Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 2124-2129. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 8 • 4/30

2124-2129. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm, selam! Allah gecenizi hayırlı eylesin. Amin! Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Amin! Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i Hakk’ı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Amin! Hakk’ı hak bilip hakça yaşayan, Hakk’ı haykıran, Hakk’ı anlatan, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Amin! Nerede Müslümanların namusuna, şerefine, haysiyetine, toprağına, ırzına, canına kast ediliyorsa, Cenab-ı Hak hepsinden de intikamımızı alsın. Amin! Rabbim, nerede Müslümanlara zulmetmek isteyen devlet, kurum, kuruluş her ne var ise hepsini yerle yeksan eylesin. Amin! israil’i yerle yeksan eylesin. Amin! Ona destek çıkan batılıları yerle yeksan eylesin. Amin! Doğu Türkistan’a yardım eylesin. Amin! Çin’i dağıtsın. Amin! Dinsizleri dağıtsın. Amin! Yeryüzünde Tevhit sancağını dalgalandırsın. Amin! Ecmain. Geçen hafta “Evet der ama yürekten değil, kendisine münafık demesinler diye tasdik edenlere uyar. Zahiren tasdik eder.” Münafıklarla alakalı bir şeydi. O münafıklar işin batın tarafını görmezler, işin hakikat tarafını görmezler. Münafıklar işlerine gelirse iman ederler, işlerine gelmezse kendi içlerinden iman etmezler. iman etmeleri de onların yüzeyseldir. Müslümanların içerisinde bulunurlar, Müslümanca davranırlar ama asla ve asla imanları kemale ermemiştir ve bunlar bazı konularda yani akıllarına uyarlar kendilerince ve normalde Müslümanların yanında inanmış gibi davranırlar. Bununla alakalıydı beyit.

“Eğer cemadat Allah’ın ‘Kün’ yani ‘ol’ emrine vakıf olmasalardı ve bu emri duyup bir emre uyup varlık alemine gelmemiş bulunsalardı bu söz alemde o vakit reddedilirdi.”

Yani bütün cemadat, bütün varlıklar, var olan ne var ise hepsi de Cenab-ı Hakk’ın “Kün” yani “ol” emrine uyup da meydana gelmişlerdir ve Cenab-ı Hak ilm-i ilahisinde yani hiç daha ilim varlık sahasına çıkmamış, kendi zat-ı uluhiyesinde olan o ilmi ilahisindeki varlıklara “Kün” “ol” emri verir ve o varlıklar ilmi ilahiden zuhur eder. ilmi ilahiden zuhur eder deyince yani biz Allah’ın kendi zatından zuhur eden bir şeydir bu, ilim olarak ve onlar varlık alemine sudur ederler, varlık alemine çıkarlar ve onların varlık alemine çıkmaları Cenab-ı Hakk’ın “Kün” “ol” emrine tabi olmalarındandır ve Yasin Suresi, ayet 82’de de Cenab-ı Hak buyurur ki: “Bir şeyin olmasını dilediği zaman onun emri o şeye sadece ol demesidir. O da hemen oluverir.” Yani Cenab-ı Hak bir şeye ol der, o da hemen olma sürecine girer. Varlığın derecesiyle, varlığın herhangi bir kategorisine göre onların olma süreçleri vardır. Mesela dünyaya ol dedi, dünyanın bir yaratılma süreci var veyahut da anne karnında bebeğe ol dedi. Normalde o bebeğin bir olma süreci var.

Yani o bazen ‘ol dediğimizde oluverir’ dediğinde hemen o olacakmış gibi o kimseye hani kemale ermiş bir şekilde olacakmış gibi geliyor. Öyle değil. Onun matematiği hazır. Onun matematiği hazır olunca Cenab-ı Hak ona “Kün” dedi, ol dedi, onun için olma süreci başladı. Bu varlığın derecelerine göre dediğim şey mesela dünyayla alakalı. Dünyanın kendi içerisinde bir zaman birimi var. Dünyanın zaman birimine uygun işte çocuk dokuz ayda dünyaya geliyor örneğin. O olma süreci başlamış oluyor. Bizim için dokuz ay uzun bir zaman zarfı. Aslında bu normalde matematiksel olarak başka bir matematiğe göre bakacak olsanız bir dakika bile değildir o. Şimdi matematik dersi vermeyeceğiz hocam, bugün oraya girmeyeceğiz yani. Hani normalde var ya Allah katında sizin dünyanın bin yılı, Allah katında bir gündür diyor, öyle değil mi? Öyle olunca tabii Allah katı dediği yer neresi? Allah zamandan da münezzeh. Oradaki o zaman birimini mümkün değil ama normalde şimdi bu ayet-i kerimeye bakaraktan siz hani bin yılı hesaplasanız, bin yıl, yani bunu hesaplamak için bin yıl, yıl üç yüz atmış beş gün, üç yüz atmış beş günü binle çarpacaksınız, matematiksel olarak öyle mi gidilecek hocam? Üç yüz atmış beşi binle çarpacaksınız, onu bir güne, yirmi dört saate böleceksiniz, sizin dünyanın bir günü çıkacak orta yere. Ben matematikçi değilim, matematikçiler yapsın. Yani 365 x 1000 / 24 yapacak, değil mi hocam, dünyanın bir gününü. Ahireti de bilmiyoruz hocam o nerenin günü belli değil. Kaç? 15.208 ne? Ama öyle şey yapacak olursan gün olarak hesaplıyorsun, gün, yani dünyanın bir günü kaç saate geliyor o zaman o şeye göre saat bile değil, dakika bile değil o. Kaç? Neyse, sizin matematiksel olarak şimdi herkes….Üniversite mezunları elini kaldırsın. Kaldırın kaldırın, utanmayın ya, maşallah, bayağı üniversite mezunu varmış.

Tamam, ben kendi kendime utanmayayım ya ben bu matematiği yapamadım diye. Tamam, gerek yok yani, tamam maşallah, matematikten kaldı herkes.

Her neyse, konumuz bu değil yani o ol dediğinde oluyor, mesele bu. Evet ama burada hani zamansal problemler var. Biz zamanı dünya zamanıyla ölçüyoruz, hani dünyada güneş sisteminin etrafında. Vallahi matematikçi bak orada uğraşıyor, uğraş hocam, tam gerçekten uğraş ama bilelim yani o zaman dilimine göre dünya kaç saniyeymiş bir günü. Elli bin yıla? O isa Aleyhisselam’ın göğe çıkmasıyla alakalı, bin yıl, evet…Hayır, melekler de oturacaklar ne konuşuyor bunlar diyecekler, bilmiyorlar deliler topluluğu var burada, iş yani, işimiz tasavvuf burada değil mi? Ne işin var matematikle! Hiç işte ya bizimki de olacak bir şey mi ya! Allah “Kün” yani “ol” emriyle tüm varlıkları yokluktan zuhur ettirir. işin en inançla alakalı bütün herkesin patinaj ettiği yer burasıdır. Yani “Kün”, “ol” derken yokluktan çıkıyor. Yok yani, onunla alakalı hiçbir emare yok hiçbir emare yok, hiç herhangi bir şey yok. O normalde “kün” dedi yokluktan çıkardı ve bu cemadat dediğimiz, hani biz insanlar tarafından cansız varlık olarak gördüğümüz, yani bu ağaç cemadat, biz baktığımızda cansız varlık olarak görüyoruz, yani hiçbir şey Allah’ın emrini duymamış, görmemiş, bilmemiş hükmünde değil. Yani boyun eğmemiş olsalardı olmazlardı zaten. Bir şey olduysa o Allah’ın emrine boyun eğdi, yani o “kün” lafzına, emrine “kün”, “ol” emri vaki zaten, bu söz emri vaki olduğundan o oldu, yani onun olmama gibi bir şansı yok ve boyun eğmiş, ister canlı ister cansız, her şey onun emrine boyun eğmiştir. Biz ister onu canlı varlık olarak görelim ister cansız varlık olarak görelim, bizim görüşümüz cansız varlık, bu bizim görüşümüz, yani biz cansız varlık görüyoruz, taş değil mi? Allah Resulü Sallallahu Aleyhi ve sellem hazretlerin hazretlerinin karşısında Ebu Cehil var. Ebu Cehil dedi ki benim elimde ne var, bunu bil dedi sana iman edeceğim dedi. O da dedi ki senin elindekilerin benim kim olduğumu söylemesini istemez misin dedi. Dedi ki isterim bu daha zor bir şey dedi. Bu sefer Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri öyle deyince taşlar dile geldi. Eşhedüenlailaheillallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu veresuluhu dedi üç tane taş, hemen Ebu Cehil elinden taşları attı.

Biz şimdi onu cansız varlık olarak görüyoruz ama taşlar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin Peygamberliğini söylüyor veya konu Hannâne kütüğüydü ya kütüğü biz cansız varlık olarak görüyoruz ama kütük ayrılık acısına dayanamıyor, feryat figan ediyor, feryadını figanını sahabeler de duyuyor, cansız varlık halbuki değil mi bize göre. Öyle değil. Kütük. Aynı şey mesela Davut aleyhisselama da taşın bir tanesi diyor ya ey Davut beni al, alıyor. Yürürken bir taş daha diyor beni de al o da alıyor,

yürürken bir taş daha diyor, beni de al. Üç taşın üçünü de alıyor. Diyor ki “Calut’u bununla yeneceksin.” Üç tane taş ve sapanın içerisine üç tane taş koyuyor. Onunla Culut’u yeniyor. Biz şimdi ona ne olarak bakacağız? Taş! Mesela dağ, kuru dağ, Uhut Dağı, üzerinde ot dahi yok. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki: “Uhud bizi sever, biz de Uhud’u severiz.” Ama taş, bildiğin dağ. Demek ki bizim cansız olarak gördüğümüz şeyler cansız değil ve onlar da ister canlı görelim ister cansız görelim hani manevi olarak bakarsan her şey canlı. Çünkü ‘yerde ve gökte ne var ise Allah’ı zikreder ama siz duymazsınız’ ayet-i kerime. Yerde ve gökte ne var ise! O zaman bütün her şey Allah’ı zikrediyor, biz duymuyoruz onu, biz fark etmiyoruz. Biz onu cansız görüyoruz ama canlı, her şey ‘O’nu zikrediyor, her şey ‘O’nu zikrediyor. O zaman canlı ve yine Alî imran, ayet 83: “Göklerde ve yerde kim varsa ister istemez ona boyun eğmiştir.” Yani bütün varlık, Allah’ın iradesine boyun eğmiştir, Allah’ın matematiğine boyun eğmiştir, Allah’ın kaderine boyun eğmiştir, Allah’ın kudret ve kuvvetine boyun eğmiştir. Bunun bir matematiği var, Allah’a boyun eğmiş. Allah’a boyun eğmeyen varlığın herhangi bir noktası yok. Varlık aleminde ister ruhi olarak sudûr etsin ister cemadat, cansız varlık olarak sudûr etsin isterse işte bitki olarak, nebavat olarak sudûr etsin ne sudûr ederse etsin, hepsi de Allah’ı zikrediyor ve Allah’a boyun eğiyor. Şimdi Allah’a boyun eğmesi, Allah’a teslim olması onun bu manada varlıkların iradesinin de Allah’a ait olduğunu gösteriyor.

O zaman varlık bu manada otomatikman Allah’ın iradesi, kudreti, kuvveti, ilmi dairesinde yaşamını devam ettiriyor ve “Yerde ve gökte ne var ise her şey ona boyun eğmiş vaziyette.” Biz de şimdi bu inanç bu iman oturmuş vaziyette değil. O yüzden toprak Hazreti Ömer Efendimizin sözünü dinliyor. Deprem olunca asasını vuruyor, “Ey arz,” diyor, “sakin ol, senin bağrında bir peygamber ve onun halifesi yatıyor” diyor. Medine’de tak deprem duruyor. Şimdi buna inanmaz akılperest der ki, “Ya böyle bir şey mi olur?” der. “Deprem Allah’ın kanunu” der. O Allah’ın kanunu ama o arz da o Nil de Ömer’in sözünü dinliyor. Hani Mısır fethedilince Nil yılda bir sefer geriye doğru akarmış, öyle görünürmüş. Oradan Mısır valisi mektup yazıyor, “Ey Emire’l Mü’minin, böyle bir şey var. O gün,” diyor, “buranın kıptileri bayram ediyorlar bununla alakalı, ne buyurursunuz?” diyor. Hazreti Ömer Efendimiz bir mektup yazıyor. Enteresandır, çok hoşuma gider böyle şeyler benim. Mektup yazıyor diyor ki, “Ey Nil nasıl diyor yıl içerisinde üç yüz atmış dört gün akıyorsan o bir günde de öyle ak.” Diyor. Valiye haber gönderiyor, bu mektubu Nil’e at diyor. Tabi Euzubesmele var, Allah’ın adı var. Allah’ın adıyla emrediyorum diyor. Emrediyorum diyor Nil’e. Mektup Nil’e atılıyor. Kıptiler bekliyorlar o gün gene Nil geri akacak diye. Nil sonra

akıyor. Oysa yüzyıllardır o hal yaşanırmış orada. Ha demek ki bizim canlı cansız olarak gördüğümüz her şey Allah’ın hükmüne boyun eğmiştir. Şimdi bizde öyle bir imana kemale ermiş olmadığından bizim imanlarımız ve biz manada o kadar söz sahibi olmadığımızdan biz onları görmekten uzağız, buna iman etmekten de uzağız biz. Bitti mi hesap hocam? Dünya hayatı, saniyenin on binde biri, bir gün. Yani yetmiş yıllık o zaman dünya hayatı saymış olsan, bir dakika falan mı tutacak o zaman? Bir saat veya iki saat! Tamam, yok tamam yok matematik tartışmayacağım tamam. Tamam, bütün herkes üniversite mezunu dedim ya hepsi de gocundu şimdi. Tamam, gocunmayın. Siz alemsiniz, hepiniz matematikçisiniz, bırakın tamam. Biz Mesnevi sohbetine devam edelim. Söyle Ahmet, Ahmet konuşamadı ya, tamam Ahmet. Ya deli kendisinden daha deliyi görünce sopasını saklanmış! Allah Allah! Bak gene hesaplıyor. Hesapla hocam boşver. Hata nerede ona bakıyorsun, tamam.

Hani bir laf var ya bir deli bir taş atarmış kırk tane akıllı çıkaracağım diye uğraşırmış. Sizinki de o hesap, ben ortaya bir taş attım boyuna millet uğraşıyor çıkaracağım diye! Bırakın ya, boş verin, sohbete devam edelim biz:

“Yüz binlerce taklit ve istidlâl ehlini pek cüz’i bir vehim şüpheye düşürür. Çünkü taklitleri de istidlalleri de hatta bütün kolları, kanatları da zanla kaimdir.”

Taklit ehli bir şeyi derinlemesine anlamadan, bilmeden, sorgulamadan, sadece başkalarından gördüğü veya duyduğu şekilde kabul edenlerdir. Bizim normalde namazlarımızı Hanefi fıkhına göre kılmamız gibi. Rükumuzu, secdemizi Hanefi fıkhına göre böyle yaparız ki hadis-i şerifte de Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ibadetlerinizi benden gördüğünüz gibi yapınız demiş. Gördüğünüz gibi taklit ediyoruz. Namazın kılınış şeklini taklit ediyoruz, namazın içi değil, dışını taklit ediyoruz. Bu taklit ve taklidi iman ve tahkiki iman diye ikiye ayırmışlar, değil mi hocam? Öyle ayırıyorsunuz, değil mi? Taklidi ve tahkiki iman. Evet. Tahkiki iman ne? Tahkiki iman sahipleri de araştırıyor, inceliyor, ondan sonra, öyle ya, onlar böyle bir de çok biliyorlar, araştırıyor, inceliyor, doğruluyor onu. O da tahkiki iman oluyor ama bunların taklidi de tahkiki de yüzeyseldir. Yani kitaplarda yazılan tahkiki iman, habire araştırmış, soruşturmuş, bakmış, etmiş. Hani o bilinçli bir Müslüman, tahkiki iman ehli. Bunların her ikisi de kalp olarak sınıfta kalır. Şimdi oraya yavaş yavaş geleceğiz. istidlal ehli de, söz konusu olan istidlal ehli de inancını, bilgisini sadece akıl yürütmeye dayandıran ama az önce dediğim gibi bu da kalben tatmin olmayan kimselerdir. Akıl yürütüyorlar. Yani o kimsenin aklına uyuyorsa o ayeti kerimeyi kabul ediyor, aklına uymazsa böyle yani oradakilere bakıyor öyle bir hani ben

bunu şimdi aklıma uymadı, böyle bir şey olmaz dersen yani burada itiraz ederler, susayım ben bu konuda diyor, münafık, kalbinden kabul etmiyor.

Hani biz iman ettik, ibrahim’i ateş yakmadı. Biz iman ettik, deniz yarıldı, Musa aleyhisselam yürüdü. Biz iman ettik buna. Biz iman ettik. Eyyüp Aleyhisselam çok hastaydı, ayağını vur dedi, vurdu. Oradan su çıktı. Onunla yıkandı, iyileşti, gençleşti, bir de çocuk sahibi oldu, hanımı da aynı oldu. Bunlara iman ediyoruz biz ama burada istidlal ehli buna aklı almadı ya, buna aklı almayınca kalben buna iman etmedi, kalben bunu kabul etmedi. Yani Meryem annemize Allah dedi ki o hurma dalını kendine çek, silkele dedi, hurma dalını kendine çekti, silkeledi, mescidin içinde. Hiç dışarı çıkmıyor, her gün taze meyveler yiyor ondan. Biz buna iman ettik. Şimdi eğer ki bu konuda imanımız bizim taklididen, tahkikiden de geçti, kalbi ise Meryem annemizin o hurma dalını çekip yediği enstantaneyi gördük. O enstantaneyi görünce biz buna ayne’l yakîn olduk, gözümüzle gördük onu. Yok, o meyveden sen de yediysen hakke’l yakîn oldu iş. iş değişti, işin mahiyeti de değişti. O yüzden yani o taklitçi o zanna, zanni inancı olan insanlarla alakalı çok ayet-i kerime var. Çünkü Cenab-ı Hak o zandan ve taklitçilikten Müslümanları uzak tutmaya çalışıyor ama bu demek değildir ki taklidi iman ehli, kabul edilmeyecek. Bütün ulema toplanmış, bu konuda ehl-i sünnet taklidi imanı kabul etmişler. Bu konuda ehl-i sünnet düşüncesinin içindeyiz. Biz kimin taklidi olduğuna, kimin tahkiki olduğuna, kimin kalbi olduğuna hükmetmemiz mümkün değil. Yunus, ayet 36: “Onların çoğu ancak zanna uyarlar. Halbuki zan, hakikatin yerini tutmaz.” Bu taklidi imancılar ve kalbi çalışmamış, kalbi harekete geçmemiş olanlar ancak zanlarıyla hareket ederler. Zan üzerinedir ve zan bu manada bir tek Allah’ın üzerine hüsn-ü zan beslenir. Diğer meselelerde zan, seni doğru yola götürmez. Sen o konuda çünkü hakikate ermemişsin daha. En’am 116: “Eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar sadece zanna uyarlar ve sadece tahmin yürütürler.” O zaman siz kalabalıklara bakarsanız, çoğunluğa bakarsanız siz sınıfta kalırsınız. Çünkü başka bir ayeti kerimede ‘çok azınız iman etmiştir’ der. Neden çok azınız iman etmiştir der? Yeryüzündekiler, çoğunluk çünkü zanna tabi olurlar ve tahmini yürürler her şeyde.

Zan ve tahminleri öndedir. Hani böyle bir din üzerinde de zanna tabidirler. Din üzerinde de tahmini yürütürler. Hani der ya bence bu böyle olması lazım. Ya ayet var, hadis var. Zahir ise ayet ve hadise göre davran. Yok, o kendi zannını koyar oraya, kendi tahminini koyar ve bunlar taklit ehli, zan üzerine yürüyen insanlardır. Oysa onların bu hususta, Necm 28: “Oysa onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece asılsız bir kuruntunun

peşine düşmüş gidiyorlar. Halbuki kuruntu gerçek karşısında hiçbir şey ifade etmez.” Yani onların kendi kendilerine kuruntuları vardır, kendi kendine dogmatik doğruları vardır. O kuruntularının üzerine giderler ve bunun bir hakikate, bir ilme dayalı değildir bu, hakikate ve ilme dayalı olmadan yeryüzündeki çoğunluk, o taklitten ve o kuruntudan ve o heva heveslerinden dolayı gider. O yüzden Cenab-ı Hak Peygamberine der ki onların çoğu seni helaka götürür. O zaman bir kısım çok olması onun doğru olduğunu göstermez. Bazen bu tarikatlarda da vardır. ‘Ooo, çok kalabalık orası’, onun doğru olduğunu göstermez veya Hristiyanlar çok kalabalık, doğru olduğunu göstermez veya Ateistler çok kalabalık, doğru olduğunu göstermez. Çünkü yeryüzünde insanların çoğu, ayet-i kerime öyle diyor, ‘onların çoğu ancak zanna uyarlar. Eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar.’ Burada çoğunluğa uymak yoktur, burada vahye tabi olmak vardır. Sen, Kur’an ve sünnete tabi olacaksın, imamların içtihadına tabi olacaksın. Çoğunluk cehenneme gidiyor çünkü yani çoğunuz cehennemliksiniz der ayet-i kerimede. Çoğunluğa bakarsan, çoğunluk cehenneme doğru yol alıyor. Sen onları doğru kabul edersen, sen de cehenneme doğru yol alacaksın, çoğunluğa değil. O zaman vahye tabi olmak söz konusu. Vahyin ister zahirine tabi ol ister batınına tabi ol, vahye tabi ol. Birinci derecede zahirine tabi olacaksın ki kendini muhafaza edesin, kendini koruyasın. Ya ben bu taklitten çıkamıyorum deme, sana önce taklit lazım. Sen o taklide de uymak zorundasın ha, o taklit ömür boyunca senin önünde. Namazın farzı, vacibi, sünneti değişmeyecek, namazın rükûsu, secdesi, oturuşu değişmeyecek, değişmeyecek bu. Evet bu taklit ama bu doğru taklit.

Doğru taklit ne? Peygambere tabi olmak. Biz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hem ibadetlerinin zahir kısmına, uyuyabildiğin kadar da batîn kısmına uymaya çalışırız. Batîn çünkü kısmı maneviyat giriyor işin içerisine. Rabbim bizleri de onlara uyanlardan eylesin. Amin. Tahkiki iman ehli akli ve dini delillerle güçlendirerekten taklit seviyesinden tahkik seviyesine çıkar. Yani normalde o kimseler de ne yapıyorlar? Dini delillere bakıyorlar. Dini delil dediğiniz ne? Kur’an ve hadis-i şerifler. O kimseler Kur’an’a ve hadis-i şeriflere bakaraktan imanlarını bu manada kuvvetlendiriyorlar, olgunlaştırıyorlar ve taklitten tahkik noktasına çıkıyor. Ama normalde hani bu fıkıh kitaplarında geçer bu, bütün Müslümanlar taklidi imandan tahkiki imana geçmekle mükelleftirler. Ama normalde bunu böyle söylenir ama bütün Müslümanlar bu konuda gayret gösterip tahkiki imana geçelim, dini delillerine bakalım, namazın secdesi, rükûsu, kıyamı sebebi neymiş, delili neymiş buna bakmazlar. Buna bakmadıkları için tahkikte kalırlar. Sufiler de meselenin kalbi tarafına eğilmezler. Kalbi tarafına

eğilmedikleri için onun da rükûnun manası ne, secdenin manası ne, kıyamın manası ne, ilk kıyam eden kim, ilk secde eden kim, ilk rükû eden kim, ilk namaz kılan kim? Ben söyleyeyim, işte rükû edenler için bir kısım melekler vardır, onlar rükû halindedirler, Allah’ı zikrederler, duymuşsunuzdur bunu, öyle değil mi? Evet. ilk kim kıldı öyle? iyi, melekler Allah’ın emrini tuttu öyle kıldı. Tamam, ilk kim kıldı? ilk rükû eden kim? ilk secde eden kim? ilk zikreden kim? ilk kıyam eden kim? Kim? Hazreti Muhammedi Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem . Tahkik iman ehli de diyor ki melekler bunu böyle böyle yaptılar. Bunu duymuşsunuzdur, bana o lazım değil. Bana ilk yapan lazım. Melekler kimden öğrendi onu, bana o lazım.

Tabi diyanetçilerin, ilahiyatçıların burda matematikleri gitti. Gitti mi? Gitti. Bu da kalbî iman ehlidir. Bu literatürde yok, kalbi iman ehli. Literatürde iki tane var, taklidi var, tahkiki var, kalbî olan yok. Oysa tahkik olan kimse de akla dayanmıştır, kalbe dayanmamıştır, kalbî değildir o. Diyeceksin ki ya, nerden çıkardın, olmayan bir şey, kitaplarda yazmıyor. Yazmıyor, evet. Bir kimse bütün okuduğu, bütün hadisleri de okudu bütün ayetleri de okudu, tahkik iman sahibine erdi, bilgi olarak. Evet, doğru. Herhangi bir konuda onu kalbî olarak onu öğrendim. Basit bir şeydi sorduğum. Kıyamı meleklerden öğrenmedik ama kitaplarda ne yazıyor bir kısım melekler kıyam halinde Allah’ı zikrederler, bir kısmı secdede zikrederler, bir kısmı rükûda secde ederler, bir kısmı tahiyyatta oturaraktan secde ederler. Bunlara kim öğretti bunu? Bunların ilk öğrenme numunesi kimlere ait, kime ait? Melekler akılsız varlıklar çünkü. Bunları ilk icra eden Hazreti Muhammedi Mustafa’nın(s.a.v) ruhaniyeti ve nuraniyetidir. ilk zikreden odur, ilk hamdeden odur, ilk şükreden odur. O yüzden diyorum Hazreti Muhammedi Mustafa’ya(s.a.v) ümmet olmanın sevincini ve kıymetini bilelim. ilk Allah’ı zikreden yaratıldığı anda zikreden Hazreti Muhammedi Mustafa’dır(s.a.v). Yaratıldığı anda hamdeden, şükreden, rükû eden, secde eden kıyamda duran, oturan Hz. Muhammedi Mustafa’dır(s.a.v.) Aslında ayet-i kerimelerin bu ibadetle alakalı, taatle alakalı bütün kısımlarının ilk numunesi, Muhammedi Mustafa’dır sallallahu aleyhi ve sellem . “Ayaktayken, otururken, yanlarınızın üzerine yatarken Allah’ı zikredin” ayet-i kerime. Bu, Hazreti Muhammedi Mustafa’nın üzerinde tecelli etmiştir. ilk onun üzerinde, daha henüz daha dünyaya gelmezden önce, ilk yaratıldığında tecelli etmiştir onun üzerinde.

ilk, çünkü ilk onun ruhaniyeti ve nuraniyeti yaratılmıştır ve ilk orda ruhaniyeti ve nuraniyeti yaratıldığında hemen “Eşhedü en la ilahe illallah” demiştir, anında. ilk sözü odur, ilk kelamı odur. Cenab-ı Hak da ona cevap vermiştir: “Muhammedün Resulullah” diye. ilk varlık alemindeki kelam budur, ilk kelam “Eşhedü en la ilahe illallah”tır. Bu, Peygamber sallallahu

aleyhi ve sellem hazretlerinin kelamıdır. Kelama cevap veren Cenab-ı Hak’tır: “Muhammed’in Resulullah” der. ilk diyalektik konuşma, ilk varlık aleminde budur, ilk konuşma. O yüzden başınıza bir sıkıntı geldi, “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu veresuluhu” deseniz Cenab-ı Hak kalbinize bir ferahlık verir, kalbinize bir genişlik verir, kalbinize bir derinlik verir. Tabi Ümmeti Muhammed’e bunları unutturdular. Biz de şöyle “Ah kalbime bir darlık geldi, daraldım” zikret diyorum ben, “Ben zikrediyorum” diyor bana. Sen gerçekten la ilahe illallah desen, ‘la ilahe illallah, kelime-i tevhit benim kal’amdır.’ O ne güçlü bir kal’adır, ne metin bir kal’adır. Oraya sığınanı Allah korur, muhafaza eder. Ben diyorum ki “Tevhit çek.” “Ben çekiyorum zaten” diyor. Ya sen çekiyorsun, dilinle çekiyorsun işte? Kalbinle inanaraktan o tevhidi çek. Kalbin genişleyecek, derinleşecek. Sen o meseleye karşı sende bir güç kuvvet oluşacak sende, manevi bu ama yok biz bu duaya zikre inancımızı kaybettik. Allah bizi affetsin. Ve öyle ki bu gün geçtikçe insanlar tahkiki imanı da bıraktı. Önce kalbi imanı bıraktılar. Hani inceledi, araştırdı, baktı. Neyin deliline bakacak ki? Ateş ibrahim’i yakmadı. Bunun akli delili yok. Mitolojik hikayedir, olup olmadığı hakkında elimizde bir bilgi yok. Hatta ibrahim’in olup olmadığıyla alakalı elimizde bir bilgi yok. Sümerler tarafından olmuş olabilir, Akatlar tarafından da olmuştur. Ha, tarihi bir bilgi yok elimizde. Zaten ondan öncesi maymunduk ya, şimdi sustular. Ondan öncesi maymunduk zaten, şimdi bakıyorlar o yirmi bin yıllık bulguları çıkarıyorlar, diyorlar ki bu normal bir bilgi değil. Adamların uçan dairesi var, bilgisayarı var, elektrikli arabaları var. Var, kendileri buluyorlar kazılarda. Kaç bin yıllık? Yirmi bin yıllık, on üç bin yıllık, on dört bin yıllık. Adam taşı oymuş. Taşa oymuş, oymuş ve bugünkü teknolojiyle o taşa sen o oyuntuyu veremiyorsun. Kaç yıllık? Yirmi bin yıllık. Daha siz Mısır piramitlerini çözememişsiniz. Piramitlerin içini zaten çözememişsiniz. Halâ daha piramitler tam olarak meydana çıkmış değil, çıkarmıyorlar.

Sebep? Sebep maymundan geldiğini inandıracak ya sana, bir teori atmışlar yıllardır da bir ülkenin çocuklarına Darwin Teorisi öğretiliyor. Kalmadı şimdi Darwin Teorisi. Kalmadı, maymundan gelmemişiz. Ha sizin atalarınız maymuna çevrilmiş olabilir yalnız. Neden? Ayet-i kerimede maymuna çevrilmiş olanlar var. Ayet-i kerime; bir topluluk komple maymuna çevrildi, bir topluluk komple timsaha çevrildi, kertenkeleye çevrildi, ayet var. Hadi, aklî olarak bunun içinden çık sen. Tahkik iman ehlisin. Evet, inceledin, araştırdın ama orda bu ayet-i kerimeye geldin, ‘Bir kısım insanları biz maymun haline getirdik.’ Hadi insandan maymuna çevrildi, tahkik iman ehli baksın buna. Şunu diyecek, ‘biz bunun böyle olduğuna iman ettik.’ E hani sen

delilciydin, delil arıyordun, bunun delili nerde? Yok. Bunun delili nerede biliyor musun? Kalbi imanda. Bu ne? Sen o perdeyi izliyorsun. Kalbi olarak Cenab-ı Hak sana o perdeyi izletiyor. O insanların an be an nasıl maymuna çevrildiğini görüyorsun. Birbirleriyle olan o aslında diğer insanların onların dillerini anlamadığı, bir anda onların dillerinin değiştiğini görüyorsun. Bir anda onların renklerinin değiştiğini görüyorsun. Sonra onların bir müddet ibretlik için ibretlik için yaşatıldığı, bütün çevre il, ilçe diyelim, toplulukların toplanıp onları seyrettiğini, izlediğini ve dehşete düştüğünü, dehşete düşüp ordan hızlıca uzaklaştıklarını görüyorsun. Hızlıca uzaklaştıklarını, dağlara çekildiklerini çünkü büyük bir helakın, büyük bir vahşetin kendilerine geleceğinden korktuklarından dolayı o maymuna çevrilmiş olanları orada bırakıp bir kısım akrabaları hem onların hızla dağlara çekildiklerini, o bölgeyi terk ettiklerini görüyorsun. Bu kalbi ilim ve onlar öyle yükseklere çıkılınca sonra, bir müddet sonra o maymuna çevrilmiş olanların ibretlikleri alındıktan sonra kendi kendilerine öldüklerini görüyorsun. Sonra, öldüklerini gördükten sonra Cenab-ı Hak onların vücutlarından öyle bir kurt oluşturuyor, o kurtlar onları bir günde, iki günde yerle yeksan ediyor. Sonra kurtlar ölüyor. Sonra bir rüzgar esiyor, kurdun hiçbir esamesi kalmıyor. Evler düpdüzgün, dükkanlar duruyor, şehir duruyor, içeride yaşayan yok. Bir rüzgar, o kurtların sıyrıntısını, kalan kırıntılarını da alıp götürüyor. Bu kalbî iman. Çünkü tahkik ehli de yıkılır.

Taklit ehli yıkılır, tahkik ehli de yıkılır. Onun da güveneceği yoktur. O da güven vermez. O da yıkılır. O çünkü bir aklî delil bulamazsa akılperestler gibidir. Akılperestlerin daha böyle şeyi, makul olanı, o da yıkılır. Tahkik ehli de yıkılır. Ancak kalbî, kalbî, emmare, levvame, mülhime, mutmainneye geldiyse o kimse şüpheden kurtulur, her türlü şüpheden kurtulur. O çünkü hiçbir şey olmazsa dahi ayne’l yakîn derecesinde görür. O zaman o kurtuluşa erer. O yüzden o taklit ehli de tahkik ehli de yıkılır bir anda. Sufilik, sufilik kalbî imanın tecelli ettirilmesidir, kalbî hakikatlerin tecelli etmesidir sufilik. O kalbî hakikatler o kimsede tecelli etmezse tecelli edenlerin yüzüsuyu hürmetine o da orda kurtulur. Bediüzzaman Saidi Nursi hazretlerinin dediği gibi o diyor ki bir veli, bir mürşid-i kamil bir diyor üstatlar silsilesine bağlandıysa, onları sevdiyse onlardan ümidini kesmez. Onlardan ümidini kesmezse bugünkü zındıkanın karşısında imanını kuvvetlendirmiş olur. Ama diyor yok, mütefennin bir alim de olsa yani tahkiki iman sahibi de olsa kalbi harekete geçmemiş ise kalbi harekete geçmemiş, bir mürşid-i kamilden intisap etmedi, oradan ders almamış ise de almadıysa da o zaman diyor bugünkü zındıkanın karşısında kendisini muhafaza etmesi müşkülleşmiştir. Oysa o tahkiki iman ehli ama kendisini diyor

muhafaza edemez. Sebep? Çünkü her şey akıl değildir. Kalbî aklın çalışması kalbî perdenin açılması gerekir. Eğer öyle değilse o da sıkıntıda. Allah bizi muhafaza eylesin. Amin.

“O aşağılık şeytan, bir şüphe meydana getirir. Bütün bu körler, tepe takla düşerler. İstidlalcilerin ayakları tahtadır. Tahta ayaksa pek kudretsiz ve pek kararsızdır.”

Hazreti Pir böyle akılcılara da çarpıyor o gün için akılperestlere de çarpıyor. Hepsine de çarpıyor. Şeytan; Seb’e, ayet 20’de şöyle anlatılıyor: “Gerçekten de iblis’in insanlar hakkındaki zan ve temennisi doğru çıktı. Çünkü bir kısım müminler dışında herkes ona uyup gitti.” Ne dediydi iblis insan yaratılacağı zaman? Ben onları azdırıp saptıracağım dedi. Onları doğru yoldan ayıracağım. Ben onlara dedi heva ve heveslerini ilah edindireceğim. Onlar dedi heva ve heveslerini ilah edinecekler, fıtratlarını bozacaklar. Hem batıni fıtratlarını bozacaklar hem zahiri fıtratlarını bozacaklar. Fıtrat bozmada yarış var şimdi, o orasını kestiriyor kadın oluyor o orasını büyüttürüyor erkek oluyor, o orasını bilmem ne yapıyor fıtrat bozuyor. Haydiii, kadınlar bir orasını gerdiriyor bir burasını gerdiriyor, bir bakıyorsun herhangi bir sanatçı dedikleri kimse yirmi yaşına bakıyorsun seksen yaşına bakıyorsun yirmi yaşında daha ihtiyarmış kadın. Fıtrat bozuyor herkes, her şeyin fıtratı bozuluyor. Kadınlar hanımefendiliğini bozuyor, fıtratlarını bozuyor. Erkekler adamlıklarını bozuyor, fıtratlarını bozuyor, kimlik kişilik fıtratlar bozuk, şeytanın peşinde çünkü insanlar ama bir de bu işin akait tarafı var, iman tarafı var. Akait tarafında şeytan onlara bir vesvese veriyor. O vesveseyle tepe taklak gidiyorlar. Hani meşhur ya hani, işte her şeyi Allah yarattı. Eee? Ardından gelecek olan soruyu biliyorum ben: “Allah’ı ne yarattı?” Tabi! Bu diyorum insan değil ki! Allah zaten var idi diyorum. Ezeldî… Onu anlamak istemiyor. “ihlas Suresi’ni oku” diyorum. Şeytan ona vesvese verdi. Hadis-i şerif var: “Şeytan böyle bir size vesvese verirse ihlas Suresi’ni okuyun” diyor. Okumuyor.

Şeytan vesvese veriyor. Öyle olunca şeytan insanların kalbine vesvese vererek onları şüpheye düşürüyor. Şeytan ne yapıyormuş? Kalbe vesvese veriyor. Kalbe… Kalp önemli çünkü ve ne yapıyor? işte bütün körler de tepetaklak düşüyorlar. Kör, önünü görmüyor amâ, sağını görmüyor, solunu görmüyor. Önünde hendek mi var, yokuş mu var, tepe mi var bilmiyor. Ya? Körün yanına birisini vereceksin, gören birini vereceksin, gören birini, o ona yol gösterecek, elinden tutacak, götürecek ya da eline bir değnek vereceksin, o değnekle yürüyecek, öyle değil mi? Ve o yüzden taklitçi olanlar kördürler. Benim anlayışıma göre tahkik ehli de kördür, taklit ehli de tahkik ehli de kördür ve o yüzden o istidlalci olan o yüzeysel akılperestler de onlar zaten

körün körüdür. Taklit ehli kördür ama onun elinde değnek var. Tahkik ehli de kördür, onun yanında da birisi vardır veya o da değnekle dolaşır ama bu istidlalci olanlar da diyor, onlar da diyor şeydir, ne o? Tahtadan ayak vardır. istidlalcilerin ayakları tahtadır. Onlar sadece mantık ve akıl delillerine göre bir inanç sergiliyorlar orta yerde. Bu normalde şeyi, beyiti okuyunca benim çocukluğum aklıma geldi.

Bizim çocukluğumuzda böyle tahtadan ayakları olan böyle palyaço gibi giyinenler vardı. Bayramlarda gelirlerdi. Şimdi insanlar onları da göremiyorlar. Böyle gelirler, bir bayram yeri kurulurdu Bayındır’da. O bir de bayram yeri denilen meydanlık da vardı. Onlar gelirler, kurarlardı, çadırlar filan kurarlardı oralara, gerçekten o tahta ayaklı palyaço gibi dolaşan, böyle dolaşırdı o. Ayaklarına uzun, mesela bir metre, iki metre ayak takarlardı, onlarla yürürdü o böyle, tahta ayaklı. Uzun pantolon giyiyorlar ayaklarına onlar, şimdi herkes uzun, hani çocukça uzun görüyor onu. Oysa tahta ayaklı, ayakları tahta ve onun dengede kalması çok zordur, sağlam değildir çünkü. O sağlam değildir. işte bu istidlalciler de kendi mantıklarına dayandıklarından dolayı sağlam değildir. O tahta ayaklılar kudretsizdir, kuvvetsizdir. Bir rüzgar hızlı esse düşer o. işte bunlar normalde şeytanın vesvesesinden çabuk yıkılırlar. Şeytan onlara bir vesvese verir, bir bakmışsın yıkılmış o. Çünkü onda taklidi olmadığı gibi tahkiki olmadığı gibi kalbî de yok. Zaten taklidi de olsa tahkiki de olsa kalbi harekete geçmemiş ise bir rüzgar estiğinde gidecek, yuvarlanacak gidecek. Çünkü kör. Dünyada kör olanlar ahirette de kör olarak haşrolunurlar. E bu normal körlük değil. Allah bizi affetsin. Amin.

“Sebatiyle dağları bile hayran eden ve basiret sahibi olan zamanın

kutbu ise böyle değildir.”

Zamanın kutupları böyle değillerdir. Onlar ne taklidi noktada dururlar ne de tahkiki noktada dururlar. Onların imanları kalbîdir. Onların duruşları da kalbîdir. Onlarda kalbî akıl harekete geçer. O yüzden ne taklitçiler, ne tahkikçiler ne de istidlalciler onları anlamaktan uzaktır. Çünkü onların durumları farklı bir şeydir. O zamanın kutupları çünkü kutup dendiği zaman işte ibni Hacer Feteva’sında bahsediyor. ‘Ebdallah hakkında kimisi sahih kimisi gayri sahih birçok hadis gelmiştir.’ Ebdal dediği veliler. Bunlarla alakalı çokça hadis gelmiştir. ibni Hacer Feteva’sında bahsediyor bunu. ‘Kutubun zikri, bazı eserlerde gelmiştir. Kutup kelimesi, bazı eserlerde gelmiştir. Sufiler arasında meşhur olan evsafı ile gavs hakkında hiçbir rivayet sabit değildir.’ Şimdi yarın gene bana mail atacaklar, mesaj atacaklar; sen bizim gavsımıza laf mı söyledin? Sen gavslara laf mı söylüyorsun? ibni Hacer’in Feteva’sında var, bunu kaynak aldığım, yer de Kütüb-ü Sidde, ebdal

bahsi. Kütüb-ü Sidde’ye girin, ebdal yazın o bahsi ordan aldım bunu, kaynak söylüyorum. Demek ki Kutup kelimesi ve ebdal, velilik kelimesi zaten ayet de var, bu konuda hadisler de var, kutupla da alakalı eserlerde kutup olarak da geçmiş. Zaten normalde orayı iyice incelerseniz kutup sözünü orada da bulabilirsiniz ve bunlar yok değillerdir. Bunu zaman zaman bu hadis-i şerifi naklediyorum, tekrar nakledeyim. Çünkü işte bu zamanda da veli var mı? Yok bu zamanda da kutup var mı yok bu zamanda da evliya var mı? Sanki onlar zamana bağlı! Hilyetü’l Evliya’da Ebu Nuaym’ın ibni Ömer’den rivayeti şöyle: “Her nesilde ümmetimin en hayırlıları beş yüz kişidir. Ebdallar da kırk kişidir. Ne Beşyüzler için ne de kırklar için eksilme vardır. Bunlardan bir kimse ölünce Allah yerine elliden birini alır, kırklara koyar. Yanındakiler ey Allah’ın Resulü bize onların amellerini söyle dediler. Buyurdu ki onlar kendilerine zulmedenleri affederler, kendilerine kötülük yapanlara iyilik yaparlar. Allah’ın kendilerine verdiği şeylerden başkalarına pek cömert davranırlar.” Tırmızi bu konuda bir beyanda bulunuyor, imam Tırmızi. Ebu Derda’dan kaydettiği rivayette şu ziyadesi vardır yani fazlalığı var. Tırmızi de bunu nakletmiş Ebu Derda’dan olan nakilde fazlası var yani, ziyadesi dediği o.

Tabi imam Tırmızi’yi siz sadece hadisçi olarak bilirsiniz. O zamanın velilerinden birisidir. Sırf hadisçi değildir aynı zamanda iyi bir fıkıhçıdır ve aynı zamanda iyi bir sufidir. Sürgünde sürgüne gönderilmiş. En son elinden bir yazılı kağıt almışlar, demişler ki aşktan bahsetmeyeceksin. Koca imam Tırmızi’ye zamanın devlet başkanı, zamanın güç, otorite sahipleri aşktan rahatsız olmuşlar şimdikilerin rahatsız olduğu gibi. Yani bu yol böyle eskiden de çileli. Koca imam-ı Tirmizi’den zamanın devlet başkanı yazılı ahitname alıyor, aşktan bahsetmeyeceksin diye. Yoksa sürgünden sürgüne gidiyor, cezaevlerine giriyor, tutuklanıyor, işkenceye maruz kalıyor. imam Tırmızi’den bahsediyorum, imam Tirmizi’den!. Şimdi halâ da böyle onun hadislerine, rivayet ettiği şeylere böyle laf atmak isteyenler sufi düşmanlarıdır. Onlar aşk düşmanıdır. imam Tırmızi aşk ehlidir. Evet, Buhari onların en önderidir, önüdür doğru ama ben Tırmızi’ye kıymet veririm. Eve, onun ziyadesini okuyacağım: ‘Onlar insanları ne çok namaz kılar ne de çok oruç tutarak ne de çok tespih çekerek geçmiş değillerdir. Fakat onları öne geçiren husus güzel ahlak, vera, takvada sıdk, halis niyet, iç temizliği gibi ahlaki düsturlardır. Bunlara uyanlar Hizbullah’tır.’ Bu ebdallara, bu velilere uyanlar Hizbullah’tır yani Allah’ın taraftarıdır. Bu kutuplara, bu velilere bu evliyalara uyan insanlar Hizbullah yani Allah’ın taraftarıdır. ‘Hizbullah olanlar kurtuluşa erecek olanlardır.’ Mücadele, ayet 22. Yani Hizbullah olanlar

kurtuluşa erecekler. Yani o velilere tabi olan, o velileri, o velileri kendisine aktab, büyük kabul edenler kurtuluşa erecekler.

imam Tirmizi’nin Hazreti Ömer efendimizin oğlu Abdullah’tan nakli bu: ‘Bunlara ebdal denmiştir. Çünkü onlar önceki yerlerinde kendilerine benzeyen bir başkasını bedel bırakarak başka bir yere göçerler.’ Bunlar normalde kendi hayatları biterken yerlerine birisini tayin ederler. Yerine birisi tayin olunur. ‘Bizim üstadımız öldü, biz o yüzden başka bir kimseye intisap etmedik’, ha sen körlerdensin. Sebep? Çünkü onların yerine birisi tayin edilir. Ya o burada diyor önceki yerlerinde kendilerine benzeyen bir başkasını bedel bırakaraktan göçer giderler. Yani birisini ilan eder, birisini tayin eder göçüp giderken. Allah rahmet eylesin, şeyh efendi ne dedi, işte Hüseyin’in kayın pederini söyledi. Bana bizatihi dedi, oğlum o dedi Ahmet Turan’a söyledim dedi şeyhliğini açıkla diye dedi sana da söylüyorum. Şeyhliğini açıkla, dedi. Ben dedim: “Efendim, ben bunu söyleyemem. Hakkınızı helal edin.” “Ben söyletirim.” dedi. Benden sonra Adnan’ı aramış. “Burada mı Adnan, geldi mi? Adnan seni mi aradı aynı gün?” Verin Adnan’a bir mikrofon. Ne olmuş, o da anlatsın. Ben de su içeyim.”

Adnan: “Efendim, Üstat beni aradı. ‘Oğlum,’ dedi, ‘Mustafa abiniz ve Ahmet Turan abiniz şeyhtir, onu ilan edin,’ dedi. Ben de o gün Adana’daydım. ‘Efendim, ben şu anda Adana’dayım,’ dedim. ‘Tamam o zaman,’ dedi, kapattı. Bu kadar.’ Allah razı olsun. Sonra bizim başka bir kardeşi aramış. Allah razı olsun Adnan Hoca. Ondan sonra neyse o arkadaş da ilan etti. Demek ki bunlar giderlerken yerlerine birilerini bırakıp da gidiyorlar. ibni Ömer’den nakil bu. Allah rahmet eylesin, benim şeyhim de vazifesini yaptı, göçtü. inanana, tanıyana! inanmıyorsa inanmayacak o kimse. Kendince bir bahane bulacak ve bunlar kim? Bunlar ebdal yani Türkçesi veli kullar, Allah’ın velileri. Ancak diyor, bunlar kalpleri sağlamdır. Bunlar, taklitten tahkike tahkikten kalbe geçmişlerdir. Bunları şeytan vesveseyle çeviremez, eviremez, deviremez. Şeytan bunları yenemez. Çünkü bu kimseler hakikatin hakikatin hakikatine ermişlerdir. Bunların aklî delillere ihtiyacı yoktur. Tahkik ehli aklî delil arar. Bunların aklî delillere de ihtiyacı yoktur. Bunlar çünkü sebatlarıyla dağları bile hayran eden, sebat etmek yani Kur’an ve sünnetin hakikatinde sıradağlar gibi durma hassasiyeti ve özellikleri vardır. Öyle onlar esen yele göre evrilip çevrilmezler. Öyle baskıydı, güçtü, kuvvetti, o tarafa dönelim, bu tarafa dönelim, yok hükümetten şunu alırız yok belediyeden bunu alırız, bunu konuşmayalım, bunu edelim, şuna yalakalık yapalım, şuna yalamalık yapalım bunlardan bulamazsın. Bunlar çünkü gerçek manâda manevi kemale ermiş, Allah’a teslimiyette tam bağlı bir kimsedir bunlar. Tabiri caizse tabirimi hoş görün, direkt Allah’a tabidirler, direkt.

Çünkü hakikatin hakikatin hakikatine tabidir onlar ve Hz. Pir’in dediği gibi basiret sahibi olan zamanın kutbu, yani onlar basiret sahibidir, kalbî gözleri ve kalpleri ilhama açıktır.

Kalpleri ilhama açık olduğu için kutup dediğinde zaten tasavvufta veyahut da bu sufilik dalında normalde bir kimsenin gelebileceği son makamdır kutupluk makamı. Bunlar beş tanedir. Aslında bunlar yedi tanedir, yedi kutup vardır, bunların en önemlileri üçlerdir. Üçlerden birisi vefat edince beşlerden bir tanesi oraya geçer, yedilerden bir tanesi beşlere geçer, kırklardan bir tanesi kırklara girer. Sonra Seksenlerden bir tanesi kırklara girer sonra yüz atmışlardan bir tanesi seksenlere girer. Bunlar o yüzden basiret ehlidir. Kalpleri harekete geçmiş, kalpleri ilham alandır. O yüzden onlar asla sarsılmazlar, o yüzden onları bir rüzgar devirmez, o yüzden onları bir çakıl taşı devirmez, o yüzden yok yokuş aşağıymış yok yokuş yukarıymış yok orda zorluk varmış yok orda darlık varmış onlar akça kavak yaprağı gibi dönmezler. Onlar istidlale değer vermez, Hz. Pir öyle diyor. O yüzden onlar istidlale değer vermezler yani akıl yürütmeye delil arayıp bulmaya delillerle uğraşmak, bunlarla işleri yoktur. Kalbi olarak o ilhamı alırlar. Kalbi harekete geçmiştir. Onlar çünkü otururken, yatarken her halde Allah’ı zikirle uğraşırlar. Allah namazdan namaza hatıra gelmez, her daim onların hatırında kalır çünkü böylece onlar bu hali yakalarlar.

Onlarda zahiri ilim, halkın içerisinde, halkın içerisinde zahiri ilme uyarlar ama normalde hakikatleri nedir? Kalbidir. Onlar tavır ve davranışlarında, sözlerinde Allah’ı bilme noktasında kalbî bir yol yürürler. Onlar kalbi ayaklarıyla gider çünkü onların basiret gözleri açılmıştır, o yüzden ebdaldırlar yani o yüzden velidirler, mürşid-i kamillerdir. Allah bize onlardan eylesin, cümlemizi. amin. 2130’dan devam edeceğiz. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. El-Fatiha maassalavat. Amin.

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 8 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları