Cumartesi, 13 Haziran 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR
Mustafa Özbağ
İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 2120-2123. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 2120-2123. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 8 • 3/30

Mesnevî-i Şerîf 2120-2123. Beyitler Şerhi Hakkında

2120-2123. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i Hakk’ı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakk’ı hak bilip hakça yaşayan, Hakk’ı konuşan, Hakk’ı tebliğ eden, Hakk’ı haykıran, batılı batıl bilip batıla karşı hem nefsimizde hem içeride hem dışarıda cihat eden kullarından eylesin. Nerede Ümmet-i Muhammed’e zulmediliyorsa, hakkına, hukukuna, şerefine, haysiyetine, kanına, ırzına, toprağına tecavüz ediliyorsa Cenâb-ı Hak hepsinin de intikamını alsın. Nerede Müslümanlara bir beraber olarak saldırıyorlarsa, saldıranların hepsini kahru perişan eylesin. Amin. 2120. beyitten devam ediyoruz inşallah.

En son: ‘Peygamber, kıyamet günü insanlar gibi dirilmesi için o ağacı yere gömdü.’ Malum bir Hannâne ağacı veya Hannâne (çok ağlayan, feryat eden demek) bir hurma kütüğü veya hurma ağacı vardı. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri onun üzerine çıkıp hutbe okurdu, insanlar sesimi duysun diye. Sonradan ensardan bir kadın geldi dedi ki: ‘Benim iyi bir marangoz kölem var. Cemaat çoğaldı. Arka tarafın seni görmesi, seni duyması hani zor.’ O yüzden dedi, sana bir kürsü yapalım tâbiri câizse, böylece işte bazı rivayetlerde üç basamaklı yeni bir kürsü yapıldı. Onun üzerinden Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri sohbet ediyordu, vaaz nasihat ediyordu, hutbe okuyordu. Ardından işte bu sefer o Hannâne direği ağladı, sızladı, feryat etti. Bu sefer Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri ‘ister misin cennette sen yeniden

dirilmek?’ deyince o da onu kabul etti. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de onu gömdü.

Gömdüğü yerle alakalı hani ‘Benim evimle minberim arası cennet bahçesidir’ dediği yere gömdü. Bir rivayet daha var. Bunu da bir yerde okursanız sanki burayı es geçmişim gibi olur. Sonra Mescit tekrar genişleme, tekrar tadilat edileceği zaman sahabeden bir kimse, o kütük çürümemiş, o orada çıkınca onu alıyor, götürüyor evine. O da ölünceye kadar onu evinde saklıyor onu. Kütük çürümüyor toprağın altında. Evet, kütük kadar değerimiz yok. Toprağa girdik mi çürüyoruz çünkü. Kütük o Muhammed(s.a.v) sevgisiyle çürümüyor. Allah bizi Muhammed(s.a.v) sevgisinde daim eylesin. Amin. 2120 beyit:

“Bunu duy da bil ki Allah kimi kendisine davet ettiyse o kimse bütün dünya işlerinden vazgeçmiştir. Kim Allah’tan tevfika mazhar olursa o âleme yol bulmuş, dünya işinden çıkmıştır.”

Buradan hemen bir kestirmeden gireyim. Yani bu dünya sevgisinden uzaklaşmaktır yoksa dünyayı terk etmek değildir. Bütün peygamberler kendi iaşelerini kendileri sağlamışlardır, kendi işlerini kendileri görmüşlerdir ve bütün peygamberler, hiçbir zaman ümmetlerine şeyenlillah “Hani bana Allah için bir şey verin” dememişlerdir. Kur’an-ı Kerim’de değişik peygamberlerin ağzından ortak nokta şudur: “Bizim ücretimizi Allah verecektir.” Nuh Aleyhisselam’ın ağzından der ki Cenâb-ı Hak “Ben tebliğimden dolayı sizden bir ücret istemiyorum.” Diğer peygamberlerin ağızlarından da bu tip sözler vardır hani tebliğden ücret alınmayacağına, tebliğden dolayı bunun bir ücretinin olmadığını ve bu tebliğle alakalı dünyevi bir ücretin veya uhrevi bir ücretin söz konusu olmadığına dair. Hatta hani bizim Anadolu’nun hemşerisi sayılır ya Antakyalı marangoz, ne diye koşuyordu? Diyordu ki “Sizden hiç ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz.” Yasin 21. “Onlar hidayete erenlerdir.” Niçin söylüyordu bunu? O çünkü isa aleyhisselamın havarilerine eziyet edeceklerdi. Oysa o marangozun alaca hastalığı vardı. Alaca hastalığını iyileştirdiler, bir ücret almadılar ondan. Tırnak içerisinde “Din ve dinle alakalı bir tebliğden ücret alınmaz.” Ölçü budur. Hanefilere göre, Hanefilere göre bir kimse namaz kıldırdığından dolayı da ücret alamaz. Hanefiye göre bir kimse namaz kıldırırsa ücret alsa bu caiz değildir. Çünkü bir kimse Kur’an-ı Kerim öğretse Hanefiye göre yani eski hukuka göre onun karşılığında ücret yoktur. Sonradan fetva vermişler bir emek sarf ediyor, emek sarf ettiği için ücret alabilir diye ama genel olarak islam’ın bu değişmez kaidesidir, bir ücret istenmez. Değişmez kaidesidir, camilerde para toplanmaz. Değişmez kaidedir, hutbe makamından para dilenilmez. O makam Hz.Muhammedi Mustafa’ya(s.a.v.) aittir. Hutbeye çıkan, hutbeye çıkan kimse Hz.

Muhammedi Mustafa’yı(s.a.v) temsilen hutbeye çıkar. Hutbe o kadar önemlidir. Hutbeden dünyalık hiçbir şey istenmez, dünyalık bir şey söylenmez. Siz diyaneti o yüzden hani dini bir kurum olarak görüyorsunuz, yanılıyorsunuz. Diyanet işleri Başkanlığı dini bir kurum değildir, laik bir kurumdur.

Meseleyi toparlayalım, şimdi Hazreti Pir diyor ki “Bunu duy, bil ki Allah kimi kendisine davet ettiyse o kimse bütün dünya işlerinden vazgeçmiştir.” Yani o dünya sevgisiyle haşır neşir olmaz, o dünyanın peşinden koşmaz. Sen yönünü Allah’a çevirirsen dünya senin peşinden koşar. Sen yönünü dünyaya çevirirsen dünya senin önünden kaçar. Sen dünyayı yakalamak için koşturursun. Bu şu demek değil bir dervişin işi olmayacak, bir sufinin işi olmayacak demek değil. Herkesin işi gücü olacak. Herkes elinin emeğini yiyecek, herkes alın terinin karşılığını alacak ama dünyaya aşık olmayacak. Hazret-i Mevlânâ yine Mesnevî’de der ki “Bize ölçüp biçmek, tartmak, ölçmek, biçmek kumaş hani ölçüp biçmek, onu alıp satmak bu yasaklanmadı. Bize dünya sevgisi yasaklandı” der. O yüzden hani bunu bilin. Allah çünkü insanları dünyaya çağırmaz. Yunus Suresi ayet 25: “Allah kullarını emniyet ve huzur yurdu olan cennetine davet eder ve dilediğini doğru yola sevk eder.” Sen normalde Cenâb-ı Hakk’ın bu fermanına uy. Sen kendini Allah’a yönlendir. Sen Kur’an ve sünnete tabi ol ve Cenâb-ı Hakk’ın seni çağırdığı yer kendi cenneti, kendi cemalullahı. O zaman bir kimse Allah adına bir çağrıda bulunuyorsa seni Allah’a davet edecek, kendisine değil. Seni Allah ve Resulü’nün yoluna davet edecek, kendi yoluna değil. Bir kimsenin kendi yolu var ise o Kur’an ve sünnet değildir zaten.

Kur’an ve sünnetten başka yol yoktur çünkü ilahi manada. Diğerleri hepsi de atıldır, batıldır, sapıktır. Bir yol dini olarak Kur’an ve sünnetin içindeyse doğrudur, Kur’an ve sünnetin içinde değilse doğru değildir. O yüzden bu davet yani Allah’ın daveti insanın manevi bir arayışa yönelmesi, nefsini arındırması, temizlemesi ve Allah’a yaklaşması. Bunun için de Allah’ı zikretmesi ve Allah’ı çok sevmesi anlamına gelir. Yani bu kimse nefsini arındıracak, Allah’a yaklaşmanın yolunu arayacak. Bunun yolu da ne? Allah’ı zikir. Bunun yolu ne? Farzları yerine getirip nafilelerle Allah’a yaklaşma. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın daveti bu, Allah başka bir yere davet etmez insanları. insanları doğruya davet eder, iyiliğe davet eder, haktan yana olmaya davet eder, hakikate davet eder. Hatta der ki, “Siz hakikatin de hakikatini arayınız.” Yine Şura, ayet 20: “Kim ahiret menfaatini isterse onun mükafatını artırırız. Kim de dünya menfaatini isterse ona dünyada istediğinin bir kısmını veririz, ahirette ise hiçbir nasibi yoktur.” O zaman kim ahireti istiyorsa Cenâb-ı Hak onu arttırır. Başka bir ayeti kerimede, “Kim hani Allah yolunda gitmek isterse ona yollarımızı açarız.” Kim mücahede

ederse ona yolunu açarız, onun perdesini açarız, onun kalbini açarız. Buradan bunu anla. Onun dilini açarız, ona bilmediklerini öğretiriz. Kim bildikleriyle amel ederse Allah ona bilmediklerini öğretir. Kim Allah’ı zikrederse Cenâb-ı Hak onun kalbine doğruyu ilham eder, doğruyu ilham eder. Allah bu konuda aciz değil. O yüzden sen ahireti iste. Ahireti istemek ne demek? Allah’ın cemalini iste, Allah’ın yolunu iste, O’nunla beraber olmayı iste ve dünya menfaatini iste, dünya menfaatini değil ahiret menfaatini iste. Ama o kimse de yönünü dünyaya çevirirse doymak bilmez.

Hani hadis-i şerifte Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, “insanoğlunun iki vadi dolusu altını olsa üçüncüyü ister” diyor. Dünya doyumsuzdur, dünyanın peşinde koşanlar da doyumsuzdur. Eğer dünyanın peşinde koşuyor, doyumsuz ya, eğer o yönünü ahirete çevirirse ahirette de doyumsuz olur. Şimdi bir kimse şöyle düşünün, dünyaya doyumsuzsa ahirete de doyumsuz olur. Dünyaya doygun ise ama bu böyle tembellikten kaynaklanan ahirete de tembel olur. Dünyaya çalışkan olan ahirete de çalışkan olur. Dünyalık cesaretli olan ahirette de cesaretli olur, ahiretlik de cesaretli olur. Yani korkak olan dini meselelerde de korkak olur. Aman ben bunu söylemeyeyim şimdi başıma iş alırım. Aman ben bunu söylersem maaşım kesilir. Aman ben bunu söylersem soruşturma yaşarım. Aman ben bunu söylersem cezaevine girerim. Aman ben bunu böyle söylersem millet beni sevmez…Onun korkuları farklı. O Allah’tan korkmuyor, o Allah’ı sevmiyor, o Allah’a feda etmiyor kendini. Allah bizi muhafaza eylesin. O yüzden Allah’a yönelen kimse bu dünyanın geçici zevk ve sefalarından arınır. Allah’a yönelen bir kimse dünyanın süsüne kanmaz. Allah’a yönelen kimse dünyanın arzusuna, heva ve hevesine tabî olmaz. Allah’a yönelen kimse bu dünyayı terk etmek manasına gelmez. Sakın buradan da bunu anlamayın. Buna en çok karşı olanlardan birisi benim. Yani biz alnımızın terini yiyeceğiz, elimizin emeğini yiyeceğiz. Önemli değil hamallık yapalım, hamallık yapalım, biz kendi emeğimizi yiyelim. Hamallık yapalım, ben bazen hani çalışmayacak olsam ben çalışmayacağım. Hayır, ben atmış dört yaşındayım, ben çalışıyorum daha. Ben vergi mükellefiyim, Bağkur emeklisi olmama rağmen ben vergi mükellefiyim, çalışmaya devam ediyorum. Hiç kimseye şey’enlillah dememek için çalışacaksın, ihtiyaçlarını kendin göreceksin. Dinin özü bu, benim öğrendiğim din bu. Kendi işini de başkasına yaptırmayacaksın. Birisi senin çantanı, birisi senin işte takkeni, kavuğunu taşımayacak, birisi senin cübbeni taşımayacak. Bu gösterişe giriyor.

Şimdi şeyhler toplantısında ben çok şey öğrendim 28 Şubat’ta. Ya bir şeyh geliyor, bir şeyh efendi geliyor, ondan sonra, böyle onun başına taktığı takkeyi, kavuğu ne derseniz deyin birisi elinde böyle getiriyor, cübbesi dürülmüş

vaziyette, birisi elinde böyle getiriyor, bir şeyini arkasından birisi böyle getiriyor. Toplantı nerde olacak? Burda olacak değil mi? içeri girmeleri yasak. iyi ki yasak yani, kapıya kadar getiriyorlar, bir de bakıyorlar hani bunu kime vereceğiz biz. içeride bir şeyhler var bir de halifeler var. Kime vereceksin, ver şeyhin eline. Ama şeyh onu eline alır mı! Dedim Allah Resulü hiç eşyasını taşıtmadı sallallahu aleyhi ve sellem . Ben şeyim, her yerde özgürüm ben, böyle çomak sokacağım bir şeye. Dedim verin eline. Şeyh efendinin kafasında takke zaten, onun şeyi yok, her şeyi onun sırtında. Haydarisi sırtında, Haydarinin üzerinde onun bir böyle paltosu, paltoyla cübbe arası böyle bir kıyafeti var onun, kendine münhasır, o sırtında. Tamam, bitti. Kafasına bir sarık sarıyor, oturuyor, bu kadar. Onun özel bir şeysi gitmiyor şeyh efendinin. Onun özel gidiyor. Yok! Senin yönün hakka yönelikse bunlara ihtiyacın yok senin, insanları etkileme derdin yok senin. Sen Hakka yönel, örnek ol. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri öyle davranmazdı. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin hiç öyle davranmadılar. Sahabeler hiç öyle davranmadı, özel bir davranışa tabi olmadılar. Allah muhafaza eylesin. O yüzden o dünyanın şatafatından, şatafatın gösterişinden uzak durur Allah’a yönelen kimse “Etraf bana hürmet etsin, hizmet etsin, benim lafımı dinlesinler…” Allah’a yönelen kimsenin böyle bir derdi yoktur. Yok, terzi Dursun, bana temenna etsin. Allah’a yönelen kimsenin böyle bir derdi yoktur. Hatta ona özel bir davranışta bulunsalar o utanır, üzülür, böyle bir şey istemez. Onun hesabı var der. Çünkü Müslüman’ın derdi Allah’a yönelmek, Allah’a yakın olmaktır.

Allah’a yakın olacak olan bir kimsenin dünyevi zevkten, sefadan, arzudan, istekten, dünyevi gösterişten, şatahattan, şatafattan uzak durur, içi istemez onun. Onun kalbinde böyle bir istek yoktur. “Gideyim şurda bir yemek yiyeyim bir de selfi yapayım herkese göstereyim. Filanca marka kıyafet alayım herkese göstereyim.” Böyle bu deccalist, kapitalist sistemin oyununa düşmez. israftan uzak, şataattan uzak, şatafattan uzak yaşar. O kendi kimlik ve kişiliğini geliştirir, Allah’a olan yakınlığını geliştirir, kendisini sufilik noktasında derinleştirmeye çalışır. Zaten derinleştikçe bu gördüğü dünyanın bir necis olduğunu hisseder, görür ve Allah’a yaklaştıkça dünyanın gösterişinden, şatahatından, şatafatından uzaklaşır. O, ona acı verir, onu rahatsız eder ve böylece Allah onu kendine seçer. Nefsini terbiye etmekle uğraşıyor, Allah’a yakın olmakla uğraşıyor. Allah onun kendine olan yolunu açar. “Yolumuzda mücahede edenlere yolumuzu açarız.” Ayet-i kerime. Ona yolunu açar. Bu seninle alakalı. O yüzden ve o kimsenin en önemli özelliği şudur. Allah’a yakın olan insanın en önemli özelliği etrafına faydalı olma yolunu seçer. Bir sufi, etrafına maddi manevi faydalıdır. Maddi manevi! Etrafına

faydası yoksa bir kimsenin, çok özür dilerim, sufilikte gereksiz elemandır o. Çünkü sufi etrafına faydalı olayım derken etrafın eziyetlerine de katlanır. Bizim yolumuz, etrafın eziyetlerine katlanmak, ondan şikayet etmemek, hatta o eziyete rağmen hala da faydalı olmanın yollarını aramaktır. Sen o eziyete katlanaraktan nefsini tezkiye edersin, o eziyetlere öf demeden Allah’a yakın olmanın yolunu bulursun. Senin eşin, çoluğun, çocuğun, arkadaşın, etrafın, arkadaşların, derviş arkadaşların muhakkak sana bir eziyeti dokunacak, sen ona sabrederekten yürüyeceksin. O yüzden hani o dünyayı terk etmek olarak algılanmasın. Bir kimse etrafına faydalı olacaksa mali yönü de iyi olacak, manevi yönü de iyi olacak. Mali yönün de iyi olacak, manevi yönün de iyi olacak. Mali yönün iyi olacak. Neden? Yardımcı olacaksın insanlara. Bir yoksulu doyuracak, bir açığı çıplağı giydireceksin, faydan olacaksın.

Manevi yönün de kuvvetli olacak. Neden? Dua edeceksin, insanları zikre davet edeceksin, islam’a davet edeceksin, güzel ahlaklı olacaksın, örnek olacaksın insanlara. Önce eşine örnek olacaksın, önce çocuklarına örnek olacaksın, önce yakın dairene örnek olacaksın, derviş kardeşlerine örnek olacaksın, herkese örnek olacaksın, örnek olacaksın! Bunun için normalde bir iş yapan bir kimseye yardımcı olacaksın, çevrene, topluma yardımcı olacaksın, onlara karşı duyarlı olacaksın, insanlara güzel sözle hitap edeceksin, küskünleri barıştıracaksın. Ondan sonra iyiliği emredeceksin, kötülükten sakındıracaksın, nasihat edeceksin, hakkı hakikati anlatacaksın çünkü, derdi olan birisini dinleyeceksin, sıkıntıda olan bir kimsenin normalde sıkıntısına merhem olmaya çalışacak. Dervişlik böyle kenara çekil, sadece Allah’ı zikret, ondan sonra etrafla hiçbir ilgin alakan yok. Öyle dervişlik yok. insanların içerisinde yaşayacaksın, halkın içinde yaşayacaksın. Öyle çakarlı arabalar, etrafında korumalar yok böyle bir şey. Sen siyasetçi misin, derviş misin? Sen fabrikaları yöneten patron musun, derviş misin ya? Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bir müddet önünde kılıç ustası olarak, Türkler nöbet tutuyordu. Ta ki “Senin koruyucun biziz” ayeti kerimesi gelinceye kadar. Ayeti kerime geldi, Allah Resulü çadırdan kafasını çıkardı. “Bundan sonra hiç kimse benim çadırımda beni korumak için durmasın” dedi, bitti. Ağacın dibinde yatıyordu, hurma ağacının dibinde. Hurma ağacının dibinde! Hatta geliyordu Yahudiler, bakıyorlardı. “Hani burada buranın reisi kimdir, buranın imamı kimdir?” dediler ki Hazreti Ebubekir’dir herhalde. Gittiler ona dediler ki “Buranın reisi kim?” Çünkü o daha elbisesi şe, öbürkülerden farklı, diğer sahabelerden. Hazreti Ebubekir efendimizin hali vakti yerinde, Hazreti Ömer’in yerinde, Hazreti Osman onlardan daha fazla. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin kıyafetine bakınca diğerlerinden kıyafeti daha aşağıda, öyle diyelim.

Hani öbürküler şimdi işte Özgür burda olsaydı en yüksek markayı sorardık. Şimdi o da “Vakko” derdi bize. Nerede Özgür? Gelmedi mi daha? Mesai bitmedi mi, gelmedi mi? En meşhur erkek markası ne şimdi, erkek markası? Oğlum Özgür kandırmış sizi be. Özgür hepinizi de zapt etmiş, cebellez etmiş. Neyse Özgür’ü şey yapmayalım şimdi, Vakko diyelim. Hani birileri Vakko’dan giyinmiş, öbürü de benim gibi Altın Yıldız’dan giyinmiş, orta marka. Orta marka değil mi? Altın Yıldız ne oluyor? Söyle söyle öyle mi? Örnek yani şimdi nereye gidiyor? Vakko’ya gidiyor. Bunun gösterişi yerinde ya! Şimdi de kapitalist sistem böyle yapmıyor mu size? Evet öyle yapıyor! Hayali bir marka oluşturuyor, aynı kumaş hemen hemen, siz o hayali markayı alıyorsunuz. Hayali! Kapitalist sistem daha da hayaline koştutturuyor. Ne yapıyor? Deccal kapitalist sistem? Başında kim var? Amerika var. Ne yapıyor? Örnekliyorum size şimdi; Instagram var, öyle değil mi? Ne üretiyor? Hiçbir şey! Hiçbir şey ama bütün üretenler malını oradan tezgahlıyor, pazarlıyor değil mi? Peki; adamlar Amazon kurdular, ne üretiyor Amazon? Hiçbir şey. Bakın hiçbir şey üretmiyor. Dünya insanlığı körelmiş, bunu görmekten uzak. Trendyol ne üretiyor? Hiçbir şey! Yemek Sepeti; otur, yemek sepetinden yemek söyle. Ne üretiyor Yemek Sepeti? Yemek mi yapıyor? Hayır! Hayır ama o yemek yapan kendini mecbur hissediyor, oraya gidiyor üye oluyor, oraya para yatırıyor doğru mu? Oradan üç kuruş para kazanmak için adam oturuyor bir yazılımla hallediyor onu. Ne yaptı Çin firması? TikTok yaptı değil mi? Ne diyor şimdi kovboy? TikTok’u bize satacaksın diyor. Ne demek bu? Bütün dünya izliyor değil mi? Vay lan gördün mü ya, bak işte Trump ondan sonra TikTok’u bana satacaksın diyor.

Arkasını görmüyor. Arkası ne? Zulüm! Arkası sömürü. Sen de hayal satıyorsun, o da bir hayal satıyor. O da TikTok hayalini kurmuş, bir sistem kurmuş. Bakın, o da bir şey üretmiyor ama dünya sistemini elinde tutan Deccalist sistemin başındaki ABD diyor ki bunu bana satacaksın, yoksa diyor sana nefes aldırmam. Bunu görmüyor insanlar. Zalim bir sistem var ortalıkta. işte normalde şimdi yani sufi, sufi etrafına faydalı olacak. O zaman çalışacak, o zaman gayret edecek, o zaman mücadele edecek etrafına faydalı olmak için ve insanlara, sadece insanlara da değil, hayvana, haşata, böceğe, yeşile, ota, çöpe…Ne görürse görsün, her şeye faydalı olacak. Bu faydalı olmakla dünyayı terk etmenin arasında bir fark var. Biz dünyayı terk etmeyiz. Biz dünyayı ahirete basamak yaparız ve sen Allah’a yakın olma yolunda gidiyorsan dünya senin için bir araçtır, amaç değildir. O zaman dünyayı araç yapmakla amaç yapmanın arasında fark var. Biz dünyayı bu manada ne yaparız? Araç yaparız ve o kimse müminlikte kemale erdikçe artık dünya onun için ahiretin tarlası hükmünde olur. Dünya onun için ahiretin tarlasıdır. O

yüzden özellikle söylüyorum, dünyayı terk etmek yok. Dünyayı boşlamak yok. işiniz varsa işinizi çok sıkı takip edeceksiniz. Dükkanı olan çok sıkı bir şekilde dükkanını açacak, işine bakacak. Ne iş yapıyorsanız çok disiplinli, çok ölçülü bir şekilde işinizi yapacaksınız. işinize taviz vermek yok. Okulsa okuluna dikkat et. Okul, okuluna dikkat et, düzgün çalış. iş yerin var, iş yerine dikkat et, düzgün çalış. Bir mesleğin var, mesleğine dikkatli bak, dikkatli çalış. Mesleğinde zirve ol, okulunda zirve ol. Evet, ticaretinde zirve ol. Zirve ol! Desinler ki bu işi ancak bu güzel yapabilir. Bu muhteşem bir şey ama faydalı ol. Allah bizi onlardan eylesin. Amin.

“Bir kimsenin Allah sırlarından nasibi olmazsa cemadatın inleme-

sini nasıl tasdik eder?”

Yani bir kimse Allah sırlarından nasipli olması lazım. Yani bu normal o cemadat dediği, kütük. O ağacın inlemesinden nasıl haberi olacak? Maneviyatın olursa olacak, maneviyatın olmazsa normalde ağacın inlemesini duyar mısın? Duymazsın. Maneviyatın olmazsa ‘sordum sarı çiçeğe, annen baban var mıdır? Çiçek dedi, derviş baba, annem babam topraktır.’ iyi; Yunus bunu söyledi. Sen sordun mu bir güle? Sen sordun mu hiç bir çiçeğe? Sen sordun mu hiç bir ağaca? Sen hiç böceğe sordun mu? Sen hiç kuşa sordun mu? Hiç böyle bir diyaloğun oldu mu? Olmadı. Olmadıysa o zaman sen daha derviş olmadın. Sen bir kabristana gittiğinde, “Selamünaleyküm ya ehli kubur” dediğinde ve aleykümselam dediyse sana, sen de bunu duyduysan dervişliğe adım attın, dervişliğe adım attın! Daha adım attın, yolun başındasın daha, öyle uçma! Hemen ayaklarındaki ağırlıkları atma. Daha dur, daha dur, yol var daha! Neden? Ondan sonra sen daha onu bir de göreceksin. Önce sesi duydun, sonra göreceksin onu, sonra konuşacaksın. Yolun başı o daha. E var hadis-i şerif bunlardan. Söylemiyorlar, anlatmıyorlar! Sebep? Kendileri bilmiyorlar çünkü böyle bir hali. Hazreti Peygamber gördü mü, konuştu mu? Evet. Hazreti Ebubekir efendimiz gördü mü, konuştu mu? Evet. Hazreti Ömer efendimiz kabristandaki ölen gençle konuştu mu? Evet. Bu yol açık, herkese açık. E sen o sırra vakıf değilsin, o hale değilsin ve normalde kalbin o noktada zikrullahla haşır neşir olmamış, arınmamış. Arınmayınca senin maneviyatla bağın yok senin. Sen dervişliği kafandaki sikkeden, üstündeki cüppeden ibaret zannediyorsun. Olsaydı diyor alırdım üçe beşe Yunus! Hani dervişlik böyle takkeyle, sikkeyle, cübbeyle olsaydı diyor alırdım üçe beşe. Öyle değil ama. Şeyh efendi hazretleriyle bir kabristanın başına gitmeye herkesin ayakları titrerdi, geri dururlardı. Şeyhin kabristanın başında sen ne yapmaya geri duruyorsun? Olur mu olur soruverir çünkü şeyh efendi. Hiç yavaşı yoktur.

Kabristanın başına gittin, Emir Sultan Hazretlerine, hemen on bir ihlas bir Fatiha makamlara bağışlanır, üç Tevhit okutur. “Falemennehu la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah el Fatiha” der. Sen tabii şeyhin kabrin başında duruyor, nereye ayrılacaksın? O böyle bulur, anlat ne gördün der. Yandı keten helva! Direkt sorar. Hem de böyle dervişlik taslıyorsa bir kimse, hususi ona sorar. Yani bizim arkadaşların öyle bir hali yok da hani dervişlik taslama hali, olurdu böyle. Kimisi böyle öne geçecek, önde oturacak, Salih gibi böyle önde oturmazsa haleti ruhiyesi bozulur. Salih, sana takılmayayım da kime takılayım? Ya tabii! Normalde herkes aslında bilir ya şeyh efendinin o halini, böyle kaçabilirse kaçacak veya gömecek kendini toprağın içerisine. Sorar ki! Koca nakibi nükebba da olsa sorar. Nakibi nükebbaya sordu, ne gördün dedi. Efendim bir şey göremedim dedi. Yaptığı mesleği söyledi. işte mesleği ne? Örnekliyorum işte Cevdet şimdi beni yanlış anlamaz, işte motor tamircisi değil mi? Motor da mı tamir etmedin der. Öyle kimse cartınmasın şeyh efendinin yanında, direkt sorar. Sen gördün mü görmedin mi diye sormaz Eskiler bilir, direkt “Ne gördün?” der. O da “görmedim efendim” deyince, “Nefsinize uyuyorsunuz, Allah’ı zikrediyorsunuz, dedikodu ediyorsunuz. Ah ah, seher vakti uyumakla dervişlik mi olur?” derdi. Bitirir seni! Allah bizi affetsin. O yüzden bu manevi sırlar ancak o manevi olgunluğa yürüyen kimselerde olur. Sen bu direğin ne dediğini o zaman duyarsın. O zaman, evet, duvara baktığında silüetleri görürsün. Bakma sen, Salih de hemen bir bakışta ben oraya baktım diye o da bakıyor, ne var. Yok orda bir şey. Bugün Salih’ten görüldük. Şimdi Allah’a yakın olursa o kimse, ihlasla Allah’a yönelirse o manevi körlükten kurtulur. Sufilik, manevi körlükten kurtulma yoludur. Manevi körlükten kurtulma… Bugünkü zaten islam dünyasındaki “Ben tasavvuf ehliyim, ben sufiyim.” diyenlerin handikapı bu, manevi körlükten kurtulamamaları, nefisle mücadeleleri yok, Allah’ı çok zikretmiyorlar. Allah’ı bütün varlığın üzerinde bir sevgi ile sevmeleri lazım.

Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini var olan insanlardan ve varlıktan daha fazla sevmeleri lazım. Bu şeyhimin nasihatiydi. “Gördüğün insanlardan en fazla şeyhinizi seveceksiniz.” derdi. “Gördüğün insanlardan en fazla şeyhinizi seveceksiniz.” derdi. Millet şimdi zakiri severdi, yok nakibi severdi, yok işte eşinin dediği noktada gider eşini severdi, yok çocuğunu severdi, yok işini severdi… Böyleydi. Ben eskiden örnek vereyim, şimdi yeniden örnek verip de insanları gömmeyeyim şimdi. Derdi ki şeyh efendi, “oğlum eşini sevdin, eşini bari rüyanda gör”, öyle ya! Demek eşini sevmesi de doğru değil hani hakikat noktasında. Eşini de sevmiyor, çocuğunu da sevmiyor. Sevse rüyasında görecek. Neyi seviyorsan rüyanda

onu göreceksin. Hiçbir şey görmüyorsun, hiçbir şey sevmiyorsun o zaman. Allah bizi affetsin. O yüzden bu cansız varlıklar da biz cansız olarak görüyoruz ya, kurumuş kütük, hurma kütüğü, direk, taş, masa, toprak, o, bu… Etrafımızda her ne var ise bunlar da Allah’ı zikrederler. Kur’an-ı Kerim’de isra Suresi, ayet 44: “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar ‘O’nu tesbih eder. ‘O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz onların tesbihlerini anlayamazsınız, duyamazsınız.” Neden? Bütün varlık, tamamiyle Allah’ı zikreder. Allah’ı zikirden bir şey kesildiyse o yokluk alemine gönderilir. insanlar ve cinliler hariç. Bir de yokluk alemi vardır. Adı sanı yok, bitti. The end. Öbür türlü cansız gibi görünen bütün varlıklar Allah’a kuldur. Biz onu cansız olarak görürüz. Doğru, bir ruh ona üflenmemiş insanlara üflendiği gibi. Biz onu cansız görürüz. O canlıdır, o Allah’ı zikrediyor, o tespih ediyor kendi lisanıyla ve insan bu hakikati kavrayabilmesi için insanın, o kimsenin Allah’a yakın olması lazım. Burada benim dönüp dolaştığım yıllardan beri söylediğim tek şey var: Allah’ı çokça zikredin.

Dönüp dolaştığım, söylediğim tek bir şey var: Hiç kimsenin kalbini kırma, incitme. insanlara bir zararın dokunmasın, hele dervişlere hiç dokunmasın. insanlara zararın dokunmasın, hele dervişlere hiç dokunmasın. Dilini dervişlerden uzak tut. Sonra yıllardır “Ben neden körüm? Benim neden açılmadı? Ya adam daha dün geldi, bak Peygamber Efendimizi gördüğünü söylüyor. Yok ya, yalan söylüyor bu ya, yok ya görmemiştir de o gördüğünü zannediyordur. Yok ya hayali hakikat zannediyor ya. O kim ki bunu görecek…” Böyle diyenlerden olursun sonra, yıllardır biz onları da dinliyoruz. Sen yakın olmanın yolunu ara. Cömert ol, uykudan fedakarlık et, rahatlık, rahat yaşamaktan fedakarlık et, Allah yoluna hizmet et. Senden para isteyen yok, pul isteyen yok, makam isteyen yok, mevki isteyen yok. Bir şeyin ucundan tut, bir arkadaşına nasihat et. iyi insan ol, iyi insan! Bütün peygamberler iyi insan yetiştirmek için gönderildiler. Çünkü iyi insan Allah’ı tanır ve bilir ve Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları onda tecelli eder, iyi insanda. Kötü insanda tecelli etmez. Senin dilin kötü olmasın, kulağın kötü olmasın, gözün kötü olmasın. Elin, ayağın, uzuvların kötü olmasın, kalbin kötü olmasın. Olsun, seni saf yerine koysunlar, boş ver. Allah bizi muhafaza eylesin. Amin. Ve bütün varlıklar Allah’ı zikreder, bunu bil. O yüzden taşa zulmetme, ota zulmetme, ağaca zulmetme. O yüzden herhangi bir eşyaya zulmetme. Arabayı itinalı kullan, telefonunu itinalı kullan, bilgisayarını itinalı kullan. Onlar da Allah’ı zikrediyor. “Parasını ben verdim ya!” öyle deme. Allah’ın verdiği nimete nankörlük etme. Her şeyi yerli yerinde, düzgün kullan. Yerli yerinde, düzgün. Her şeyi…Sen çok afedersin, merkebe atlık yükünü yükleme, zulmedersin. Senin araban ne? Binek. Onunla

inşaata beton taşıma, arabaya zulmediyorsun. Evet! Bu ne? Bilgisayar. Yük taşımak için değil, birisinin kafasına vurmak için de değil. Bilgisayarı bilgisayar gibi kullan, itinalı kullan. O da Allah’ı zikrediyor.

Sen zikretseydin, bilgisayarın da zikrettiğini duyardın. Sen zikretseydin, mousenin de zikrettiğini duyardın, masanın da zikrettiğini duyardın, elbisenin de zikrettiğini duyardın. Senin giydiğin, zikrettiğin için giydiğin gömleğin de zikrettiğini görürdün, duyardın. Atamazdın o gömleği, atamazdın. Atamazdın o ceketi, sen o ayakkabıyı atamazdın. O eşyayı atamazdın sen onun zikrini duysaydın. O yemeğin zikrini duysaydın atamazdın çöpe. O ekmeğin zikrini duysaydın çöpe atamazdın. Çöpe atıyorsan, senin kalbin harekete geçmemiş. Senin kalbin harekete geçmemiş. Sen Allah’ın verdiği nimetlere nankörlük eden bir nankörsün. Sen nankörlerdensin, açık net! “Hamd edenlere nimetlerimizi arttırırız.” Zikredenlerin yolları açılır, hamd edenlerin nimeti artar, mücadele edenlerin yolları açılır, iyi insanların yolları açılır. Cömert insanların yolları açılır, faydalı insanların yolları açılır. Evet, Allah’ı seven insanların yolları açılır. Dilinde küfür hakaret, yüzünden düşen mahkeme duvarı gibi, sen iyilik bekle! Bekleme. Sen önce yüzünü tebessümlü et. Sen bir önce asık surattan kurtul. Suratsız! Senin asık suratına cemalullah tecelli eder mi? Etmez. Neden asık suratlısın? Kalbin çünkü mutlu değil, mutsuzsun. Senin kalbine Allah tecelli eder mi? Etmez. Etmez! Mutsuz kalp, nankör kalptir. Mutsuz kalp, Allah’ın vermiş olduğu nimetlere hamd etmeyen nankörün kalbidir. O yüzden yüzü gülmez onun. Ona bütün dağı indirsen önüne, gene mutsuz o. Dağ önüne gelse, “Aa, bunun bir tane ağacı eksik ya!” der. Ağacı koysan bakar bakar, “Bir tane dalı eksik bunun ya!” der. “Böyle olur mu ya” der. Evet, o bir şey bulur orda, mutsuz çünkü. Yani “Elhamdülillah ya, çayımız var ya!” Öbürkü der ki: “Ya üzerinden içilmiş bunun, yarım.” Ya hamt et ya! Mutsuz!

O yüzden bütün varlık Allah’ı zikreder. Sen o varlığın zikir senfonisine katıl. Sabahleyin kalk, gözün kapansa dahi namazını kıl. ‘La ilahe illallah’ de biraz, biraz tevhit çek. O varlığın senfonisini hatırla, dinle. Ooooo! Kuşlar cıvıl cıvıl, hepsi de ayrı bir esmada. Ağaçlar ayrı esmada, oturduğun koltuk ayrı esmada. Koltuktan sıçrarsın! Halı ayrı esmada, yatak orda duruyor ayrı esmada, üzerinde yorgan ayrı esmada, yastık orda duruyor ayrı esmada. Sen tevhide devam et. Aldanma. “Ulan yastık ‘Ya Hu’ çekiyor. Ben de Hu çekeyim!” Senin üstadın tevhit demiş, tevhide devam et. Nefsine uyma. O senfoniye katıl. O senfoniden uzak durma. Daha ileri gideceksin, içsel olarak, bakacaksın ki hücrelerin de Allah’ı zikrediyor. Oooo! Biraz daha ileri, bakacaksın, sen normalde “La ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah” diyorsun ya, kalbinde bir Allah sedası… Allah, Allah, Allah, Allah, Allah,

Allah, Allah, Allah, Allah… Bu ses nereden geldi ya? Devam ediyor. Bu ses nerden geldi diyorsun sen, o devam ediyor. Allah, Allah…O zaman anlıyorsun: “Bir ben var benden içeri!” dediği o…Aaa! Sen ‘la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah’, bitiyor, ‘Allah, la ilahe illallah, Allah, la ilahe illallah, Allah, la ilahe illallah, Allah, la ilahe illallah, Allah la ilahe illallah, Allah la ilahe illallah! Allah, la ilahe illallah, Allah…’ Nasıl takılıp gittiniz bak. Öyle takılır gidersin ve dersin ki, bütün varlık onu zikrediyor. Bir bakmışsın senfoniye bütün hepsi de katılmış; pencerene konan kumru da aynı esmada “la ilahe illallah, Allah…” O da sallanıyor böyle, bakıyorsun camın kenarına toplanmışlar, esma devam ediyor. Aaa! Biraz daha dinginleş. Ağaçların zikrini duy. Biraz daha dinginleş. Aaa! Etrafında melekler var, onlar da aynı zikrullahı yapıyor. Biraz daha dinginleş. Aaa! Sarıklılar gelmiş. Biraz daha dinginleş. Daha farklı bir cemaat toplanmış. Biraz daha dinginleş. Aaa! Bu kim? Bu farklı bir kimse. Aaa! Hz. Ali radıyallahu anh hazretleri, kalbine dokunur vurdu. Öyle gelmez o, vurur. Ooo, bir kendine geldin, esma devam ediyor: “Allah, la ilahe illallah, Allah, la ilahe illallah…” Ardından geliyorsa ne alâ. Gelmedi, orda kaldı. Yan Allah dön Allah!

Hadi göreyim seni. Ertesi sabah sen senfoniye katılma. Ertesi sabah bekliyorsun artık yine. Onu yakalamanın derdindesin. Acemisin ya! Acemi olduğundan aynı şeyin bir daha olacağını düşünüyorsun. Onu ilk defa yakaladın çünkü. Bir daha öyle vurmaz, onun adeti öyle değil. O esnada nereye gittin gittin, ne oldu oldu. Bir daha aynısı olmaz. Sen ama onu yakalayacağım diye uğraşırsın. Aynısını yakalayamazsın, o aynı şekilde tecelli etmez hiç, hiç bir şey. O yüzden nereye bakarsan bak, varlığın hangi derecesine çıkarsan çık, her şey onu zikreder, her şey! Ve sonra ayet-i kerime güm vurur sana! Ayet-i kerime vurur: Nedir ayet-i kerime? Hadit Suresi, Ayet 1: “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tespih etmektedir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hüküm ve hikmet sahibidir! Hikmet nedir? ilmin özüdür. Hikmet ilm-i ledündür. Onun sahibi Allah’tır ve o sufinin kalbine lazım olacak kadarını verir. O hikmet deryasından bir damla lazımsa bir damla, bir kaşık lazımsa bir kaşık, bir kova lazımsa bir kova onun kalbine verir. Çünkü hikmet sahibi olan Allah’tır, mülkün sahibi Allah’tır, varlığın sahibi Allah’tır, mananın sahibi Allah’tır, zahirin sahibi de Allah’tır. Senin de sahibin Allah, benim de sahibim Allah’tır. Her şey Allah’ın hükmü dairesindedir, biz kulluk yaparız. Allah bizi onlardan eylesin, amin ve bu maneviyatı olmayan kimseler, bu manevi olgunluğa erişmeyen, bu tip böyle manevi tecellilere mazhar olmayan kimseler, Hazreti Peygamberlerin üzerindeki mucizelere de karşı çıkarlar.

Çıkıyorlar ya televizyonlarda: “Böyle bir şey var mı, oldu mu olmadı?” israiliyattan ya! “Tabi ya, ateş yakmaz mı?” Ne alakası var, ibrahim’i yakmamış! israiliyat kardeşim o. O şeyde de ne o, incil’den önceki Tevrat’ta da öyle geçiyor, israiliyat çünkü. Evet, kulağımla dinliyorum! Ya, bu peygambere verilen mucize kardeşim, ayetle sabit. Bu israiliyattan dediğin zaman, ayeti inkar ediyorsun. Ateşi başka bir yöne çevireceğim diye uğraşıyor. Şimdi ateşe yakmadı dese kabul etmiş olacak ama ateş yakmadı? Onu öyle kabul etmeyecek. “Bakalım ateş miydi o?” Ya, sende o hal yok, sen körün körüsün. Sen ilahiyat profesörü olmuşsun ama körsün, bildiğin körsün. Sen ibrahim’i ateşin yakmadığına inanabilecek imana sahip değilsin. ilahiyat profesörüsün, o imana sahip değilsin. Hani Musa, deniz yarıldı, Musa içinden geçti kendine inananlarla beraber. “Yok o deniz şöyle miydi de yok, deniz çekiliyordu da yok işte git gel esnasında yürüdü de…” Allah seni bin kere kahretmesin ya! Kahretsin demeyeyim şimdi, bizi ilgilendirmiyor. Ya buna gerek yok. Ayetle sabit, ayetle sabit. Aynısını Peygamber Efendimize de yaptılar müşrikler, yapmadılar mı? Yaptılar.

Şimdi bu Hannâne direğinin ağlamasını müşrik kabul eder mi? Kabul etmez. Der ki ya direk ya…Ama müşrikler şunu diyorlardı: “Bu büyücü.” Hani Mekke’de en büyük Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin üzerinde tecelli eden mucizelerden birisi vardı, ayın yarılması, değil mi, ikiye bölünmesi. Ne dedi Müşrikler? Dediler ki, “Bu Muhammed’in büyüsü, göklere de ulaşıyor. Hani o kadar büyük bir büyücü ki, göğe de bunun büyüsü ulaşıyor. Ayı ikiye böldü. “Biz de öyle gördük.” dediler. Kabul etmedi. Neden? Kalpleri kör çünkü. Bir kimsenin kalbi körse, mucizeye de inanmaz, keramete de inanmaz. Kalbi kör, maneviyatı yok çünkü. Maneviyatı olmuş olsa, “Evet, ya keramet vardır, haktır.” der. imam-ı Azam’ı okusa, Fıkh-ı Ekber’i okusa, peygamberlerde mucizeler haktır, Allah’ın veli ve evliyalarında da keramet haktır, ona inanmak gerekir. imanın rükunlarından birisidir bu ama onu da kabul etmez adam. Neden? Çünkü maneviyatı yok. E bunları da anlatan da yok zaten. Yani bunu anlattığın zaman sosyal medyada hedef tahtasındasın. Tabi sohbeti dinliyor oturduğu yerde, bakıyor neresinden ne çıkarayım Mustafa Özbağ’ın diye, hiçbir şey bulamazsa altına bir şey yazıyor, doğru mu yanlış mı önemli değil. Ya körsün! Ben körsün deyince de kızıyor. Körsün kardeşim, var mı manevi halin? Yok. E “Siz delisiniz.” diyor. “Evet, deliyiz.” diyorum. Sana göre biz deliyiz. Bana göre sen akılsızsın. Akılsızlık ayrı, delilik ayrıdır. Cahil cühela insan, akılsızdır. Allah bizi affetsin. Amin. O yüzden bu tip o müşrikleri anlatıyor şimdi Hazret-i Mevlânâ diyor ki:

“Evet.” der ama yürekten değil.”

Hani o kimse böyle cemadatın inlemesini nasıl tasdik eder, etmez ama

diyor, “Evet” der ama yürekten değil.

“Kendisine münafık demesinler diye tasdik edenlere uyar, zahiren

Kalben tasdik etmiyor yani. Neden? Şimdi münafıklık iki şekildedir: Bir, amelde münafıklık vardır. iki, akaitte, inançta münafıklık vardır. Hani ibadette münafıklık bellidir. O kimse “namaz farz, namaz farz ama ben kılamıyorum kardeşim.” der. Amelde münafıklık. Hani onlar konuştuklarında yalan söylerler, emanete hıyanet ederler, verdikleri sözü yerine getirmezler. Üç taneden, üç tane bir veya bazı hadisi şeriflerde dört tanedir. Bunlardan birisi üzerinde varsa, üzerinde onun münafıklık alameti vardır. Yani biz yine münafık diyemeyiz ona, münafıklık alameti var onda. Bu amelde münafıklık. Bu ameli yani bazen yalan kaçırıyor veya bir söz veriyor, sözünde durmuyor. Yani burada söz veriyor, kapıdan dışarı çıkıyor, “Ya ben orada söz verdim ya mecbur kaldım.” diyor, sözünde durmuyor veya aynı şey dergahlarda da oluyor. “Selamünaleyküm”,”Aleykümselam.” “Ben ders almak istiyorum kardeş. Bizim yolumuz zor bak, sıkıntılı bir yoldur bizimki, başını yakarsın, şöyledir, böyledir…” “Ben gideceğim yola.” “iyi al ders sana.” Dışarı çıkıyor, yanındakine diyor k. “Ya aldım. ders ben diyor ama kalbim benim mutmain değil” diyor. Kapının önünde daha diyor! Allah bizi affetsin. Amin. Veya bir söz veriyor, ders alıyorsun, söz veriyorsun. Sen o sözü ölünceye kadar tutacaksın. Ya söz verdin ölecek ya sen öleceksin, ölümle söz bitti. Ama yok, “Ben ölünceye kadar.” dediysen duracaksın orda durduğun yerde. Amelde münafıklık, sözünde durmamak! Amelde münafıklık, emanete hıyanet etmek! Amelde münafıklık, yalan konuşmak. Hani diyor ya Allah Resulü Sallallahu Aleyhi ve sellem hazretlerine diyorlar, “Ümmetin içki içer mi?” “içer” diyor diyor. “Kumar oynar mı?” “Oynar.” “Zina eder mi?” “Eder.” “Yalan söyler mi?” “Asla” diyor. “Ümmetim yalan söylemez.” Bak “Yalan söyler mi?” “Asla.” Ooo, şedit! E şimdi bunlar amelle alakalı. itikatla alakalı olan var, Bakara, ayet sekizden ona kadar: “insanlardan öyleleri vardır ki biz Allah’a ve ahiret gününe iman ettik der. Oysa onlar mümin değildirler. Allah onların kalplerine hastalık vermiştir ve onlara büyük bir azap vardır.” itikatta münafıklık. Nisa, ayet 142: “Şüphesiz ki münafıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Oysa Allah onları aldatmaktadır. Onlar namazda tembelce davranır, sadece insanlara gösteriş yapmak için ibadet ederler.” itikatta münafık, gösteriş için ibadet ediyor. Hani birine bir sadaka edecek, gösteriş için sadaka veriyor. Birine bir şey yapacak, gösteriş için yapıyor.

Ben hep anlatıyorum, Cafer’le tekkenin bahçesinde oturuyoruz böyle cumartesileri kısa istişareler yapıyoruz, bizim mutadımızdır o. Her cumartesi

kısa istişaremiz olur bizim. Birisi böyle tekkenin içine sanki oranın sahibi gibi girdi. Cafer dedim, “Bu kim?” Bu dedi, “Mahalleden birisi.” Dedim, “Bundan herhangi bir şey almadın değil mi?” dedim. “Hayır” dedi. “Teklif etti ama” dedi, “Ben almıyoruz” dedim. “iyi yapmışsın” dedim. Adam buranın sahibi gibi girdi içeri. Böyle Cafer’le konuşuyoruz. Nefret ettiğim şeydir birisinin kibirli davranması. Kibir Allah’a yakışır, başka hiç kimseye değil. Bu geldi, geldi, geldi, masanın önünde durdu. ‘Selamünaleyküm.’ ‘Aleykümselam.’ ‘Ben bu adamdan şikayetçiyim,’ dedi, Cafer’i gösterdi. ‘Ben de şikayetçiyim,’ dedim. ‘Ne oldu ki?’ dedim. Ben dedi, ‘Süleymancılara yardım ediyorum, Fethullah Gülen’cilere yardım ediyorum, şunlara yardım ediyorum, bunlara yardım ediyorum. Hepsi de gelirler benden isterler’ dedi. ‘Hepsine de veririm,’ dedi. Öyle dedi. ‘Bu almaz,’ dedim ben şimdi. ‘Evet,’ dedi, ‘bu almadı’ dedi. iş böyle şey oldu hani, aklıma gelen şu oldu, hani yolun başında söylediğim söz oldu, hani ‘Verirlerse almazsak kolumuz kopsun, istersek dilimiz kopsun,’ diye.

Dedim Mustafa Özbağ kendinle tenakuza düşme. Sen dedim. ‘Bir şeyler al buraya getir,’ dedim ben şimdi ona. ‘Bak’ dedi, ‘hoca söyledi’ dedi. Ondan sonra ‘bak’ dedi, ‘getireceğim’ dedi. Cafer de ‘tamam’ dedi. ‘Bak,’ dedi, ‘beş kilo çay, beş kilo şeker getireceğim,’ dedi. Aklımda kalan bu. Cafer öyle miydi? O da matah bir şey getirecek sanki. Yani günde o zaman için Allahu alem yani on kilo çay, on kilo şeker zaten gidiyordur. Bir de herkes ondan gelip bir şey istiyor. Kendi kendime durdum, dedim, Cenâb-ı Hak’ka hamdolsun hiç kimseden hiçbir şey istemiyoruz dedim. Yoksa bunun da diline düşeceğiz biz. O gidecek Süleymancılara diyecek, ‘Ben’ diyecek, ‘Karabaş Veli Tekkesi’ne de yardım ediyorum.’ Hoş demiştir de zaten o! Tabi! Gösteriş için ibadet etmek, gösteriş için cömertlik yaptığını göstermek, gösteriş için zekat dağıtmak. Kamyonun önüne yazıyor, ‘bilmem ne tekstilin zekatıdır.’ Tabi kamyon nereye gidiyor? Onun köyüne gidiyor, gır gır gır gır gır gır gır…Bir de videoya çekiyor onu. Bir de bana gösteriyor, ‘Hocam,’ diyor, ‘köye zekat dağıttık,’ diyor. “Bak bak’, bana gösteriyor. Benim tekstilciler meşhurdur Bursa’daki. Ona bakıyorum, ‘Bu zekat olmamış,’ dedim. ‘Nasıl?’ dedi. ‘Kardeş’ ‘sen,’ dedim, ‘burada gösteri yapmışsın,’ dedim. ‘Bu,’ dedim, ‘zekat değil. ‘Sen,’ dedim, ‘şan şöhret yapmışsın köyde,’ dedim, ‘havanı atmışsın sen,’ dedim, ‘tribünlere oynamışsın,’ dedim. Bu kaldı! Tabi yazdırmış filanca tekstil. Tabi, filanca tekstil, altına da ismini yazdırmış. Bildiğiniz pankart yazdırmış ya adam kamyonun önüne! ismini de yazdırmış, köye göndermiş adam! ‘Gösteriş için ibadet oluyor’ dedim. ‘Sen tribünlere oynamışsın,’ dedim. ‘Kamyonu gönderecektin oraya gece dağıttıracaktın’ dedim. ‘Ordan’ dedim, ‘fabrikadan on tane de eleman alacaktın’ dedim. ‘Onlara da

bir de ayrıyeten’ dedim ‘mesai verecektin, gece kapılarına dağıttıracaktın’ dedim. Baktı şimdi bu, “o zaman adın sanın duyulmayacaktı ama’ dedim. Adın sanın duyulmayacaktı. O yüzden gösteriş için ibadet eden kimse, o amelde değil itikatta münafık. Allah muhafaza eylesin. Amin.

“insanlardan öylesi vardır ki diliyle iman ettiğini söyler ama kalbiyle iman etmemiştir.” Buhari ve Müslim. Şimdi bu münafık gönüllüler, bu münafık gönüllüler, bu tip kerametlere, mucizelere, bu tip olağanüstü hallere inanmazlar. inanıyormuş gibi gösterirler. Dervişlerin arasında da vardır bu. Mesela birisine şeyh efendi bir keramet anlattırır. ‘Anlat bakalım’, ‘ya bu yaşamamıştır öyle bir şey ya, bu olmamıştır öyle bir şey,’ der. Allah muhafaza eylesin. “Münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar.” Nisa, ayet 145. “Kıyamet günü insanların en şiddetli azaba uğrayacak olanları münafıklardır.” Ahmet bin Hanbel. Allah muhafaza eylesin. Amin. Saat 10:22. Ben burda sohbeti keseyim. Şurdan devam edeceğiz: “Eğer cemadat Allah’ın ‘Kûn’ ‘ol’ emrine vakıf olmasalar bu söz alemde o vakit reddedilirdi” inşallah şuraya bir işaret koyalım. Biraz bu gece ağır gittik herhalde ya, değil mi? Evet, önümüzdeki hafta Allah izin verirse, inşallah sağlığımız yerinde olursa buradan devam edeceğiz inşallah. 2124’ten devam edeceğiz inşallah…Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. Allah razı olsun hepinizden. Geceniz mübarek olsun. Selamünaleyküm.

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 8 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

Ek kaynaklar:

  • Kur’an-ı Kerim, Nahl 16/125; hikmet ve güzel öğütle davet ilkesi.
  • Kur’an-ı Kerim, Ahzab 33/21; Resulullah’ta güzel örnek oluÅŸu.
  • Nevevi, Riyazü’s-Salihin, takva, ihlas ve güzel ahlak bölümleri.
  • İmam Gazali, İhya-u Ulumi’d-Din, kalp terbiyesi, ahlak ve ihlas bölümleri.
  • Buhari, İman ve Rikak bölümleri, niyet, ihlas ve ahlak rivayetleri.
  • Müslim, Birr ve Sıla bölümü, güzel ahlak ve kardeÅŸlik rivayetleri.
  • Tirmizi, Birr ve Sıla, zühd ve deavat bölümleri.
  • Nevevi, Riyazü’s-Salihin, ihlas, takva, zikir ve güzel ahlak bölümleri.
  • İbn Hacer el-Askalani, Fethu’l-Bari, ilgili Buhari rivayetlerinin ÅŸerhi.
  • KuÅŸeyri, er-Risale, tasavvuf adabı, hal ve makamlar bahisleri.

İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, Hamd, Tesbîh, Dervîş. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı