Bu gaflete düşmüş insanlar… O yüzden Hazreti Pir diyor ki: “Gaflet, bu âlemin direği hükmündedir.” Sebep? Çünkü bu gaflete düşen insanlar olmamış olsa, normalde dünyayı mamur edecek hiç kimse yok. Bir kısım sûfîler, bazı şeyleri eksik anlıyorlar. Ben sûfîlik hayatımda bunlarla karşılaştım. Bir
kısmı da dünyayla bağlarını kesmişler dilencilik yapıyorlar veya bir kısmı, dini dilenmek olarak algılamış veya sûfîliği, dervişliği dilenmek olarak algılamış. Bir kısmı da böyle algılamış. Yani bu, ifrat ve tefritin arasında gidiyor. Oysa Hazreti Pir, Mesnevi’nin 980. beyitinden sonra şöyle diyor, burası benim hoşuma gider çok: “Dünya kazancı için çarelere başvurmak soğuk bir şeydir. Dünyayı terk etmek için çarelere başvurmak ise caizdir, emredilmiştir. Hile ve çare diye zindanı delip de çıkmaya derler; yoksa birisi zaten açılmış deliği kapatırsa, yaptığı iş soğuk ve ters bir iştir. Bu dünya zindandır, biz de zindandaki mahpuslarız. Zindanı del, kendini kurtar. Dünya nedir? Allah’tan gafil olmaktır. Kumaş, para ölçüp tartarak ticaret etmek ve kadın, dünya değildir.
Tekrar burayı okuyorum: “Dünya nedir? Allah’tan gafil olmaktır. Kumaş, para ölçüp tartarak ticaret yapmak ve kadın, dünya değildir. Din yolunda sarf etmek üzere kazandığın mala Peygamber, “Ne güzel mal!” demiştir. Demek ki gaflet neymiş? Allah’ı unutmakmış. Yoksa bir kimsenin çoluğunu, çocuğunu, kendini geçindirebilmesi için bu dünya hayatında kimseye el avuç açmadan hayatı devam ettirebilmesi için çalışmak para kazanmak ticaret yapmak veya herhangi bir yerde çalışmak gaflet değilmiş demek ki. Gafletin ana teması o zaman ne? Allah’tan uzak olmak, Allah’la bağını kesmek, Allah’la aranda perde oluşması. işte bir kısım zaman zaman sûfîlerin yanıldıkları yer burası olmuş. Onlar “Dünyayı terk edeceğiz.” derlerken insanlara el avuç açmışlar, dilencilik yapmışlar. Hatta dilenmeyi de nefis terbiyesi adı altında yapmışlar. Bir gün çünkü Ulu Cami’de yatsı namazını kıldım, çıktım oradan dışarı, birisi beni sakallı görünce, “Hacı efendi, bir saniye,” dedi bana. “Buyur,” dedim. Ondan sonra dedi “Allah için bana bir şeyler ver.” Beni dedi şeyhim seyahate çıkardı,” dedi. Böyle onun böyle sakalıyla dilenmesi çok zoruma gitti. Dedim ki: “Dinin neresinde var dilenmek? Beni dedi şeyhim seyahate çıkardı. Dedim bak, benim dedim şeyhimin şeyhimin şeyhi, seyahate çıkmış. Üstadı onu seyahate çıkarmış ama ona demiş ki asla hiç kimseden hiçbir şey istemeyeceksin, verirlerse yiyeceksin yatacak yer gösterirlerse yatacaksın, bir bineğe bindirirlerse bineceksin asla hiç kimseden hiçbir şey istemeyeceksin demiş, dedim. Bu durdu. Bak dedim. Bir üstat bir müridini seyahate çıkarabilir ama onu dedim dilendirmezler. Sen dedim yanlış bir yoldasın. işte ben sana çok dua ederim de işte bana bir şeyler ver de. Nerde senin şeyhin dedim. Samsun’da dedi. Döndürdüm bunun omuzlarından tuttum Samsun’a, şimdi deki dedim: ‘Efendim, ben açım, beni doyur.’ Bu böyle baktı şimdi tuhaf tuhaf. Dedim bunu söyle; dilenme dedim. Dilenmek yok islam’da dedim. Dedim asla. Hele sûfilikte dedim, halini arz etmek bile yok.
Sufi halini arz etmez, açtır, çorba içmiştir, dudağında kürdan vardır, et yemiş gibi. “Ben açım” demek yok sufilikte! Bir şeye ihtiyacın olduğunu beyan etmek yok başkasının yanında; bu gaflet, o kimse Allah’tan çünkü! O Allah’tan uzak. Ne yapacak o, Allah’la bağını kuvvetlendirecek? E şimdi gaflet o zaman ne oldu? Allah’tan uzaklaşan insanlar için geçerli oldu. “Akıllılık, uyanıklık bu dünya için afettir.” Bir insanın akıllı olması nedir? O akıl sahipleri ki Allah’a iman ederler. O akıl sahipleri Kur’an ve sünnete tabi olurlar. O akıl sahipleri Kur’an ve sünnete tabi olur. O zaman akıl sahibi kimler? Nur Suresi, ayet 37: “Onlar öyle kişilerdir ki onları ne bir ticaret ne bir alışveriş Allah’ı zikretmekten, namazı dosdoğru kılmaktan ve zekat vermekten alıkoyar. Onlar kalplerin ve gözlerin ters döneceği o günden korkarlar.” O zaman akıllı kimse kimmiş? Onlar öyle kimselermiş ki bu dünyadaki ne bir ticaret ne bir alışveriş onları Allah’ı zikretmekten alıkoymazmış. Akıllı kimse odur ki hem ticaretini yapar hem alışverişini yapar hem de Allah’ı zikretmekten geri kalmaz. Akıllı kimse odur hem evlenir, evlat sahibi olur hem de mal sahibi olur ama Allah’ı zikretmekten geri durmaz. ‘O müminler ki akıllıdırlar.’ Akıllı kimse dünyayı terk etmez, dünya sevgisini terk eder. O akıllı kimse “Ben evladımı sevmiyorum” da demez, evladını sever, Allah için sever; eşini sever, Allah için sever; arkadaşını sever, Allah için sever; şeyhini sever, Allah için sever; Allah için sever! O gözünün gördüğü her şeyi sever ama sevgisi Allah içindir. O sevdikleri onu Allah’ın zikrinden geri döndürmez, o sevdiklerinden dolayı Allah’ın zikrini terk etmez. O zaman bize bu dünyanın sevgisi yasak edildi. Dünya yasaklanmadı bize. Çünkü Müslüman ne diyor? Onlar öyle kişilerdir ki onlar ne yaparlarmış? Dost doğru namaz kılarlarmış ve Allah’ı dost doğru zikrederlermiş ve aynı zamanda da zekat verirlermiş.
Dünyanın sevgisi, alışverişin sevgisi onları zekat vermekten geri durdurmaz. Zekat vermek zengine mahsus bir şeydir, zengine aittir zekat ve bütün Müslümanlara zekat farzdır. Bu şudur: Müslümanlar zekat verebilecek zenginliğe ulaşmak zorundadırlar. islam tembelliği reddeder. Bir Müslüman dilenci noktasında durmaz. Hatta daha ileri hadis-i şerife göre o Müslümanın rızkı kılıcının ucundadır yani cihattır çünkü en hayırlı mal en hayırlı kazanç cihattır birinci derecede, ikincisinde ticarettir, üçüncüsünde sanattır, dördüncüsünde ziraattır, beşincisinde hayvancılıktır, altıncısı kiradır. Gelir açısından fazilet noktasında, en faziletli birinci derecede cihattan kazanılan ganimetler. Müslümanlar ne zamanki cihadı bıraktılar, batılıların elinde köle oldular, kafirlerin elinde oyuncak oldular. Cihadı terk ettikleri için! Cihadı terk ettikleri için namuslarının bir kıymeti kalmadı, cihadı terk ettikleri için topraklarının bir kıymeti kalmadı, cihadı terk ettikleri için
kanlarının bir kıymeti kalmadı, cihadı terk ettikleri için Müslümanların izzet ve şerefleri kıymet olarak kalmadı. Biz kendi kendimize izzetten, şereften bahsediyoruz, kendi kendimize bahsediyoruz. Bir batılı nezdinde, bir kafir nezdinde bizim izzet ve şerefimiz yok. Diledikleri zaman diledikleri yerde soykırım yapıyorlar, katliam yapıyorlar ve bütün islam dünyası bunu seyrediyor ve islam dünyasının bu izzet ve şerefine dokunmuyor. Dün Bosna’da yaptılar bunu, hala da Bosna’da kayıp Bosnalı Müslümanlar var, hala daha bulunmamış, öldü mü ölmedi mi, kayıp, nüfustan düşülmemiş. Muhakkak ki onlar cihatta şehit oldular ama nüfustan dahi düşülmemiş. Bosna’da bakın, Bosna’da yaklaşık yani son daha sayı tamamlanmadı, o günün sayısıyla yirmi binin üzerinde sadece Srebrenitza’da dokuz bin kusur kişi var, yirmi binin üzerinde şehit var ve tecavüze uğramış kadınlar, tecavüze uğramış kızlar var ve bunların hesabı görülmedi, hesabı görülmemiş bir Bosna katliamı var. Hesabı görülmemiş!
Hesabı görülmemiş bir Afganistan katliamı var. Hesabı görülmemiş bir Irak katliamı var. Hesabı görülmemiş bir Suriye katliamı var ve kırk yıldan beri devam eden, elli yıldan beri devam eden, daha ileri, yüz yıldan beri devam eden, daha ileri yüz yirmi, yüz otuz yıldan beri devam eden bir Filistin katliamı var, bunun da hesabı görülmüş değil. O Kuzey Afrika ve Afrika’yı saymıyorum, Doğu Türkistan’ı saymıyorum, Rus bölgelerinde çekilen eziyetleri yapılan katliamları saymıyorum ve dünya üzerinde Müslümanlar iki yüz yıldan beri ne yazık ki izzet ve şereflerini kaybetmiş vaziyetteler, bu cihadı terk ettiklerinden dolayı. Yani artık Müslümanlar akıllarını terk ettiler, akıllı değiller. Müslümanlar heva ve heveslerine uydular. Müslümanlar heva ve heveslerini ilahlaştırdılar. Müslümanlar kendi nefislerinin derdine düştü, dünyalık derdine düştü. Adamın kara cumasını biz mübarek cuma yaptık. Batılıların alışverişte “kara cuma” diye nitelendirdiklerini, biz getirdik burada “mübarek cuma indirimleri” oldu. Bizde böyle oldu. Biz onlara dahi uyarken kendi nefsimize uyarladık ve batının o alışveriş çılgınlığını, kapitalist sistemin o alışveriş çılgınlığını aldık, getirdik, içimize yerleştirdik.
Hepimizin şimdi beşer, onar, yirmişer tane gömleği, beşer, onar, yirmişer tane kazığı, beşer, onar, yirmişer tane pantolonu, ceketi, osu busu var, biz hala daha alacağız diye uğraşıyoruz ve Müslümanlar bu manada izzet ve şereflerini kaybettiler ve akıllılığı kaybettiler çünkü, asıl akıllılık Kur’an ve sünnete tabi olma, ona sahip çıkmaydı, asıl akıllılık haramlardan uzak durmaydı, biz o akıllılığı terk ettik ve Hazreti Pir diyor ki: “Akıllılık, uyanıklık bu dünya için afettir.” Evet, siz uyanık olursanız o zaman dünyayı idare etmek isteyenler, dünyayı ütmek isteyenler, sömürmek isteyenler için afetsiniz. Yani hep alay ettiler ya “bir lokma bir hırka” diye. Benim ilk dervişlik
yıllarımda ‘işte siz bir hırkacı, bir lokmacısınız…’ Keşke Müslümanlar bir hırka bir lokmada kalsaydı, bu tüketim israf çılgınlığına bulaşmamış olsaydı. Keşke Müslümanlar bir lokma bir hırka felsefesinde durup da teknolojide ilerleseydi, silah yapımında ilerleseydi, savaş alet, araç ve gereçlerinde ilerleseydi. Keşke Müslümanlar bir lokma bir hırka yapsalardı da araba üretselerdi, tank üretselerdi, tank üretselerdi, ticaret üretselerdi, fabrika kursalardı ama Müslümanlar onu da yapmadılar. Tabii bizde de şöyle bir şey var ya, hep dış düşman var. iç ve dış düşmanlar! Ya bu içimizdeki düşmanları devlet tespit etsin, boğalım hepsini de ya! Tükürükle boğalım! iç düşman kimse desin ya iç düşmanlar şunlar, bizim yükselmemizi, bizim teknolojide ileri gitmemizi engelleyen iç düşmanlar şunlar desin, biz boğalım ya bunları, yeter! Ben atmış üç yaşındayım, elli yıldan beri bunu dinliyorum ya. Bir türlü bu iç düşmanı halledemedik biz kimse! Dış düşmansa da kimse söylesin, öyle ya. Yunanistan mı, Bulgaristan mı komşu olarak? iran mı, Irak mı, Suriye mi? Kim bu? Rusya mı, Azerbaycan mı? Kim dış düşman? Natoysa biz içindeyiz, asıl düşman o da onu söyleyemiyor hiç kimse. Asıl düşman Batı, söyleyemiyor hiç kimse. E söyleyin bilelim, o da yok. Allah bizi affetsin. O yüzden akıllılık dünya için afettir, gaflet ise dünya için dünyanın direği hükmündedir. Çünkü gaflette olanlar ancak dünyayı mamur ederler.
“Akıllılık, o alemdendir. Galip gelirse bu alem alçalır.”
Akıllılık maneviyattan gelir, ötelerden gelir, Kur’an, sünnetten gelir ve “o alem” ifadesi manevi bir alemi işaret eder. Yani dünya ile alakalı değildir bu. Onun tecelliyatı dünyayadır ama dünya ile alakalı değildir. Maneviyat bu manada şahısların üzerinden dünyaya tecelli eder, şahısların üzerinden! Maneviyat taşa toprağa tecelli etmez, gerekirse eder ama öyle değildir. O zaman burdaki maneviyattan kasıt, kişilerin üzerine manevi tecellilerdir. Öyle olunca yani o ilahi tecellilere mazhar olan kimseler bu aleme çok kıymet vermezler. Çünkü manevi alemle haşir neşir olduklarından dolayı dünyevi alemle onlar sevgi noktasında haşir neşir olmazlar. Öyle olunca da dünya onların peşinden koşar, aldatmak için koşar, kandırmak için koşar, kendine döndürmek için koşar dünya onlara. Yalvarır onlara.
Bazen dervişler böyle rüya anlatırlar, yazıyorlar bana. Hani işte rüyalarda genelde kadın suretinde görünür erkeklere dünya, kadınlara da erkek suretinde görünür, peşinden koşar onun. O kimse biraz yönünü maneviyata döndürdü mü dünya peşinden koşar, hemen önüne onun şeytan bir sürü vesveseler getirir: “Dünyalığını kaybedeceksin, iflas edeceksin, şunu yapacaksın, bunu yapacaksın, perişan olacaksın, çoluğun çocuğun seni terk edecek filan.” Bunlar normalde nedir? O dünyayla alakalı vesveselerdir. Allah muhafaza eylesin, amin. Akıllılık galip gelirse bir kimsede, yani Kur’an’a,
sünnete bağlılık, manevi aleme bağlılık galip gelirse o kimsede dünyevi olarak dünyevi duygular, dünyevi düşünceler alçalır, aşağı iner, o bitmez ama aşağı iner. O yüzden burada bizim sufi anlayışımızda dengede götürülmesi gerekir. Bizim sufilik anlayışımız hem maneviyatı hem de dünyayı dengede götürmektir. Dünyayı dengede götürmek dünyayı sevmek, aşık olmak değildir. Biz bu manada dünyayı terk etmeyiz. Neyse işimiz işimizi yaparız, çoluğumuza çocuğumuza, etrafımıza faydalı olmaya çalışırız çünkü ‘sizin en faydalılarınız etrafına en fazla faydası dokunanınızdır.’ Çocuklarınıza harcadığınız sadakadandır, eşlerinize harcadığınız sadakadandır, bir kadının kocasına yemek pişirmesi sadakadır, bir erkeğin evine bakması yiyecek içecek getirmesi sadakadır. Bir babanın çoluğuna çocuğuna harcadığı her şey sadakadır, sadakadır! Hatta bir kimse cömertlik yapacağı zaman önce eş ve çocuklarından başlar birinci derecede cömertlik bir kimsenin eş ve çocuklarınadır. Ondan sonra yakın akrabalarına ve arkadaşlarınadır. E böyle olunca biz çoluğumuza çocuğumuza, yakın dairemize cömert davranırız, cömertlik çünkü eşinden ve çocuklarından başlar, cömertlik arkadaşlarından, dostlarından başlar. Nefis, insana eş ve çocuğuna cömertlik yaptırmaz, gider dışardan dıdısının dıdısına cömertlik yaptırır. Bir de böyle gösterişe de girdiyse o kimse, hani bak, işte Mustafa falanca yere de yardım ediyor filan. Ooooo! Veya sülalede filancaya da yardım etmiş. Ooo. Tamam! Mustafa’yı alkışlayacaklar ya, sülale el pençe ona divan duracak. Kim geliyor? Mustafa Özbağ geliyor, filancaya da yardım etmiş, fişmancaya da yardım etmiş. Bizi böyle gösteriş, bizi şatahat böyle dürtükler bizi!
Adam yazıyor ya ‘filancanın zekatıdır!’ Kendi köyüne göndermiş, zekat dağıtıyor ya arkadaş! Bursa’dan tekstilci arkadaş, köyden çıkmış çobanlık yaparken çobanlık yaptığı köye zekat gönderiyor, tırın önüne de yazdırmış ‘filancanın zekatıdır.’ Köye gidiyor, Anadolu’ya. Bu yok islam’da. Sen zekatını dağıtırken hiç kimseye haber vermeden dağıtacaksın. Hazreti Hasan Efendimiz gece dağıtırdı sadakaları. Sırtına alır gece dağıtım yapardı. Birisi öyle dedi, ya neden gece dağıtıyorsunuz? Gündüz dağıtsanız da herkes görse olmaz mı dedi bize. Ben dedim, Hazreti Hasan Efendimiz gece dağıtırmış, biz onun yaptığı yoldan yüruyoruz dedim. Kimse görmesin yaptığımızı dedim, yani o yardımı alan ailenin de gururunu düşüneceksin, onu da düşüneceksin. Etraftaki komşulara, ‘aaa ona filanca vakıf yardım ediyor’ dedirttirmeyeceksin. Bizim Allah razı olsun, kardeşler bu konuda çok titizler, giderler kapının önüne bırakırlar, zili çalarlar giderler. Bu kadar. Şimdi bu aslında çok eski bir adet, gelenek, örf, kültürdür. Bizim medeniyetimiz budur. Biz fukaranın fukaralığını yüzüne çarpmayız, böyle bir şey yoktur. islam medeniyeti budur. Senin yardım ettiğini hiç kimse bilmez, bitti! islam
medeniyetidir bu. E tabii bunları biz kaybettik, Allah bizi affetsin. işte bizim sufilik anlayışımızda akıllı kimse dünyasını da ahiretini de ölçülü götürür. Ben o yüzden sorarım arada; boş, çalışmayan kimse var mı diye. Neden çalışacaksın kardeşim. Benim hiç hoşuma gitmeyen esnaf, saat dokuzda dükkan açan, dokuz buçukta dükkan açandır. isterse ağzıyla kuş tutsun bana o. Esnaf mısın kardeşim, esnafsın. Sen erkenden dükkanı açacaksın. Orda herkesten önce açacaksın sen. Sufi misin? Evet. Bu yolun adabına, erkanına uyacaksın. Erkenden gideceksin dükkanını açacaksın. Fabrikada mı çalışıyorsun? Evet, sen geç kalmayacaksın işine. Sen mesaiden kaytarmayacaksın. Sen memur musun? Evet. Mesaiden kaytarmayacaksın sen. Herkes kaytarıyormuş! Sen kaytarmayacaksın kardeşim.
Sen kazancına haram bulaştırmayacaksın. Sen resmi dairede mi çalışıyorsun? Evet, sen rüşvet yemeyeceksin, senin etrafındaki herkes yiyebilir, bir bahanesini bulabilir yiyebilir. Sen yemeyeceksin. Sen bu imzayı ben üç bin lira karşılığında, beş bin lira karşılığında atıyorum demeyeceksin. Diyorsan senin bu yolla işin yok canım kardeşim. Senin bu yolla işin yok! Tarımla uğraşıyorsun değil mi? Evet. Sen bahçeni kazacaksın, tarlanı süreceksin. Gübre atılacaksa gübreni atacaksın. Sen bir ağaç nasıl meyve vermesi gerekiyorsa senin ağacın diğerlerinden fazla vermeli Sen öyle bakım yapmalısın. Öyle üzerinde titizlikte durmalısın. Sufi, dünyasında da ahiretinde de disiplinlidir. Sufi evinde de disiplinlidir; evine bir şey lazım, evine bakar, evini çiçek gibi yapar. Kadın da erkek de. Evleri çiçek gibidir. Evleri miskü amber kokar, sufinin evi. Sufinin evinde pislik kokmaz, başka kokular yoktur. Huzur vardır sufinin evinde. Sufinin vücudu ekşi ekşi ekşi kokmaz, ter kokmaz, vücudu tertemizdir onun. Vücudunda temizlenmesi gereken yerler temizlenmiştir, duşunu almıştır, düpdüzgün kokar sufi. Kadını da erkeği de. Sufi her şeyde titiz ve temizdir ve disiplinlidir. Bu ben sufiyim, dünyayla işim yok, saç sakal karışık…Öyle sufilik yoktur. Bizim yolumuzda sufi dilenci gibi de giyinmez. çok kıyafetin olması şart değil. Temiz giyinirsin, tertipli giyinirsin, düzenli giyinirsin. Sen dişlerin bakımsız, saçın sakalın bakımsız, senin vücudun bakımsız, üstün başın bakımsız…Öyle sufilik yok. Hırpani bir sufilik yok. Saçı başı dağılmış, kıyafetleri dağılmış, böyle bir sufilik yok. Bizim yolumuz hem dünyayı hem de ahireti dengede götürmektir, o dengeyi kurmak zorundadır sufi. Ancak akıllı insanlar o dengeyi kurarlar, akıllı insan! O akıllı insan evinde dengeyi kurar, işinde dengeyi kurar, dergahta dengeyi kurar, ailesine zaman ayırır, çocuklarına zaman ayırır. Dergahına da zaman ayırır. Annesine babasına da zaman ayırır. Üstadına da zaman ayırır. Dengeli götürür, dengeli. O yüzden bizim için denge önemli bir meseledir, sufinin dengesi yoksa onun sufiliği de düzgün değildir. Bir
gün dersi çeker, iki gün çekmez. Beş gün çeker, üç gün bırakır, dengesiz! O istikrar yok onda, doğru değil. Sufi dengelidir. Bir şeyi yıpratmaz, yıpratmamak için özen gösterir. Özen gösterir! “Ya Lütfi kardeş bizim derviş abimiz.” “Eee?” “Ya götüreyim arabanın bir tarafını tık tık yaptırayım ya! “Nasıl olsa iki tıktıktan para almaz.” iyi, gittin bir sefer para almadı, şimdi o yol yapıyor! ikinciye bir daha gidiyor, gene iki tıktık yaptıracak, gene iki pıtpıt yaptıracak, yol yapıyor ya şimdi o! Değil, sufilik bu değil kardeşim! Bu değil! Denge! Sen onu istismar ediyorsun. istismar ediyorsun, istismar etme! Sufi, her şeyini dengede götürür. Her şeyini! Akıllıdır çünkü. işte böyle akıllı olunca, o öte alemden geliyor o akıllılık ve öte alemden geldiği için denge kuruyor. O artık öteyle burasını dengelemiş. Hani ben bazen derim ya orası da burası da aynı. Yani sen, her an için manevi düşün ve dünyaya da manevi bak. O zaman dünyaya da manevi bakınca sen haksızlık etme, uğursuzluk etme, sen yanlış işlere girişme. Evet, başkasının hakkına tecavüz etme, sen akıllı insanlardan ol. Allah bizi onlardan eylesin. Amin. O yüzden bir kimsenin kalbi aklıyla dünyevi aklı dengeli yürümesi lazım. Eğer o denge olmazsa o zaman o kimsenin yolu ne yazık ki şaşırır. Allah muhafaza eylesin.
“Akıllılık güneştir, hırs ise buzdur.”
Akıllılık güneştir, hırs ise buzdur. Buz güneşi görünce ne olur? Erir gider, su olur, hatta buharlaşır gider. O zaman güneşe baktığımızda güneş aynı zamanda ne yapar? Aydınlatır, aynı zamanda ısıtır, aynı zamanda bütün bitkiler, meyveler, tabiat, güneş ışınlarıyla canlanır. Meyveler olgunlaşır, sebzeler olgunlaşır. Güneş olmazsa bir şeyin olgunlaşması çok zor olur. Bakın çok zor olur. Ben kendim yaşıyorum bunu, terasta bir şeyler ekiyorum kendimce, olmuyor. Tabii bizim iğdirlilere göre de her şey güneş görmediği için. Geliyor muhtar bakıyor, güneş görmüyor ya ondan böyle oluyor diyor. Yani bahane hazır. Bizim Fatih’e diyorum, Fatih böyle böyle, güneş görmüyor Efendim diyor. Tamam, pes ettim ben de artık. Bir dahaki seneye bir şey ekmeyeceğim ben.
En son Fatih limon ağaçlarına da dedi ki dedim bu limonlar limon vermiyor kaç yıldan beri dedim ben, olsun yeşillik olarak burda dursun dedi. Yani limon da vermeyecek onlar ama kökle de demiyor. Kökle dese yerine bir şey isteyeceğim ya ben. Ne ekelim diyeceğim, yine bunların başına dert olacağım, bunların başına salça olacağım gene. Olmayacak gene. En iyisi onlar çözümü buldular, dediler ki bunlar yeşillik olarak burada dursun. Hem dediler karşı hani pencerelere de engel oluyor. Ondan sonra, e tamam, yeşillik olarak duruyor, bir şey gelmiyor. Neden? Güneş görmüyor. iyi. inandık. Tamam, güneş görmüyor. Tabii bendeki hırsı bilmiyorlar onlar. Ben tabi
Şaban’a bir gün diyeceğim sök bunun üstünü, güneş gören cam koy üstüne diyeceğim, o zaman ne diyecekler, onu bilmiyorum tabi. Bir de diyorum yaşım atmış üç, Mustafa Özbağ öleceksin gideceksin, ya daha hala da hırs etme diyorum, ondan sonra, boş ver diyorum, yiyeceğin iki tane domates diyorum ama hiç şey yok yani, hemen domatesi getiriyorlar, biberi getiriyorlar. Orada bir küçük yer var ya uzakta, ona da girişte yasak zaten köye. Bilmiyorum artık, nerede muhtar? El kaldır muhtar. Başına ne gelecek bilmiyorum artık yani bir melet kesilebilir senin başına.
Şimdi güneş olgunlaştırıyor ya bütün meyveyi sebzeyi, güneş akıllılıktır, güneş ilahi rahmettir. Güneş ilm-i ilahiden gelen kalbî ilimdir. Öyle olunca, o güneş gibidir, hırs dediğimiz şeyi o durdurur, yoksa insandaki hırs bitmez, hırs yok olmaz. Eğer bir kimsenin hırsı aşağılardaysa bunu da unutmayın bir not alın kendinize, kişilik analizi; bir kimsenin hırsı yoksa uzak durun ondan, onunla arkadaşlık etmeyin. Tuhaf size. Sebep? O kimsenin hırsı olmadığından dolayı. Tembeldir, hırsı olmalı ki bir yerlere ulaşmak için çaba göstermeli. O hırs, yönlendirilebilir bir hırs olacak. Yönlendirilebilir yani, onu, o hırsı akıllılığa yönlendireceğiz. O hırsı doğruya, doğru noktada yürümeye yönlendireceğiz, o hırsı mesela Kur’an ve Sünnet yolunda çalışmaya yönlendireceğiz, o hırsı helalden kazanmaya yönlendireceğiz, o hırsı okulu bitirmeye yönlendireceğiz, o hırsı üniversite okumaya yönlendireceğiz, o hırsı bir kimse bir iş yapıyor, o işte başarıya yönlendireceğiz. O kimse de o hırs olmalı. Bir kimsenin hırsı yoksa başarısızdır o, başarısız. Sen bu sene bilanço yaptın. Ne kadarlık karla kapattın? %20 ile. Sen bir dahaki sene %25’i, %30’u, %40’ı hedeflemen lazım. Sen busene, zakirsin, bulunduğun yerde kaç kişiyle ders yaptın? Elli kişiyle. Bir dahaki seneye yüz kişiyle yapman lazım dersi. Sen bir mahallede ders yapıyorsun. Bir dahaki seneye iki mahallede, üç mahallede ders yapman lazım. Sen bu sene kaç kişinin dervişliğine sebep oldun? Beş kişinin. Seneye elli kişiyle olman lazım. Sende bu yoksa, sen yerinde sayıyorsun. Yerinde sayıyorsun! Ticaret yapıyorsun, bu sene ne kadar? Bir milyon dolarlık iş yapmışsın, bir dahaki sene bir buçuk milyon dolara gözünü dikeceksin.
Ben bu yıl kaç il yapmışım? Altı il yapmışım, yedi il yapmışım. Bir dahaki sene ben onu on ile çıkarmam lazım. Ben turu kaç ayda bitiriyorum? Dört ayda. Bir dahaki yıla altı ayda bitirmem lazım. Çoğaltmam lazım. Bu manevi hırs. Bu şeyh olma hırsı değil, Kur’an ve sünnet yolunda daha fazla insana hitap etme, daha fazla insana ulaşma, daha, bir kişi daha fazla Allah desin, bir kişi daha fazla Allah desin, Allah’ı tanısın, Allah’ı bilsin. Bir kişiyi daha, bir kişiyi daha cehennemin çukurundan kurtaralım Allah’ın izniyle. Bir kişiyi daha şeytanın midesinden çıkaralım Allah’ın izniyle.
Bu hırs olması lazım o kimsede. Bu islam dünyası, bu hırsı kaybetti. Dokuz milyonluk Yahudi islam dünyasının içinden geçiyor. Biz koca seksen beş milyonluk Türkiye’yiz, yakında bize saldıracak diyoruz. O bize saldırmadan biz onun boğazını sıkmayı düşünmüyoruz. Hani Selahattin Eyyubi hiç gülmezmiş ya, dayanamamış veziri, demiş ki efendim, hiç gülmüyorsun, halk bu yüzden sizden şikayetçi demiş, etrafınızdakiler demiş, siz demiş tebessüm etmiyorsunuz hiç. Dönmüş, demiş: “Kudüs gavurların elinde işgal altındayken bize tebessüm etmek” demiş. “Ar gelir.” Onda o şuur olduğu için Kudüs Fatihi oldu.
Bizde o şuur yok. Bizde o hırs da yok. Yani birileri işgal etmeye kalksa bunlar bizi daha iyi idare edebilirler deyip, biz teslim bile olabiliriz. Hani birileri Kurtuluş Savaşı’ndan önce ingiliz mandası olmayı kabul etmişler ya. ismet inönü! Kimisi Amerikan mandasını istemiş, kimisi ingiliz mandasını istemiş. istemişler! Şimdi bunlar bizim içimizde yok değil. Osmanlı’daki sabetaistler duruyor içimizde. Osmanlı’daki Rumlar duruyor içimizde, Osmanlı’dan kalan Ermeniler duruyor içimizde, Osmanlı’dan kalan Yahudiler duruyor içimizde, içimizde, bizim vatandaşımız onlar, bu toprakların insanları ama dost değil. Dedem anlattı, Efe dedem. Yunan izmir’e çıktığında izmir’deki Rumlar ve bir kısım yerel izmirliler, yerel izmirliler Yunanlılar izmir’e çıkınca güllerle karşılamış. Bayındır’da da yerel Rumlar varmış, onlar da hazırlık yapmışlar; hani böyle çelenkler, güller filan. Tabi dedemler, baskın basanındır, dağıtmışlar. Sonra Yunan askeri Bayındır’a, istasyona inince bazı yerli Rumlar onları karşılamış. Dedeme dedim: “Ne yaptınız sonra siz? Hani siz ne yaptınız?” “Hepsini bertaraf ettik” dedi, teker teker dedi. E dedim: “Burdan hani Rumlar Bayındır’dan” dedim, “kaçmadı mı?” “Kaçak Rum kalmamıştı o zaman” dedi. Yani Bayındır’dan kaçacak Rum bırakmamışlar. Onları böyle bertaraf etmişler.” E dedim: “Yunan askerleri” dedi, “kışlalarından çıkamadılar” dedi. “O” dedi, “karakol binasından çıkamadılar” dedi. “Haber aldığımızda” dedi, “çıktıkları anda” dedi, “dışarıda tepeliyorduk” dedi. Onlara kim ekmek sattı Bayındır’dan? Kim hayvan eti sattı, kim şeker sattı, kim pirinç sattı, kim bulgur sattı yerel halktan dedem onlara karşı düşmandı zaten. Bir kısmını halletmişler. Dedeme birisinden bir şey bahsetsinler, diyelim ki bir yerden bir kız alıyorlar değil mi, muhabbet işte. Anneannem, teyzemler filan böyle muhabbet ediyorlar: “Filancanın fişmancasını fişmancaya istemişler.” “Kim o?” Soruyor şimdi. “Filancanın fişmancasınının işte kızını istiyorlar.” Deden duruyor bir müddet, düşünüyor. “Hımmm! Eşek keratalar” dediği zaman o kıza, o kızda bir sıkıntı var kızın ailesinde. Bana söylerdi, başka kimseye değil. Sonra derdim: “Dede bunlarda ne var?” “Oğlum onun işte amcaları vardı. Yunan burdayken onlara buğday
sattı.” E sonra ne oldu? Sonra biz onu sıkıştırdık işte, şu oldu bu oldu filan ama o buğday sattı ya onun amcası, dedem onu komple silip atıyor sülaleyi. işte filanca Efe diyorlar ya, soruyorum dedeme filanca: “Hımmm! Ne Efesi!” “Çalı Efesi o, yakacaktık biz onu dağda, kaçtı elimizden.” Çalı Efesi! Dağda yakacaklarmış onu, kaçmış ellerinden. Sebep? O böyle efeliğe yakışmayacak hareket etmiş. Akıllılık; Kur’an’dan, sünnetten, akıllılık, vatan sevgisinden, millet sevgisinden, akıllılık ümmet sevgisinden doğar gelirse karşısındaki buzu eritir. Yok, akıllılık dünyaya karşı hırsı, dünyevi makamlar için, dünyevi mevkiler için her şeyi mübah görmekse o akıllılık değil, o heva ve hevesini ilah edinmektir. Allah muhafaza eylesin.
“Akıllılık sudur, bu alem kirdir.”
Akıl sudur, çünkü su her şeyi besler, su herşeyi temizler, su her şeyi pâk eder, su her şeyi tertemiz eder, su insana ve dünya varlığına hayat verir. Akıllılık sudur. Akıllı bir kimse etrafına hayat verendir. Akıllı bir kimse ölüyü diriltendir. Kimdir ölü? Allah’ın zikrini unutandır. Kimdir ölü? Heva ve hevesini ilah edinendir. Akıllı kimdir? Akıllı kimse Allah’ı unutmayan, Allah’ı zikredendir, akıllı kimse aynı zamanda etrafına da Allah’ın zikrini öğütleyip onların da dirilmesini sağlayan kimsedir. Çünkü su gibidir. O, su gibi olunca yağmur gibidir. Su toprağa normalde ben biberi besleyeceğim, domatesi beslemeyeceğim demez. Ben naneye şifayım, maydanoza olmayacağım demez. Su aynı zamanda tevazudur. Su aynı zamanda adı konulmamış kuvvettir. Su aynı zamanda ‘Kahhar’ ismi şerifini içinde saklar. Su aynı zamanda ‘Rahmet’ ismi şerifini içinde saklar. O zaman su bu manada hayat veren, temizleyendir. Kullanıldığı yere göre, kullanıldığı yere göre işlevini yerine getirendir. Yani su başlı başına hikmettir. Yıkılacak yeri yıkar, yapılacak olan yeri yapar, delinecek olan yeri deler. Suyu siz tıp tıp tıp tıp damlatın, mermeri deler. Su tıp tıp tıp damlatın, çeliği deler. Su demiri çelik yapandır. Su aynı zamanda çeliği demire çevirendir.
O zaman su nedir? Akıllılıktır. Akıllı kimse, etrafına hayat veren kimsedir. Akıllı kimse, etrafını temizleyen insandır. Yani onun temizliğine sebep olur ve su bu manada nedir? Tahirdir, kokusu rengi bozulmadıysa su mükemmeldir. Kokusu bozulmuş, su gibi kokmuyor. insanlar vardır kokuları bozuktur, su gibi kokmuyordur. O etrafını temizlemez, o kokar sudur, hiçbir şey yapılmaz onunla. Onun içindeki necaset fazlalaşmıştır, onunla abdest alınmaz, onunla gusül edilmez. Onunla da patlıcan biber sulanmaz Çünkü necasettir. O zaman, suyun rengi vardır. Suyun rengi kendine has renktir, içine giren kabının rengini alır su. Aslında su renksizdir. Akıllı kimse, akıllı kimse, renksizdir. Yani onun için milliyet, onun için ırk, onun için normalde insanların işte Acem olması, Türk olması, Boşnak olması, Arnavut olması,
Pomak olması, şu bu olması değil, onun için Mümin olması, onun için insanın insan olması önemlidir. Akıllı kimse odur ve o akıllı kimse, o akıllı kimse su gibidir; berrak su, su tadında su, lezzetli. içtikçe içesin gelir, içtikçe içesin gelir. Yıkandıkça yıkanasın gelir, yıkandıkça yıkanasın gelir. “Susuz hayat olmaz” derler ya, evet, akıllı insanlar etrafınızda olmazsa siz doğru bir hayat yaşamazsınız. Akıllı kimse senin dostundur, düştüğün yerde tutar. Akıllı kimse senin dostundur, sana nasihat eder, senin doğru olmayanını sana nasihat ederekten tebliğ eder akıllı kimse. Akıllı kimse seni normalde Allah yoluna götürür, akıllı kimse seni Resulullah yoluna götürür, akıllı kimse seni dosdoğru yolda yürütmeye çalışır. O kimse su gibidir. Onsuz hayat olmaz, onsuz hayat olmaz!
“Dünyada hırs ve haset kükremesin diye o alemden akıllılık ancak sı-
zar, sızıntı haline gelir.”
Yani bu dünyevi hırslar, bu dünyevi hasetler, bu dünyevi normalde sıkıntılar; böyle iyice dünyaya hakim olmasın, iyice dünya hırsı, dünyaya tapınma normalde iyice insanları alıp götürmesin diye manevi alemden, manevi alemden akıllılar ve akıllılık yavaş yavaş hiç eksik olmaz. Peygamberler vefat etti. Son peygamber Muhammedi Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem de vefat etti. Bir daha peygamber, nebi, resul herhangi bir kimse gelmeyecek ama peygamber varisi olan veliler, mürşitler bunlar eksik olmayacak. Alimler eksik olmayacak. Tabi bu veliler, mürşitler, alim derken, ahir zaman alimlerinin şeyhlerini kastetmiyorum. Onlar ayrı bir kategori. Gerçekten manevi olarak icazetli, manevi olarak mürşitliği kesin, sahih olan ve alimliği gerçekten sahih alim olan, yani ahir zaman alimi olmayan, yani böyle işte normalde tam bir Kur’an ve sünneti anlatmayan, korkan, böyle Kur’an ve sünneti tebliğ etmeyen alimler, ahir zaman alimi; cebini düşünen, makamını düşünen, mevkisini düşünen alimler, ahir zaman alimi; zalim yöneticilerin peşine takılmış, onların elinde oyuncak olmuş olan alimler, şeyhler, bunlar ahir zaman alimi, şeyhi, bunları kastetmiyorum. Gerçek manada peygamber varisi olan alimler, şeyhler bunlar akıllı insanlar, öteden aldıkları ilmi, ilahiden aldıkları bilgiyi, ilmi etrafına aktaran ve bunlar sızıntı halinde bakın, gürül gürül gelmiyor, bunlar da etrafındaki insanlara sızıntı halinde anlatırlar. Gürül gürül anlatınca dervişler bir anda bakarsınız meczup olmuş, kimisi titriyor, kimisinin ağzı yüzü bozuluyor, kimisi duvara çarpıyor kendini, kimisi değişik şeyler söylüyor, böyle bunlar dervişlik değil bunlar. Derviş, dengeyi kurmuş. Kimisi dervişliği geçim aracı yapmış, kafasına bir sarık, üstüne bir cübbe şeyenlilllah diyor. Kimisi zekat toplamaya çıkmış, kapı kapı zekat topluyor. Kimisi dergi satacağım, kitap satacağım diye uğraşıyor, bunu islami bir mücadele görüyor gibi…Kandırılmış, aldatılmış. Bunlar
o değil bizim dediğimiz. Bunlar o manevi alemden işaret alan ve etrafına o işaretleri, o işaretleri aktaran kimse. işte bu böyle hırs, dünyevi tamahlar kükremesin, komple dünyayı zapturapt altına almasın diye onlar buna karşılık akıllı bir şekilde ne yaparlar? Bunları tebliğ ederler.
“Gayb aleminden çok sızarsa bu dünyada ne hüner kalır ne ayıp.”
Yani normalde öte alemden bu sızıntı fazlalaşırsa, buradan gelen o sırlı ilimler, burdan gelen o manevi ilimler bir süzgeçten geçirilmeden insanlara aktarılırsa bir de işin ters, denge kuruyor Hazreti Pir, eğer böyle de olursa o zaman diyor, ne ayıp kalır ne hırs kalır ne hüner kalır. Yani onları hani örneklemek olarak hemen kalbime geleni söyleyeyim. Hani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri Ebu Hureyre ile karşılaştı ya bir hurma bahçesinde, dedi ki: “Ey Ebu Hureyre, ilk gördüğüne tebliğ et, kim la ilahe illallah derse cennetlik olur, kurtuluşa erer.” Ebu Hureyre dedi ki: “Ya Resulallah, ben söyleyince buna kimse inanmaz ki!” Hemen ayakkabılarını çıkardı Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem , dedi ki: “Delil olarak benim ayakkabılarımı göster.” Delil olarak benim ayakkabılarımı göster! Hurma bahçeliğinden dışarı çıktı. Bakın, sahabeler böyle insanlar! Hazreti Ömer Efendimiz de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerini aramaya çıkmış gece. Tabii çıktı, Ebu Hureyre ile karşılaştı. Ebu Hureyre radıyallahu anh hazretleri, emri yerine getirdi: “Ey Ömer, kim la ilahe illallah derse kurtuluşa erer, o ehli cennettir.” Ebu Hureyre radıyallahu Anh hazretleri anlatıyor. Hazreti Ömer Efendimiz böyle onun göğsüne böyle bir vurmuş: “Sakın bunu kimseye söyleme!” demiş. “Bu kimin sözü?” “Vallahi peygamber söyledi!” diyor. “Bak, ayakkabıları delil olarak.” “Nerede” diyor Allah Resulü? “Hurmalığın içinde.” Güm! Hazreti Ömer Efendimiz hurmalığın içine giriyor. Diyor ki: “Ya Resulallah, böyle demişsin.” “Evet, dedim” diyor. “Kim la ilahe illallah derse kurtuluşa erer, cennetlik olur.” Diyor ki: “Ya Resulallah, bunu insanlar duyarsa, kimse namaz kılmaz, oruç tutmaz.” Hazreti Ömer Efendimize diyor ki: “Ya Ömer, la ilahe illallah diyor cennetin kapısıdır, ibadetler de diyor anahtarıdır.” Ama başlangıç böyle değil, dikkat edin buraya!
Şimdi, akıllılık, akıllılık burada o meseleyi şerh ettiriyor. Onu şerh ettirmek de gaybden geliyor. Yani o öyle Hazreti Ömer Efendimizin sözü de küstahlığından değil. O da ilm-i ilahiden, meseleyi şerh ettiriyor Cenab-ı Hak, peygamberine şerh ettiriyor yine. Hazreti Ömer Efendimizin aklına değil, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri vahye dayanıyor. O da şerh, şerh de vahiy. işte eğer gayp tarafından fütursuz böyle bazı meczup kimseler vardır. Meczup! Bu meczuplardan din öğrenilmez. Böyle sufiler, meczup insanları severler, sufiliğin içerisinde hoş şeylerdir, hoş şey. Bunlar
lazım mı? Lazım. Sufiliğin rengidir bunlar, ben meczupları severim örneğin, çok da değil, böyle başıma cebelleş olmasınlar. Bir ara biri gidiyor biri geliyor, biri gidiyor biri geliyor…Dedim ya Rabbi, ben bunlarla mı uğraşacağım, içimden. Benim işim ayrı dedim, bunların işi ayrı. Hu diyen geliyor, hay diyen geliyor, gidiyor. Kimisi asasıyla, kimisi bastonuyla vuruyor dükkanın girişinde asayı güm güm. Bütün herkes bakıyor, sakallı birisi, cübbeli, girmiş böyle medrese pasajının içine: “Huuu” Allah’ım diyorum, geldi gene birisi. ! Bağırıyor ordan. “Şeyh Mustafa Efendi, Bağdat’tan geliyorum, Hazreti Geylani’nin sana selamı var, huuu” diyor, bizim bütün çarşı bana bakıyor, utanıyorum. Utancımdan yerin dibine giriyorum. Allah’ım bu ne diyorum ya! Geliyor şimdi kocaman cübbe, sarık, takke, böyle şey değil! Yani normalde o zamanlar böyle kimse yapmıyor, sıkı ortalık. Yıl 90, 91. Millet şeyh efendiyi Ulu Cami’de görünce uzaklaşıyor, uzaktan böyle selam veriyor, yanına dahi kimse gelmiyor. Değil mi Hüseyin aga? Şimdi çok seviyorlar! Esnaflar ya arkadaşlar, olur mu olur, belli olmasın yani onunla beraber oldukları! Öyle bir zaman. Geliyor, benim korkum, çekintim yok, geliyor huuu, hayyy, geliyor, oturuyor, yiyoruz, içiyoruz filan. işte “Geylani Hazretleri senin hakkında şunu dedi, bu böyle oldu, şu şöyle oldu…” Bütün çarşı sinema seyrediyor bizden. Bir, iki, üç…Ulu Cami’de ayrı, dükkanda ayrı… Yok, olacak gibi değil, dedim ya, Ulu Cami’de ayıp söylemesi işte. Kuşluk namazı kılıyorum, arkadan sesleniyor: “Huuu!” Dönüp bakmıyorum ben şimdi. “Hay hay hay hay hay…” bağırıyor şimdi arkadan böyle zikirle. Ben dönüp bakmıyorum şimdi.
Ne yapsa dönüp bakmıyorum. Diyorum ki geldi biri daha. En sonunda geliyor şimdi benim tam önüme oturuyor, yüzünü de bana dönüyor, ben namaz kılıyorum, böyle bakıyor şimdi. “Esselamün Aleyküm verahmetullah.” “Esselamün Aleyküm.” Ben hiç onu görmüyormuş gibi davranıyorum ben şimdi, bana diyor ki: “Kalk şuradan yedi tane turnadan, yedi tane ortada şey var ya, su var ya. “Yedi tane diyor kurnadan üçer yudum su iç. Her üç yudumda bir ne muradın varsa niyet et, Allah niyetini verecek” diyor. Ben böyle baktım, “Kalk sen iç” dedim. Benim bu dünyada hiçbir niyetim yok dedim, senin var herhalde dedim, işini sen o tarafa döndürmüşsün, Kalk dedim iç. “Nasıl” Emrediyorum sana. Kalk dedim, göreceğim ben de. Bu şimdi gitti, üç yudum içiyor, “sana niyet ettimmmm”, bağırıyor oradan. Kurtuluş yok, bütün cami bana bakıyor. O camide görevliler var ya orada kapıda duranlar, şimdi başladılar bana da el pençe durmaya. Ben çıkıyorum, “hocam hayırlı günler”, ya önceden öyle değildiniz, iki tane meczup bağırdı, çağırdı, bunların tavrı da değişti bana. Bir de korkuyorlar onlardan. Birisi öyle dedi. Bir tane Erzurumlu vardı orada, biraz hafiften iri
yarı, bu kitapçılara bakan, medrese pasajına bakan yerde. “Hocam bunlar insana zarar verir mi?” dedi. “Verir” dedim, “verir” dedim. Gerçekten de verir onlar, onların şeyhleri yok ya, zarar da verir, zarar verdiğinin farkına da varmaz. Kalbime ses geldi: “Buna bir şaplak patlat!” der. Tabii, gelir ona bir şaplak patlatır. O da der ki: “Bir hikmet var bunda.” Hani var ya, bir şaplak vurdu kim diye baktı, öbür şaplağı vurdu “hu” dedi, gitti. Tabi! Bir de bağırıyor: “Dosdoğru namazını kıl!” diyor, şaplağı patlatıyor adama. O onun için önemli bir şey. Dedim: “Vallahi vurur bunlar, bunlar dedim normal değil.” “Nasıl?” dedi. “Basbayağı” dedim, yarın dedim “şarap şişesiyle görürsün bunu” dedim.
Tabi şarap şişesini millet hemen içiyor anlıyor, yok, adam eline alır bir şarap şişesi, bizim Bayındırlılarda şey, ne o? Kekik suyunu değil mi, rakı şişesin içine koymuşlar. Ahmet Özbağ da: “Sende kekik suyu vardır”, “var” dedim. “iyi ya bir arkadaşa lazım”, “iyi vereyim” dedim ya. “Buluşalım bir yerde” dedi. “iyi” dedim, “o zaman Gazcılar’da Akuğur’un önünde buluşalım” dedi. Ben iş yerinden çıkıyorum, o da iş yerinden çıkıyor, şey vereceğim, kekik suyu vereceğim ona. Benim hiç aklımda değil, kocaman yeni rakı şişesinde kekik suyu. Oralarda park edecek yer yok, ileri bir yere park ettim. Elimde rakı şişesi, kekik suyu, geliyorum ben. Bu saçını başını yoluyor karşıdan. “Ne yapıyorsun?” diyor bana. “Ne oldu?” dedim ya. “Ya elindeki ne?” dedi. Baktım, “kekik suyu” dedim. “E” dedi, “rakı şişesi var elinde” dedi. “Ulan düne kadar içtiğin şeyden şimdi mi tiksindim” dedim. Ya dedi. Millet görecek. “Ulan gören görsün” dedim ya. Allah Allah, ne yapayım şimdi dedim. Bayındır’ın hancı sarhoş, yolcu sarhoş. En boş şişe rakı şişesi, doldurmuşlar kekik sularını, rakı şişelerine. Önceden öyle getiriyorlardı. Tabi ben kekik suyu getirin diyordum, bir koli rakı şişesinin içinde kekik suyu, bildiğin kekik suyu. E rakı şişeleri de bedava ya. E bir de o kekiğin kaynatıldığı yer zaten millet içmeye oraya gidiyor. Hancı sarhoş, yolcu sarhoş. Ilıca’da dere kenarında, dere şırıl şırıl akıyor, orada fırın var, güveçler fırında, etler cızbız. Kasaplar orada, Bayındır zaten. Allah Allah! içmeyen adama normalde bu adam saf diyorlar, içince adam akıllı oluyor orada. Allah bizi affetsin. Velhasıl kelam işte bizim birazdan başka yerlere daha gidecek muhabbet. O yüzden ben buradan geri döneyim muhabbetten. Buradan bahse geri döneyim. Şimdi o manevi alem, alemden böyle ılık ılık, yavaş yavaş gelmeli. O mürşid-i kamillerin, mürşid-i kamillerde olur o. Mürşid-i Kamiller, dervişlerine yavaş yavaş, tatlı tatlı hani, dünyayı terk ettirmezler. Eş, çoluk çocuk, terk ettirmezler. Yoksa böyle keletir boşaltır gibi onu boşaltırsa onun sigortasını yakarsın, dağılır şanzımanı, motoru. Bizim Cevdet öyle diyor, bir şey olunca “Sentesi kaçmış onun” diyor, değil mi? Düzenli çalışmayınca
sentesi kaçıyor değil mi? Evet. O kimsenin de sentesi kaçıyor. Dervişlik ile sufiliği ile dünyayı dengeli götürecek. Maneviyattan gelen şeyi de o Üstat dengeli dervişlere verecek, dengeli.
Arada böyle bir tebessüm edeceksiniz yani. Anladınız mı? Yoksa komple o tarafa doğru yönelmek yok. Öyle olursa o zaman ne hüner kalırmış ne de ayıp. Allah bizi affetsin. Burda “ne de ayıp” diyor ya artık o kimse böyle öyle maneviyata gark olur, artık onun gözüne ayıp bir şey görünmez. Burası tehlikelidir. Şimdi burayı açmayacaktım aslında. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, bir gün çok ağlar ümmetinin günahı için. Bu hadis-i şerif, ümit ettiren hadis-i şeriftir. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri böyle ağlayıp paralanırken Cenab-ı Hak nida eder: “Ey Muhammed! Kafanı kaldır bak.” Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri secdeden kalkar bakar boşluğa doğru. “Ne görüyorsun?” “Uçsuz bucaksız derya görüyorum ya Rabbi.” “ Deryaya iyi bak. Deryada ne görüyorsun?” “Uzakta bir ada görüyorum ya Rabbi.” “Ey Muhammed! Adaya iyi bak, ne görüyorsun?” “Adada bir ağaç görüyorum ya Rabbi.” “Ağaca iyi bak, ağaçta ne gördün?” “Ağaçta bir küçücük kuş, serçe kuşu gördüm ya Rabbi.” “Serçe kuşuna iyi bak.” “Serçe kuşuna iyi baktım ya Rabbi.” “Ne gördün?” “Tırnağında bir necaset gördüm ya Rabbi.” Ey Muhammed! O necasete iyi bak.” Baktım ya Rabbi.” “Necaset tırnaktan tıpbadak düştü denize.” “Ne oldu Ey Muhammed?” “Necaset denize düştü ya Rabbi.” “O necaset benim deryamı kirletebilir mi Ey Muhammed?” “Hayır ya Rabbi” “Ümmetinin işlediği günahlar, işte o serçe kuşunun tırnağındaki necaset gibidir.” Allah resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, rahatladı. Şimdi bu hadis-i şerif, o kimsenin günahını küçük görme yoluna iter. O ayıp görmemeye başlar. Ha diyeceksin ki sen ayıp görüyor musun? Ben bir şeye ayıptı değildi bakmıyorum. Adam Bosna’nın göbeğinde döndürüyor, vals yaptırıyor. Ben diyorum ki: “Tamam, bunda da bir hikmet vardır, bir şey vardır” diyorum ama böyle pervane gibi döndürüyor, vals yaptırıyor Bosna’nın en böyle cav cav caddesi. Ha yani demek ki bu işler böyle oluyormuş diyorum. Yani bir şeye böyle hayretle bakıyorsun, diyorsun ki: “Bosna’da bunu da görmek varmış” filan fişman. Tabii o da yani o yapan da “Mustafa…” Ben sadece Mustafa’sını biliyorum tabii. Ben de safım ya. Her Mustafa diyeni biraz da eneden mi kaynaklanıyor, ne oluyorsa dönüp bakıyorum bana dediler diye. Halbuki değil, bana değilmiş. Örnek. E şimdi bu öyle tırnağında bir küçücük bir necaset hükmünde olunca onu da öyle görmüyorsun zaten. Diyorsun ki: “Ya tamam, hani o necasetin içinde bunun hükmü bile olmaz” diyorsun yani. E bu da o zaman senin normalde ayıp görmeni de farklı bir yöne götürüyor. Sen ayıp da göremiyorsun. O yüzden burası biraz böyle tehlikeli. Bir kısım
sufi, kendilerini sufi olarak görenler, çok özür dilerim, Pavlosvari bir sufilik anlayışına gitmişler. Hani şu anda dünya üzerinde böyle bir akım var. Hani “Suç olmasaydı ceza da olmayacaktı, o yüzden suç denilen bir şey yok” noktasında duruyorlar. Hani cehennemi de gereksiz görüyorlar. “Cehennem de yok” diyorlar. O yüzden suç olmazsa ceza da olmaz, o zaman suç yok noktasında duruyorlar. Ben onlardan değilim. Allah bizi affetsin.
“Bu bahsin sonu yoktur.” Yani bu Bosna bahsinin de son konuştuğum Bosna bahsinin de sonu yok. Bu bahsin de sonu yok. Yani şimdi bu bahsin sonu yoktur deyince Bosna’yı da ilave etti, Bosna’nın da defterini kapattı zannetmesin hiç kimse. Bosna’nın da defterini kapatmadık. Yani bildiğimiz, yazdığımız, şahit olduğumuz çok şey var. E bunlar da böyle işte, zaman, zemin, durum, konum değişirse o zaman da anlatacak olduğumuz şeyler var. Sırrı babadan olsun, Kazım Efendi’den olsun aldığımız notlar var. Hani o yüzden birileri oturup da orda, ondan sonra cemaatin en arkasında durup da bizim de Bosna defteri kapandı zannetmesin. Ben aleniyim böyle yani lafı eğip bükmem. O yüzden evet, Mustafalar tehlikeli insanlardır. O yüzden gerçekten yani Hazreti Muhammedi Mustafa koca bir sistemi değiştirmiş, yıkmış, yeniden bir sistem kurmuş. Bak, yıkmış, yeni bir sistem kurmuş ve o Arapların o kadar kati, o kadar böyle inatçı, o kadar değişmez olan bir kavimdir. Arap kavmi. Ben her zaman için şunu söylerim yani: “Hazreti Muhammedi Mustafa o Arap kavmini islam ettiyse bütün dünya islam olur” derim. Evet, çünkü en katı, en inatçı, en değişmez böyle “dediğim dedik” kavimdir Araplar. Onlar islam olduysa herkes islam olur derim. Hatta islam’ın en büyük delilidir Arapların islam olması. Gerçekten. O yüzden Mustafalar normal değildir. Etrafınızda bir Mustafa varsa ona normal gözle bakmayın, o değişik versiyonu vardır onların. O yüzden böyle cemaatin en arkasına gidip orda böyle dursa da, o cemaatin en önünde de dursa, Mustafa, Mustafa’dır. Her zaman için tehlikedir. Her zaman için böyle bir meczupvari bir hareket olabilir, bir çılgınlık olabilir, böyle bir aksiyon olabilir. O yüzden dikkatli olmakta fayda var. Ahmetler sakindir. Böyle onlar daha böyle sakin, daha böyle mülayimdir. Onlar çılgınlıklarını ve aykırılıklarını içinde saklarlar. Onlar Mustafalar gibi eşkare yapmazlar, onlar içinde böyle saklarlar, Ahmetler. O yüzden Ahmetleri uzaktan seyredeceksiniz. Bak, mehter geldi, yürüyeceğiz gideceğiz şimdi burdan. El-Fatiha, maassalavat.
TASAVVUF VAKFI MERKEZ
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 7 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-0-7 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, Muhabbet, Dervîş. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı