Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 2130-2139. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 8 • 5/30

2130-2139. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip Hak yolunda mücadele eden ve Hakkı konuşan, batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Nerde Müslümanlara zulmediliyorsa, nerde Müslümanlar haksızlık ve hukuksuzluk içerisinde inim inim inliyorsa, Cenab-ı Hak hepsinin intikamını alsın. Müslümanların kanını, şerefini, haysiyetini, namusunu, topraklarını çiğnemeye çalışan zalimlere Cenab-ı Hak fırsat vermesin. Siyonist israil’i dağıtsın, yerle bir etsin, destekçilerini dağıtsın, yerle bir etsin. Doğu Türkistan’daki Müslümanlara özgürlük nasip eylesin. Müslümanlara zulmedenlerin Cenab-ı Hak elinden güçlerini alsın, hepsini de dağıtsın. Âmin. Ecmain. Geçen hafta: “Sebatıyla dağları bile hayran eden ve basiret sahibi olan zamanın kutbu ise böyle değildir.” Yani istidlale değer vermez, burayı okumuştuk, burdan devam ediyoruz:

“Çakıl üstüne baş aşağı düşmemek için körün ayağı sopadır sopa.”

Malum, caddelerde, sokaklarda gözleri görmeyen insanları görürsünüz. Bu insanların ya elinden birisi tutar, bir taraftan bir tarafa giderken onlara yardımcı olur ya da mesela işte körün elinde bir değnek derler ya ya da ellerinde bir değnek vardır, o değnekle kendilerine yol ararlar. Tabiri caizse böyle yola vura vura önünde engel var mı yok mu diyerekten öyle yürürler. O yüzden onlar hani bir kör kimse düşmemek için hele yol çakıllı ise taşlı ise engebeli ise orada düşmemek için bir kör için o değnek çok önemlidir. Eğer elinden değneği alırsanız o kimse yol yürüyemez. Değnek onun için

ayak hükmünde, değnek onun için göz hükmünde, hatta kulakları duymuyorsa değnek onun için kulak hükmündedir. O yüzden kör bir kimsenin yolda yürüyebilmesi için muhakkak onun bir dayanağa, bir desteğe, bir gören kimseye ihtiyacı vardır. O yüzden o normalde söz konusu olan din ise din yolunda yürümesi için de bir kimseye böyle dayanak, delil lazımdır. Bu akılperestler kendilerince kendi akıllarını bir dayanak, bir delil olarak koyarlar. Yani o kimsenin ayet aklına uymalı, aklına uymazsa atar. Aklı önde tutuyorlar ya hani adam ayetleri akılla yorumlayacağım diye uğraşıyor veya ne diyorlar bize çok tatlı geliyor değil mi bu sözler? Allah sana akıl verdi, bu hadis-i şerife bak, senin aklına uygunsa bu hadis-i şerifi al. Yani onun aklına uygunsa hadis-i şerifi ölçü olarak alacak veyahut da o ayet-i kerime onun aklına uymadı, “Allah’ın böyle ayeti mi olurmuş?” dedi, attı kendini. O yüzden bu akılperestler kendi mantıklarını, kendi akıllarını üstün tuttukları için kalbi akılları da çalışmadığından, basiretleri de açılmadığından zahiri delil ve dayanaklara bağlı kalırlar.

O yüzden aklın kabul etmediği, aklın kabul etmediği herhangi bir şeyi reddederler. Biz bunu islam dünyası da bunu batıdan taklit ederekten aldı. Yani o batılı materyalistler akla uyacak ama öbür taraftan bir Darwin Teorisi geliştirdiler, bu akla uyup uymadığı önemli değil. Nasıl olsa Darwin teorisinin arkasında bütün dinleri inkar var çünkü bütün dinler insanın Adem’den geldiğini söylüyor. O zaman Darwin teorisini orta yere koyalım; akıllı mı akılsız mı bakmayalım, dinleri inkar ettiği için onu dayatalım ve bütün dünyaya Darwin Teorisi, teori, adı üzerinde, teori, sanki delillenmişmiş gibi sanki o teoriden çıkmış kesin bir hükümmüş gibi dayattılar. Biz yıllardır çocuklarımıza Darwin teorisi okuttuk. Yani teori ama olsun varsın. Ya biz Adem’den geldiğimize inanıyoruz. Yok hayır, maymundan geldiğine inanacaksın! E Adem’den geldiğine inanınca ne oluyor? E teoriye karşı çıkıyorsun! Bir de Adem’den geldiğine inanmak, dini bir mesele…Dini! Dini olunca aklın bunu kabullenmesi mümkün değil. O zaman reddedecek. Teoriyi akıl kabul edecek ama inancı akıl kabul etmeyecek. O yüzden o akılperestler de bu hayatlarını yaşarlarken, hayat yollarında önlerine çıkan bütün engelleri, bütün dünyevi sıkıntıları, hayatın ufak tefek sıkıntılarını, imtihanları, hatta belki de manevi engelleri aşmak için zahiri dayanak ararlar hep ama gerçek manevi bir yolculuğa çıkan bir kimse yalnızca zahiri akıl ve mantığa bakmaz. Yani eski dilde istidlale dayalı değildir. O yüzden o kalp gözüyle, basiret gözüyle yol arar. Din, bunun her ikisine de ehemmiyet verir. Biz akla karşı değiliz, aklın ilahlaştırılmasına karşıyız ama bunun yanında din, ilahi olma özelliği, aklın kabul etmediği harikulade, mucizevi şeyler olur ki akıl onu kabul etmez. Akıl orada o yüzden dine itaat eder, aklının

üstündedir çünkü. Aklının üstünde olduğu için onu kabul eder. Melek akıl üstü bir şeydir, kader akıl üstü bir şeydir, ibrahim’i ateşin yakmaması akıl üstü bir şeydir, balığın karnında kırk gün yaşamak akıl üstü bir şeydir. Ya nasıl balığın karnında yaşar? Bugün haber vardı, botuyla beraber balina bir kimseyi yutmuş. Botuyla beraber, sadece şahıs değil, botla beraber yutmuş, hoşuna gitmemiş, dudağının kenarından tükürmüş atmış. Yani şimdi bunu gördüğünde hemen senin aklına gelecek olan şey Yunus Aleyhisselam gelsin, balığın karnında kırk gün yaşadı. E tamam işte aynı ve normalde kırk gün yaşadı, balık içinde yaşadı. Biz buna iman ediyoruz, akıl üstü bir şey. Bakın, akıl üstü ama akılperest bunu normalde değiştireceğim diye uğraşıyor, Allah muhafaza eylesin. Amin.

“Askerin yani din ehlinin üstünlüğüne sebep olan o binici kimdir!

Askerin yani din ehlinin üstünlüğüne sebep olan bilinci kimdir? Gören padişah. Şimdi bir asker düşünün, savaşta. Asker o esnada mesela eski komutanlar, savaşı idare edecek olanlar, savaş meydanının en yüksek yerine otağını kurarlar. Sebep? Savaş meydanını görecek çünkü. Komplesini! Bu, Orta Asya’dan itibaren Türklerin genel savaş stratejisidir. Savaşın komutanı, kumandanı veyahut da savaşı idare eden Hakan o otağını en yüksek yere kurar. En yüksek yere kuraraktan bütün savaş meydanını izler, düşman saldırıları nereden geliyor ona göre sevk ve idare eder. O zaman gören padişah, orduyu dizayn eder, gören padişah. Eğer padişah görmüyorsa o zaman çok özür dilerim ama kör dövüşü olur, o zaman orduyu sevk ve idare edemez ve yenilir. Düşmanın nereden geldiğini bilmezse, düşmanın nasıl bir tezgah kurduğunu, nasıl bir oyun içerisinde olduğunu görmezse o padişahın mağlubiyeti mutlaktır, o askerin mağlubiyeti mutlaktır. Öyle olunca yani din ehlinin, burada din ehli o zaman biz kendimizce onu yorumlayacağız, sufiler yani sufilerin başarısı dışsal disiplinden ziyade onların üstatlarının öğrettiği kalbi disiplinle mümkündür. O yüzden o hem dış disiplinini hem kalp disiplinini o kimse sağlamalı ki sağlayınca da o muharebeden galip çıkmalı. Kime karşı muharebe? içeride nefis ve şeytana karşı, dışarıda kafirlere, münafıklara karşı bu muharebe. O zaman o kimse savaş meydanında sufi. Savaş meydanındaysa o gören padişaha intisap edecek, onun emirlerini yerine getirecek.

Sen bilmezsin ben bilirim demeyecek o bu manada itaat edecek. Sana beş bin tevhit çek dedilerse sen beş bin tevhidi çekeceksin, sana ne zaman dedilerse sen o zaman çekeceksin, sana sen bu dersi çekeceksin dedilerse sen o dersi çekeceksin. Kendi kafana uymayacaksın, kendi aklına uymayacaksın. Çünkü hakikati gören sana bir manevi göz lazım. O hakikati gören manevi

gözü buldun, ona itaat lazım, ona teslimiyet lazım. Yok sen hem manevi gözü buldun ama itaat etmiyorsan o zaman yine sen yenilmeye mahkumsun. O zaman sen yenilmemen için yenilmemen için muhakkak o manevi göze intisap edeceksin ve o manevi göze intisap edeceksin ki sen de bir manevi asker olasın. Yok, sen o manevi göze intisap etmiyorsan, sen görüntüde ordudasın, evet ama sen iyi bir asker değilsin. Sen disiplinsiz bir askersin, sen serkeş bir askersin. E ne olacak? Senin muhakkak disipline edilmen lazım, muhakkak terbiye edilmen lazım. O yüzden sufilik yolunda gören padişah herkesin kendi üstadıdır ve o üstada ne yapacak? Tabi olup ilahi aşkın tecelliyatlarına mazhar olacak, o ilahi yolda yürüyecek, koşacak, orada terbiye olacak. Allah bizi onlardan eylesin. Amin!

“Her ne kadar körler sopa ile yol görmüşlerdir ama yine gözlükler sayesinde. Dünyada gözlükler ve padişahlar olmasaydı bütün körler ölürlerdi.”

Evet, körün elinde bir değnek var. Körün elindeki değneği yapan gören birisi var. Körün elinde bir asâ var, o asâyı yapan gören bir kimse. Kör kendi kendine o asâyı yapması mümkün değil. Ya? Gören bir kimse asâyı yaptı, onun eline verdi. Gören bir kimse o değneği işte kırılmasın hem hafif olsun diye gitti ormandan işte güzel bir değnek buldu, onu yaptı. Hatta tehlikelerden korunması için belki de onu biraz daha sert ağaçtan yaptı, hatta biraz daha tehlikelerden korunması için değneğin ucuna sivri metal koydu. Dedi ki bu daha da kendisini korur, muhafaza eder, kendisini savunur dedi. Bunu kim yaptı? Bunu gören bir kimse yaptı. Şimdi aklını mantığını ilahlaştıranın önüne delilleri de yine dini olarak kim koydu? Gören birisi koydu. Kör değil, fıkıhçılar, gören insanlar. Yani sen kalktın şimdi, taharetlenmesini bilmiyorsun, mezhepler lazım değil deyip atıyorsun kenara. imam-ı Azam’ı, imam-ı Şafii’yi, imam-ı Maliki’yi, imam-ı Hanbeli’yi attı kenara. On sayfa kitap okudu ilahiyatta, yirmi sayfa kitap okudu arkadaş bütün mezheplere karşı çıkıyor. Hani çok biliyor ya o! Veyahut da gitti orada internetten iki araştırma yaptı, mezhepleri, tarikatları, hadis-i şerifleri reddetti çıktı. Ooo birden o ne oldu? O kimse kendini bir şey zannetti. Halbuki veyahut da iki kitap okudu kendini zamanın göreni gördü. Ya senin okuduğun kitaplar bir başka görenin, sen kendi gördüğünü söylesene! Yok, hayır. Hem taklit etti, taklit ettiği noktalarda kendini padişah zannetti. Ya sen bir başkasının kitabından okuyup da neden padişahlık ilan ediyorsun? Senin padişahlık ilan etmen için senin bir şeyler yapman lazım. Sen imam-ı Azam’la kendini eş değerde tutuyorsun. Ya hadi bakalım bir imam-ı Azam ol! Kolay mı? Dört yaşında hafızdı. Sen nereden hangi küstahlıktan öğrendin bunu imam-ı Azam’la eş değerdeyim diyorsun? Veyahut da iki hal gördü Geylani Hazretlerinden yukarlarda dolaşıyor arkadaş. Dervişlerde de

var bu hal veya üç beş kişi etrafında toplanıyor, bir bakıyorsun adam zamanın gavsı olmuş çıkmış! Tabi beş on tane derviş iki şak şak ediyor onu, bir bakıyorsun ki ohooo, şeyhi de geçmiş! ‘Ben şeyh olsam!’ demeye başlamış. Ya hoş geldin ya! Senin eline o değneği veren bir gören. Bir gören seni zakir etti, bir gören seni çavuş etti, bir gören seni nakip etti, bir gören sana vazife verdi. Sen nerden kendinde o süsü buldun şimdi hemen? Ne oldu? ilk hançerini ona, görevi tevdi edene uzattı. O görene uzattı. Allah muhafaza eylesin! Amin. Ve o hani, kendince kendini bir şey zannedenler, bir şey zannettirecek ilmi de görenlerden aldı. Zahir ise zahir ulemanın piri olan fıkıhsa fıkıhçılardan, kelamsa kelamcılardan, akaitse akaitçilerden kendi kendine öğrenmendi ya? O görenlerin kitaplarını okudun. Eee?

Şimdi o zaman sen kalkıp da onların sayesinde, onları aldığın halde neden sen kendi kendine bir süs veriyorsun? Yok eğer o körlerin eline değnekleri veren görenler olmasaydı, bütün körler helak olurdu ve dışarı çıkamazlardı. içeride dursalar ne olacak? Aç kalırlardı. içeride kalsa ne olacak? Aç kalacaktı. Yemek pişirebilecek mi? Hayır! Oysa evin içerisinde bulgur da var, yağ da var, su da var, tuz da var, her şey var. Görmüyor gözü. Gözü görmeyince ne kadar bulgura, ne kadar yağ koydu, ne kadar su koydu, ne kadar salça koydu biliyor mu? Görüyor mu? Görmüyor, aç kalırdı. Ben annemden biliyorum. Şeker hastasından dolayı uzun müddet, on yıldan fazla gözleri hiç görmedi. Üç sefer ameliyat ettirdim ben, görmüyor kadının gözü. Yani kaşığı eline veriyorsun, tabağı da eline veriyorsun ondan sonra üstüne başına döküyor kadın. Ağzına götürecek ama kaşığı ters mi tuttu düz mü tuttu bilmiyor. Tabakta ne kadar ne kaldı ne kalmadı görmüyor. Bu sefer yanına muhakkak bir yardımcı koyduk. O yediriyor ona, o içiriyor, o tuvalete götürüyor, o taharetlendiriyor, görmüyor. Bildiğiniz görmüyor, görmesi sıfır. Hatta son ameliyatta bir ışık göreyim dedi bir ışık göreyim dedi ya, bir ışık göreyim kurban keseceğim dedi ya. Bir insan bir ışık hüzmesi gördü diye sevinir mi? Ben ameliyat ettirdim onu, dedim, “Tamam anne, inşallah,” dedim. Hani Cenab-ı Hak dedim, göstersin sana, ya bir şey diyemiyorsun yani gözlerin açılmayacak diyemiyorsun. Şeker hastaları, kendinize dikkat edin, başta ben. Evet, yani göz, böbrek gidiyor. Bak burada oturuyor. Kaç tane parmak gitti? iki tane parmak gitti şekerden. Böyle bir rahatsızlık. Kanser; yani normalde en uzunu yaşatır insan iki yıl, iki buçuk yıl. Bizim Hacı Oktay iki yıl yaşamadı bile. Şeker hastası, kanser, bildiğiniz tedavisi yok, kanser, ben kanser diyorum şeker hastalığına. Yok, o ne oluyor? Bir müddet sonra işte kimisinin gözüne vuruyor, kiminin ayağına vuruyor, kiminin böbreklerine vuruyor. Kadın bir ışık görebilmek için ya ışık göreyim yeter Mustafa, dedi bana. Ameliyat oldu, açtılar ameliyat şeylerini Ege

Üniversitesi’nde. Bir de profesörler yaptı ameliyatı, açtılar. Ondan sonra ışık gördü. Ne sevindi kadın, ne sevindi ışık gördüm diye. Dedim, “Beni görüyor musun?” “Bir karaltı gibi görüyorum,” dedi. Karaltı, karaltı gibi görüyorum dedi. Ne böyle sevindi karaltı gibi görüyorum deyince.

Şimdi işte görmeyen bir kimse için görmek bu kadar önemli ama görmeyen bir kimsenin yanına muhakkak gören lazım ve muhakkak onun eline bir değnek lazım. Eğer değnek olmazsa o yine yol yürüyemez. Sufiler için de sufiler içinde gören üstat lazım. Eğer gören üstat yok ise o da yol yürüyemez. O zaman işin içerisine bir de hani manevi körlük var ya bu işin zahiri köründen anlatıyoruz, bir de işin manevi körlüğü var. E manevi körse bir kimse ona gören bir üstat lazım. E bu dünyada kör ise ötede de kör olarak hâlk olacak yani Rabbisini tanımayacak. Çünkü isra, ayet 72: “Bu dünyada manen kör olan ahirette de kördür.” Hatta daha da sapıktır. Hatta daha da sapıktır! E bu dünyada körsün, sen normalde yaşamış olduğun dinin maneviyatından uzaksın. E hiç olmazsa bir görenin yanına git, ona boyun bük, ona diz çök de ki ya “ben bir görene tabiyim” de, nefsine uyma. E sen kör bir şekilde kendine yol aramaya çalışıyorsun. E yol bulamazsın, hatta daha da sapık olur çıkarsın. Kör olanlar bakın ayeti kerimede “Hatta daha da sapıktır” diyor. Kör olanlar sapkınlıklarını arttırırlar. Kör olan bir kimsenin her an için sapkınlığa düşme ihtimali çok büyüktür. O yüzden Bediüzzaman Said Nursi hazretleri der ki hani adi, samimi bir ehli tarikat bugünkü diyor mütefennin bir alimden daha fazla imanını korur. Sebep? Çünkü o üstadı, üstadı, üstadın üstadı, üstadın üstadı onlara tabidir. O bir görene tabi. E şimdi görene tabi değilse o zaman o kimse nasıl bu dünyada dinini tam bir şekilde yaşayabilecek? Doğruyu eğriyi ayırt edebilecek, iyiyi kötüyü ayırt edebilecek? Bu çok zor bir şey. E o zaman öyle olunca normalde bu tip kör insanlar manevi de kör olduklarından dolayı varlık alemine bakıp varlık aleminde Cenab-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatlarını görüp gözlerini açma noktasında da değiller. Onlar çünkü kör, o sıfatsal tecelliyatı da görmüyor. Manevi olarak da elinde bir delil yok. Öyle olunca sapıttıkça sapıtıyorlar. Allah muhafaza eylesin ve bakıyorsunuz gerçekten tam ahir zaman.

içler acısı bir durum. insanlar bilen kimselere de ihtiyaç duymuyorlar. Ya bu şuna benziyor hatta bazen derslerde diyorum ya işte araban bozuldu kendi kendine mi tamir ediyorsun? Hayır. Kime gidiyorsun? Araba tamircisine. Yani birisi gitti arabayı çarptı, arabayı çarpınca kaportasını kendisi mi yapıyor? Yok. Gidiyor Lütfü ustanın yanına, çaresi yok, diyor ki çarptım ben, iyi, Lütfü usta onun neyi değişecekse değiştiriyor, tamir ediyor, düzeltiyor, çekiçliyor, dövüyor onu, dövüyor bir güzel. Ondan sonra zımparalıyor, cilalıyor, sonra boyuyor onu bir güzel. Adam diyor ki: “Ya tamam,

güzel oldu.” diyor. Dervişlik de aynı. Sen acemisin, gidiyorsun, çarpıyorsun bir tarafa. Ondan sonra “Kendi kendimi tamir edeceğim.” diye uğraşıyorsun. Edemezsin, yolda kalırsın. Eee? Sen gören bir kimseye gideceksin. Ona intisap edeceksin, ona bağlanacaksın. Allah muhafaza eylesin ve etrafındaki sıfatsal tecelliyatları görmen için kalbini çalışacaksın, kalbin çalışacak. Yoksa hep şüphe ve zan altında kalacaksın. Allah muhafaza eylesin.

“Körlerin elinden ne ekmek gelir ne biçmek gelir ne alışveriş gelir ne

de kâr ve kazanç.”

Yani hakikati görmeyen, hatta görmediğinin farkına varmayan, manevi olarak basiretsiz, ilahi nurun tecellilerinden mahrum olan insanlar gerçek manada bir işe yaramazlar ve maddi manevi üretmek, çalışmak, doğru yolu bulmak hem dünyevi hem de uhrevi anlamda başarı ve kâr elde etmek onlar için mümkün değildir. Neden? Kör çünkü. Adam mesela ticarette kör olursa ticarette başarılı olamaz. Ticarette kör, zanaatte kör, ziraatte kör, eğitimde kör, sufilikte kör, aile yönetmekte kör, çocuk eğitmekte kör…Bir kimse körse onun bir şey üretmesi mümkün değil. E maneviyatta da kör ise o kimsenin dervişlere verebileceği bir şey de yok. Bir de körlüğünün de farkında değil ya da farkında küfr-i inadi ile “Ben kör değilim” diyor. Ya körsün! Ama o diyor ki “Ben kör değilim.” Bu sefer baktığınız zaman insanlar yaptıkları işte körler. Yaptığı işte kör, bilmiyor, bilmediğini de bilmiyor veyahut da kör ya kendi başarısızlığını da görmüyor. Kör ya kendi liyakatsızlığını da görmüyor, kör ya olmadan oldum zannediyor. Her alanda var bu, her alanda var. Bu körlük, o kadar büyük bir fitnedir ki bu körlük o kadar büyük bir sıkıntıdır ki körlüğünü bilse o kimse bir görene tabi olacak. Gidecek, diyecek ki: “Ya ben bunu bilmiyorum, bana öğret.” Gidecek teslim olacak ama körlüğünün de farkında değil, küfr-i inadi bir noktada kendisini hala da gören olarak biliyor. Bir bakıyorsunuz o herkesten fazla biliyor.

Dervişlerde de var öyle. Bir şey anlatacak oluyorsun, bakıyorsun “Ben biliyorum onu.” diyor. Ha, iyi biliyorsan devam et. Ya sen ne biliyorsun? Kaç geceni sabah ettin sen? Ne çile çektin? Ne gördün? Ne sıkıntı yaşadın? Ne yaptın? Sen nereden bildiğini iddia ediyorsun? Bu küstahlığı kimden öğrendin? Bilmediğini de bilmiyor. Bakın, kenara çekilin, etrafınızı izleyin. Sanatkarlar, zanaatkarlar, ticaret yapanlar…Evet, adam belli bir işte belli bir seviyeye gelmiş, belli bir tecrübeye gelmiş, almışsın bir eleman, o senden fazla biliyor. Dinliyorum ben. Ohooo, ben diyorum üç sefer battım. Kaç sefer battın? Susuyor veyahut da diyorsun birisine ticareten bunu böyle böyle yapman daha iyidir, o senden fazla biliyor adam. Dünyayı senden fazla iyi okuyor, geleceği de okuyor, her şeyi okuyor veyahut da işte benim bir sanatım yok, benim işim ticaret. Ben kendimce kendime yetecek kadar ticaret

bilirim. Benim sanatım var, ilerletmedim. iyi kaynakçıyım, metalciyim ben, iyi ama ben ilerlemedim onu. Bana şimdi bu kapıyı yap metal işlerinden deseler ben yapamam. O yüzden Şaban’ı çağırıyoruz. Şaban gel, geliyor Şaban. “Şaban bunu böyle böyle böyle istiyorum ben.” Diyorum ben. “Tamam” diyor. O da demircilerle ortak. Beş milimlikten değil, on milimlikten yapar, sağlam yapar, kırılacak dökülecek diye aklına bir şey gelmesin, yamulacak fısılıycak diye aklına bir şey gelmesin ama taşıyamazsın bir taraftan bir tarafa. Sağlamcı. Güzel, bana da zaten sağlamcılık lazım, estetik lazım değil bana. Örnek. Abdülhalim, ben tesisat işini de gördüm ha. Havşa, havşaydı değil mi onun adı? Diş açıyorduk, çok diş açtık biz.

Senin mesleğinde gözüm yok ha, sakın ha! Ee olmuyor, şeyle alakalı, tesisatla alakalı Abdülhalimi arıyoruz, Abdülhalim şunu şurdan geçir, bunu buradan bitir, hoş şimdi o da plastiğe döndü değil mi? Artık şey kalmadı, ne o? Pafta kalmadı artık. Şimdi ısıtıyor, birleştiriyor, tamam bitiyor iş. istediği gibi yamultuyor. iyi tamam. Yani şimdi ben kalkacağım diyeceğim ki bu işi ben yaparım, meslek liseliyim! Yok kardeşim, ben de o mesleğin körüyüm. Bana da o konuda bilgili bir kimse, ehliyetli bir kimse lazım. Sebep? Çünkü ben o işin körüyüm. Ben kendi kendime onu biliyorum demeyeceğim. Bakma, aracılık sertifikam var benim. Bak, onun sertifikası var. Ha desen ki hiç arı açtın mı, baktın mı? Bakmadım. Hani o da oradan bakıyor. Tamam, ben de arılarla fısıldaşırım yalnız yani öyle fısıldaşmaz değilim. Her birinin kulağından tutarım bir esma çektiririm onlara. Ha ya orada zıbarır kalır bütün komple kovanı öldürür bu sefer onun acısı. Öyle.

Velhasıl şimdi her şeyin bir ilmi var, onu bilmiyorsan onun körüsün, bilmiyorsun çünkü. Ee, sufilik de aynı. Sufilik tecrübe, göz, kalbi, gözünün, kalbi aklının çalışmasıyla alakalı. Sen kendi kendine kalbi aklım çalışıyor hükmüne varma. O yüzden senin elinden bir şey gelmez, sen tabi olacaksın, sen teslim olacaksın. Şimdi ben kalkacağım, Lütfü Ustaya diyeceğim ki Lütfü kaporta şöyle olur. Lütfü Usta edeb edecek, benim yüzüme bir şey demeyecek ama içinden diyecek ya bu benim mesleğim yapma diyecek. Ya hadi bana demesin de başkasına der, başkasına der. Neden? Mesleği onun o, işi onun o. Ben şimdi Sait’e kalkacağım, kasaplık öğreteceğim, olacak iş mi ya? Ben hayvanı deviriyorum deyinceye kadar Sait kesecek, atacak kenara. O şimdi o da eskisi gibi yapıyor mu, gene yaparsın ya. Büyükbaş mı indirdin? Tosun indirdin. Kaç kişiydiniz? Tek kişiydin? Hadi biriniz varsa tek kişi tosunu indirip kesecek olan…Ali, bakma her seferde oğlum ya sen, bak gönderirim şimdi Sait’in yanına git bir tane tosunu indir hadi tek başına, güreşmeye kalkar o tosunla. Hoş güreşte de Hüseyin atmış bizim onu da kabullenmiyor ama! Hüseyin kim kimi attı en son? En son sen attın! Ha

kafanı kaldırma bak burada var. Adam şey, Avrupa kaçıncısıydın Hüseyin? Avrupa üçüncüsü. Sen? Bunun nefsini tokatlamazsan bu ortalığı karman çorman eder çünkü. Sen Avrupa kaçıncısıydın? Anlamadım, duymadım? Sende Avrupa yok! Bak nefis bu işte. Nefis bu! Ben ona Türkiye var mı ondan sonra Bursa var mı diye sordum mu? Sormadım. Ben ona ne dedim? Sende Avrupa var mı dedim. Tek şey söyleyecek, ‘bende Avrupa yok.’ Ne diyor? Arkasından getiriyor ‘bende Bursa var, Türkiye var’, bu nefis işte, nefsin oyunu bu.

Hani Şeyh Efendi Hacca giderken bir şeyhe uğramış ordan bir tane çömez almış yanına, vermiş onun yanına. Hac bitmiş, dönüyor ya. Dönüşte sormuş, ‘Evladım, senin adın ne?’ demiş. ‘Bana Berber Ahmet derler efendim,’ demiş. ‘Burada mı bizim Berber Ahmet, gelmedi mi?’ demiş. ‘Bana Berber Ahmet derler efendim,’ demiş. Bu kadar sormuş, dönmüş, o çömezin şeyhi demiş ki, ‘Efendim,’ demiş, ‘çömezi nasıl buldunuz?’ ‘Çok geveze,’ demiş. Nefis böyle bir şeydir. Allah bizi affetsin. Bunu onu utandırmak için söylemedim. Örnek olsun diye söyledim. Nefisle mücadele ince iştir çünkü. Allah bizi o ince işin içinde olanlardan eylesin. O yüzden normalde kör olanlar bir şey üretemezler ama bu mesleki körlük olsun, ama bu eğitim körlüğü olsun, ama bu sufi körlüğü olsun, ama bu aile körlüğü olsun, bir kimse yapmış olduğu işte kör ise o üretken bir kimse değildir. Kör olan bir şey üretemez çünkü. Allah bizi affetsin. Amin.

“Allah, onlara merhamet ve inayet kılmasaydı, onların istidlal değ-

nekleri hemencecik kırılırdı.”

Bazı insanlar, bazı dervişler hakikati, olayları ve varlığı sadece akıl ve mantıkla, yani istidlal ile anlamaya çalışırlar. Bunlar böyle olmalarına rağmen yine Allah’ın lütfu ve yardımı olmadan yol yürümeleri mümkün değildir. Muhakkak bir sapkınlığa uğrarlar. Cenab-ı Hak onlara lütfederse, ikram ederse, ihsan ederse, kör olmalarına rağmen Allah onları muhafaza eder, korur, sapkınlığa gitmezler ve manevi körlüğe yakalananlar, manevi kör, şimdi bu sufileri ilgilendiren şey ancak Allah’ın lütfu, ihsanı ile ayakta durur yine. O kimse ondan sonra manevi kör ama o bir üstada intisap etmiş. Üstat onun için asâ hükmünde, değnek hükmünde. Bu Cenab-ı Hakk’ın o manevi kör olan kimselere meccanen kendi katından lütfudur, ikramıdır. O kimse bu lütfa, bu ikrama, bu ihsana nankörlük etmeyecek. Çünkü ona normalde onun eline asayı veren, onun eline değneği veren Allah. Verdi ki o sapıtmasın, verdi ki o yolunu kaybetmesin, verdi ki Cenab-ı Hak ona lütfetmiş, ikram etmiş. O delalete doğru yürümesin. Çünkü bütün bu konuda iyilikler, iyilikler Allah’ın lütfu ve ikramıdır. Nahl Suresi, ayet 28: Allah sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmez halde çıkardı. Sonra şükredesiniz

diye size kulak, gözler ve kalpler verdi.” Ve normalde siz hiçbir şey bilmiyordunuz, biz hiçbir şey bilmiyorduk. Hiçbirimiz hiçbir şey bilmiyorduk. Anne karnından doğduğumuzda hiçbir şey bilmiyorduk. Varlığın içerisinde, hayatın içerisinde Cenabı Hak o çocuğa ne verdi? Önce o çocuğa göz verdi ve insan normalde enteresan bir şey, kulak verdi, göz verdi sonra kalp verdi. Sıralama; doğan çocuk ilk önce gözleri açılır sonra kulakları açılır doğan çocuğun ve büyüdükçe o kimsenin kalbinde ilahi ilimler tecelli etmeye başlar ve biz hepimiz de hiçbir şey bilmez bir şekilde anne karnından doğduk ve Cenab-ı Hak, biz anne karnından öyle doğduk ve sonra biz artık gören gözümüzle etrafa aşina olmaya başladık, duyan kulaklarımızla etrafındaki sesleri tanımaya başladık. Enteresan bir şey burada Cenab-ı Hak akıl verdik demiyor, bu ayet-i kerimeyi o yüzden aldım buraya, akıl verdik demiyor. Ona diyor ki kalp verdik kalp! Buradaki kalpten kasıt uzuvlar değil, uzuv değil. Evet, göz verdi, evet kulak verdi, evet ama ardından ayeti kerimede kalpler verdi, kalpler! Çoğul, tekil değil. Kalp de demedi kalpler dedi.

Kalpler deyince o zaman iş değişti. E iş değişince de o zaman farklı bir şey çıktı bizim önümüze. Karanlıktaydık, hiçbir şey bilmiyorduk, hiçbir şey bilmiyorduk, Cenab-ı Hak bize bir mürşit nasip etti, gören bir mürşit nasip etti, bize ayriyeten duyan bir mürşit nasip etti, aynı zamanda kalbî aklı çalışan bir mürşit nasip etti. Bizim görmediğimizi gören, duymadığımız duyan, bilmediğimizi bilen bir mürşit nasip etti. O zaman Cenab-ı Hak bizi meydanda bırakmadı. Allah lütfetti, ikram etti, ihsan etti. ikram etti, ihsan etti, bizim kör olarak bu dünyadan göçüp gitmemize müsaade etmedi. Bize peygamber gönderdi, bize o peygamberle beraber bir kitap gönderdi. O peygamberin ardından mürşid-i kamiller veliler gönderdi ve bizi o topluluğun içerisinde halk etti. O topluluğun içerisinde bize ikram etti. Biz bunu çalışıp çabalamakla elde edebileceğimiz bir nimet değil bu. Bu böyle bizim gayretimizle oluşabilecek bir lütuf değil bu. Bu direkt Cenab-ı Hakk’ın lütfu ihsanı, ikramı. Direkt Cenab-ı Hakk’ın muhafazası. Buna bizim gücümüzün kuvvetimiz yetmesi mümkün değil. Mustafa Özbağ kim, bir mürşid-i kamil bulmak kim? Mustafa Özbağ kim, hidayete ermesine sebep olacak yolu buldurmak kim? Mustafa Özbağ kim, Abdullah Efendi’yi nereden bulacak? Mustafa Özbağ nerden bulacak Çorumlu Hacı Mustafa Efendi’yi? Nereden bulacak Hacı Ali Haydar Efendi’yi? Nereden bulacak Hacı Bekir Efendi’yi? Nereden bulacak geçmiş pir efendileri, geçmiş mürşid-i kamilleri? O silsileye layık mı ki Mustafa Özbağ bulabilsin onu? Bu Allah’ın direkt lütfu, ikramı. Sen kimsin ki ehlibeytin yolundan gideceksin? Nesin ki sen?

Cenab-ı Hak sana ehlibeytin yolunu bahşetmiş. Senin bunu gayretinle, çalışmanla bulman çok zor. Eee? Sana göz verdi, sana kulak verdi, sana kalp

verdi. Gören bir göz, duyan bir kulak, işleyen bir kalp ehli bir kimseye seni tabi etti. Sen ona intisap ettin. Sen görmezdin, duymazdın, bilmezdin. Evet, anne karnından doğduğun gibi yaşıyordun. Kör bir şekilde yaşıyordun, bilmez bir şekilde yaşıyordun. E sonradan sen onunla buluşunca yolun asan oldu. Görmeyen gözün görür oldu, duymayan kulağın duyar oldu. Sen kalp sadece kan basar zannediyordun. Kalbin bir aklı olduğu çıktı meydana. Bir de kalbî akıl çıktı, kalbî gözü öğrendin, kalbî kulağı öğrendin. Önce zahiren öğrendin. Ne dedi Buhari’deki hadis-i kutsi? “Kim benim bir dostuma düşmanlık ederse muhakkak bana harp ilan etmiştir.” Kim bir Allah dostuna düşmanlık etti, bak, Cenab-ı Hak o düşmanlığı kendi zatına aldı. “Benim dostuma düşmanlık ettin, bana düşmanlık etmiş gibisindir.” Sizin dostunuza birisi yanınızda düşmanlık etti, size düşmanlık etti. Bunu böyle algılıyorsanız Allah’ın ahlakıyla ahlaklandınız. Bunu böyle algılamıyorsanız Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmadınız. Devam ediyor: “Kulum ona farz kıldığımı yerine getirmenin bir benzeriyle bana yaklaşmış değildir.” Onu, kulu Allah’a yaklaştıran en önemli hallerden, fiiliyatlardan birisi farzları yerine getirmesi. Ondan sonra devam ediyor: “Kulum nafile ile bana yaklaşmaya devam eder de sonunda onu severim.” Nafilelerle kul ne yaptı? Allah’a yaklaşmaya devam etti ve Allah onu sevdi. Burası çok önemli şimdi, konumuzla alakalı. “Ben onu sevdiğim zaman işiteceği kulağı…” Dikkat edin, “Ben onu sevdiğimde işiteceği kulağı, göreceği gözü, tutacağı eli, yürüyeceği ayağı olurum. Şayet benden bir şey isterse ona veririm. Şayet bana dua ederse duasına icabet ederim. Bana sığınırsa onu sığındırırım. inanan kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddütüm gibi yaptığım bir işte tereddüt etmedim. O ölümden hoşlanmıyor, ben onun üzülmesinden hoşlanmıyorum. Ölüme karşı onun hiçbir çaresi yoktur.” Sen görmezdin, sen bir görene tabi oldun. Allah’ı sevmeyi öğrendin. Allah’ı sevmeyi öğrenince Allah senin gören gözün oldu, Allah senin duyan kulağın oldu. Başka bir rivayette söyleyen dilin oldu, başka bir rivayette düşünen aklın oldu.

Sen anne karnından doğduğunki gibi kapkaranlığın içinde yaşıyordun. iman ettin, nafilelerle Allah’a yaklaşmaya başladın ve Allah seni sevdi. Allah seni sevince, Allah seni sevince gören gözü oldun, onunla gördün; duyan kulağı oldu, onunla duydun; tutan elin oldu, onunla tuttun; yürüyen ayağın oldu, onunla yürüdün. Gece yattığın yerde ulaşamayacağın yerlere ulaştın, yürüyen ayağı oldu. Göremeyeceklerini gördün, oturduğun yerde gören gözü oldu; duyamayacağın şeyleri duydun, cehennemin uğultusunu duydun, cennetin şıkırtısını duydun, cennetteki hurilerin cilvesini duydun, cennet halkının işvesini duydun. Duyamayacağın şeyler senin bunlar, sen cenneti gördün, göremeyeceğin şeyler bunlar senin. Sen geçmişi gördün,

normalde göremeyeceğin şeyler. Sen geleceği gördün, normalde göremeyeceğin şeyler senin, gören gözü oldu çünkü, senin tutan eli oldun. Sen baktın ki birisi darda, can havliyle “Ya Rabbi!” dedi; tuttun onu. Ama o el senin gibi görünüyor ama el onun eli. Sen bir anda yürüdün, bir baktın ki birinci kat semadasın, halbuki bir adım attın. Sen kendini öyle görüyorsun, yürüyen ayağı oldu senin. Burda artık senin halin senden çıktı, senden çıktı. O yüzden ayet-i kerime: “Sen bilmezdin, o sana bildirdi; sen görmezdin, o sana gösterdi; sen duymazdın, o duyurdu sana; sen tutmasını bilmezdin, o tutturdu nasıl tutunacağını, o öğretti sana.” O yüzden sen körlerdendin, bir görene tabi oldun. Bir görene tabi olduktan sonra sen yol yürüdün manevi olarak ve manevi olarak körler zümresinden çıktın, körler zümresinden çıktın. Eee ama vefasızlık edip bunları kendinden görme. Bu sopa nedir? Kıyaslar, deliller. O sopayı onlara kim verdi? Gören Allah. Eee Allah dinini yaşatmak için varlığın değişik derecelerini sana gösterdi. Senin önüne deliller sundu ve sen zahir ulema size kıyas ilmini verdi, size fıkıh ilmini verdi, bir başkasına hadis ilmini verdi. Ama işin özü kalbi ilimdi, kalbi ilimi de sufilere verdi. Ama bunu verirken de, bunu verirken de farklı bir yol izledi.

“Ey iman edenler, eğer Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız o size, o size hak ile batılı ayrıştıracak bir anlayış verir. Günahlarınızı örter, sizi bağışlar, Allah büyük lütuf sahibidir.” Enfal suresi, ayet 29. O sufiler Allah’a karşı gelmekten sakındılar, Allah’a karşı gelmekten sakındılar, diğerleri ellerindeki kıyas ilmine baktı, fıkıh ilmine baktı. Doğruydu ama sufiler Allah’a karşı bir sakınmanın içerisine girdiler ve karşı gelmekten sakındılar. Karşı gelmekten sakınınca Cenab-ı Hak onun kalbi aklını çalıştırdı. Ona doğruyu ve yanlışı ayırt edecek bir feraset verdi. Eğer kalbî aklı çalışmadıysa, kalbî ilmi yok ise onun basiret nuru açılmadıysa o okuduğunda kaldı, okuduğunda kaldı. Oysa öbürkü Allah’tan sakınmayı gördü, Allah’ı sevmeyi gördü, o Allah’a tabî olmayı gördü. Öyle olunca o kimsenin kalbî melekeleri çalıştı, kalbî aklı çalıştı. Cenab-ı Hak onun kalbine dinini anlama, hak ve batılı anlama, doğruyu yanlışı çözme nurunu, basiretini bahşetti. O kimse Allah’ı çok zikretti, o kimse çok ağladı, çok sızladı Allah’a tabî oldu, Habibine tabî oldu ve sakındı. Sakındı ve sakınınca Cenab-ı Hak onun kalbini ihya etti, açtı, kalbî aklını çalıştırdı. Kalbî aklını çalıştırınca o kimse ne oldu? O hatta manevi olarak dinde fakih oldu. Hani Şeyban-ı Rai ümmi idi, imam-ı Şafi imam-ı Hanbel’e dedi ki onun yanında neden çocuk gibi duruyorsun sen. Dedi sen koca imamsın, o ise dedi ümmi bir çoban. Ben dedi gideceğim bu akşam ona soru soracağım dedi. Bugün gideceğim soracağım. Sorma dedi, hazır cevaptır dedi. imamı Şafi gitti ona, dedi ki bir kimse beş vakit namazından bir vakti dedi eda etmemiş olsa unutsa, hangi

vakit olduğunu bilemezse hangisini kaza etmesi lazım dedi. Hiç durmadı Şeybanı Rai. Anında dedi ki: “Onun bütün günü gaflette geçmiş, bütün namazlarını kaza etsin.” Ümmi Şeybanı Rai, öbürkü büyük mezhep imamı. Bakın, doğru akıl. Hemen Şeybanı Rai’ye ders aldı, intisap etti, derviş oldu. Dört mezhep takipçileri; imam-ı Azam, imam Şafii, imam Malik, imam Hanbeli. Hepsinin de üstatları var. Hanefi misin? Bir üstadın olacak kardeşim senin. Şafii misin? Bir üstadın olacak senin. Mezhep imamının peşinden gidiyorsan. Maliki misin? Bir üstadın olacak senin. Hanbeli misin? Bir üstadın olacak senin. Sen kendi kendine ahkam kesme. Eğer ki sen o mezhebin sahibiysen, o mezhep yolundan gidiyorsan. Gitmiyorsan o zaman tabi değilsin. Ya nasıl? Basbayağı! imam-ı Azam’ın şeyhi var, imam Malik’in şeyhi var, imam Hanbel’in şeyhi var, imam Şafii’nin şeyhi var. Evet, mezhep imamlarının hepsinin şeyhi var. Suiti’nin şeyhi var. Evet, var. Sonradan çıktı bu zurtobozluk. Allah bizi affetsin. O yolda yürürsen Allah senin dinini iyi anlayabilme kalbine onu verir, kalbine ilham eder. Sen dini iyi anlarsın. Ayet okuduğunda işin ilmini senin gönlüne verir. Sen hadis-i şerifi okuduğunda onun ilmini gönlüne verir senin. Evet, sen herkesin baktığı yerden bakmazsın. Yeter ki sen Allah’tan sakın. Allah biz onlardan eylesin. Amin.

“Sopa madem ki savaş ve kavga aletidir, ey kör, o sopayı kır, paramparça et! O size sopa verdi de öyle meydana çıktınız. Sonra da kızgınlıkla o sopayı yine ona vurdunuz.”

Müthiş beyit! Sopayı kim verdi? Allah verdi. O körler ne yaptı? O sopayla Allah’a vurdu haşa! Neden? Onun dinini ketmettiler. Onun dinini tartışmak için o sopaları ellerinde tuttular, birbirleriyle dövüşmek için yaptılar onu. Ne yaptılar? Zahir ulema, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu bu delil ve kıyas ilmini birbirlerini alt etmek için kullandılar. Ne yaptılar? Dünyayı elde etmek için kullandılar. Ne yaptılar? insanların paralarını ütmek için yaptılar. Allah için yapmadılar. ibni Mace’den hadis-i şerif: “Alimlerle yarışmak ya da cahillere gösteriş yapmak için ilim öğrenmeye kalkışanları, belki de insanlar istikbal eder, alkışlarlar. Fakat onların yeri cehennemdir.” O ilim öğrendi, etrafa, cahillere ahkam kesmek için. O ilim öğrendi, alimlerle tartışmak için. Hakkı, hakikati anlatmak için değil. O ilim öğrendi insanlar ne kadar alim desinler, alkışlasın diye ilim öğrendi. O ilim öğrendi yani insanlar bana temenna etsinler, birisi asamı taşısın, birisi takkemi taşısın, birisi işte elinde böyle cübbeyi taşısın, birisi arabaya bindirin gezdirsin, götürsün, yedirsin, içirsin. ilmi için öğrendi.

“Kim ilmi sırf alimlerle tartışmak, alçaklarla münakaşa etmek ve onları mağlup edip insanların teveccühünü kazanmak için öğrenirse Allah onu cehenneme koyar.” Ey etrafındaki insanlara hava atmak için, ahkam kesmek

için iki tane hadis, beş tane fıkıh bilgisi öğrenmeye çalışan kimse, yerin cehennemlik. Ey dünyalık toplamak için ilim öğrenmeye çalışan kimse, dini geçim yapmak için ilim öğrenen kimse, yerin Cehennem senin. Din geçim aracı değil! Din dünyalık toplamak için bir nesne değil Cenab-ı Hak bu ilmi insanlara bunun için vermedi, dinlerini yaşasınlar daha iyi bilsinler diye verdi. Yine Hz. Ömer efendimizin oğlundan: ‘Kim ilmi Allah’tan başkası için öğrenip onunla Allah’tan başkasının rızasını amaçlarsa ateşteki yerine hazırlansın.’ Sen ilmi niçin öğrendiğine bir bak, sen Allah için öğrendiysen ilmini Allah yolunda harca, ilmini Allah için anlat, ilmini Allah için anlat insanlardan bir şey bekleme. insanlardan bir şey isteme. Ben size sohbet ediyorum deyip de kapının önünde CD’ni satma, dergini satma, kitabını satma. Sen Kur’an-ı Kerim’e kaç para verdin de Kur’an-ı Kerim’den para kazanıyorsun şimdi? Sen hadis-i şeriflere kaç para verdin de hadis-i şeriflerden para kazanıyorsun? Sen Kuşeyri’ye kaç para verdin de Kuşeyri’den para kazanıyorsun? Sen Mesnevi’ye kaç para verdin de Mesnevi’den para kazanıyorsun? Sen Hazreti Mevlana’ya kaç para verdin ki Mevlana’dan para kazanıyorsun? Hiç mi Allah’tan korkmuyorsun? Hiç mi utanmıyorsun? Hiç mi Allah’tan sakınmıyorsun? Sen benden iyi biliyorsun ayet-i kerimeleri ‘ücret istemeyiniz’ diye. Sen nasıl ücret istiyorsun? Sen nasıl andırıyorsun bunu? Sen nasıl dine ihanet ediyorsun, nasıl yoluna ihanet ediyorsun? imam-ı Azam’ın ilmine kaç para verdin, imam-ı Şafii’nin, imamı Malik’in, imam-ı Hanbeli’nin ilmine ne kadar verdin? Buhari’ye hadis topladı diye ne kadar para verdin Buhari’den para kazanıyorsun? imamı Malik’ten, Tırmızi’den, Ebu Davut’tan, ibni Mace’den para kazanıyorsun? Kaç para verdin? Allah muhafaza eylesin.

Tırmızi’den hadisi şerif: ‘Ahir zamanda din vasıtasıyla dünyalık elde etmek isteyen bazı kimseler zuhur edecektir, insanlara yumuşak görünmek için koyun postuna bürünecekler. Dilleri baldan tatlı ama kalpleri kurt kalbi olacaktır. Allah buyuracaktır ki ‘bana mı güveniyorsunuz yoksa bana karşı cüret mi gösteriyorsunuz? Zatıma yemin ederim ki onlara öyle bir fitne göndereceğim ki içlerinde halim olan kişi bile şaşırıp kalacaktır.’ Siz ilminizi neden dünyalık toplamak için uğraşıyorsunuz. Hem ilahide diyeceksin ki derviş dünya malını neyler hem de çıkacaksın elinde makbuz herkesten para dileneceksin, herkesten pul dileneceksin. Adamın arsasına diyeceksin ki ‘sen arsayı bizim vakfımıza ver, vermezsen başına bela olur. Bak başına ne tür musibet gelecek belli olmaz.’ O saf adamcağız da benim telefonumu bulmuş beni arıyor ‘benim başıma bir bela gelir mi?’ Gelmez kardeşim, dedim. Ne gelsin, dedim. Laf bu, dedim. Sen arsanı istediğin yere tasadduk et, tasadduk etmek istersen. Adamın saflığına bak. Hocam, ben diyor üçte

birini size versem, beni beladan korusanız hala daha. Dedim ya sen bu kadar safsın, cahilsin dedim ya. Dedim bizi dedim perişan edeceksin, şeytan mı seni yönlendirdi bize dedim ya. Git kardeşim dedim bana arsa marsa lazım değil. Ben dedim babamdan kalan malları yiyememişim daha dedim. Ne yapayım senin arsanı, paranı, pulunu! Git bak işine. Bu insanları böyle aldatıyorlar, böyle kandırıyorlar. Bunlar alim sözde, bunlar şeyh, bunlar dünyalık avına çıkmışlar! Bunlar yırtıcı hayvan gibi! Bilmiyorlar, Allah bunlardan intikam alacak. intikam alacak. Kardeşim çalış! Senin en iyi, en güzel, en tatlı, en helal yol alın terini yemendir. Ne biliyorsa, işin neyse. Ticaretse ticaret, sanatsa sanat, ziraatsa ziraat. Bak işine. Ama yok! Bunlar dünyalık toplamaya kalkmışlar. Bunlar, Allah bizi affetsin, ne yaptıklarının farkında değiller ya da bile bile yürüyorlar.

“Ey körler güruhu! Ne iştesiniz, ne yapıyorsunuz? Aranıza bir gören

Ey körler, siz kör olduğunuzun da farkında değilsiniz. Kendi kendinize ilim sevdasına düşmüş ama ilim kibriyle yürüyorsunuz. Ey kör sufiler, kendinizi gören gibi gösteriyorsunuz. Ne iş yapıyorsun? Şeyhim diye cartınıyorsun, mesleğin ne senin, kazancın nereden senin? Şeyhim diye cartınıyorsun, bir dervişin rüyasını tevil etmekten uzaksın, bu manevi ilmin de yok senin. Sen körsün, kör olduğun halde körlüğünün de farkında değilsin. Zikrullah halakasında ne olup bittiğinden de haberin yok. Halaka-ı zikrullaha gelenden gidenden de haberin yok. Halaka-ı zikrullahta kime kılıç vurulmuş, ondan da haberin yok. Körsün, kör olduğun için dervişlerin elinde oyuncak olmuşsun. Dervişler seni ne tarafa sevk ederse, o tarafa doğru gidiyorsun. Çünkü körsün, kör olduğun halde şeyhlik sevdasına kapılmışsın. Körsün, sana bir gören gerek. Git, kendine bir mürşid-i kâmil bul. Git, o mürşid-i kâmile intisap et. Tövbe et, yoksa hazreti üstadımın dediği gibi domuz başı gibi halk olacaksın. Üstadım öyle dedi: “Oğlum, bir kimse dedi. Üstadı ona şeyhlik vermediği halde, ‘şeyhim’ dediyse, bu böyle bir hali olmadığı halde böyle diyorsa dedi kendi kendine, mahşer yerinde dedi, hınzır gibi halk olacak dedi. Üstadımın dediği. Sen ne yapıyorsun? Sen kendi kendine neden öyle süs veriyorsun? Allah muhafaza eylesin, amin. Eğer gerçekten sen şeyh olsaydın ve gerçek manada şeyhliğini icra etseydin, bulunduğun topluluğunun efendisi olurdun. Sen gerçekten gerçek manada bir âlim olsaydın, bulunduğun toplumun efendisi olurdun. Çünkü hadisle sabittir bu, bu boş bir söz değildir. Sen gerçekten bir mürşit olsaydın, bulunduğun topluluğun efendisi olmasına hak kazanırdın.

Sen gerçek manada Allah için âlim olsaydın ve ilmini Allah için insanlara satsaydın, bulunduğun topluluğun efendisi olurdun. Çünkü hadis-i

şerifte ibni Mesud dedi ki: “Eğer ilim ehli gerçekten ilimlerini koruyup da hakkıyla yerli yerine koysalardı, kendi zamanlarının efendileri olurlardı. Ne var ki onlar, ilimlerini dünya ehline, dünyalıklarından bir şeyler elde etmek için yaydılar ve onlara karşı küçük düştüler.” Sen insanların dünyalıklarına bakarak ilmini yaymaya çalıştın ve küçük dünyalıklara aldandın, onların önünde küçük düştün. Sen Allah’ın ilmini, sana vermiş olduğu ilmi, o dünyalığa değiştin. Allah’ın ilmini az pahaya değiştin, sufiliğini az pahaya değiştin. Sen bir mürşid-i kâmilin dergâhına intisap ettin, az bir pahaya, üç beş kuruşa, on kuruşa kendini peşkeş çektin, gittin. Onun bunun önünde el avuç ovuşturdun, bu hizmetlerin yürümesi için şöyle lazım, böyle lazım deyip, parayı cebine koydun. Ondan sonra Allah seni faş etti. Allah seni orta yere çıkardı. Geylani Hazretleri de başını aldı götürdü. Sen sufiliği neye harcadın canım kardeşim benim? Yıllardan beri sana anlattık defalarca, bu yol manevi, burada senin aklın geçmez, bu yol manevi, burada senin gaydırıgubbaklığın geçmez. Bir bakmışsın ki asıvermişler seni kapıya. Seni oradan indirecek kimse de yok. Sen neden ilmini dünyalığa değiştin? Maddi manevi. E zahirleri anladık. Onlar oturuyorlar, bir kitap yazıyorlar, veriyorlar yayınevine, gelsin paralar. iyi! Sufilikte ne arar kardeşim böyle şeyler! Sufilik yolu istismar yolu değildir. Sen derviş kardeşlerini istismar edemezsin. Sen sufilik yolunu istismar edemezsin. E sen hem bir görene tabiyim diyeceksin hem de her haltı yiyeceksin. “Kim bütün maksat ve gayelerini, dert ve gamlarını tek şeyde yani ahirette toplarsa, Allah ona dünya derdini göstermez. Kim de dert ve gayelerini dünyanın çeşitli hallerinde dallandırırsa Allah onun kendisini hangi vadiye sürükleyip helak edeceğine hiç aldırmaz.” ibni Mâce. Sen, dünyayla ne işin var senin? Sen insanlara ilmini dünyalığa peşkeş çekiyorsun. Sen sufiliğini dünyaya peşkeş çekiyorsun. Sen iki alkışa kanıyorsun, iki eleştiriye boyun eğiyorsun. Aman, beni eleştirirler, ben bunu söylemeyeyim deyip. Söyleme.

Sen hakkı gizlersen, dilsiz şeytansın. Söyle, Kur’an ne diyorsa anlat. Sünnet-i seniyye ne diyorsa anlat. Bu yaptığın iş haram kardeşim de. Bu yaptığın lanetlik bir iş de. Sen ne yaymaya, böyle herkese nabza göre şerbet vermeye kalkıyorsun. Sen ilmini peşkeş çektin. O ilmi sana veren Allah’tı. O sufiliği sana bahşeden Allah’tı. Sen ona vefasızlık ettin. Allah muhafaza eylesin. “Ortadan kalkmadan ilme sarılmalısınız. Onun ortadan kalkması, ilim sahiplerinin yok olup gitmesidir. ilme sarılın çünkü hiçbiriniz ona ne zaman muhtaç olacağını bilemez. Öyle insanlarla karşılaşacaksınız ki Kur’an’ı arkalarına attıkları halde, sizi Allah’ın kitabına çağırdıklarını iddia edeceklerdir.” Darîmi. Kur’an’ı arkalarına attılar ve hadisleri inkâr edip size diyorlar ki gelin, Allah’ın Kur’an’ına bağlı kalın. Sünneti seniyye yok, Kur’an her

şeye yeter. Sana da yeter mi Kur’an? Sana da yeter, gel benimle bu konuyu konuş. Kur’an bana, sana yeter dediğin anda, sana ayet-i kerimeyi söyleyeceğim: “Kâfirleri gördüğünüz yerde öldürünüz.” Evet, diyeceğim ki, kalk öldür. Bu kadar basit. Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenler, zalimlerin ta kendileridir. Hükmet diyeceğim ona, hükmet. Bu kadar. iki ayet-i kerime. Evet, onlar böyle aldatacaklar insanları, insanları ifsat edecekler, dini hayatlarını. Rabbim onların şerlerinden bizleri korusun, amin.

Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun, inşallah. E, malum bizim diş problemi devam ediyor. O yüzden böyle harfler, kelimeler doğru çıkmadıysa, elimizden gelen bir şey yok. Özür diliyorum hepinizden de. Ben öyle dikkatli de konuşamıyorum. Hani, acaba “ss” mi çıktı, “vv” mi çıktı, “y” mi çıktı? E, Rabbim inşallah herkese hayırlı şifa versin. Ama dişlerinizi yaptırmaktan korkmayın. Tedavilerinizi ihmal ettirmeyin. Hastalıkla alakalı tedavilerinizi de ihmal etmeyin. O da sünnet-i seniyye çünkü. “Tedavi olunuz” emir. Bakın, “tedavi olunuz” emir. O yüzden bir kimsenin üzerinde bir rahatsızlık varsa, tedavi yollarını arayacak, tedavi olacak. Cenab-ı Hak, şifa arayanların şifalarına yardım eylesin. Onlara hayırlı şifalar nasip eylesin. Nerede hasta olan, nerede ıstırap çeken varsa, Rabbim onların ıstıraplarını dindirsin, inşallah. Amin. Haklarınızı helal edin. Helal olsun. El-Fatiha maassalavat. Amin.

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 8 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları