Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 2110-2119. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 8 • 2/30

2110-2119. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i Hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakça yaşayan, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim cümle Ümmet-i Muhammed’in nerede kanına, namusuna, şerefine, haysiyetine tecavüz ediliyorsa Cenab-ı Hak hepsinin de intikamını alsın. Nerede Müslümanlara zulmedenler varsa hepsini de kahru perişan eylesin. Rabbim siyonist israil’i dağıtsın, destekçilerini dağıtsın. Doğu Türkistan’a özgürlük nasip eylesin. Çin’i dağıtsın. Nerede Müslümanlara zulmeden kim ne varsa; kurum, kuruluş, devlet, şahıs, hepsini Cenab-ı Hak dağıtsın, yerle yeksan eylesin. Amin, ecmain. 2110. beyitte kalmışız, malum geçen hafta bilgisayarın azizliğine uğradık, öyle diyelim. Sufice düşünürsek, tecelliyat öyleymiş. Bu hafta inşallah 2110’dan devam ediyoruz. “Ondan önce Türk, Kürt, Zenci Acem Arap bütün Milletler kulağa dudağa muhtaç olmadan bu sesi anlamışlardır. Hatta Türk, Acem ve Zenci şöyle dursun, o sesi dağlar taşlar bile işitmiştir.” Burayı okumuştuk. Devam ediyoruz:

“Her dem Allah’tan ‘Elestü’ sesi gelir, cevherlerle arazlar da o sesten var olmaktadırlar. Gerçi bunlardan zahiren ‘Bela’ sesi gelmezse de onların yokluktan gelmeleri, var olmaları, ‘Bela’ demeleridir.”

Malum, Cenab-ı Hak ruhları yarattı, ruhları yarattıktan sonra, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” ve öyle dendiğinde de Araf Suresi, ayet 172, ruhlar dediler ki: ‘Bela, evet sen bizim Rabbimizsin’ dediler. Zaten başka diyecek bir şeyleri de yoktu., başka bir fazla bir lafza da ihtiyaç yoktu. Çünkü daha

önce yoktu, daha önce olmayınca yeni yaratılınca ve evveli olmayınca dedi ki evet, sen bizim Rabbimizsin, neticede kabul etti ruhlar. Tabii normalde o bu hani ‘ben sizin Rabbiniz değil miyim’ ayeti insanın yaratılışından itibaren o sesi duyduğunu, o sese karşılık Cenab-ı Hakk’a bağlılık sözü verdiğini, devamlı o hitap, o ses, bütün Allah’ın daveti, Allah’ın insanlara tebliği ve aşıklar için de aşkın çağrısıdır ve aşıklığın çağrısıdır o. Böyle olunca bu çağrı tabii yani Cenab-ı Hakk’ın bu sesi yani ben sizin Rabbiniz değil miyim sesi, aşığın kalbinde yer bulur ve aşık öyle bir noktada olur, her dem belki de o “Ben senin Rabbin değil miyim?” hitabına mazhar olur, bu genel olarak o aşığın yol yürürken kendince bir ölçüsü bir dayanağı olur. Ne zaman gaflete düşse, ne zaman öyle bir yalpalasa o kalbinden o ses onu uyarır: ‘Ben senin Rabbin değil miyim?’ diye veyahut da böyle bir esma olur, o esma ile o kimse kendine gelir. Tabi Hazreti Pir bunu böyle sadece insan üzerinde söylemiyor, bütün varlığın üzerinde tefekkür ediyor.

Varlığı bir kalemde görecek olursak bütün varlık daha öncesinde yok idi, daha öncesinde yok idi. Olmadığından, yok olduğundan bütün varlık kendisinin var edicisini tanır yani bunun için illaki insanlar gibi dile dudağa ihtiyaç yoktur, her varlık kendince o ‘Bela’ cevabını verir, her varlık kendince “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabına mazhar olur. O yüzden ‘Elestü’ yani ‘ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ bütün varlığı ilgilendiren bir şeydir aslında. Yani baktığımızda da Cenab-ı Hak zaten: ‘Bütün yerler ve gökler Rabbini zikreder, Allah’ı zikreder ama siz onu duyamazsınız’ diyor insanlara. O zaman bütün cemadat, bütün nebavad, bütün hayvanat, bütün her şey Cenâb-ı Hakk’ı zikretmekte ve Cenab-ı Hakk’ı hamd etmekte, Cenab-ı Hakk’a karşı tevazusunu göstermekte ve o bütün varlık, hangi derecede olursa olsun, hangi halde olursa olsun devamlı olarak Cenab-ı Hakk’ın o hitabını duyup o hitabına ‘Bela’ ‘Evet’ sözünü devamlı vermekte ve Allah da bir şeyi oldurmak istediğinde ona sadece “ol” der zaten, o da olur. Onun çünkü evveli yoktur. “Ol” kelimesini, “Kün” kelimesini, “Kün” lafzını duyunca, o Cenab-ı Hakkın ilmi ilahiyesinden zuhur eder, çıkar meydana. O yüzden o ilmi ilahide zuhur ettiren, ilmi ilahiden meydana çıkarttıran da Allah’tır. O yüzden normalde ve bütün varlık Rabbisini tanır, bütün varlık Rabbisini tanır ve bütün o normalde, varlığın her kademesi, her derecesi ve varlığın içerisinde ama ruh üflenmiş olsun ama ruh üflenmemiş olsun, bütün insanlar, melekler, cinni taifesi, hayvanlar, ne bileyim, ağaçlar, balıklar, sular, semavattaki yıldızlar, bütün hepsi de nedir? Allah’a muhtaçtır ve kendi lisanları ile herkes ihtiyacını Allah’a arz eder ve Cenab-ı Hak bütün varlığın her kademesindeki her derecesindeki bütün varlıkların ihtiyaçlarını görür. Bu öyle bir şeydir ki bunu normalde tefekkür etmeye kalksa bunu

normalde bir akıl bunu almaz, akıl bunu idrak etmekten uzaktır çünkü varlığı sadece dünya olarak göremeyiz.

Bütün kainata baktığımızda, bütün varoluşa baktığımızda ve kainatın başlangıcından varoluşundan, varoluşundan bugüne kadar baktığımızda varlığın bütün dereceleri, yani varlığın dereceleri dediğimde normalde işte sidre, sidreye kadar almış olsak en yüksek, sidreden aşağı doğru normalde gelmiş olsak, tüm varlık dereceleridir. Varlık derecelerine baktığımızda o varlık derecelerinde de yaşayan sayısız varlıklar vardır ve hepsi de ihtiyaçlarını Allah’a beyan eder ve onların ihtiyaçlarını gören de Cenab-ı Hak’tır, hepsinin ihtiyacına cevap veren, hepsinin ihtiyacına, bakın, hepsinin de ihtiyacına cevap veren Cenab-ı Hak’tır. Sidre normalde hani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin Cebrail aleyhisselamla yolculuk yaptığı son noktadır. Cebrail Aleyhisselam için son noktadır. Sidreden sonra da Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kendisi yürümüştür. Biz çünkü sidreye kadar olan yeri normalde yazılı veya yazısız geçen yeri oraya kadar bilir bütün herkes, sidreden sonrası Hz. Muhammedi Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem in yürüyüş alanıdır, orası özel bir şeydir, oraya girmeyelim şimdi. Normalde bütün o varlıkların hepsi de varlığın bütün derecelerinde, sidreden aşağı doğru, yani dünyadan da aşağı olan varlıklar vardır çünkü dünyadan daha aşağıda olan yerler vardır, dünya o varlığın içerisinde orta menzilde durur, aşağı menzilde durmaz ama dünyanın kendi içinde dereceleri vardır, o ayrıdır. Bunlara baktığımızda, gökteki gökler, gökteki gökler, o göklerdeki melekler ve ordaki cinliler, şeytan dahil buna, cinliler dediğimizde şeytan dahil buna. Diğer varlıklar; bu normalde öyle varlıklar vardır ki yani buna insan desen insan değil, hayvan desen hayvan değil, makine desen makine değil ve bunların hepsi de bütün ihtiyaçlarını Allah’a arz ederler ve hepsinin de ihtiyacını Allah görür. Sadece dünyayı düşünecek olsak yani dünya üzerinde mesela dört milyarın üzerinde böcek bulunmakta örneğin, dört trilyon mu dört milyar mı ne, şimdi geçmiş bilgi ve hepsi de ihtiyacını Allah’a bildirir ve hepsini de rızıklandıran Allahtır, hepsinin görme duygusunu, duyma duygusunu ne bileyim işte hissetme duygusunu hepsini de yaratan Allahtır ve bunların hepsini de tanzim eden Allahtır.

Böyle olunca, bütün varlık hep, her an ‘Elestü’, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ hitabına nail olur ve bunun içerisinde varlığının içerisinde ahsen-i takvim üzerine yaratılan bir tek insan vardır ve insanlar normalde ne yazık ki bu ‘Elestü’ sözünden gafil yaşar. Gafil yaşadığından dolayı zaten Allah tanımaz, peygamber tanımaz, Kur’an tanımaz hale gelir. Rabbim biz onlardan eylemesin, inşallah, amin.

“Ağacın, taşın anlayışını söyledim ya. Hemen şimdicik bunu anlatan

şu hikayeyi dinle.”

Hani Hazreti Pir diyor ki: “Bu ağacın, taşın anlayışını söyledim”, bu ağaçlar, taşlar, börtü böcek her ne var ise dilli dilsiz, ruhlu ruhsuz, hepsi de ihtiyacını Allah’a yöneltir, Allah’a söyler ve Cenâb-ı Hakkın hepsi de Cenab-ı Hakkın hitabına mazhar olur, elestü hitabına mazhar olur. Bunu anladın ya diyor, inşallah biz de anlamışızdır. Yani normalde ruhu olsa da olmasa da bütün her şey Rabbine muhtaç ve bütün her şeyin de kendi lisanıyla Cenabı Hakk’a boyun eğmiş, Cenab-ı Hakk’a itaat etmiştir. Şimdi bunu anladıysan, bu ağacın taşın anlayışını söyledi, devam ediyor. “Şimdi bunu anlatan şu hikayeyi dinle.”

“Cemaat çoğaldı, vaaz ettiğin zaman mübarek yüzünü göremiyoruz diye Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem için minber yaptıkları vakit, (evvelce dayanıp vaaz ettiği) Hannâne direğinin inlemesi ve Peygamber’le sahabenin o iniltiyi işitmeleri, Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem in o direkle açıkça sual ve cevabı.”

Hani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri Medine’ye hicret ettiğinde Mescidi yaptılar. Mescidi yaptıktan sonra bir Hurma kütüğü, bir hurma direği var, o hurma kütüğüne, direğine yaslanaraktan Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri vaaz eder. Hatta hutbe okuyacağı zaman o kütüğün üzerine çıkar, o kütüğe yaslanır, o kütüğe dayanır, işte yorulduğunda ona doğru yaslanır, yorulduğunda onun üzerine oturur, onun üzerinde de hutbe irat ederdi ve normalde:

“Hannâne direği peygamberin ayrılığı yüzünden akıl sahipleri gibi ağlayıp inliyordu. Peygamber, ‘Ey direk ne istiyorsun?’ dedi. O da, ‘Canım ayrılığından kan kesildi. Bana dayanıyordun, şimdi beni bıraktın. Minberin üstüne çıktın’ dedi. Bunun üzerine Peygamber ona dedi ki: “Ey iyi ağaç, ey sırrı bahta yoldaş olan! Söyle, ne istersin? Dilersen seni yemişlerle dolu bir hurma fidanı yapayım ki doğudakiler de batıdakiler de senin hurmanı yesinler. Yahut Allah seni o alemde bir selvi yapsın da ebediyen ter ü taze kal!’ dedi. Hannane: ‘Daim ve Baki olanı isterim’ dedi.

Malum işte, o hannane direği, hannan ne demek burda, böyle işte ağlayan sızlayan demek. işte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri ona yaslanıp ona dayanıp hutbe okurdu ve ensardan bir kadın geldi. O kadın dedi ki ya Resulallah! Benim dedi bir kölem var, marangozdur kendisi, iyi marangozdur. Sana dedi ki, hani cemaat çoğaldı, herkes çok oldu, arka tarafta kadınlar, ön tarafta erkekler, seni görmekte güçlük çekiyorlar, seni duymakta da güçlük çekiyorlar. Dedi ki bir böyle minber gibi bir şey yaptıralım, sana kürsü gibi bir şey yaptıralım, onun üzerinden sohbet et, onun

üzerinden bize vaaz et, onun üzerinden bize onun üzerine çıkaraktan hani nasihat et, hutbe oku. Dedi ki ‘sana bir şey yaptırayım da onun üzerine otur, bunu istemez misin? Benim marangoz bir kölem var.’ dedi. ‘istersen yaptır.’ buyurdu. Bunun üzerine ona bir minber yaptırdı. Cuma günü olunca Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onun yaptığı minberin üstüne oturdu ve hutbe okudu. Daha önce üzerinde hutbe okuduğu hurma kütüğü öylesine bir çığlık attı ki neredeyse ikiye bölünecekti.

Bunu Rudanî’den bulabilirsiniz nakleden de Beyhaki Suphi ve sahabeden birçokları, orada o cuma günü orada bulunan sahabenin büyük bir çoğunluğu o kütüğün feryadını duydular, ağlamasını duydular, onun feryat figan ettiğini duydular. Yine bu konuda mütevatir hadisi şerifler var, o hadislerin hepsini buraya doldurmanın da bir anlamı yoktu ama böyle işte birkaç tanesiyle inşallah iktifa etmiş olalım. Yine Enes bin Malik’ten rivayet ediliyor, Müsned’de geçiyor bu, imamı Malik’te: “Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem bir hurma ağacı gövdesine dayanarak hutbe okurdu. Sonradan minber yaptırdılar da minber üzerine hutbe vermişti ki o kütük devenin inlemesi gibi inledi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem minberden inerek o kütüğü okşadı da sesi kesildi.” O yüzden normalde işte o kütük, böyle feryat figan edince, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, çocuğun başını okşar gibi, bir kimseyi böyle hani sıvazlar gibi geldi, direği sıvazladı, başını okşadı, tabiri caizse onu sardı sarmaladı ve ağlaması çünkü kesilmiyor. Bütün mescit onun ağlamasını dinliyor ve öylesine bir feryat ki, bir çocuk feryadı gibi. Bir yaşlı adam feryadı gibi, böyle insanların ciğerini yakan bir feryat. Öyle olunca, inlemeye başlayınca, bütün mescittekiler de duyuyor. Yani Buhari’de, Nesai’de geçen yine aynı bu minval üzerinden bir hadis-i şerif var, diyor: ‘Bütün mescit bundan duydu, bütün sahabe bunu duydu, kütüğün ağlamasını, onun inlemesini duydu’ ve Allah Resulü cevap veriyor ya az önce Hazreti Pir’in dediği gibi, o da normalde Tırmizi’de geçiyor: ‘istersen seni eskiden bulunduğun yere dikeyim, eski halini al, istersen seni cennette dikeyim de onun nehirleri ve pınarlarından iç, iyi ol ve geliş meyve ver de cennet ehli senin hurmandan ve meyvenden doya doya yesinler’ ve normalde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bunu hurmaya söylüyor, bunu normalde bir sefer söylüyor, o hurma kütüğü olur diyor, cevap veriyor ona. Bunlar tabii böyle insanların bunları kabul etmekte zorlandığı, akıl olarak idrak etmekte zorlandığı şeyler. Hani bir hurma kütüğüyle konuşulur mu? Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem konuşmuş, hurma kütüğü ona cevap vermiş, hurma kütüğünün ağlamasını bütün sahabe duymuş oradakiler. Bunu Peygambere de soruyorlar. ‘Ya Resulallah, neyi istedi hurma kütüğü?’ O da diyor ki: ‘Onu cennete dikmemi

tercih etti, onu istedi.’ Yani hurma kütüğü dedi ki: ‘Beni cennete dik, ben cennette var olmak istiyorum.’

Deseniz ki şimdi dünyadan cennetlik olacak olan bir ağaç var mı? Var. Ne? Hani o direk, hurma kütüğü. Bakın dünyadan cennete gidecek olan, cennete gidecek olan ne vardı hayvan? Kelp? Kimin? Ashab-ı Keyf’in kelbi. Neydi? Dünyadan cennete gidecek olan, dünyadan cennete gidecek olan. O zaman, dünya cennete gidecek olan bir kütük var. Ne? Hurma kütüğü ve normalde hurma kütüğü ne oldu? Cennetlik oldu ve normalde yine bununla alakalı Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki, ‘Muhammed’in canı elinde olana yemin ederim ki eğer ona ilgi göstermese idim, kıyamete kadar öyle inleyip duracaktı.’ Sonra emretti, o kütük gömüldü.’ Hatta bazı rivayetler var, mescidin içerisine gömüldü, ben o rivayetleri almadım, mescidin içerisine bir de Cennetü’l Baki denilen, hani ‘benim minberim ile evimin arası, cennet bahçesidir’ dediği yere gömüldü. Dünyadaki cennet bahçesi neresidir? Zikir halakalarıdır. Dünyada cennet bahçesi neresidir? Minberiyle evinin arasıdır. Cennet bahçesi; bir, zikir halakalarıdır. ‘Siz dünyadayken cennet bahçelerine uğrayıp oranın nimetleriyle nimetleniniz.’ ‘Ya Resulallah, dünyada cennet bahçesi var mı? Evet. Neresi? Zikir halakaları.’ Şimdi az önce üç tevhit okuduk, zikir halakası olmuş oldu, cennet bahçesi oldu ve cennet nimeti ne? Orda senin zikretmekliğin, cennet nimeti. Burda zikrettiğin zaman hangi esmayı söylersen söyle, merak etme, cennette nimetin hazır. Hani bir hadis-i şerif var ya, ‘Kim Subhanallahi ve bihamdihi der ise cennette onun adına bir ağaç dikilir.’ Bazı rivayetlerde hurma ağacı diyor ama bir ağaç dikilir, kim Subhanallahi vebihamdihi der ise. Ben anlatırken bile diyorum, anlattığım zaman subhanallahi ve bihamdihi diyorum, cennette bir tane daha ağaç dikiliyor.

Düşünün artık, siz bu dünyadan göçüp gidinceye kadar kaç sefer subhanallahi ve bihamdihi dediniz habire ağaç dikiliyor. Sabahları normalde veya günlük sabah akşam dersi olanlar ayrı, günlük bir ders çekenler ayrı. Normalde o kimse yüz sefer subhanallahi ve bihamdihi, subhanallahil azim ve bihamdihi estağfirullah elazim diyor. Günde yüz sefer ona yüz tane onun cennette ağacı dikiliyor. Cennette ağacın var. Otur oturduğun yere, istersen bacak bacak üstüne at, cennette ağaç sahibiyim de, yalan değil. Karşındaki da kafayı kırsın, bunlar iyice manyaklaşmış desin, sonra deli miyiz şeyini ne o, bölümünü ona dinlet. Otur de ki ‘cennette ağaçların var’, ‘nerede?’ ‘Cennette.’ Tam kafa kırmalık sohbet bunlar. Yalan mı? Değil, hadis-i şerifle sabit. Ya bir de insanlarda şunu anlayamıyorum, yani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Kur’an onun gönlüne vahyedildi, o söyledi, Kur’an bu ayeti kerime dedi aynı gönülden hadis de çıktı. Yani

Kur’an’ı kabul ediyorsun hadisi kabul etmiyorsun! Aynı gönülden çıktı, aynı dilden çıktı, aynı insandan çıktı, aynı varlıktan südûr etti, bu ayet dedi, bu Allah’ın kelamı dedi, bu da kitapla verilmiş olan dedi bana verilmiş olan hikmet dedi. Öbür tarafta da ayeti kerimede o heva hevesinden konuşmaz dedi. Eee? Nesini inkar ediyorsun? Ben inkar etmiyorum. Subhanallahi vebihamdihi subhanallahil azim kim derse cennette onun adına bir ağaç dikilir, onun adına! Burda senin on dönüm, beş dönüm bir dönüm, iki tane, beş tane zeytin ağacın olsa birisi gelir el koyar, devlet el koyar, kamulaştırır, bir başkası gelir benim dedemindi burası der, zeytin ağacının üstünde kavga çıkarır öbürkü gelir bu der dedemin babasından kalma, benim de hissem var. Hadi al desen, birer tane dalını kopar desen zeytin kalmaz orta yerde. Dünya bu! Yani sen burada dersin ki, “Benim bu evim, ölünce bir bakıyorsun senin değilmiş işte. Bunu anlamakta güçlük çekiyor insanlar. Bu dünyada ne kadar yaşayacaksın? 78 yıl. Hani senindi? Dedemin evi vardı, yıkıldı gitti. Hani dedemindi? Kaldı. Bizim orada evler vardı, ben anneme dedim, ‘Anne, bak sağlığında paylaşalım. Herkesin gelip gideceği bir yer olsun.’ Hani miras hukukundan çıkarsın dedim. Paylaşmadı, yıkıldı gitti! Yıkıldı gitti! Hani annemindi? Hani dedemindi?

Şimdi böyle baktığında dünyada aslında senin bir şeyin yok, bırakıp gideceksin. Senin kızına, oğluna da kalmayacak, onlar da bırakıp gidecek. Bakın, onlar da bırakıp gidecek. Bunu idrak etmekte güçlük çekiyoruz ama cennet ebedi. Allah zalim değil. Tamam, burasına el koydun. Bundan sonra sen burada değilsin, defol git demiyor Cenab-ı Hak. Cennet ebedi, cennet ebedi ise ben “Subhanallahi vebihamdihi, sübhanallahil azim” dedim mi? Dedim. Cennette bir tane daha ağaç dikildi mi benim adıma? Benim adıma dikildi ya, meyvesini ben yiyeceğim onun, ben tasarruf edeceğim. E o zaman ben onu dediğim müddetçe şirke, küfre düşmezsem, dinden tü yansın yapıp dönmezsem, eninde sonunda gideceğim o cennetteki meyvemden yiyeceğim ya, hurmamdan yiyeceğim inşallah. Bir de bana diyorlar ya nasıl emin konuşuyor? Ya sen kendi peygamberinden emin değilsin o zaman! Ya sen kendi iman ettiğin Allah’tan emin değilsin, ben eminim. “Subhanallahi vebihamdihi, sübhanallahil azim vebihamdihi, estağfirullah elazim” kim bunu yüz sefer söylerse, deniz köpükleri kadar günahı olsa Allah onu affeder, ben eminim. Bir de ben “Subhanallahi vebihamdihi, sübhanallahil azim” diyenin adına bir tane cennette meyve ağacı veya hurma ağacı dikildiğine de eminim, ben o sözü çünkü kabul ediyorum, iman ediyorum ben ona. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, heva ve hevesinden konuşmadı. Eee? O zaman cennette benim meyve ağacım var. Hepiniz de davetlisiniz, amin. Ben cömert adamım ya, Allah’ın izniyle. Allah

Allah! Tek başıma orada habire orangutan gibi yiyecek değilim ya? Gelin hep beraber yiyelim. Allah Allah! Bitecek de değil, tükenecek de değil. Eşinle dostunla yediğin senin zaten, eşinle dostunla yemediğin şey senin değil. Ne olacak, at kenara gitsin. O yüzden davetlisiniz hepimiz de. Hepiniz de misafirim olun inşallah, amin. E şimdi öyle olunca cennet nimeti zikrullah halakası, cennet bahçesi. Zikrullah halakası, cennet bahçesi.

E sen inanmıyorsun hadislere, bana ne canım kardeşim ya, git bak işine! Git kumda oyna, istersen dağa çık, ister ovaya in. Allah’ın vermediği hidayeti sana ben verecek değilim. Ben Allah değilim. Allah hidayet eylesin, amin, beni ilgilendirmiyor. Eee? Biz normalde burda zikrullah halakasında toplandık, e orda da toplanacağız ya! Allah Allah! “Kişi sevdiğiyle beraberdir” dedi mi hadis-i şerifte? Dedi. iman ettik, sevdiğiyle beraber. Eee? Biz Allah’ı seviyoruz, Resulünü seviyoruz, sahabeleri seviyoruz, geçmiş peygamberleri seviyoruz, biz Allah dostlarını seviyoruz. “Kişi sevdiğiyledir” der, sahabeleri seviyoruz, imam efendileri seviyoruz, Allah diyenleri seviyoruz. “Kişi sevdiğiyledir” hadis-i şerif sabit. Sevgimizde de samimiyiz. Ben sizlerin de samimiyetine inanıyorum. Ben de çünkü sizlere dağıtacak para yok, makam yok, mevki yok, hiçbir şey yok ama beyaz sakalım var, beyaz saçlarım var. Başka bir şey yok. Biraz birisi gibi ‘biraz da yakışıklıyım yani değil mi?’ Öyle diyordu ya, ‘Ne kadar çok yakışıklıyım, değil mi? Evet ya, gözlerimin içine bakın filan’ öyle de demiyoruz, demeyeceğiz Abdullah. Böyle bir şey yok…Şimdi geçenlerde bağırdık ya “deli miyiz” diye. Ben Abdullah’a sordum, “Abdullah,” dedim, “oğlum ben gitsem bir psikiyatriye,” dedim, “desem ki,” dedim, “ben duvarlarda suretler görüyorum, benimle konuşuyor, ben mesela işte böyle tahta, bildiğin tahta, beşinci element, bunlarda suretler görüyorum, bunlarla konuşuyorum desem, bana psikiyatriden ne derler?” dedim ben. Dedi ki, “Baba, direkt senin hakkında ondan sonra teşhisi koyarlar, bu deli derler, beyaz gömleği giydirirler sana,” dedi. Tamam, sonuçta o da psikiyatri okuyacaktı, bir ara çok uğraştı. Ondan sonra benim kurbanım oldu, gitti beyin cerrahı, sinir ve beyin cerrahı oldu ama normalde şimdi bir kimse gitse psikiyatriye otursa dese ki, “Ben la ilahe illallah demeye başladığımda bir sürü gelen giden oluyor. Ben onlarla konuşuyorum, onlarla sohbet ediyorum, kafama takılan soru moru olunca onlara soruyorum. Onlar da bana cevaplıyor” dese ne der psikiyatri? Ben desem ki “Otuz beş yıldır böyleyim?”, “Ağır!” Görün kimi dinliyorsunuz! Hatta gece yattığımda da ben, “bunlar devam ediyor, uyumak istiyorum, uyuyamıyorum” desem, ben tam olduğunu anlatsam, adam beni gönderir mi? Tamam, biz halimizden memnunuz, bir sıkıntı yok, Sait, sen memnunsun, değil mi? Allah razı olsun, hiç sıkıntı yok, tamam. Var mı memnun olmayan?

Nuri, var mı bir sıkıntı yavrum ya? Sen zaten seni anlatmayayım artık, bak gene gözüme göründün şimdi, konuşmayayım…Şimdi zikir, ağaç. Hannâne ağacı, oraya cennete, hani cennet bahçesine gömüldü, ebedi oldu. Ne olacak? Cennette devam edecek. Devam ediyor cennette neşvü nema buluyor, orada meyvesinden herkes yiyecek. Ağaç ağaçken cennete gitti meyvesini orada herkese sunacak…Ağaçken hasrete dayanamadı gömüldü. Nereye? Cennet bahçesine. Orada meyve verecek. O zaman zikir halakasına gömülün ebedi olmak için. Amin. Ebedi olacaksanız o zaman zikir halakasına gömüleceksiniz. Allah bizi iyi etsin inşallah, amin.

“Ey gafil, dinle de bir ağaçtan aşağı kalma! Peygamber, kıyamet günü

insanlar gibi dirilmesi için o ağacı yere gömdü.”

Yani gafil olma, gaflete dalma! O ağaç kadar da mı değilsin? O ağaç, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerine vefa gösterdi, onu sevdi. Ondan bir adım, bir adım öteye gitmek istemedi ve ebedi olmak istedi, ebedi olmak istedi. Sen insansın, Cenab-ı Hak halife olarak yarattı, ahsen-i takvim üzerine yarattı. O zaman sen de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini öylesine sev, sen de ebedi hayatta onunla beraber olmanın yolunu ara, yolunu aç. Eğer onu öyle sevmezsen, eğer Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini ağaç kütüğünden fazla sevmen lazım ama ağaç kütüğü kadar sevsen ebedi olarak onunla beraber olacaksın ve hadis-i şerifte de Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri “Hiçbiriniz annesinden, babasından, çocuklarından, bütün insanlardan daha fazla beni sevmedikçe imanınız kemale ermez” dedi. Buhari ve Müslim hadis-i şerif. O zaman sen öylesine sev Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini, sen o ağaçtan, o ağaç kütüğünden, o hurma kütüğünden geri kalma! Nasıl o hurma kütüğü öyle sevdi, ağladı, inledi ayrılığa ve o ayrılıktan ağlayıp inleyince Cenab-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri onu Cennetü’l Baki’ye, yani cennet bahçesine dikti, mescidin içine, gömdü oraya. O cennette neşv ü nema buldu. O zaman sen de bu dünyadayken cennet bahçesini bul, kendini göm oraya ve Hazreti Peygamberi sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini öylesine sev, öylesine muhabbet besle ki senin sen de ebedi olarak onunla beraber ol ve sufi isen, mümin isen, sufi isen, mümin isen Hazreti Peygamberi sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini gözünün gördüğü, görmediği, elinin altında olan olmayan her şeyden fazla sev ki onunla beraber olasın. Hani Hazreti Ömer Efendimizle karşılaştılar, dedi ki: “Ey Allah’ın Resulü, seni kendimden başka herkesten daha çok seviyorum” dediğinde peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Hayır, beni kendinden de çok sevmedikçe imanın kemale ermez” buyurdu. Bunun üzerine Hazreti Ömer “Seni artık nefsimden de çok seviyorum” dedi ve

peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “işte şimdi imanın kemale erdi.” Buhari’de geçiyor hadis-i şerif ve sen Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini öylesine sev ve gözünün gördüğü görmediği her şeyden fazla sev ama bu sevginin tecelliyatı ne? Onun sünnet-i seniyyesine tabi olmak, onun çizdiği yoldan yürümek, heva ve hevesinin yolundan değil, onun çizdiği yoldan yürümek, Kur’an ve sünnetten yürümek, Ahmed’in, Mehmed’in, onun bunun yolundan değil, Allah ve Resulünün yolundan yürümek ve her yaptığın, ettiğin, konuştuğun en azından Kur’an’da bulamazsan dahi sünnet-i seniyyeye uygun yaşaman. Zaten sünnete uygun yaşarsan Kur’ana da uygun yaşamış olursun bakın Çünkü sünnet-i seniyye Kur’an’ın yaşanmış halidir. O zaman gel sen de Peygamberi sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini öylesine sev ve onun sünnet-i seniyyesini yerine getir ve sen de ebedi olanı seçmiş ol.

Bu dünya göçüp gidiyor, sen de bu dünyadan göçüp gidiyorsun. Kalıcı olan ebedi hayat, kalıcı olan o, ebedi olan o, senin dünya hayatın ebedi değil. Sen burdan gidicisin, sen burda misafirsin, sen ruhlar aleminden geldin, bu dünyada ne kadar nefesin varsa bu nefesi burada çekeceksin ve burdan kabir alemine, kabirden mahşere, mahşerden inşallah hepiniz de cennete. Amin. Eğer islam’ı yaşamazsan mahşerden herkes cehenneme! Ebedi iman ehli isen inşallah dervişler, sufiler yapmış oldukları hataların, kusurların ceremesini bu dünyada çekerler, temiz bir şekilde kabir alemine göçerler. Amin. O yüzden dünyada başınıza gelen sıkıntılar, gam, kasavet, haksızlık, hukuksuzluk bunlar sizin canınızı acıtır belki de ama bilin ki bunlar kabir ve mahşere temizlik sebebidir. Senin başın ağrır, başın ağrıman temizliğine sebeptir, belin ağrır temizliğine sebeptir, haksızlığa uğrarsın senin temizlenmene sebeptir. Hani biz, “makamın yükselir” demiyoruz, tevazu gösteriyoruz, dervişlik yapıyoruz. Bazı öğretilerde “makamın yükselir” derler, değil. Biz zayıf kullarız, Allah bizi affetsin. Amin. Biz böyle çok yüksek kullar değiliz, onlar yüksek kul olsun, onların makamları yükselsin. Biz zayıf kullarız, fukara insanlarız, garip insanlarız. Bizim günahımız çok olur, kusurumuz çok olur. Biz sokaktan gelme insanlarız, biz masadan kalkma insanlarız. Biz elifi görsek başka bir harf zannederiz, Kur’an’ımız düzgün değil, fıkhımız düzgün değil, tefsirimiz düzgün değil, kelamımız düzgün değil, belagatımız düzgün değil. Biz paldır küldür, konuşur paldır küldür hareket ederiz. Öyle olunca bizim hatamız, kusurumuz, günahımız çok olur. Biz böyle bir şey yaparken de böyle çok da ince hesaplamayız, ince de bakmayız meseleye. O yüzden bizde hata, kusur, yanlışlık çok olur. Öyle olunca bizim başımıza gelen belalar, sıkıntılar, musibetler, hastalıklar, herhangi bir hukuksuzluk, haksızlık bizim için günahtan sıyrılma, günahların dökülmesine

sebeptir. Hani hadis-i şerifte Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ya, “Bu gam, keder, kasavet, baş ağrısı, karın ağrısı bu,” diyor, “müminin başına gelince rahmettir, berekettir, lütuftur, ikramdır, ihsandır,” Sebep? Ona sabreder, sabredince günahlarından temizlenir, kusurlarından temizlenir.

O yüzden eşinizden, çocuğunuzdan, annenizden, babanızdan, malınızdan herhangi bir şeyden bir sıkıntı gelebilir. Dervişsiniz ya, eşleriniz size eksik davranabilir, fazla davranabilir. Nasıl olsa dayak korkusu yok, küfür korkusu yok, herhangi bir korkusu yok. Derviş adamdan kim korkacak, derviş kadından kim korkacak? Kimse korkmaz. O yüzden kalkar eşleriniz size zulmedebilir, evden kovalayabilir, boğazınızı sıkabilir, şunu yapabilir, bunu yapabilir…Yaparlar, normal. Bunu kendine kâr bil veyahut da işte normalde kadınlar olarak eşleriniz onlara küfür edebilir, hakaret edebilir, dövüp sövebilir, kapının önüne bırakabilir gece yarısı. Saat iyiymiş, üçmüş bakmaz, kadıncağızı kapının önüne bırakır. Yaşar bunları insanlar. Bu sıkıntılar, bu dert, bu gam, kasavet, bu dünyanın çilesi derviş için, sufi için bir kârdır…E şimdi normalde ne olacak? imtihan sana uzaktan bir yerden de gelmez, en yakınından gelecek, dibinden gelecek. E ona sabredeceksin, ona sabredince bu senin günahlarına, kusurlarına, hatalarına kefaret olacak. Evet, şimdi bu işin bir de bu tarafı var. Müfessirler bunu böyle anlatmışlar. Şimdi böyle ilmi yarım bırakmak gibi olmasın. E bir kimsenin böyle hani hatası, günahı o kadar çok değilse, onun diyor makamı yükselir, derecesi yükselir. Siz böyle düşünmeyin. Bu da kibirlilik olur çünkü. Bir kimse kendini bir noktada görür. ‘Aaa, elhamdülillah, bak işte hatun kafama bir tane tavayla vurdu, benim makamım yükseldi.’…Allah’ım iyi etsin inşallah. Burdan devam edelim…2120’den devam edeceğiz…Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. Allah gecenizi hayırlı eylesin. El Fatiha maassalavat. Amin Eyvallah. Selamünaleyküm.

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 8 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları