Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 1998-1999. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 7 • 14/29

1998-1999. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakça yaşayan batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim nerede Müslümanlara zulmediliyorsa zulmeden zalimlerden Cenâb-ı Hak intikamını alsın, Müslümanların intikamını alsın. Zulmeden zalimlerin elinde inim inim inleyen Müslümanlara Cenab-ı Hak özgürlük nasip eylesin. Kurtuluş nasip eylesin. Filistin’e kurtuluş nasip eylesin, Doğu Türkistan’a kurtuluş nasip eylesin. Tüm dünya Müslümanlarını zalimlerin elinden Rabbim kurtarsın inşallah. Amin. Ecmain.

Bazen bazı sohbetler vardır; bu benim için geçerli, hani bir şeyden böyle insanın ayakları geri geri gider ya, ben bir şeyden böyle çok geriye gitmesini bilmem ama böyle nasıl toparlayacağız, nasıl anlatacağız diye zaman zaman Mesnevi’den şerhler yaparken pardon özür dilerim okumalar yaparken, ben kendimce böyle bunu dile dökmekten nasıl bir yol izleyeceğiz diye kendi kendime böyle tabiri caizse biraz teller yanarcasına düşünüyor insan. Bu akşamki sohbet de öyle bir şey. Kalbimden geçeni mi aktarayım, yazdığımı mı aktarayım böyle ikisinin arasında diyebilirim ki perşembeden beri git gel yaşıyorum. Bir yazıyorum, siliyorum, bir daha yazıyorum bir daha siliyorum bir daha diyorum yok, burası çok fazla şey olmuş, burayı biraz hafifleteyim, yok burayı ağırlaştırayım velhasılı kelam ne gönlümdekini aktarabildim veya gönlümün sesi olabildi ne de burdaki yazdıklarım da içime sindi. Şimdi bu akşam belki de dereden tepeden gibi gelebilir

size, bu yüzden ama yazdıklarımdan ama gönlümden ne gelirse bu akşam onu dinleyeceksiniz. Anlaşılmayan bir şey olabilir; baştan söyleyeyim. Yani ben aktarırken gönlümle aklımın arasında gidip gelebilirim, bu gönlümle aklımın arasında gidip geldiğim yerleri de öyle bırakacağım, onun üzerine de gitmeyeceğim. Onu da değiştirmeyi düşünmüyorum. Tecelliyat böyleymiş diyeceğim çıkacağım. Baştan böyle bir girişi de düşünmedim aslında da. Şimdi içeri girerken nerden başlayayım diye kendi kendime düşünüyordum böyle. Demek ki burdan başlanacakmış. Geçen hafta, ayak, hani gelenin ayak seslerini duydunuz zaten. O 1995. beyitten itibaren okuduyduk. “Ayıptan başka bir şey görmeyene ayıptır. Fakat gayb âlemin pak ruhu hiç ayıp görür mü? Ayıp, cahil mahlûka nispetle ayıptır. Makbul Allah’a nispetle değil.” Burayı okumuştuk, buranın içinden çıkmaya çalışmıştık, burdan devam edecektik daha doğrusu.

“Fakat gayb âlemin pâk ruhu hiç ayıp görür mü?”

Bu ifade, manevi anlamda kemale ermiş velilerin, velilik yetmez buna, artı mürşid-i kamillerin çünkü her veli mürşid-i kamil değildir. Her veli şeyhlik yapabilir ama her veli mürşid-i kamil değildir. Burda kastettiğimiz, bu perde mürşid-i kamillere ait. Bu mürşid-i kamiller, dünyevi gözle baktığımızda kusur ve eksikliklere bakış açıları farklıdır. Bu bakış açısı, normal Müslümanların veyahut da zahir âlimlerin bakış açısında değildir. Zaten sufilerle zahir, batınlıktan, sufilikten, kalbi harekete nasibi olmayan, kalbi harekete geçmemiş olan, manaca yol yürümeyen zahir âlimlerle sufilerin çatıştığı yerdir burası tarih boyunca. Onlar çünkü manevi kemale ermediklerinden dolayı zahirle hükmederler, meselenin hikmetini bilmezler, perde gerisini bilmezler. Sonbahar gelir, sonbaharda yapraklar sararır, dökülür. Onlar, “Nasıl yapraklar sararır, dökülür?” diye bunu sorgularlar. Kemal ehli, sonbahardan sonra baharın geleceğini bildiğinden, “Niçin sonbahar geldi, yapraklar döküldü?” diye oturup üzülmezler. Derler ki, “Her sonbaharın arkası bahardır,” çünkü o baharı görmüştür. Zahir ulema, karanlığa bakar, karanlığa göre hükmeder ama kemale ermiş bir zat, karanlıktan sonra aydınlığın geleceğini görür. Aydınlığın geleceğini gördüğü için karanlığı karanlık olarak görmez; der ki, “Karanlık, aydınlığa gebedir. O yüzden bu karanlık geçici, aydınlık ise kalıcı” der. Burada onların bakış açısı farklı olur. Çünkü onlar, gayba muttali olmuşlardır. Burası önemli: Gaybdan haber alır olmuşlardır. Bu gaybdan haber almak da o mürşid-i kamilin derecesine göredir.

Bir kısım mürşid-i kamiller henüz daha pir seviyesine gelmemiştir. O, normalde üç günlük, beş günlük, bir yıllık, iki yıllığı görür ama bazı mürşid-i kamiller vardır, onlar levh-i mahfûzu görür. Hatta pir seviyesindeki, kutup seviyesindeki zatla, burası biraz şatahatvari olacak, onun arkasında

ilmi ilahiyeden haber alır. ilmi ilahiyeden haber almak, zamanın kutbu ve üçlere aittir. O beşlerden dahi ordan haber almak yoktur; ancak zamanın kutbu sağındaki ve solundaki ilmi ilahiden haber alır. O da zamanın kutbuna verildiği gibi sağındakine, solundakine de verilmez. Şimdi, pâk âlemin pâk ruhu hiç ayıp görür mü dediği bu zatlardan. Bu zatlar, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz hikmet deryasından gönüllerine ama damla ama derya döküldüğü için onlar meselenin arka yüzüne, hakikatin hakikatin hakikatine mazhar oldukları için onlar için kusur görmezler. Onların kusur görmemesi, Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasında hiç kusur yoktur çünkü. Çünkü Allah kusurlu ve ayıplı bir şey yaratmaz. Allah’ın yarattığı her şey, zerreden kürreye ayıpsız ve kusursuzdur. O yüzden o pâk âleminin o büyük zatları, dünya âleminin ayıp ve kusurlarını ayıp ve kusur olarak görmezler. Ama bu, Kur’an ve sünnetin dışına çıkma; Kur’an ve sünnetin haramını helal etme, helalini haram etme değildir. Burda bir yanılgı olmaması için bu notu düşüyorum: Haram haramdır, helal helaldir. Ama o zatlar, o zatlar haram işleyende de bir hikmet görürler. Aslında cehennemlikler de bir hikmet doludur. Cehennemlikler nasıl hikmet doludur? Eğer cehennemlikler olmasaydı, cennetliklerin kıymeti bilinmezdi; cennetlikle cehennemlik bir olurdu. Aslında cennetliğin de cehennemliğin de amelini fiili olarak yaratan Allah’tır ama onlar böyle her şeyi Cenâb-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatlarının noksansız, sıfatsal tecelliyatlarının eksiksiz, tam olarak tecelli ettiğini bildiklerinden, inandıklarından, gördüklerinden hakka’l yakîn olarak o yüzden eksiklik veya kusur görmezler. Şeriaten haram haramdır, helal helaldir; eksik eksiktir, noksan noksandır, şeriaten ama o hale gelen bir zat, bunu kendi iç dünyasında Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının birer tezahürü, birer tecelliyatı olarak görür ve o tezahür, o tecelliyat onda eksik ve noksan görmeme noktasına götürür. O yüzden Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarında ve yaratmasında eksik ve noksan yoktur. Biz sufiler, Allah’ın yaratmasında bir eksiklik görmeyiz. Allah’ın yaratmasında bir noksanlık görmeyiz. Neyi yarattıysa haktır, neyi yarattıysa haktır. Yaratıcı çünkü “Lâ fâili illallah.” Allah’tan başka fâil yoktur; Allah’tan başka yaratıcı yoktur. iyinin de fiiliyatını yaratan, kötünün de fiiliyatını yaratan Allah’tır.

O, bizim kötü olarak gördüğümüzün de fiiliyatını yaratan Allah’tır ama Allah nezdinde yaratmada eksik, kusur ve noksan yoktur. Öyle olunca Allah’ın sıfatlarında fenâ olan, Allah’ın sıfatlarında fena olan o zatlar Allah’ın yaratmasında herhangi bir eksiklik ve noksanlık görmezler kendi iç aleminde bunun zevkini yaşarlar. Bu şeriatı delmemek, şeriat-ı garrayı yolundan çıkarmamak için de bu zevklerini paylaşmazlar. O yüzden Allah’a yakın olan, yakınlaşan değil Allah’a yakîn olan; Allah’a yakîn olanla yakınlaşan

arasında da fark vardır. Burdaki tabirim net ve keskin, Allah’a yakîn olan bu zatlar dünya üzerinde insanların eksik ve kusur gördüğü şeyleri kendi iç alemlerinde eksik ve kusur görmezler çünkü Cenab-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatlarının mükemmelliğinde, kendileri, kendileri hiç olmuşlardır. O yüzden onlarda eksik ve kusur görmezler. Ayıp, cahil mahlukata nispetle ayıptır, makbul Allah’a nispetle değil. Burdan hareket ederekten insanların kısıtlı, sınırlı bilgi ve anlayışları, Allah’ın mutlak hikmetini ve tecelliyattaki mükemmeliyetini bilemediklerinden, anlayamadıklarından ayıp görürler ama bu ayıp insanların gördükleri bu ayıp hatta bazen o kadar cahil insan vardır ki bu ayıbı Allah’a nispet ederler. Hani neden deprem oldu nasıl yangın olur veyahut da hani gündemde ya Allah bu Filistin’dekileri görmüyor mu haşa neden böyle Müslümanlar eziyet çekiyor? Bu normalde insanların ayıp ve kusur olarak nitelendirdiği şeyler aslında o insanların derinlemesine islami bilgi, derinlemesine Allah bilgisi derinlemesine bir Kur’an sünnet bilgisinin olmamasından kaynaklanır ama normal insanlardan bu bilgiyi beklemek mümkün mü? Değil. Biz normal insanlardan bu bilgiyi, bu anlayışı, bu derinliği beklememiz mümkün değil. Hatta kendisini şeyh olarak tanıtanlardan dahi bu bilgiyi, bu anlayışı, bu derinliği bulmamız da mümkün değil. Öyle olunca bu tabirimi hoş görün, anlaşılması için söylüyorum yani Allah’ın bakış açısını yakalayamamış bir kimse, bakın Allah’ın bakış açısını, Allah’ın bu noktadaki hikmetini, ilim noktasındaki hikmetini yakalayamamış ve bu noktada kör olan gönlü, kalbi harekete geçmemiş.

Harekete geçen de kemale ermemiş olan insanlar, bu noktada mahlukatın ayıbını, kusurunu mahlukatın ayıbını kusurunu Allah’a nispet ederler, Allah’a atfederler ki bu aslında gizli şirktir. Farkında değildir şirke düştüğünün, bir kimsenin ayıbını kusurunu eksiğini, mahlukatın cahil insanların eksik ve kusurlarını Allah’a nispet ederler. Oysa insanlar bu meselelere bakarken Tabiri caizse Kur’an ve sünnetin derinlemesine gözlüğüyle baksalar, Kur’an ve sünnetin derinlemesine anlayışıyla baksalar o zaman bu eksik ve kusurun mahlukata ait olduğunu ve mahlukata ait olan bu eksik ve kusurun Allah’a nispet edilemeyeceği anlaması gerekir ve bu manada işte o kemale eren, kemalata ermiş olan o zatlar, her fiiliyatta Allah’ın yaratmasının, Allah’ın hikmetinin ve sıfatlarının mükemmelliyetini görmekten uzaktırlar. Böyle olunca o kısa bilgisiz akıllarıyla, kısa, hikmetsiz görüşleriyle, kısa ferasetsizlikleriyle orta yerde görünen mahlukatın üzerinde görünen ayıp ve kusurları Allah’a atfeder. Bu normalde oysa mahlukatın üzerindeki bulunan eksik ve kusurlar dahi mahlukatın üzerinde görünen mahlukata ait olan eksik ve kusurlar dahi Allah’ın varlık üzerindeki mükemmel üstü

sıfatsal tecelliyatına aykırı değildir. Cenab-ı Hak çünkü varlığın üzerinde tam bir hakimiyet kurmuş, varlığın üzerinde tam bir hüküm kurmuş, varlığın üzerinde bütün ilmiyle bütün varlığı kapsamıştır. Cenab-ı Hak zat ve sıfatlarıyla bütün varlığı kapsamışken mahlukatın üzerindeki yine mahlukat tarafınca eksik ne noksan görünen şeyler. Tekrar ediyorum bunu, mahlukatın eksik ve noksan görünen yerleri yine mahlukat tarafından eksik ve noksan görünürken o kemale ermiş olan zatlar, bunun zevkini yaşayıp Cenab-ı Hakk’ın zat ve sıfat noktasında eksik ve noksan bir şey yaratmadığını idrak edip bu eksik ve noksanlığı ne mahlukata atfederler, ne mahlukata atfederler dikkat edin ne de Allah’a atfederler çünkü mahlukata da atfederse o eksik ve noksanlığı o eksik ve noksanlık kemaliyat noktasından Allah’ın sıfat ve zatına gideceğinden dolayı mahlukatın üzerindeki eksik ve noksanlığı da ayıp görmezler.

Bu ancak bu dediğim kemal noktasına gelenlerin zevkidir. Bu onların halidir, bunları açmak da çok uygun değildir ama Hazreti Pir madem ki büyük bir cesaretle bunu buraya yazdı, açtı, biz de o cesareti burdan alırız ve burdan bu cesareti alaraktan yürürüz. Bu normalde bizim şatahatımız değildir. Bunu bizim şatahatmız olarak da görmeyelim Allah muhafaza eylesin. Çünkü iş daha da ağırlaşıyor şimdi.

“Küfür bile yaratana nispetle bir hikmettir fakat bize nispet edecek

olursan, bir afet, bir felakettir.”

(Hay maşallah, çocuğa bak ya! Mâni sıfatı oluyor ordan, hepinizin aklını, fikrini oraya aldı. Annesine Allah yardım etsin inşallah. Ne kadar şimdi üzülüyordur. Anne olmak kolay bir şey değildir ama insan çocuğunun yaptığından utanmayacak. Rabbim çocuğu da sakinleştirsin inşallah. Âmin.) Evet, küfür bile yaratana nispetle bir hikmettir; fakat bize nispet edecek olursan, bir afet, bir felakettir. Şimdi, küfür bile yaratana nispetle bir hikmettir. Küfür yani bir kimsenin küfre düşmesi, bir kimsenin küfür ehli olması ‘yaratana nispetle bir hikmettir.’ O zaman Mülk Suresi, ayet 3: “Sen Rahman olan Allah’ın yarattıklarında bir düzensizlik göremezsin.” Bakın, bu ayet-i kerime bizi farklı bir yere götürür. Bu ayet-i kerime bizi bambaşka bir dünyaya götürür. Hazreti Pir, “Küfür bile yaratana nispetle bir hikmettir,” diyor. Ayet-i kerime de diyor ki, “Sen Rahman olan Allah’ın yarattıklarında bir düzensizlik göremezsin.” Yani Allah’ın yarattığında bir düzensizlik yok. Allah’ın yarattığında bir ilimsizlik, bir hikmetsizlik yok. Allah’ın yarattığında bir eksiklik yok, bir noksanlık yok. Allah’ın yarattığında herhangi bir farklılık, bir şey yok. O zaman Hazreti Pir diyor ki, “Küfür bile yaratana nispetle hikmettir.” Evet, yani küfrü de yaratan Allah’tır. Küfrü

yaratmamış olsaydı, imanın hakikati, imanın kıymeti, imanın aydınlığı bilinmeyecekti. O zaman küfrün yaratılmasında veya bütün yaratmada, bütün varlıkta, bütün olup biten olaylar onun bilgisiyle, onun hikmetiyle, onun yaratmasıyla, onun kudreti ve kuvvetiyle, onun her şeyi kapsamasıyla olur biter ve o zaman Allah kendi hükümleriyle yapıp yarattıklarında eksiklik, yanlışlık, haksızlık aramak, bu zatlar için abestir. Onlar çünkü olup biten hiçbir şeyde, olup biten hiçbir şeyde haksızlık, adaletsizlik, yanlışlık, eksiklik görmezler. Allah’ın yarattığında hikmet görürler. Hani meşhurdur ya bizde, “Sizin hayır gördüklerinizde şer, şer gördüklerinizde hayır vardır.” Şimdi Allah’ın yaratmasında hayır vardır her daim. Öyle olunca, normalde şimdi küfürde dahi eksiklik ve noksanlık aramak Allah’ın yaratmasında abes bir şeydir. Küfür ve iman, karanlık ve aydınlık gibi birbirine zıttır; fakat küfür ve iman da, anlaşılması için söylüyorum, aydınlık ve karanlık da Allah’ın kudret, kuvvet ve ilmiyle vardır. Küfür de Allah’ın ilmiyle, kudretiyle, kuvvetiyle vardır, iman da Allah’ın kudretiyle, kuvvetiyle vardır. Aydınlık da Allah’ın ilmiyle, kudretiyle, kuvvetiyle, hükmüyle vardır, karanlık da Allah’ın hükmüyle, hikmetiyle, ilmiyle vardır. ikisi de haktır; bakın, ikisi de hak. iman bu manada geçici değildir, ebedidir ama küfür geçicidir. Küfür ebedi değildir. Küfür bu dünyaya aittir burada kalır, kötülük bu dünyaya aittir burada kalır, karanlık bu dünyaya aittir burada kalır ama iman bu dünyaya ait değildir, burada kalmaz. Aydınlık bu dünyaya ait değildir, burada kalmaz. iyilik bu dünyaya ait değildir, burada kalmaz. iyiliğin kökü, güzel sözlerin kökü ahirete aittir. Allah’ın zati tecellilerine aittir. Tekrar söylüyorum, iman, iyilik, güzel sözler, Allah’ın ilmi ilahisine yani zatına aittir, zatından kopup gelmiştir onlar, hakikati zati tecellidir ama sıfatlarının üzerinden gelmiş olsa dahi ama küfür Allah’a, yaratma Allah’a aittir ama Allah’ın zatından çıkıp gelme bir şey değildir. Halka ait bir fiiliyattır, Hakka ait bir fiiliyat değildir. Karanlık, halka ait bir fiiliyattır, Allah’ın zatına ait bir fiiliyat değildir ama bu fiiliyatları yaratan, her ikisini de yaratan Allah’tır. Her ikisinin varlığı Allah’ın kudreti ve kuvvetiyledir.

Bizim sufilik anlayışımızda Allah her şeyin yaratıcısı olduğu için ve her şey onun takdiri ile gerçekleştiği ve her olayın bir hikmete tabi olduğuna ve her olayın bir hikmeti taşıdığına inanırız. Bu, bizim derinlemesine inancımızdır. Her yaratılan hadisede, olayda Allah’ın takdiri bu manada Allah’ın bütün o yaratılan olaydaki gerekli olan sıfatsal tecelliyatları vardır ve şuna inanırız: Her yaratılanda hikmet vardır. Her olan olayda ama insanlar menfi ama insanlar gayrimenfi görsün, onda hikmet vardır. Yani bugünkü dille, ister insanlar onu olumlu karşılasın, olumlu görsün, isterse olumsuz görsünler

ister insanlar onu bir rahmet görsün isterse insanlar onu rahmet değil zahmet görsün, biz sufilik anlayışında onda bir hikmet görürüz. O yüzden Allah’ın katında, Allah’ın ilminde bir şey gereksiz, anlamsız, boş bir şey değildir. Her yaratılan olayda ve fiiliyatta hikmet vardır. O yüzden Allah her şeyi hikmetle yaratır ve her şey onun ilmi, onun bilgisi dairesinde gerçekleşir. Bu sadece iyi ve güzel şeyler için değildir; bu aynı zamanda kötü ve çirkin görünen şeyler için de geçerlidir. Allah’ın takdiri, Allah’ın hükmü, Allah’ın sıfatsal tecelliyatları veya zati tecelliyatları insanların sınırlı aklıyla, sınırlı aklıyla ve sınırlı bilgisiyle kavramalarını bekleyemeyiz. O yüzden zaten bir sufi anlayışı, görüşü ile bilgisiz, bilgisi kıt, aklı kıt, okuması kıt, öğrenmesi kıt, yaşaması kıt, manevi bir yol yürümeyen insanların bunu anlamasını beklememiz de abes olur. O yüzden insanlar küfrün de imanın da nerden geldiğini bilmez, nasıl tecelli ettiğini de bilmez. Ya kaderiyeci olurlar çıkarlar ya cebriyeci olurlar çıkarlar.

O zaman, o kulun üzerindeki küfrü Allah’a nispet edersek biz de cebriyeci oluruz. Biz kulun üzerindeki küfürde hikmet görürüz, onu Allah’a nispet etmeyiz çünkü kul, kendi küfrünü ya kendi ayan-ı sabitesinde ya narı nur görmüştür ya da külli ayan-ı sabitede narı nur görmüştür. Ama külli ayan-ı sabitede olsun ama kulun kendi birey ayan-ı sabitesinde olsun, o kul küfre kendi rızasıyla, kendi ayaklarıyla koşmuştur ve tabiri caizse, ayan-ı sabitesinde kendi küfrünü satın almıştır. Çünkü insan, narı nur görürse; nuru nar görürse, bakın, nuru nar görürse, narı da nur görürse, bu onun kendisine ait bir görüştür. Ayan-ı sabitesinde kendisine ait bir görüştür. Çünkü o bilinç, kulun kendisine aittir; o idrak kulun kendisine aittir. ister külli ayan-ı sabite dediğim varoluşun dereceleriyle alakalıdır ister bireyin kendi ayan-ı sabitesi dediğim bu dünyanın içerisinde minicik ayan-ı sabitesidir, minicik. O kendi ayan-ı sabitesinde narı nur görür ve nur diye nara koşar. Kimisi de nuru nur görür, o kemalata erer.

Şimdi Yunus Suresi, ayet 44: “Allah insanlara asla zulmetmez fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler.” insan, kendi fiillerinden sorumlu bir varlıktır. Altını çiziyorum, insan, bizim inancımıza göre, kendi fiillerinden sorumlu bir varlıktır. O zaman, küfrü yaratma yönü, ciheti Allah’a aittir; küfrü isteme, küfre yönelme insana aittir. Küfür, Hazreti Pir’in dediğine göre yaratana nispetle, yaratana nispetle hikmettir. Nasıl hikmettir? O çünkü, o küfre gidenler kendi kendilerine şahitlik ederler. O yüzden, yaratana nispet de hikmettir. O insan kendi şehadetini kendisi yapacaktır. O yüzden yaratana nispet edilince hikmet olur. Çünkü küfür ehli, küfründen dolayı cezaya çarptırıldığında o kendi yolunu kendisi çizmiştir. O yüzden,

küfür yaratana nispet edilirse hikmet olur. Çünkü küfre giden kimse, kendi yolunu çizdi. Çünkü başka bir ayet-i kerimede, “Dileyen iman etsin, dileyen etmesin,” der. Ayet-i kerimede, dileyen bu yolu seçsin, dilemeyen seçmesin. O zaman, küfür yolu kulun kendi isteği, kulun kendi görüşü, kulun kendi anlayışıdır. Allah insanlara zulmetmez; o gitti, tabiri caizse, küfür veznesinden küfrü satın aldı; ister kendi ayan-ı sabitesinde aldı ister külli ayan-ı sabitede aldı; küfrü kendisi satın aldı, hatayı, yanlışlığı, eksikliği kendisi satın aldı, günahı kendisi satın aldı. Bunda Allah’ın cebri yok. O zaman, normalde bizim inancımıza göre, ben sizlerin adına da bunu söylüyorum, bizim derken hepimizin adına konuşuyorum; bizim inancımıza göre, insan fiilinin üzerinde harici bir fail yoktur. Biz makine değiliz çünkü eğer biz harici bir faili kabul edersek cebriyeye düşeriz. Bunu hep sohbetlerimde anlatmışımdır yıllardır.

insan fiilinin üzerinde iki kuvvet vardır: Birincisi Allah’a aittir ki yaratmadır; ikincisi isteme, ikincisi isteme, onu elde etme, onun için uğraş verme, o kula aittir. O zaman, böyle olunca, biz cebriyeciler gibi kulun fiilinin üzerinde, fiilinin üzerinde yaratma Allah’a aittir ama o fiiliyatı isteme, kesbetme, eski dilde kesbetme, isteme kula aittir. Öyle olunca, küfrü isteyen, küfre koşan kulun kendisidir. Kul kendisi küfrü istemiştir. Ama küfrün yaratılması Allah’a nispet edildiğinde onda hikmet vardır inananla inanmayanın belli olması için. Allah için bu bellidir. Kullar kendi şehadetine koşarlar. Kullar kendi şehadetine koştukları için, kullar ama kendi küfürlerine şahit olurlar ama kendi imanlarına şahit olurlar ama kendi iyiliklerine şahit olurlar ama kendi kötülüklerine şahit olurlar. Gözünüzü yumduğunuzda, gözünüzü yumduğunuzda ya önünüze kendi kötülüğünüz gelecektir ya da önünüze kendi iyiliğiniz gelecektir. iyilikleri Rabbinizden bilirsiniz, tevazu gösterirsiniz. “Ben iyiyim, ben iyilik yapıyorum” derseniz, Allah’ın bu konuda size olan yardımına ve lütfuna nankörlük etmiş olursunuz ve bu noktada, iman edip iyi işler yapmak ve itaat etmek bizim, biz kullara aittir. iman edip salih ameller işlemek ve Allah ve Resulüne itaat etmek bize aittir ve emretmek, hükmetmek, bakın emretmek, hükmetmek Allah’a aittir. Biz, kulluğumuzu yapmakla mükellefiz ve Allah bu manada bütün fiillerin yaratıcısıdır; bütün fiillerin. ‘La faili illallah’, Allah’tan başka fail olan yani yaratan yoktur.

“Birisinde yüzlerce faziletle beraber bir de ayıp bulunsa o ayıp nebatatın sapı mesabesindedir. Terazide her ikisini de birlikte tartarlar çünkü nebadat ve sap ikisi de bedenle can gibi bağdaşmıştır.”

Elmayı sapıyla tartarlar, armudu sapıyla tartarlar, üzümü sapıyla tartarlar. Doğru mu? Tartılırken ayırt etmezler hiç; hepsini tartıya atar tartan kimse.

Öyle değil mi? Elmanın sapı ayrı, üzümün çöpü ayrı demezler. O yüzden hepsi de terazide birdir. işte, bir kimsenin bu burda üstad, Hazreti Pir, hemen burdan kulların ayıbına indiriyor meseleyi; aldı zirveye çıkardı, şimdi kullara indirdi. insanların kusurlarına, ayıplarına odaklanmak yerine Hazreti Pir diyor ki insanların faziletlerine, insanların iyiliklerine odaklanın. Sizin gözünüz ayıpları takip etmesin. Siz, ayıpların üzerinden yürümeyin. Siz, kusurların üzerinden yürümeyin. insanların iyi yönlerini, faziletli yönlerini, insanların doğru yönlerini ölçü alın. Onları dillendirin. Kötülüğü dillendirmek, kötülüğe fayda eder; iyiliği dillendirmek, iyiliği güçlendirir. Bir kimsenin kötülüğünü mü söyleyelim, iyiliğini mi söyleyelim? Yani şimdi hadisi şerifin metni tam aklımda değil, enteresan bir hadis-i şerif var. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir eve ziyarete gidiyor. Bir eve ziyarete gittiğinde ordaki mahalleli toplanıyor oraya, Medine-i Münevvere’de. Orda bir zattan laf açılıyor. Hadis-i şerifin metninde ismi de geçiyor onun. Ordaki insanlar hemen onun işte tabiri caizse böyle onun islam’da gevşek davrandığını, hatta böyle münafıkça davrandığına dair laflar söylemeye çalışıyorlar. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki: “O kardeşiniz la ilahe illallah diyenlerdendir.” Bu bize örnek tabi. Tekrar onlar lafı dönderip dolaştırıyorlar, ben kendi ismimi söyleyeyim, ‘ya Mustafa işte şöyle şöyledir, böyle böyledir’ diyorlar, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri tekrar diyor ki: “O, la ilahe illallah diyenlerdendir” diyor. Üçüncüde bir daha söylüyor ordaki insanlar, üçüncüde Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem , tekrar onu söylüyor. O diyor lailaheillallah diyenlerdendir. Bu sefer ashab susuyor.

Şimdi demek ki ordaki o insanlar o kimsenin cemaatle namaza gelmediğini söylüyor işte böyle islam yolunda koşturmadığını söylüyor…Hadis-i şerifin metni uzun, ben manâ olarak söylüyorum, hadisi şerifin metni şu anda tam aklımda değil. inşallah bir önüme gelirse bir gün, tekrar metniyle burada inşallah okurum. Tekrar bunu böyle söyleyince, her seferinde: “O kardeşiniz la ilahe illallah diyenlerdendir” diyor. Yani onun eksik ve kusurunu, onun ayıbını açmıyor orta yere. Onun üzerine gitmiyor ve onun üzerine gitmemekle yani o kimsenin bir tek fazileti olan la ilahe illallah diyenlerdendir çünkü son sözü la ilahe illallah olanın akıbeti cennettir. Hadis-i şerifle sabittir, hadis-i kutsi de vardır. Şimdi o zaman bu insanların hata ve kusurlarını görmek, hata ve kusurlarını dillendirmek, hata ve kusurlarını insan gözünde büyütmek, o insanın yüzlerce erdemli, faziletli iyiliğini örtmüş demektir. Şimdi bu sufilerin arasında da bir hastalıktır. Bir sufi kardeşinin bir eksiğini, kusurunu görür bir kimse, onu eksik, kusur olarak görür,

onu dallandırır, budaklandırır, büyütür onu. Oysa onun eksik ve kusurunu örtecek onun binlerce faziletli bir ameli vardır hatta ve hatta ben daha ileri gideyim, onun bir perşembe zikri vardır ki topluca yaptığı veya toplu zikirleri vardır ki onların geçmiş günahları orda hayra çevrilir. Onu görmez o kimse. Onu görmediği için onun üzerindeki küçük hata ve kusurlarını insanların bir de önüne koyar. Kendi gözünün önüne koyduğu yetmez, bir de insanların önüne onu serer ki o onun Allah muhafaza eylesin, onun kör olduğunu gösterir. Onun faziletli bir bakışa, erdemli bir bakışa sahip olmadığı görülür. Allah muhafaza eylesin. O yüzden, bu bakış açısı, sufiliğin bu bakış açısı yani insanların hatalarını, kusurlarını görmeme, onları dillendirmeme bakış açısı, sufileri hoşgörülü olmaya, toleranslı olmaya yönlendirir.

Hani Hazreti Pir’in: “Eksik ve noksanlıkları örtmekte gece gibi ol” demesi gibi. Bunun çünkü temeli hem ayet-i kerimelerde hem de hadis-i şeriflerde vardır. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem ) buyurdu ki: ‘Bir Müslümanın başka bir Müslümanı hakir görmesi, ona yetip artar bile.’ Yani, senin insanların kusurlarını ve kusurlarından dolayı onları küçümsemenin ve o kusurlarından dolayı onları hor, hakir görmenin yanlış olduğunu bize öğretir. O zaman biz, insanların üzerindeki eksik ve kusurları gördüğümüzde onu örtmemiz gerektiğini söyler, onu açıp yaymamamız gerektiğini söylemez. Müslüman, çünkü diğer Müslümanın dilinden emin olduğu kimsedir. Biz, dilinden emin olmamız gerekir diğer Müslümanların. Müslümanlar, Müslümanların şu anda ayıplarını, kusurlarını araştırıp orta yere döküyorlar. Bu Müslümanca, bu mümince bir hareket değil. Müslüman, çünkü bir Müslümanın ayıbını araştırmaz. Bir Müslümanın kusurunu araştırmaz; onu araştırıp, onu soruşturup insanların önüne dökmez. “Ya biliyor musun, Salih şöyle bir insan, şöyle kusurları var, böyle hataları var…” Bunu dile dökmez Müslüman ama günümüz Müslümanı anlayışı kıt, bakışı kör, duyuşu sağırdır. Günümüz Müslümanı, ne yazık ki kafire zarar veremez, münafığa zarar veremez, mürtede zarar veremez; dinini oyuncak hâline getirenlere zarar veremez, dinini alaşağı edenlere zarar veremez, onlara konuşamaz ama kalkar, bir Müslümanı kıyasıya eleştirir, bir mümini kıyasıya eleştirip ayıbını, günahını orta yere dökmek için can havliyle öyle hareket eder. Hatta bu hastalık, Müslümanların içerisine öyle yerleşmiştir ki artık yanı başımızdaki kimseye dahi güvenemez hâle gelmişiz. Yani, ‘O da benim bir açığımı görür de insanlara yayar mı? Bu da benim bir eksiğimi, kusurumu görür de insanlara aktarır mı?’ noktasına gelmişiz. Çünkü Müslümanlar, Müslümanların dillerinden emin değil. Bu da bizim imanımızın kemale ermediğini gösteriyor. Bizim gerçek müminliği yakalayamadığımızı

gösteriyor ve işin en enteresan noktası, evin içinde, anne baba, çocuk, bunlar dahi birbirlerinin eksikliğini, kusurunu araştırır hâle gelip birbirlerine eksik ve kusurlarıyla ateş eder hâle gelmişiz. Aynı evin içinde: ‘Sen filanca zaman ama böyle böyle yaptıydın.’ ‘Yok, sen de filanca zaman ama böyle böyle dediydin.’ Bu islam ahlakı değil; bu sufi ahlakı hiç değil zaten.

(Hacı Nuri yaktın bizi bugün! Bol bol su içiyoruz; gene içimiz sönmüyor. Hacı Nuri bize Bayındır resitali çekti böyle. Öyle Bayındır resitali çekince, Uludağ’ı harmanlasam hiç umurumda olmayacak. Yine bir başka ayet-i kerime: Zümer Suresi, Ayet 53: ‘Ey Muhammed, de ki: “Ey kendilerine kötülük yapıp aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin.” Şurası çok önemli, buraya dikkat edin: “Doğrusu Allah, günahların hepsini bağışlar. Çünkü O, bağışlayıcıdır, merhametlidir. “Tekrar okuyorum burayı: ‘Ey kendilerine kötülük yapıp aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Doğrusu Allah, günahların hepsini bağışlar. Allah, günahların hepsini bağışlar. Allah, günahların hepsini bağışlar. Allah, günahların hepsini bağışlar. Allah, günahların hepsini bağışlar”. Bağışlar. Sen oturursun orda onu günahkâr görürsün çünkü onun günahına şahit olmuştur senin gözlerin ama Allah senin o günahkâr gördüğün kimsenin bütün günahlarını bağışlar. Ayet, iman ettik. Bu ayete de iman ettik. Allah, günahların hepsini bağışlar. Umudunu kesme, ümidini yok etme. Allah’a olan imanın, Allah’a olan güvenin, Allah’a olan inancın tam olsun. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, sıdk ile tövbe eden, gerçekten tövbe eden bir kimsenin annesinden doğduğu gün gibi saf ve berrak olacağını söyler. Çünkü Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, bir hadis-i şerifinde: ‘Kim tövbe ederse, o kimseyi annesinden doğduğu gün gibi tertemiz olur” der. O yüzden sufi virtlerinde muhakkak tövbe vardır; yetmiş veya yüz kere, hadisle sabittir, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri: ‘Ben günde yetmiş kez’, başka bir rivayette de ‘ben günde yüz kez Allah’a tövbe ederim’ der ve kim Allah’a tövbe ederse, annesinden doğduğu gün gibi tertemiz olur der. Biz iman ederiz buna. Hem ayet-i kerime olan ‘Allah günahların hepsini bağışlar’ ayet-i kerimesine hem de Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin, ‘tövbe edenin annesinden doğduğu gün gibi tertemiz olacağına’ inanırız ve yine hani bu çok hoşuma gider benim. Hani hadis-i kutsi olması lazım bunun.

Hani geçmiş ümmetlerden birisi çölde devesini kaybediyor ya, devesini kaybedince üzülüyor, ağlıyor, feryat figan ediyor. Yorgun düşüyor, bir gölgelikte uyuya kalıyor. Bir gölgelikte uyuya kalınca bir kendine geliyor, uyanıyor, bir bakıyor ki devesi başında. Çünkü devenin üstünde suyu var, erzağı

var, gölgeliği var, yiyeceği var, içeceği var…Çölü geçecek, her eşyası o devenin üzerinde. Deve kayboldu çölde. O nâçar, oraya koştu buraya koştu, çölde devesini göremedi. Uyku bastı, bir yerde uyuya kaldı, yakaza gibi ve bir baktı ki deve başında uyandığında. Kul o sevinçle kalktı, dedi ki: ‘Ey Allah’ım! Sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim.” Sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim, dedi sevincinden! işte diyor o kul böyle sevinir ya, tövbe eden için de diyor, tövbe eden için de Allah böyle sevinir. Hani o kulun sevinci nasılsa diyor, o sevincinden kul dedi ya: ‘Ben senin Allah’ınım, sen de benim kulumsun’ sevincinden ne dediğini bilemedi ya; bilerek söyledi aslında da, bilemedi diyelim! Takdim tehir olur bazen. Yeni nesil takdim-tehiri bilmez şimdi. Bazı fena halleri vardır. O fena hallerinde yer değiştirir seven ile sevilen. Bu da öyle bir haldir diyeyim, kapatayım burayı. Allah, eksik ve kusurlardan, günahlardan ümidini kesmiş, günahlarından dolayı önünü karanlık gören o kulları, o insanları psikolojik olarak şok bir tedaviye geçirir. Şok tedavi bu. Tabiri caizse, onları şoka uğratır. Şoka uğratır. Çünkü Furkan Suresi, ayet 70 böyle bir şeydir. Der ki: ‘Tövbe eden, inanıp salih amel işleyenlerin kötülüklerini iyiye çevirir. Allah bağışlar ve merhamet eder.’ Şimdi, bugün bu ana kadar tövbe edenin affolduğunu anlattık. Şimdi Allah, tövbe edeni affetmekle kalmıyor, adım adım yürüyoruz. Allah, tövbe edip salih amel işleyenlerin kötülüklerini iyiliğe çeviriyor. Ve burda günahların silinmesi, yok farz edilmesi söz konusu değil. Dikkat edin buraya! Günahların iyiliğe çevrilmesi var. ‘Senin günahını sildim, bu tövbeydi’ değil; ‘günahını hayra çevirdim.’ Yani bu çok böyle şok psikolojik tedavi. Sen günah işlemiştin, onu sevap olarak yazdı. Sen kötülük yapmıştın, onu iyiliğe çevirdi.

Bakın, burası şok bir tedavi. Ben bunu psikolojik şok olarak görüyorum ve o psikolojik şoku her toplu zikirde yaşadığıma inanıyorum ve o toplu zikirde yaşanıldığına inanıyorum. Çünkü kim toplulukta Allah’ı zikrederse, kötülükleri iyiliğe çevrilmiş olarak kalksın, buyurdu. Dikkat edin buraya. Şimdi böyle olunca burda günahların silinmesi değil, günahların, dikkat edin, bu sohbeti dinleyenler, burdakiler değil, kalkıp da şu günah affolmaz, bu günah affolmaz… Otur oturduğun yere! Allah mısın sen! Kısacık bilginle Allahlık yapma! Allah bütün günahları bağışlar. Allah, bir de günahları hayra çevirir. O, öyle bir Allah. O yüzden burdaki, Cenab-ı Hakk’ın zatının rahmet tecelliyatı; zatının. O günahları hayra çevirdi ve hadis-i şerifte de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bu manada bu ayet-i kerimeyi şerh eden, açıklayan, tefsir eden hadis-i şerifi. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki: ‘Bir kısım kimseler, günahlarının çok olmasını

temenni edecekler.’ buyurdu. ‘Bir kısım insanlar’, bakın şoka bakın şoka! Diyecekler ki mahşerde: ‘Keşke biraz daha günah işlemiş olsaydım!’ Ben mahşeri beklemeden bunu söyleyenlerdenim. Dervişlikten önce işleseymişim daha işleyebildiğim yere kadar Bayındır’ı, izmir’i, Marmara’yı koltuğumun altına aldığım gibi, bütün alabilseydim Akdeniz, Marmara, Türkiye, neresi varsa dolaşaymışım. Evet! ‘Bunlar kimlerdir’ diye sordular. Hani “günahlarımızı daha çok fazla işleseymişiz diye temenni edenler, kimlermiş bunlar’, sahabe soruyor. ‘Onlar, Allah’ın seyyiatlarını sevaba tebdil ettiği kimselerdir.’ Onlar kimlermiş? Onlar, Allah’ın günahlarını sevaba çevirdiği kimselermiş. Bunlar feryat edecekler mahşerde: ‘Keşke daha fazla günah işleseymişiz!’ diye. Sizin geçti. Öyle şimdi kalkıp da: ‘Ya biraz biraz daha günah işleyelim böyle.’ Sakın ha! O Mustafa Özbağ’a ait. Kendime bir pay çıkarayım şuradan ya. Sakın ha! Nasıl olsa bir tövbe ediyoruz, bizim günahımız hayra çevriliyor, öyle yapmayın! Allah muhafaza eylesin. Amin. Bir başka hadis-i şerifte de şöyle diyor: ‘Adamın birine kıyamet günü küçük günahları gösterilir ve hesaba çekilir. Adamcağız, büyük günahlarım da ortaya çıkacak, mahvolurum diye düşünürken, Allah: ‘Şu kulumun işlediği her kötülüğe karşı bir hasene yazın.’ diyecek. Beklenmeyen bu lütuf karşısında adam tamaha kapılacak ve: ‘Benim büyük günahlarım da vardı, onları göremiyorum. Keşke onlar da ortaya çıksa da karşılığında haseneler verilse.’ diyecek.

Hani orda burda kaçak kurban kesmiş, aman burada kimse görmedi, nasıl olsa kapatayım, örteyim demiş. Kimse görmemiş çünkü. Vardır ya insanların hayatında. Ben kendi hayatımı anlatıyorum. Karanlıktı, bir tek ay ışığı vardı. Sen ve ben ve şahidimiz ay ışığı oldu. O ne kadar güzel. Allah yok, yani bir şiir patlat, yürü öyleydi ya… Vay şiirden mayışıyor, sen ve ben ay ışığı, yıldızların altındaydık. Hiç kimseler görmedi, hiç kimseler işitmedi, duymadı. Ha Allah da yok sanki. Hâşâ! Hani olur ya, insan kaçak kuçak bir şey yapmıştır. Hani orda burada bir şeyler yapılmıştır, insanlık hâli bu. Sizleri tenzih ediyorum, kendim anlatıyorum. Sizler saf, temiz çocuklarsınız. Gel de inan şimdi! Ne kadar tatlı tatlı gülüyor herkes, herkes kendini biliyor çünkü. ismail, biz senden çok temiziz. Tabi ya! Allah iyiliğine versin! Ben seni her perşembe derste görüyorum. Sen beni görüyor musun? Tamam, her perşembe pir u pak oluyorsun, hatta hayra çevriliyorsun. Bu sözleri söylerken, hani o karşılığında hasene verilecek, keşke daha fazla günahlarım olsaydı, bunu Hazreti Peygamber naklederken böyle, Hazreti Peygamber dişleri görününceye kadar gülmez genel olarak ama bunu söylerken, Hazreti Peygamberin o kadar çok hoşuna gitmiş ki, tabiri caizse arka dişleri bile görülmüş, benim az önce olmayan dişlerim görüldüğü gibi. Bu

çünkü büyük bir müjde, büyük bir psikolojik şok tedavi bu. Bakın, psikolojik şok bir tedavi. O kimse kendince ümidini kesiyor: ‘Benim günahım affolur mu? Ben neler karıştırdım, neler.’ diyor kendince.

Şimdi herkesin günahı kendine büyük gelmeli zaten. Bu normal, küçük görmemeli. O, kendince böyle, ‘Ben şunları işledim, bunları da yaptım, bunları da yaptım.’ derken bu hadis-i kutsiler, bu ayet-i kerime, bu hadis-i şerifler onu şok bir tedaviye geçiriyor: ‘Dur, tövbe edersen senin günahların hayra çevrilir.’ Sen bir de mahşerde yakınır, dövünürsün: ‘Biraz daha günah işleseydim, keşke.’ diye. Evet, bu gecelik bu kadar yetsin, olmaz mı? inşallah 2000. beyitten devam edeceğiz. Sürç-i lisan ettiysek affola, eksiğimiz, yanlışımız, kusurumuz olduysa affola. Cenab-ı Hak cümlemizi iman edip salih amel işleyip zikredenlerden ve tövbe edenlerden eylesin. Âmin, ecmain. Geceniz hayır olsun, El-Fatiha maassalavat. Âmin.”

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 7 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-0-7 • Tasavvuf Vakfı Yayınları