Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 2000-2004. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 2000-2004. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 7 • 15/29

Mesnevî-i Şerîf 2000-2004. Beyitler Şerhi Hakkında

2000-2004. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmeti Muhammed’i, Hakk’ı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakk’ı hak bilip Hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Amin. Ecmain. Kaldığımız yerden devam edeceğiz ama önce bir iki kelâm inşallah. Önce kendimle alakalı; son dönemlerde biraz rahatsızlıklarım zikzak çiziyor. Böyle rahatsızlıklarım zikzak çizdiği için gerektiği zaman, gerektiği yerlere cevap yazamıyorum ve bazı aksaklıklar yaşıyorum. O yüzden arkadaşlardan tekrar tekrar özür diliyorum. Böyle bir kasıtlı bir şey yok. Ayrıca kendimce benim böyle kendi üzerimde farz gibi gördüğüm şeyler var, işte perşembe sohbeti, cumartesi sohbeti veya salı sohbetleri gibi. Onları kendime odaklıyorum. Böyle olunca da bu diğer günlerdeki çalışmalar, etkinlikler veya farklı şeylere sağlığımdan dolayı katılamıyorum, yapamıyorum. Bu artık, bu dönem veya bu ara böyle geçiyor. O yüzden bütün kardeşlerden, bütün arkadaşlardan bu konuda özür diliyorum. Gücümün yettiğince, güç yetirebildiğimizden sorumluyuz. Ben de gücümün yettiğince çalışmalarıma devam edeceğim. Bu birincisi.

ikincisi; az önce otoparkta otururken küçük çocukların arabalara taş attığını gördüm. Bu küçük çocukların veyahut da böyle yeni yetişen sekiz, dokuz, on yaş grubu çocukların arabalara taş atmaları hoş değil. Ordaki görevli kardeş zor durumda kalır, görevliler zor durumda kalır. Ben çocukların bu tip çalışmalara getirilmesinden yanayım ama anne ve babalar çocuklarını fazla serbest bırakıyorlar. Çocuklarının bu noktada bir başkasının aracına,

bir başkasının özel eşyasına zarar vermemesi için anne ve babaların buna dikkat etmesi lazım. Buna birkaç hafta önce de şahit oldum. Orda gene çocuklar arabalara taş atıyordu, birbirlerine taş atıyorlar, arabalara taş atıyorlar, bu hoş bir şey değil. O yüzden, anne babalar bu konuda biraz daha çocuklarını disiplin etsinler. Bir de biraz daha yaşı büyük olan çocuklar var, ağızları küfürlü. Bunu da burda böyle beyan edeyim. Anne babalar, çocukların bu halleriyle de ilgilenecekler inşallah. Çocukların birbirlerine karşı olan tavır ve davranışlarını, çocuklara belli bir ahlaki eğitim vererekten inşallah bu problemi de halledecekler, çözecekler. Allah’tan bir şey gelmezse inşallah.

Evet, şimdi konumuza dönüyoruz. Kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah, 2000. beyit geçen inşallah: “Birisinde yüzlerce faziletle beraber bir de ayıp bulunsa, o ayıp nebatatın sapı mesabesindedir” beyitini okumuştuk. Burayı kendimizce okumaya gayret ettik, burdan devam ediyoruz. 2000. Beyit:

“Şu hâlde büyükler bu sözü boş yere söylemediler: Temiz kişilerin cisimleri de can gibi saftır. Onların sözleri de nişanı olmayan ve bir kayda gelmeyen can olmuştur, nefisleri de suretleri de.”

Temiz kişilerin cisimleri de can gibi saftır, temiz kişilerin. Bakara, ayet 222: “Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.” Temiz kişi dediğimizde temizliğin bir zahir kısmı var, bir de bâtın kısmı var. Zahir kısmı, örneğin bir kimsenin işte dışını temiz tutması, vücudunu temiz tutması, elbiselerini temiz tutması. Çünkü hani yine başka bir ayet-i kerimede Cenab-ı Hak buyurur ya ‘Elbiseni temiz tut.’ diye. Şimdi ayet-i kerimenin hangi surede olduğu hatırıma gelmedi ama ‘Elbiseni temiz tut.’ diye ibare vardır. Bu abdestle alakalı bahislerde çok işlenir. Hatta hani necasetten taharet dediğimizde, namaz kılacak olan bir kimsenin elbisesinin de temiz olması gerekir. Burdan, normalde bir ayet-i kerime daha var mescitlerle alakalı. O zaman namaz kılacağı yer de secde edeceği yer de o kimsenin temiz olması gerekir. islam, bu manada hem insanın dış temizliğine hem de çevrenin dış temizliğine ehemmiyet verir. Yani bir Müslüman, bir mümin kimse dışı da temiz olacak, elbise açısından, o kimsenin vücudu da temiz olacak. Vücudunun da temizliğine Âdem aleyhisselamdan itibaren gelen bir sünnet var; bütün peygamberlerin, bütün insanlığın sünneti. Kasık ve etek tıraşının olması, hem bayanlar hem erkekler için bu vücudi temizlik…Hatta bayanlar, normalde böyle erkeklere benzer vücutlarında değişik kıl tüy çıkıyorsa, onları da temizleyecek. Çünkü fıtri değil kadınların vücudunun kıllı olması, fıtri değildir. O normalde hormonal bir dengesizliktir. Normalde kadınlar o temizliklerini de yerine getirmeleri gerekir. Erkeklerde de eğer normalde göğüslerinde, sırtlarında böyle fıtrat dışı, çok böyle bir, çok özür

dilerim tabirimden, kılıyor onların da erkeklerin de onları normalde tıraş etmeleri veyahut da varsa tedavi görmeleri gerekir. Çünkü o da fıtrat değil.

Şimdi bu işin tabii zahir tarafı ama normalde bir de temizlikle alakalı yiyecek kısmı var. Temizlik… Hani islam bunların hepsini de ardı ardına sıralamış temizlikle alakalı. Biz de böyle yavaş yavaş temizlikle alakalı hani bu işe girmiş olalım. Çünkü o kimse temiz olacak ki onun sözü de temiz olsun. E bu işin bir de nesi var? Bir de işin batın tarafı var. Batın tarafına da gelince, o kimse manen de temiz olması gerekiyor. Şimdi insanlık genel olarak zahiren temiz. Yani bakıyorsunuz insanlar bakımlı. Hani erkekler de bakımlı olmaya başladılar, kadınlar zaten bakımlı. Eyvallah, bunu destekliyorum. Bunu sakın böyle bu konuda defans yaptığım bir şey yok. Zaten sufi temiz olmalı, bakımlı olmalı. Dışıyla, ağzıyla, bedeniyle… Ağzı kokmamalı. Ağzında çürük dişleri varsa tedavi ettirmeli. Ağzından böyle kötü bir koku gelmemeli. Bedeninden kötü bir koku gelmemeli. Sufinin bedeni de, ağzı da, kadınlık veya erkeklik uzuvları veyahut da abdest bozdukları uzuvları da ne olması lazım? Temiz olması lazım. Bu temizliğe, dışsal temizlik, insanlar dikkat edecekler. Saçına, sakalına, tüyüne, kılına dikkat edecek. Yani kokmayacak o kimse, bedeni de kokmayacak. Ayıp değil bu; bedeni kokuyorsa tedavi edecek. Kadın da, erkek de. Mesela, bir beden kokusu boşanma sebebidir Hanefîlerde. Ağız kokusu boşanma sebebidir Hanefîlerde. Yani ağzı kokuyorsa, kadının da erkeğin de tedavisini olacak veyahut da ne bileyim, dişlerinde o çürüklükten dolayı apse yaptıysa diş bakımını olmadıysa o tedavi edecek bunu. Bununla ilgilenecek.

Hani meşhurdur ya, Hazreti Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin eşlerinden birisi değişik bir Tatlı yapıyor, o değişik tatlıyı yapınca her gün Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri o eşine, tatlı yemeye gidiyor. Hazreti Ayşe annemiz çok kıskanç. Hemen komplo düzenliyor, Kureyş’ten olan Zeynep annemizle beraber. Diyor ki senin yanına geldiğinde de ki: ‘Ya Resulallah, ne yedin ki senin ağzın tuhaf kokuyor.’ Tabii, tatlıyı yiyor, onun yanına gidiyor. Ona annemiz diyor ki Ya Resulallah, ne yedin ki diyor hani ağzın tuhaf kokuyor. Hemen çıkıyor, dişlerini misvaklıyor. Ondan sonra işte ağzının kokusunu giderecek yani. Ardından Ayşe annemize geliyor. Ayşe annemiz de diyor ki Ya Resulallah, ne yedin ki, diyor, ağzın bir tuhaf kokuyor. Hemen misvaklıyor ve diyor ki: “Bundan sonra şu tatlıyı yemeyeceğim.” O esnada tabi, bazen kadınlar başlarındaki erkeği normal insan gibi görüyorlar. Hani peygamber olarak onu da normal insan gibi görünce, hani biz çok özür dilerim, amiyane tabirle ‘yutturduk’ diyorlar. Tak, Cebrail aleyhisselam geliyor, komployu ona söylüyor, diyor: “Sana komplo kurdular. Aslında ağzın kokmuyor.” Tabii, bu bütün oyun bozuluyor.

Şimdi, Allah Resulü Sallallahu Aleyhi ve sellem hazretleri ağız kokusuna bu kadar çok ehemmiyet veriyor. Yani diş misvaklaması, devamlı. Abdestten önce, abdestten sonra, namazdan önce, namazın ortasında. Yani sünneti kıldı, sünnetten önce misvaklıyor, sünnetten sonra tekrar misvaklıyor. Farza duracak, ezan kamet okunuyor, misvaklıyor. Kamet okunuyor, misvaklıyor. Namazı kılıyor, namazdan sonra tekrar misvaklıyor. Ağız temizliğine dikkat eden böyle bir kimse yok. Ağız temizliği, vücut temizliği…Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin vücudu hiç böyle kötü kokmazdı. Hatta annelerimiz diyor ki: “Onun kokusunu tanırdık misk gibi kokardı.” Şimdi, güzel kokulanmak…Hani güzel koku sünnetten sayıldı. “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi; gözümün nuru da namaz.” E ne o? “Güzel koku.” Kokulanırdı Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem . Bakımsız değildi, kıyafetleri temizdi, vücudu temizdi, ağzı temizdi. Ondan hiç kimse kötü bir koku almadı.

islam bize temiz olmayı emreder, bakımlı olmayı emreder. Mümin bakımlıdır, Müslüman temizdir. Bakın, marka değil bu. Müslüman temizliğiyle markadır. Müslüman bakımlılığıyla markadır. Müslüman, saçını uzattıysa saçına bakar, sakalını uzattıysa sakalına bakar. Yani normalde temizliğine bakar; dağınık duğunuk bir sakalı olmaz. Dağınık bir saçı olmaz. Dağınık böyle bir vücudu olmaz. Sallapati giyinmez Müslüman. Sufiler kılık kıyafetlerine de dikkat ederler. Sufiler kılık kıyafet noktasında da ortayı tercih ederler. Düşük kılık kıyafet giymezler; yani kendilerini dilenci zannetmesinler, kendisini ihtiyaç sahibi zannetmesin. Çok lüks, şatahatlı, şatafatlı, gösterişli kıyafetleri de tercih etmezler. Marka budalası değildir bir sufi, bakın, bir sufi marka budalası değildir. Aynı tişört, aynı kalitede piyasada iki yüz lira, üç yüz lira…O gidip aynı kumaşı alır, üzerinde bir tane timsah var diye bin beşyüz liraya almaz. Sufi aptal değildir, marka salağı değildir sufi, gösteriş budalası değildir. Bunlar da ne? Bunlar kalbi temizliğe giriyor, kalbi temizliğe. Yani Müslüman her şeyin en iyisine layık. E? Git, şatahat yap, şatahat yap, gösteriş yap. Bu değil, bu değil. Bu, emperyalizmin bize bir oyunu, bu batılıların bizi kandırması, ütmesi… Bu Batı emperyalizmi aynı kumaşı markalaştıraraktan size on katının fazlasını satar. Aynı ayakkabı markalaşaraktan, kendince marka alırsın sen, otuz bin liraya ayakkabı giyersin sen aptallar gibi. Sen gider beşyüz bin liraya takım elbise alırsın, geri zekalılar gibi. Bunlar çünkü özgüvenleri yoktur, belli bir kültürleri yoktur, belli bir eğitimleri yoktur. Bir topluma girerken o markayla girer; kimlikleriyle, kişilikleriyle, kendi kültürleriyle, kendi insanlıklarıyla girmezler bir topluma, markayla gireceğiz diye uğraşırlar. Giderler işte otuz bin dolarlık saat alırlar, giderler elli bin dolarlık saat alırlar veyahut da elli bin dolarlık rüşveti saat

olarak alırlar. Sonra Millet Meclisi’ne çıkarlar, mecliste de konuşma yaparken, bizim markadan haberimiz yok. Birisi der ki: “Kolundaki saat 200.000 dolarlık” der. Kıyamet kopar! Asgari ücretle geçinemeyen bir ülkenin milletvekili 300.000 dolarlık saatle konuşma yaparsa kıyamet kopar orada.

Aslında daha fazla kıyamet kopması lazım da, bizim insanlarımız o kadar cesaretli değiller. Öyle bir islami duyarlılıkları yok, öyle bir dini duyarlılıkları yok. Yani yüzüğün altına su geçireceğim diye saatlerce yüzüğünü oynatmanın duyarlılığı var ama bir kimse bu parayı nereden buldu, bunu nasıl böyle zengin oldu, düne kadar bu adamın altında taka bir araba bile yoktu. Yani beş yıl, on yıl milletvekilliği yaptı, adam Bursa’nın yarısını aldı diye dile getiremezler. Böyle bir bizim aymazlığımız var, görmezliğimiz var. Şimdi, o zaman Müslüman, ben alt parantez açayım: Sufi gösteriş budalası değildir. Dışını temiz tutar, vücudunu temiz tutar, insanlarla diyalog kuruyor, eşiyle ve çocuklarıyla diyalog kuruyor. Ağız temizliğine de dikkat eder, illaki çürük dişlerle dolaşmaz, ağız temizliğine dikkat eder, sünnet çünkü bu yüzüğünün altına su değdireceğim diye uğraştığın kadar ağzındaki çürük dişi de tedavi ettirmen, yüzüğün altına su değdirmekten daha önemli. Senin yüzüğünün altını koklayan yok, senin yüzüğünün altını öpen de yok ama senin ağzını öpen var, senin dudağını öpen var, senin konuştukların var. Yakîn temasta bulundukların var. Senin ağzın kokmamalı. Senin vücudun kokmamalı, temiz olmalısın. Senin bıyıkların ağzının içine girmemeli, temiz olmalısın. Bekarsın, iyi, eş problemin yok. Sen istersen sünnet değil ama sen darü’l harpte bıyığı istediğin gibi uzatmak caizdir, uzat ama yemek yerken senin bıyıkların yemek artıklarını dolaştırmasın senin bıyıkların. Eyvallah, sen bir de sigara içiyorsan, sapsarı böyle bıyığın, ne o? Sigaranın o siyah katranı sararıp senin bıyığında ve sakalında olmasın. Hele sünnet sakal bırakmış, sünnet sakal bırakmış, böyle sigaradan dolayı sigaranın o pis şeyi sakalında duruyor. Yok, sünnet-i seniyyede bu. Yok, sigara da yok sünnet-i seniyyede. Haram zaten, vücuda zarar; haram!

Şimdi yine sosyal medyada patlatacaklar: “Allah ve Resulü’nün haram etmediğini sen nasıl haram edersin?” diye. Tabii! Yani, “helal mi?” diyorum ben, susuyor bu sefer. Helal de. Helal de. Alimler “mekruh” demişler. Kaç yıl önce? Beş yüzyıl önce. Alimler, normalde sigaranın bugünkü zararlarını görmüş olsalardı, kesin “haram” derlerdi. Kesin “haram” derlerdi. Neymiş, tuvaletin kokusunu bastırmak için sigara içiliyormuş! Ya, senin girdiğin tuvaletler, şimdi evlerinizdeki tuvalet, sanki çok affedersiniz, necasetin içinde tarladaki tuvaletler gibi! Hani, bir çukur kazdın, oraya tuvaletini yapıyorsun sanki! Öyle değil, yapma, kandırma kendini! Sigara haram! Bir kimse sigara içiyorsa, açıktan haram işliyor. Ya, mekruh… Mekruh’un devamı yine

haram kardeşim Hanefi’ye göre. Bir sefer yaparsan mekruh, onu devam ettiriyorsan haram yine. E israf…israftan da haram. Daha nesine uğraşıyorsun? Uğraşma! Birisi öyle dedi: “Sen bizim sadatlara laf mı söylüyorsun?” Ya, ben ne yapayım senin sadatınla, ne işim var benim? Ben senin sadatına laf mı söyledim? Ben sigaraya laf söyledim. Sen nerden aldın getirdin sadata şimdi? “E, bizim sadatlar içiyor.” Senin sadatlar içiyorsa, ben ne yapayım kardeşim? Haram, haramdır. israf, israftır. Sen ona bakarsan, bir sürü daha şey söylenir. Biz Müslümanları eleştirme noktasında değiliz. Ölçüyü konuşuyoruz. Ölçü ne? Sigara ağız temizliği değil. Ağzını temiz tutacaksın. Temiz tutmadığına göre, o da haram. Çünkü “soğan sarımsak yemem, Cebrail(a.s.) ile görüşmeseydim, her öğün soğan sarımsak yerdim” diye hadis var. O hadisin Arapçasını at diyor bana. Ben sana Arapçasını atsam, sen diyeceksin ki yine sahih değil, inanmak istemiyorsun çünkü. Yeni çıktı şimdi bu. Bu hadis nerde geçiyor? Filanca yerde geçiyor. Hani işte, Buhari, Müslim, Tirmizi…Arapçasını at! Arapçasını atsam ne olacak? Türkçesini atsam ne olacak? Hani Alim ya o arkadaş, o Arapçasını istiyor, o arkadaş Alim çünkü! Çünkü herkes şu anda din üzerinde, hem Alim hem şeyh hem müfessir… Tabii, hem kutup! Herkes her şey şu anda, öyle hale geldik. Allah muhafaza eylesin. “Allah temizlenenleri sever.” Ama bir önceki cümle ne? Çok tövbe edenleri ve temizlenenleri sever. O zaman, çok tövbe etmek de bir kimsenin iç temizliği ile alakalı. Önemli olan ne? Bu iç temizliği. Dışı önemli mi? Evet, bir kimse dışını temizledi, içini temizlemedi olmadı. içini temizledi, dışını temizlemedi yine olmadı. Çünkü islam, iç ve dış dengeyi korur ve kollar. Hem zahiri korur hem de batını korur. islam bu noktada denge üzerine yürür.

Senin zahirini temiz tuttuğu gibi, batınını da temiz tutar. Batını temiz tutmanın yolu nerden geçiyor? Tövbe etmekten geçiyor ve hadis-i şerifte Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ne buyuruyor: “Bilin ki vücutta öyle bir et parçası vardır ki o iyi (doğru ve düzgün) olursa bütün vücut iyi ve düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Bilin ki, o kalptir.” Buhârî’de geçiyor bu hadis-i şerif. Ben daha doğrusu Buhârî’den almışım bunu. Şimdi başka hadis kitaplarında da geçiyordur muhakkak. Ben bunu araştırırken Buhârî’den bulmuşum. Şimdi o zaman demek ki o kalp, bizim için, sufiler için önemli. Eğer kalbimiz, hani “kalbin temiz olsun” derler ya; bir kısım ibadet etmeyen laik kesim de onu söyler bize. “Bizim kalbimiz temiz.” Tabii, onun kalbi temiz olunca mesele bitiyor. Yani farz lazım değil, haramlardan uzak durmak lazım değil, Kur’an sünnet lazım değil. Onun kalbi temiz çünkü. Yeterli. O, kendince onu yeterli görüyor. Hatta eleştirirler de böyle, namazdı, farzdı, vacipti, sünnetti deyince eleştirirler de. Yani

“sizin kalbiniz temiz değil, o yüzden siz temizlemeye çalışıyorsunuz.” Bir de savunması budur. Allah muhafaza eylesin! Oysa kalp temizliği, yani niyet… Çünkü ameller niyetlere göredir. Hadis-i şerif bizim için birinci derecede bu manada kalbi, niyetimiz, kalbi temizliğimiz önemlidir ve kalbi temizleyen en önemli unsurlardan, ibadetlerden birisi tövbedir, birisi Allah’ı zikirdir ve kalpte Allah’ın zikrinin yerleşmesi gerekir. Kalpte eğer Allah’ın zikri kalpte yerleşmezse, o kalp her daim kirlenmeye adaydır. Hele harama doğru bir meyil var ise onun kalbi daha fazla harama doğru meyleder. Hatta eğer ki bu noktada o kalpteki günah, o temizlenmezse, o daha da arttırır. Hadis-i şerifte Ebu Hureyre naklediyor, hadis-i şerifte, bu da Tırmizi’den: “Kul bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta oluşur. Bundan vazgeçip tövbe ve istiğfar ettiği zaman kalbi parlatılır. Günaha devam ederse siyah nokta arttırılır ve sonunda tüm kalbini kaplar.” Allah’ın kitabında, Mutaffinin, ayet 14: “Hayır, hayır! Doğrusu, onların kazanmakta oldukları kalplerini paslandırmıştır,” ayeti var. Demek ki bu, kalbinde bir günaha devam ediyor, tövbe etmiyor, o günahtan kurtulmuyor ve günahtan kurtulmadığı gibi tövbe de etmeyince, o kalbindeki kararma bütün kalbi kapsıyor.

Artık onun kalbi kararmış vaziyette. Onun kalbi katılaşmış vaziyette. Artık o nasihat dinlemiyor, artık o tövbe edip geri dönmüyor, artık o yavaş yavaş Allah’la bağını kesiyor, yavaş yavaş Resulullah’la sallallahu aleyhi ve sellem le bağını kesiyor. Tövbe etmiş olsa o bağ kurulacak yine. Çünkü kul günah işledi, tövbe etti, Allah dedi ki: “Kulum kendisini affedecek olan Rabbisini hatırladı, affettim.” diyor. Kul yine günah işledi, yine tövbe etti. Allah dedi ki: “Kulum kendisini affedecek olan Rabbisini hatırladı, affettim.” diyor. Kul yine günah işledi, yine tövbe etti. Allah dedi ki: “Kulum kendisini affedecek olan Rabbisini hatırladı, affettim.” diyor. Şimdi kul günah işleyecek. Biz günah işlemeye namzetiz, adayız. Başka bir hadis-i şerifte, “Hiçbir kimse yoktur ki bir günah onun perçeminden tutmamış olsun.” Perçeminden tutmamış olsun! “Nicedir ya Resulullah, onların hali?” Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir. Hani geçen hafta: “Ayıbını gözünün önünde tutma. Tövbe eder, onun ayıbı gider, sen onu ayıp görürsün.” Demek ki tövbe eden, hiç günah işlememiş gibi oldu. O yüzden bir kimse tövbe etti, günah işlememiş gibi oldu. Sen hâlâ daha onu günahkâr gözüyle görme. Tövbe eden, içsel temizliğini halletti. Tövbe eden, Allah’ı zikreden, içsel temizliğini bitirdi. Halisane bir tövbe, halisane, Allah için yapılan bir zikir onu temizledi ve o kimse artık o içsel temizliği de ne yaptı? Yerine getirdi. Allah’ın sevdiği kul oldu. Allah, tövbe edenleri ve temizlenenleri sever. Sufiler her gün tövbe ederler. Her gün tövbe ettikleri için Allah onları sever. Dikkat edin bu ibadetlere: Allah, tövbe edenleri ve temizlenenleri sever. Bir

kimse her gün tövbe etti, Allah’ın sevgili kulu. Temizleniyor, vücudunu da temizliyor, ağzını da temizliyor, elbiselerini de temizliyor. Dış temizliğine de dikkat ediyor. Allah onu seviyor. Görmediğimiz yerler. Temiz giyiniyor. Allah onu seviyor ama bunu giyinirken bunu Allah için yapıyor. Giyinirken Allah için giyiniyor, hava atmak için değil, gösteriş yapmak için değil, şatafat, şatahat için değil. “Vay ya, adam tarz takılıyor, bak, moda takip ediyor.”

Bunun için değil Allah temiz giyinenleri sever. Allah kulunun üzerine vermiş olduğu nimeti kulunun üzerinde görmek ister. Evet, sen iyi giyin, sıkıntı yok marka budalası olma, marka salağı olma. iyi giyin. Bunda bir problem yok. Senin kılık kıyafetine karışacak da değiliz. Sen iyi giyin ama marka aptalı olma. Sen bu kapitalist sisteme köle olma. Sen bu emperyalistlere köle olma. Gidip de Yahudi markalarından bir şey alıp da hava atacağım diye uğraşma, yapma. Sufisin, yapma. Sufisin sen çünkü yapma. Bilmem ne marka saatle hava açacağım diye uğraşma, yapma. Sen ahlakınla, sen edebinle, sen terbiyenle, sen kültürünle, sen bilginle, sen ağır başlılığınla öne çık. Sen öyle bir otur ki bir mecliste sözün dinlensin, boş konuşma, boş hava yapma, yapma, bakın yapma! Böyle yapmakla sufiliği de laf getiriyorsun. Allah muhafaza eylesin. O yüzden hani sonuç itibariyle bir kimsenin yiyecekleri de temiz olacak, buralara dalmayayım şimdi. Temiz, helal olması yetmez, yediğiniz içtiğiniz temiz olacak, helaldir. Tavuk yemek helal mi? Helal. Tavuk temiz bir şey yemiyor, tavuklar temiz beslenmiyor, bu hazır tavuklar. O zaman temiz değil. Yoksa işte normalde et alıyorsunuz, kurban kesiyorsunuz, kurbanlık aldığınız yere dikkat edin. Adam hayvan külo yapsın diye ne yediriyor ona, ne yediriyor? Temiz mi yediriyor? Temiz yedirmediyse büyük başı kırk gün kenarda tutacaksın. Besleyeceksin onu. Temiz besiyle. Neden? Yediği temiz değilse onun eti de temiz değil. Helal olması yetmiyor. Hele bu zamanda, yetmiyor. Temiz, temiz olacak. Yediğiniz içtiğiniz helal ve temiz olacak. Helal olması, evet, o yediğinize haram karıştırmayın. Haram kazanç senin ibadetlerini kabul etmez Allah. Neden? Kursağında haram var. Kursağında yetim malı var. Kursağında haksız kazanç var. Kursağında zalimlikle kazandığın para var. Onun hakkını vermemişsin, bunun hakkını vermemişsin, benle beraber bir de namaz kılıyor! Yok, olmadı. Müslüman Kazandığı parayı da helal olarak görecek, helal olacak o. Helal, helal! Hiçbir peygamber bir başkasının kazancının üzerinde yürümemiştir. Bütün peygamberler kendi kazançlarını kendileri sağlamışlardır. Peygamberler ümmetlerinin üzerinden geçinmemişlerdir, alınlarının terini yemiştir. Alnının terini ye, alnının terini ye, dilenme. Dervişlerden geçinme. Ben şeyhim diye dervişlere su salma, yok işte zekat toplatma dervişlere.

Zekat memuru tayin etmiş, bir de zekat toplatıyor. Ondan sonra yazıyorlar, sen bizim sadatımıza mı laf söyledin, sen bizim şeyhimize mi laf söyledin!

Kardeş, nereye kime gidiyorsa gitsin sözüm. Ben doğruyu söylüyorum kendimce. Kur’an sünnet dairesinde söylüyorum. Abdülkadir Geylani hazretleri dervişlerden mi geçindi? Ahmed er Rufai dervişlerden mi geçindi? Hazreti Mevlana dervişlerden mi geçindi? Kimden buldunuz Bu yolu siz? Senin peygamberin ümmetten mi geçindi? Senin peygamberin Mekke döneminde hazreti Hatice annemizin sermayesini kullandı, onun parasından geçindi. Medine-i Münevvere’de de cihattan geçindi, ganimetten geçindi. Ganimet ganimet! Cihat! Ticaret yapmadı, din satmadı, din satmadı! Ticaret de yapmadı. Cihat etti, ganimetten geçindi. Cihat etti, ganimetten geçindi. Müslümanlar cihadı terk ettiklerinden dolayı zeliller böyle. Biz cihat ayetleriyle oynamaya başladık. Elin Fransız Macronu cihat ayetlerinin Kur’an’dan çıkarılması lazım dedi. Bizimkiler de emir almışçasına dediler ki yeniden dizayn edilmesi lazım her şeyin, hiçbir şey 1400 yıl önceki gibi olmaz! Olmadı zaten. Elin katil siyonist israil’i her gün katlediyor, şehirleri yakıyor, tecavüz ediyor küçücük çocuklara, erkek kadın dinlemiyor, hepsine tecavüz ediyor. Her gün kanını döküyor, her gün! Bütün islam aleminin önünde kanını döküyor, herkesin gözünün içine baka baka yapıyor, küstahça yapıyor, katilce yapıyor, siyonistçe yapıyor, umrunda değil. Bütün dünyayı avucunun içine almış. Hele islami halkın başındaki liderleri de avucunun içine almış. Herhalde onların artık seks videoları mı var rüşvet videoları mı var ne varsa ellerinde Mossad’ın, herkes sus pus! Adam zaten savaşın başında dedi islam ülkelerinin dedi başındaki kimseler sakın ha dedi bu meseleye müdahil olmasınlar, oturdukları koltuklarda oturamazlar dedi, tehdit etti baştan. Herkes suspus! Herkes suspus, bir tanesi bir laf dahi söyleyemiyor.

Demek ki herhalde Allahu a’lem, Mossad’ın elinde o kadar necaset var ki bu devlet başkanlarıyla alakalı, herkes suspus. Herkes! Kralı, bilmem nesi, cumhurbaşkanı, başbakanı, islam dünyası suspus. Öyle havadan, gösterişten bir iki kelime söylüyorlar; yüksek dereceden kınıyorlar, çok yüksek dereceden kınıyorlar. Çin’e bir laf söyleyebiyorlar mı Doğu Türkistan’a? Söyleyemiyorlar, adam çünkü adamın uçak gemisi var, geliyor bak, geldi adam izmir’e normalde demirledi, uçak gemisini. He, demirledi, ha biz de açıklama yaptık; “NATO görevlileri arasında demirlendi.” Bunca yıl demirlenmiyordu, neden demirlendi? O normalde uçak gemisini protesto eden Komünist Partisi, uçak gemisini protesto eden Komünist Partisi…Onların da hepsini gözaltına aldılar zaten de, dikkat edin. Şu ülkenin haline bakın. Amerika’nın uçak gemisini protesto eden, Türkiye’deki komünist partililer, komünist partililer… Kimin nereye hizmet ettiği belli değil. Bir Komünist

Partisi, Müslümanların yapması gereken şeyi yapıyor. Evet, biz de o protesto edenleri topluyoruz. “Sen nasıl Amerikan askerini protesto edersin?” Tabi, bir de Amerikan askerinin bir tanesini yakalamışlar, başına çuval geçirmişler. Ülkenin hali… Oturup ağlamalıyız, oturup ağlamalıyız. Yapabileceğimiz bir şey yok. Hadis-i şerif böyle anlatıyor, bizi bize anlatıyor. Diyor ki: “Çok olacaksınız”, hani sayı olarak ama diyor bir ağırlığınız olmayacak. “Denizin üzerindeki köpük misali bir ağırlığınız yok.” islam dünyasının, Müslümanların bir ağırlığı yok. Olması mümkün değil. Bakın, biz komple hem ameli olarak hem itikadi olarak bozulduk. Bozulduk! Allah bizi affetsin. Amin ve bu manada içsel ve dışsal temizliğimiz düzgün değil. Dışımız temiz, içimiz temiz değil. Akaidimiz bozuldu, Allah bizi affeylesin. Amin.

işte bu içi ve dışı temiz olanlar…Onların sözleri de nişanı olmayan ve bir kayda gelmeyen can olmuştur. Nefisleri de, suretleri de… Bu içi de dışı da temiz olanların sözlerinin bir nişanı yok yani artık onların sözleri kibar evliya sözü gibi veyahut da bu temizlerin başı temizlerin serzakiri, temizlerin kutuplarının kutbu Hazreti Muhammedi Mustafa Sallallahu aleyhi ve sellem , ne söylediyse heva ve hevesinden söylemedi, o vahiyle konuştu. Temiz…Onun konuştuklarının nişanı da yok. Ve o kimselerin, bu temizlerin nefisleri de can gibi olmuş. Yani onlar artık nefis terbiyesini halletmişler; emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râdıye, mardiyye, safiyeye gelmişler. Nefis meratiplerini bitirmişler. Kalbi meratip dediğimiz ilme’l yakîn, ayne’l yakîn, hakka’l yakîn noktasına ulaşmışlar. Böyle olunca artık onların nefisleri de ruh mesabesinde tertemiz olmuş. Onların içleri de dışları da temiz olmuş. işte o temizler silsilesi; Hazreti Muhammedi Mustafa, ondan sonra sallallahu aleyhi ve sellem , sonra Cihâr-ı Yâr-ı Güzin efendiler, Ehl-i Beyt ve o silsile…O Altın silsile dediğimiz silsile…Bunlar da ne olmuşlar? Onlar tertemiz olmuşlar, temizlenmişler. Rabbim bizleri onlardan eylesin inşallah. Amin. Çünkü normalde o temizlik öyle bir şey ki… O mürşid-i kâmiller, o pirler o temizliğin, tabiri caizse yolu olmuşlar. Allah bizi onlardan eylesin. Amin.

“Onlara düşman olanların canları ise sırf cisimdir. O düşman, tavla

oyununda kırılmış zar gibi faydasızdır ancak bir addan ibarettir.”

işte o temiz olan, o içi de dışı da temizlenmiş, o nefsi de can gibi pırıl pırıl olmuş olan o mürşid-i kâmiller, o veliler, onlara düşman olanlar ise hani o temizlere düşman olanlar ise aslında gerçekte Allah’a düşmanlar. Çünkü bir Müslümanın, bir sûfînin üzerindeki iyilikler, güzellikler, doğruluk, temizlik, iç ve dışının cam gibi parlaması, onun nûranî olması, onda feraset ilminin olması Allah’ın lütfu ikramı ve Allah’tan gelen bir iyilik. Yani, bir kimse bir evliyaya düşmansa, gerçekte Allah’a düşman; bir peygambere

düşmansa, gerçekte Allah’a düşman. Çünkü peygamber kendiliğinden “Ben peygamberim.” diye orta yere çıkmadı. Allah onu orta yere çıkardı. O yüzden peygambere düşmanlık yapanlar gerçekte Allah’a düşmandır.

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve sellem hazretlerinden manevi icazetle gelen o silsileye düşman olanlar da Allah’a düşmandır. Çünkü bir velinin, bir mürşid-i kâmilin üzerindeki o temizlik veya o hâl, o yol onun kendisine ait değildir. O yüzden Cenâb-ı Hak velilerine olan düşmanlığı kendine harp ilan edilmiş olarak gördü. Hadis-i şerifte, “Kim benim dostuma, yani veli kuluma düşmanlık ederse, ben ona savaş açarım. Kulum, bana kendine farz kıldığım amellerden daha sevimli bir amelle yaklaşmaz.” Bu malum hadis-i kudsiyi hepimiz biliyoruz. Buradaki şey ibare şu: Bize lazım olan, “Kim onlara savaş açarsa, Allah da ona savaş açar, ben de ona savaş açarım.” Burası çok önemli: ‘Ben de ona savaş açarım.’ Ben bunu hep derslerimde burayı söylerken bir şeyi ima ederim: Allah’ın savaş açtığı iki zümre vardır. Allah’ın savaş açtığı, ‘Müslümanım’ diyenlerden, Allah’ın savaş açtığı iki zümre: Bir; Allah’ın dostlarına, velilerine savaş açanlara Allah savaş açar, kendi zat-ı uluhiyetinden bu. iki; ‘Müslümanım’ deyip de Müslümanlara faizcilik yapana da Allah savaş açar. iki zümreye Allah savaş açar: Bir, faizcilik yapan Müslümanlara; Müslüman, Müslümana faizle muamele ediyorsa Allah ona savaş açar. Allah, velilerine, dostlarına, evliyaların mümin kullarına savaş açanlara da savaş açar. Çünkü onun üzerindeki mümin vasfı, onun üzerindeki velilik vasfı kulun kendine ait değildir. O vasıf, Cenabı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatıdır. Allah’ın El-Velî ismi şerifi o kimsenin üzerine tecelli etmiştir. O kimseye savaş açmak, Allah’a savaş açmaktır. Bir mümine bir kimse savaş açarsa o, mümin sıfatına savaş açmıştır. Mümin sıfatına savaş açtığı için Allah’a savaş açmıştır. Çünkü bir insanın üzerinde mümin sıfatı vardır. iman ettiyse, o kimse iman edip güzel ameller işleyip, Allah’a yakîn olma yoluna girdiyse, o Allah’ın dostudur, velisidir. O zaman onun üzerindeki dostluk hırkası, onun üzerindeki velilik tacı Allah’a aittir. O yüzden o kimse Allah dostu olduğu için, Allah’ın velisi olduğu için ona savaş açtığından Allah da ona savaş açar ve her ikisi de mağlup olur. Hem Allah dostuna savaş açanlar mağlup olur hem de kim mağlup olur? Müslümanların kanını emen faizciler helak olur. Onların da sonları haktır. Ayet-i kerimede der ki o faizcilerle alakalı: ‘Onlar mahşer yerinde şeytan çarpmış gibi hâlk olurlar.’ Onların mağlubiyetleri de nedir? Mutlaktır. Allah muhafaza eylesin.

O zaman veli, veli, Allah’a olan ibadetlerini hakkıyla yerine getiren, hayatında, bu dünyevi hayatında Allah’a isyan etmeden ve hiçbir dairede, hiçbir noktada isyan etmeden ibadetlerine, taatlerine devam eden ve aynı zamanda

kulluk vazifelerini getirirken Kur’an ve sünnet çizgisini aşmayan, Kur’an ve sünnet çizgisinde duran ve Kur’an ve sünnet-i seniyeyi gücünün yettiğince insanlara tebliğ eden, bu konuda nasihat eden, çalışan, gayret eden, Allah yolunda cihat eden kimselerdir veliler ve insanlar onlara düşman olurlarsa bu manada Allah’a düşman olmuşlardır. Çünkü yapmış oldukları vazifeler Hz. Muhammedi Mustafa’nın (s.a.v.) vazifeleridir. Peygamber değillerdir ama peygamber naibi, peygamber vekili, öyle söylerler çünkü Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri. Onlar dinin ayakta durması için, Kur’an ve sünnet-i seniyyenin ayakta durması için gecesini gündüzüne katıp Allah yoluna revan olmuş insanlardır. Böyle olunca, onlara düşmanlık edenlere Allah düşman olur ve Allah başka bir hadis-i kudside: ‘Yırtıcı hayvanın avından intikamını aldığı gibi onlardan intikamını alır.’ der. O zaman Allah dostlarına, velilere, mürşidlere, evliyalara, sufîlere düşman olanlar, tavlada kırık zar kırık pul mesabesindedir. Yani normalde tavla oynayanlar bilirler, hani bir pulu kırarsın, koyarsın kenara. Bir işe yarar mı? Yaramaz. Hiçbir işe yaramaz. Allah dostlarına, evliyalara, velilere, müminlere, salih müminlere, salih insanlara düşman olanlar, müminliğinden dolayı, salihliğinden dolayı, evliyalığından dolayı, veliliğinden dolayı…Neden düşman olur? Hasisliğinden düşman olur, kıskançlığından düşman olur, kâfirliğinden düşman olur, münafıklığından düşman olur, mürtedliğinden düşman olur, haylazlığından düşman olur, şeytanlaştığından düşman olur, nefsine zebun olduğundan düşman olur, heva ve hevesini ilah edindiğinden düşman olur, ‘Ya ne işin var senin salih insanla?’ Ona düşman olur. ‘Ne işin var senin Allah dostuyla?’ Ona düşman olur.

Şahsi olarak düşman olur veyahut da işte namaz kılanlara düşman olur, oruç tutanlara düşman olur, hacca gidenlere düşman olur, cihat edenlere düşman olur, Allah yolunda koşanlara düşman olur… Neden? Ya kâfirdir ya münafıktır ya mürteddir ya şeytanlaşmıştır ya kalbi katılaşmış ya kalbi kararmıştır. O kimse düşman olur. Hatta nefsine uyar, gaflete düşer, yanı başındaki derviş kardeşine de düşman olur. Kendisi dergâhtan gider sonra. Düşman olmak, Allah’ın peygamberine, Allah’a, peygamberine, sahabelerine, velilerine, Allah dostlarına, evliyalara, mümin insanlara, namazında abdestinde salih insanlara, bunlara düşman olanlar, önce kafirlerdir, münafıklardır, mürtedlerdir, kendisini şeytana kaptırmışlardır. Çünkü mümin, mümine düşman olmaz. Mümin, mümine düşman olmaz. Mümin, mümine iftira atmaz. Mümin, müminin namusuyla oynamaz. Mümin, müminin namusuna iftira atmaz. Mümin, mümine dilinden eziyet vermez. Mümin, mümine eliyle eziyet vermez. Mümin, müminin arkasından atıp tutmaz, konuşmaz, gıybetini etmez. Bakın, mümin, mümin ise onda müminlik elbisesi vardır.

Mümin ise sufi ise ona sufi elbisesi giydirirler, haydari giydirirler, cübbe giydirirler, sarık sararlar başına. Sufi işaretleridir. Onu koruyacak ama o, onu korumak önemli. Onu koruyamazsan, onun bir de ızdırabı var. Onu koruyacaksın, o sufi elbisesini koruyacaksın. Yoksa kalbin kararır, nerde olduğunu bilemezsin. ince davranacaksın, sufilik ince ahlaktır, ince davranıştır. O yüzden normalde bu manada Hazreti Muhammedi Mustafa’dan(s.a.v.) salih kullara kadar bu kimselere düşman olanlar gerçekte Allah’a düşmandır. Bakın, gerçekte Allah’a düşmandır, o kimseye değil. Çünkü onun da üzerinde mümin elbisesi var, onun üzerinde evliya elbisesi var, onun üzerinde veli elbisesi var, onun üzerinde mürşidi kamil elbisesi var. Ona düşman olan Allah’a düşmandır ve Hazreti Pir diyor ki: ‘O hiç mesabesindedir, tavlada kırık pul gibidir.’ Tavlada kırık pul gibidir. Analiz! Bir bak, insana Allah dostuna düşman olmuş. Sen onunla dost olursan ondan sayılırsın. Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin hadislerini inkâr ediyor. Sen onunla dost olursan onlardan sayılırsın. Sen onun sünnet-i seniyyesini küçük görüyor, küçümsüyor. Sen onunla dost olursan ondan sayılırsın, ondan sayılırsın. Sen bir zalimle dost olursan, ondan sayılırsın, ondan sayılırsın. Sen bir Allah dostuna düşman olanla dost olursan, ondan sayılırsın. Allah muhafaza eylesin. Amin. Cenâb-ı Hak peygamberine ne dedi? ‘Sakın o dedi heva ve hevesini ilah edinenlere uyma.’ Kim? Mekke’nin müşrik zenginleri. ‘Sen,’ dedi, ‘onlara uyma.’ Allah bizi muhafaza eylesin. Amin.

“Düşman toprağa girdi, tamamıyla toprak oldu. Bu ise tuzlaya düşüp

tamamıyla arındı.”

Düşman, yani bu Allah dostlarına, peygamberlere, Allah dostlarına, mürşitlere, sufilere, dervişlere düşman olan kimse; nefis, şeytan, nefsani hareketler, şeytani hareketler, bu tip tavırlar. Kibir abidesi olmuş, kötülüğe düşmüş, dünya sevgisine tapınır olmuş. Bunların toprağa girmesi, tamamen toprak olması, bu onların bu kötülüklerinin ve nefislerinin bu dünyaya ait olmasıdır. Sen düşman oldun Allah dostuna, bu dünyaya aitsin. Toprak oldun, bir hiç mesabesinde kaldın, kafir olarak göçtün gittin. Kafir olarak göçtün gittin. Sen bir mümine düşman oldun, bu dünyaya ait, kafir olarak göçüp gittin. Çünkü düşman toprağa girdi, tamamıyla toprak oldu. Bu ise yani o veliler, o mürşidi kamiller, tuzlaya düşüp tamamıyla arındı. Yani onlar dünya malına düşmediler, şana şöhrete düşmediler. Onlar kibre düşmediler, şan şöhret peşinde koşmadılar, dünyevi emeller peşine koşmadılar. Onlar dünyayı bir gerekli malzeme gibi gördüler, dünyayı sevilecek, tapınılacak bir şey olarak görmediler. Kibri kafirlere yaptılar; müminlere yapmadılar, dostlarına yapmadılar, dervişlere yapmadılar, tepeden bakmadılar dervişlere. Onlar nefislerini terbiye ettiler. Burda çünkü ‘tuzla’, tuzla diyor

ya, tuzlaya düşüp tamamıyla arındılar. Tuzla, tuzlaya düşmek o kişinin eski dilde tuzlaya düşmek çünkü tabirdir bu.

Tuzlaya düşmek kişinin bir üstada tabi olup bir yola girip veyahut da Kur’an ve sünnet-i seniyyeye sımsıkı yapışıp nefsiyle mücadele edip, nefsiyle mücadele edip, nefsini kötü huylardan arındırma, nefsini dünya sevgisinden arındırma, şatahattan, şatafattan, gösterişten arındırma, bilhassa müminlere karşı tevazulu, hoşgörülü davranma, müminlere karşı alçak gönüllü olma, kafirlere karşı şedit, kafirlere karşı kibirli, kafirlere karşı sert olma ve o tuzlaya düşme. Orda normalde o kimsenin nefis meratiplerinde, nefis meratiplerini geçmek için çileye girme, nefis meratiplerini yürümek için o kimsenin imtihanlara sabretmesi, o insanlardan gelen eziyetlere sabretmesi, lafa, küfe, eziyete sabretmesi ve böylece o arınmayı, o temizliği, o sakiliği yakalamak için seyr-i sülûka girmesi ve o seyri sülûkta ne yaptı? O kimse tuzlaya düştü. Tuz ne?” Tuz, hem temizleyen hem koruyan bir maddedir. Turşu kurarsınız tuzla, zeytin kurarsınız tuzla. Zeytini normalde olgunlaştıran nedir? Tuzdur. E turşu kurarsınız, turşuyu muhafaza eden nedir? Tuzdur. Tuz muhafaza eder, tuz olgunlaştırır. Tuz semâzeni de olgunlaştırır, semâzeni de terbiye eder. Semâzeni neyle terbiye ederiz? Tuzla. Ayak terbiyesi, gönül terbiyesi, vücut terbiyesi, akıl terbiyesi…Tuza basar semâzen, yarılır çivinin üzerinde ayağı, kan revan olur; semâzen ona bakmaz. Çünkü semâda sevgiliyle bir kelam olsun dahi görüşmenin, bir bakış dahi yakalamanın yolundadır ve öyle bir an bekler semâzen semâ boyunca. O sevgiliyle bir an olsun fısıldaşmak, o sevgililer sevgilisiyle, o padişahlar padişahıyla bir an olsun göz göze gelmek, bir an olsun kalbine “çak” diye hızlıca bir tecelliyat bekler. Semâzen onun peşindedir. Semâzen, ayağı o kadar kalkmış, kolu bu kadar kalkmış, ona bakmaz. Semâzen tuzun üstünde, tuzun acısından geçer; tuzun üstünde, tuzun ıstırabından geçer; bu dünyadan geçer semâzen. Bu dünyada değildir, o cisimden de kurtulmuştur. Öyle bir semâ eder ki o artık ilahicinin hangi ilahiyi okuduğunu duymaz, kudümzenin hangi gümteki vurdu, onu duymaz. Onu hissetmez. Ayaklarını hissetmez, kollarını hissetmez, vücudunu hissetmez. O artık ayrı bir seyr-i sülûk yoluna girmiştir. O yolda acıyı hissetmez, o yolda alkışı hissetmez, o yolda temennayı hissetmez. Onda bir tek, bir tek vuslat özlemi vardır. O sevgiliyle bir an olsun cemâlleşmek vardır. işte, seyr-i sülûktaki sûfî arınma yolunda safiliği yakalama yolunda bir üstada, bir mürşid-i kâmile intisap etmiştir. O, o yoldaki bütün tecelliyatı yaşamak ve o mirası geleceğe aktarma derdindedir. O yüzden o tuzlaya düşmüştür. Tuzlaya düşmekten büyük mutluluk duyar, çünkü nefsini terbiye edecek, nefsini pâk ederekten Allah’a yakînliğin de yakînliğini kuracak ve tabiri caizse Allah katından nimetlenecek. Onun işi, yolu odur.

“O tuz öyle bir tuzdur ki Muhammed ondan meslâhat kazanmış, o

yüzden Melih sözü fasih olmuştur.”

O tuz, öyle bir tuzdur ki ta ötelerin ötesinden, ta ‘kün’den gelir o tuz deryası. O ilk varlıktan gelir. Muhammedî Mustafa’nın rûhâniyetinin ve nûrâniyetinin yaratılmasından gelir. O, mânevî olarak, manevi olarak da ordan başlamıştır onun yolu o kimsenin. O dünyayla alâkası yoktur bunun, dünyadakilerle de alâkası yoktur. Onun başlangıcı ‘kün’ dedir, baştandır. O baştan tuzlaya düşmüştür, baştan tuzlaya düşmüştür ve onun yolu ta ordan, Muhammedî Mustafa’dan gelir ve Muhammedî Mustafa, evvelin evvelidir yaratılmışların. Peygamberlerin sonuncusudur. Kemâlâtın zirvesidir, kemâlâtın zirvesidir. Ademiyetin zirvesidir, aşıklığın zirvesidir, velîliğin zirvesidir, nebiliğin zirvesidir, resûlün zirvesidir. Ondan daha zirve bir şey yoktur. O peygamber ki o tuzladan dolayı, yani ‘Beni Rabbim terbiye etti, ne güzel terbiye etti’ der. ‘Beni Rabbim terbiye etti, ne güzel terbiye etti.’ Demek ki o da Rabbisinin terbiyesiyle gelmiştir. Onu terbiye eden Allah’tır (Celle Celâlühü). Onu seçen Allah’tır (Celle Celâlühü). Sen o yüzden peygambere düşman olursan Allah’a düşmansındır. Sen o yüzden peygamberi dinlemezsen Allah’ı dinlememişsindir. Peygambere itaat etmediysen Allah’a itaat etmemişsindir. Çünkü Allah onu sevmiştir, Allah onu istemiştir, Allah onu terbiye etmiştir, Allah onu peygamberlerin evveli ve sonu etmiştir.

Sen kâfircesine, Ebu Cehilcesine ona düşman olursan Allah’a düşman olmuşsundur sen, sen öyle kıytırık kıytırık kenardan dolaşma. Tam sünnet-i seniyyeye tâbî misin değil misin? Kıytırık kıytırık ağzını gözünü yumma. Sen Hazreti Muhammedî Mustafa’nın hadislerine tâbî misin değil misin? Tâbî değilsen kâfirin tâ kendisisin. Sen ağzını yüzünü böyle değiştirip de buruşturup da sünnet-i seniyyeye tepeden bakma, küstah kâfirsin sen, başka bir şey değilsin. Çünkü o, çünkü o seçilmişlerin en yücesidir. O, Muhammedî Mustafa’dır sallallahu aleyhi ve sellem . O hem yaratılmışların ilki, hem peygamberlerin ilki ve peygamberlerin sonuncusudur. Sonradan kendi kendine peygamberlik havası verenler, yok nebiydik biz, yok resûldük diyenler ya delidir ya kafirdir, ikisinden biridir. Yıllar önce söylemiştim yine söylüyorum, kendilerince peygamberlik nebilik resullük ahkamı kesenler ya delidir ya kâfirdir, ikisinden birisi, üçüncü bir şıkkı yoktur: Delidir, tımarhaneliktir; götürecekler, tedavi edecekler. Çünkü deliyse tımarhanelik olduysa, kendini bir gün Mehdi yapar, ertesi gün deli eder, ertesi gün veli eder, ertesi gün bir şey eder o, eder, deli çünkü. Bir de işin kolay tarafını buluyorlar. Gidiyorlar, birilerini buluyorlar, bir yerlerden bir deli raporu alıyorlar. Tabi, adam sorumlu değil, deli çünkü. Ne geliyorsa başımıza bu raporlulardan geliyor. Sonra diyorlar, “Yok, biz işte 12 Eylül’den kurtulmak

için böyle yaptık; yok 28 Şubat’tan kurtulmak için böyle yaptık.” Hani Allah yolunda çile vardı kardeş? Hani Allah yolunda cezaevi yatmak da var, Allah yolunda başına iftira atılmak da var; o iftiraya atılıp cezaevinde yatırılmak da var; boş yere yatırılmak da var. He, Yusuf’un kıssasını dinlemek kolay! Var. Ne isyan ediyorsun? Git deli raporu al. Ondan sonra veyahut da git, yurt dışına kaç. Hayırdır? Peygamberin birisi Allah’ın iznini beklemedi, Yunus aleyhisselam. O beldeyi terk etti. Beldeyi terk edince gemi hareket etmedi. Dediler ki, “içimizde uğursuz biri var. Bu kuşu salalım, o uğursuzun başına konsun.” Kuşu saldılar, geldi Yunus’un başına kondu. Aha, dediler, uğursuz, atın gemiden aşağı. Attılar gemiden aşağı. Bir balık kaptı ya onu. Kırk günde balığın karnında durdu. Ne dedi? “Ben nefsime zulmedenlerden oldum.” Tövbe etti balığın karnında. Cenab-ı Hak balığın karnında da yaşattı onu. Şimdi maddeperestler “Balığın karnında yaşanmaz, bunda başka bir şey vardır.” Ha, başka bir şey var, geri zekalı! Tabi. Hani Musa Aleyhisselam asayı vurdu, deniz yarıldı. “Bu tabiat kanunlarına aykırı, böyle bir şey olmaz.” Ya, aykırı olanı yapacak zaten peygamber. Neden? Mucize bu zaten. Tabiat kanunlarına aykırı bir şey yapacak. O yüzden mucize. Tabiat kanununa aykırı.

Hani bir kamer meselesi var ya, ayın bölünmesi. “Olmaz öyle bir şey, bu uydurma.” Ya kardeşim, zaten tabiat kanunlarına aykırı mucizeler olacak. Peygamberlerini böyle destekledi Cenab-ı Hak. Sünnetullah bu. Allah’ın sünneti, peygamberlerini mucizelerle destekler; velilerini, evliyalarını, mürşid-i kamilleri kerametle destekler. Allah’ın sünnetullahı bu. “Ben gideyim bakalım, benim kalbimden geçeni bilecek mi?” Bir de öylesi var, hani onu imtihan edecek ya. “Gideyim sohbete de kalbimden böyle değişik şeyler geçireyim, bakalım bilecek mi?” Tabi, o da kendi kibir abidesi, kibir veya “yalandan bir rüya anlatayım, bakalım rüyanın yalan olduğunu bilecek mi?” Tabi, Allah hayırlısını versin, bu manaya gelir. Yanındakine diyor, “Gördün mü bak, yalandan rüya söyledim, anlamadı.” E sonra da patlatıyor. Yalandan rüya söyleyenler olur, utandırmamak için tevil edersin. Utanmaz ki o gene. Gider etrafa der ki, “Yalandan rüya söyledim, tevil ettiler.” Tabi, o çünkü inanmayacak, işin hakikati ayrı. işte o peygamber melih, yani güzel sözlerini, Cenâb-ı Hak peygamberinin güzel sözlerini, melih, böyle açıklanması zor, işin içinden çıkılması zor sözlerini fasih hale getirdi yani açık hale getirdi, anlaşılır hale getirdi, anlaşılır, kavranır hale getirdi, Allah getirdi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri derinlemesine konuştu. Cenab-ı Hak o sahabelerin idrakini açtı, feraset ehli oldular. Onları fasih yani açık ve net olarak anladılar.

Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri hiç sormadı, “Anladınız mı?” diye. Bakın, hiçbir hadis yoktur bu konuda. Sahabeye hiç dememiştir, “Bu konuyu anladınız mı?” Dikkat edin, sünnetullahtır bu. “Bu konuyu, bu hadisi, bu ayeti anladınız mı?” diye hayatta konuşmamıştır. Birisi “benim konuştuğumu anladınız mı” diyorsa, o sünnet-i resulullah değil. Ben diyorum ki karşımdakine “bunu anladınız mı?” Yani sizin anlayışınız kıt, benim anlayışım yüksek. “Ben anlatabildim mi?” demiyorum. Ya sen anlatamadıysan? Kibir abidesi! “Anladınız mı arkadaşlar bu konuyu?” Öğretmenler, öğrencilerinize bunu aşılamayın. “Anladınız mı?” öyle demeyin. “Arkadaşlar, bir daha anlatabilirim. Arkadaşlar bu konuda bir sorunuz varsa sorunuzu cevaplayabilirim.” Ben, Allah affetsin, kendimi methetmek gibi değil, hani sohbeti yaparım, derim ki: “Bu konuyla alakalı bir sorunuz varsa, sorunuzu alabilirim.” “Anladınız mı?” Hiçbir tane hadis yok. Şahit tutar, “Şahit misiniz tebliğ ettiğime?” der. Tebliğ etti. O tebliğ etmekle yükümlü, onun sözünü anlaşılır hale getiren Allah. Senin sözünü anlaşılır hale getirecek olan Allah, senin sözünü tesirli edecek olan Allah, senin sözünü kalplerde yer ettirecek olan Allah, akıllarda yer ettirecek olan Allah. Çünkü peygamberlerini de öyle yaptı. Çünkü Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bütün insanlığa gönderilmiş bir peygamber, bütün cinni taifesine gönderilmiş bir peygamber ve gök halkına gönderilmiş bir peygamberdir. Bütün varlığa gönderilmiş bir peygamber, bütün varlığa!

Varlığın her derecesine, varlığın her katmanına gönderilmiş bir peygamber. Öyle olunca, o Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin öğretileri insanları, cinnileri ve bütün varlığı doğru yola iletmek yani Cenâb-ı Hakk’ın yoluna iletmek, Cenâb-ı Hakk’ın yoluna döndürmek, Cenâb-ı Hakk’ın yolunda yürütmekle vazifeli, tebliğ etmekle vazifeli ve bu öğretiyi de, bu öğretiyi de Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri yani Veda Haccı’nda diyor ki: “Burada duyanlar, duymayanlara bu sözlerimi aktarsınlar.” Bakın, öğreti sadece o zamana ait değil; öğreti, kendisinden sonra gelecek olan zamanlara da ait. Yani ‘bu hadis-i şerif 1400 yıl önce geçerliydi, şimdi geçerli değildir’, değil. Eğer o tuzladaysan, o tuzlaya düştüysen, o tuzlanın içine girdiysen o öğreti devam edecek, o silsile devam edecek. Silsile kalmayacak. Senin şeyhinin şeyhinin şeyhinin şeyhinin şeyhinin şeyhinin şeyhinin şeyhinin şeyhuna şeyhuna dayanıyorsa Hazreti Muhammedi Mustafa’ya, senin öğretin de senden sonralara kalacak. Sen o öğretiyi kendine saklamayacaksın, kısmayacaksın, bunu ketmetmeyeceksin. Aktaracaksın, öğreteceksin. Çünkü o tuzlanın insanısın, o tuzlada öğrendiklerini, o tuzladaki bilgini, ilmini, tecrübelerini gelecek nesillere, o yolculara anlatmakla mükellefsin. O öğreti, yani “size iki şey bıraktım. Kim sarılırsa kurtuluşa

erer. Birisi Kur’an, Allah’ın kitabı, birisi de sünnet-i seniyyem.” Sen bu öğretiyi aktarmakla mükellefsin. “Size iki şey bıraktım. Birisi Kur’an, birisi Ehlibeytim.” Birisi Ehlibeytim! Bazıları, ‘Ehlibeyt demek sünnet-i seniyye demektir işte’…Değil. ilmi ketmetme. Ehlibeyt, çünkü kıyametin sonuna kadar olacak olan bir nesil; hem zahiri hem batıni. Hem zahiri hem batıni! Bu, devam edecek nesilden nesile, bu kıyamete kadar, kıyametin son anına kadar. Çünkü gerçekten Allah diyen kalmayınca kıyamet kopacak. Gerçek manada Allah diyen kalmayınca kıyamet o zaman kopacak.

Gerçek manada Allah diyen, zamanın kutuplarıdır; hem zahiri olarak Ehlibeyttir hem manevi olarak Ehlibeyttir. Birler, üçler; hem manevi olarak Ehlibeyttir hem de zahiri olarak Ehlibeyttir. “Ehlibeyt çoğalınca nasıl tanırız ya Resulullah?” “Kim Kur’an ve sünnet-i seniyyeye sımsıkı yapıştı, o Ehlibeytimdir.” Hadis-i şerif net. Allah bizi muhafaza eylesin, amin. O yüzden bu öğretiler Hazreti Muhammedi Mustafa (s.a.v) yani dolayısıyla Allah’tan gelen öğretidir. 2005. beyit: “Bu tuz, bu melâhat, ondan miras kalmıştır, varisleri de seninledir, ara bul.” Burdan devam edeceğiz. Biraz gecikti ama hakkınızı helal edin. Sizi de geciktiriyoruz, bu manada da hakkınızı helal edin. Ben bir şey daha, sohbetin sonunda bir şey daha söyleyeyim. Bundan sonra benden çok böyle saattir, dakikadır, şudur budur lütfen beklemeyin. Böyle bir kendi kendimi analiz ediyorum, on onbeş günden beri, böyle biraz ayarım kaçık herhalde. O yüzden kardeşler haklarını helal etsinler bana. Böyle bir şey yaşıyoruz, süreç yaşıyoruz. Biraz ayarı bozuk gidiyoruz bu ara, öyle diyelim Bayındır diliyle. Ne zamana, nereye kadar gider bilemeyiz. O yüzden bütün kardeşlerden ayrı ayrı helallik istiyorum. Allah razı olsun. Buraya da sohbete bazen geç başlıyoruz, anca kafa toplanıyor. Dışarda biraz oturalım, bir nefes alalım, oranın esintisini alalım, bir dağ havasını alalım, bir dinlenelim, bir kafamız dinginleşsin, ondan sonra sohbete gelelim, oturalım istiyorum. O yüzden de geç kalıyoruz biraz. E, ne yapalım, bundan sonra demek ki böyle olacakmış, biraz şey, yabancı dil değil mi “free”, evet. Allah rahmet eylesin, şeyhim beni önceden free ettiydi. Bir ara böyle durup durduğu yerde dedi ki: “Mustafa Efendi, istediğin zaman sohbet et, istemediğin zaman etme. istediğin zaman uyu, istemediğin zaman uyuma. istediğin zaman ye, istemediğin zaman yeme. istediğin zaman şunu yap, istediğin zaman bunu yap.” Böyle sıraladı, sıraladı, sıraladı… Uzun; bütün hayatı içine alıyor. “Böyle yap oğlum,” dedi. Şimdi bizimki de böyle şey ya, biraz patavatsızlık. “Yani tam kırkaltılık mı Efendim,” dedim, hani deli gibi. “He he, ondan oğlum,” dedi. Demek ki bugünleri söylemiş bana. Böyle bir şeye kendimi hiç zorlamak istemiyorum. işte, sabah şuraya gideceğim, yok akşam bunu yapacağım, yok şu zaman şunu yapayım…Sıkıntı gelmeye başladı.

O yüzden burdan herkese ilan ediyorum. Arkadaşlar, bundan sonra ben serbestim, hürüm. Bundan sonra benim kendi yazdığım saat ve dakikalara dahi uymazsam hakkınızı helal edin. Deyin ki bunun gene bir hürlüğü tuttu, özgürlüğü tuttu. Bugün gelemeyecekmiş, bugün yemeyecekmiş, bugün içmeyecekmiş, bugün ilaç da almayacakmış. Hoca da hakkını helal etsin. Yok bugün dokunmamıştır, bugün dokunmuştur, yok bugün şöyledir… Bu ara kafa öyle esiyor, iç dış öyle esiyor. O yüzden dedim, toptan helallik alayım, ondan sonra dedim toptan böyle bir şey alayım, kendimi iyice serbest edeyim, free edeyim. Hakkınızı helal edin. Allah razı olsun. El-Fatiha maassalavat. Âmin. Bundan sonra Hacı Cafer düşünsün, yakın dairedekiler düşünsün, etrafımdakiler düşünsün, patinaj çeksinler, biraz artık ne yaparlarsa yapsınlar, benle alakalı işleri olanlar düşünsün, bundan sonra onlar düşünsün, ben düşünmeyeceğim çünkü. Bitti düşünmek benim. En güzeli bu ya, tamam! Attık tacı, bitti. Sesler geldiğine göre kapandı demektir. Aa işte kafa yerinde değil ya, haftaya mevlit kandili var. Haftaya burdan devam edeceğiz dedik, bak akıllı insan farklı oluyor. Evet, haftaya cumartesi mevlit kandili var, o yüzden haftaya cumartesi inşallah Davet düğün salonundayız. Bahçe Davetteyiz. Mevlid kandilini Bahçe Davette inşallah icra edeceğiz. Yer ve gök halkı davetli. inşallah onu pas geçmeyin yani ona gelmeye çalışırız. Salı günü de Darıca’ya gideceğim inşallah, şimdi Darıcalılar kara kara düşünmesin. Gelecek miydi gelmeyecek miydi nakaratı falan diye, inşallah gelmeye çalışacağız salı günü, Allah’tan bir şey gelmezse, inşallah sağlığımız yerinde olursa. Selamünaleyküm…

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 7 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-0-7 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Zikir, Nefs, Sülûk, Kalb, Sünnet, Şeyh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı