Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammedi Hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakça yaşayan, batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Amin. Rabbim nerde bir Müslüman zulüm görüyorsa onu kurtarsın, ona yardım etsin. Müslümanlara zulmeden zalimlerden Müslümanların intikamını alsın. Ben-i israil ve destekçilerini yandaşlarını batırsın, onları yeryüzünden silsin, süpürsün inşallah. Amin. Ecmain. 2005. beyitten devam ediyoruz:
“Bu tuz, bu melâhat, ondan miras kalmıştır, varisleri de seninledir,
Cenab-ı Hak ayet-i kerimede diyor ki: ‘Ey peygamber! Deki eğer Allah’ı seviyorsunuz bana uyun.’ Bakın, bu ayet-i kerime bütün meselenin özü hükmünde. ‘Bu tuz, bu melâhat ondan miras kalmıştır’ yani Hz. Peygamber’den miras kalmıştır. Bu öğreti, bu yol, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem den miras kalmıştır. Başka bir yerde miras arama, başka bir öğreti arama. Gidip işte Hititler öğretisi, gidip işte ne bileyim, Sümerler öğretisi, eski Yunan felsefesi, Yunan feylesofları öğretisi, yok Aristoydu, Marx’tı, yok Lenin’di başka bir şey arama. Bakın, burada Hazreti Peygamber’e Cenab-ı Hak bir şey söylerken bütün dünya üzerinde kendisinden önceki ve kendisinden sonra gelecek olan bütün her şeye ders niteliğinde bu. Bakın her şeye ders niteliğinde. Yok işte fişmancada böyle bir öğreti varmış da böyle bir öğreti yapıyorlarmış da yok fişmanca yerde şöyle bir şey yapıyorlarmış
da şöyle bir şey oluyormuş da… Böyle bir şey değil. Direkt, “Ey Muhammed, deki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun.” Bu ne zaman söylendi? Necran Hristiyanlarına söylendi. Hani Necran Hristiyanları gelmişti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine, Medine-i Münevvere’ye, başlarında kralları, aynı zamanda da Hristiyan bir papazları vardı. Yani normalde önceden de Hristiyanların kendilerine ait kiliseleri, kendilerine ait papazları vardı. Bugünkü ingiltere’nin, ingiltere Büyük Britanya kraliçesinin, krallığının kendi kilisesi olması gibi. Büyük Britanya kilisesi, Vatikan’a bağlı değildir. Bakın tekrar, Büyük Britanya kilisesi, Vatikan’a bağlı değildir. Büyük Britanya Mason Locası, dünyanın herhangi bir mason locasına bağlı değildir. iskoç mason locası, sonradan ingiltere, büyük Britanya mason locasına bağlanmıştır ama ingiltere büyük mason locası, herhangi bir yere bağlı değildir. Mesela Newyork veya Washington veya Amerikan büyük locaları ama ingiltere’ye bağlıdır.
Mesela Türkiye’deki hemen hemen Mason localarının büyük bir çoğunluğu, ingiltere Büyük Britanya mason locasına bağlıdır. Bir kısmı ispanyol mason localarına bağlıdır, onlar daha çömezdir. Bir kısmı italyan masonudur, bir kısmı Fransız masonudur. Ordaki mason localarına bağlıdır. Türkiye’deki bir kısım mason locaları, onlar tırıvırıdır tabiri caizse. onların en önemli mason localığı ingilizlerle alakalıdır, ingiltere’ye bağlıdır. işte Hristiyanlıkta da mesela sonradan Vatikan’a bağlanıldı. Önceden böyle küçük krallıkların kendilerine ait kiliseleri ve kendilerine ait orda en yüksek derecedeki Vatikan’daki gibi papazları vardı. işte Necran Hristiyanları da böyle geldiler. Büyük Necran krallığı var. O Necran krallığının geniş toprakları var ve Hristiyanlık dinine hizmet ediyorlar ve kendi papazlarıyla beraber Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine din tartışmaya geldiler. Öyle din tartışmaya gelince de Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine şunu söylediler, biz de Allah’ı seviyoruz. Bakın, onların da iddiası şu, biz de Allah’ı seviyoruz. Biz de Allah’ı seviyoruz deyince, ayet-i kerime indi. Yani onlar öyle söyledi, cevabı Allah veriyor. Ondan sonra cevabı Allah verince diyor ki Cenab-ı Hak, “Ey habibim, deki eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun.” Çünkü bu öğreti Âdem’den itibaren gelip Hazreti Muhammedi Mustafa’da kemalle ve zirveye ulaşmış bir öğreti. Âdem’den itibaren bütün peygamber silsileleriyle gelip, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde kemale ermiş ve zirveye ulaşmış bir öğreti… Çünkü maddi, manevi, zahiri, batını miraç, Hazreti Muhammed’i Mustafa’da; bakın Hazreti Muhammedi Mustafa’da. Hem Âdemiyet hem kelâmiyet yani kelâm hem ruhaniyet yani Ruhullah hem de halilullah, dostluk, hepsi de Hazreti Muhammedi Mustafa’da(s.a.v.) cem olmuş vaziyette. Âdem
safiullah, ademiyet, sonra kemale erme noktası Hazreti Peygamberdir sallallahu aleyhi ve sellem de. Haliliyet, halillik, dostluk! Zirve noktası Muhammedi Mustafa’dadır. Bunu böyle hani dört büyük peygamberde bulunan özellikler var ya işte isa aleyhisselam ruhullahtır, ruhaniyet noktasında zirve Muhammedi Mustafa’dadır, sallallahu aleyhi ve sellem de. Öyle işte hani bir kısmı da der ya: “O da senin gibi, benim gibi insandır, kör gözlü o, onun kalbi de kör, gözü de kör. Bak, onun kalbi de kör, gözü de kör onun. Maddi manevi kör. Allah muhafaza eylesin.
işte o Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, bu tuz, bu melâhat yani bu öğreti, ondan miras kaldı. Zahir ve batın öğreti. Mirasın sahibi kim? Muhammedi Mustafa. Gerçek sahibi kim? Allah celle celalühu ve Hazreti Peygamber de buyurdu ki: ‘Size iki şey bıraktım ki onlara sarıldığınız müddetçe sapıtmazsınız; Allah’ın kitabı ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünneti.’ Bunu imam Malik nakletmiştir. Aynı zamanda bir hadis-i şerif daha vardır, işte nedir? Onda da ehli beytini söyler. Bu manevi miras yoludur. Manevi miras yolu…Bu yolu takip etmeyenler, bu yolun dışına çıkanlar sapıtırlar çünkü onların normalde sapıtacağını da bize Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri söylüyor, ‘Kim bunlara sımsıkı yapışırsa kurtuluşa erer’ başka hadis-i şerifte ‘Kim bunların dışına çıkarsa sapıtır.’ Bakın, bu manevi silsileyi takip edenler kurtuluşa ererler. Çünkü normalde Hazreti Ali Efendimiz naklediyor: “Bir kimse Hazreti Peygamber’in sünnetiyle onun sahabeleri ve tabiinden meydana gelen cemaati severse, Allah da onu sever, duasını kabul eder, ihtiyaçlarını karşılar, günahlarını bağışlar, kendisine cehennemden ve münafıklıktan kurtulduğuna dair beraat verilir.” Şimdi, bu manevi silsileye tâbi olanlar çünkü hani başka bir hadis-i şerifte de Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurur ki işte: “Ümmetimin hayırlıları sahabeler, benden sonradır; ondan sonra onları takip edenler, ondan sonra onları takip edenler,” diye hadis-i şerif vardır.
Şimdi bu hadis-i şerife göre, onu takip edecek, o takip eden, takip eden, takip eden, ümmetin hayırlılarıdır, takip edenler. Takip etmeyenler, ümmetin hayırlısı değildir. Bunun zıddı ne? Takip etmeyenler. Yani sen Kur’an ve sünnete tâbi olana tâbi olacaksın. Sen ehlibeytin, gerçek manada ehlibeyt ama…Öyle saz çalıp rakı içip şarap içip “Ehli beytim” diyenler değil. Öyle değil! Namazı yok, abdesti yok, orucu yok, zikri yok, fikri yok, yolu yok, neymiş ehlibeytmiş! Doğru değil. Bakın, doğru değil. Dilenciliğe çıkmış, ehlibeytmiş, doğru değil. Ehlibeyt dilenmez. Ehlibeyt dilenmez, ehlibeyt şey’en lillâh demez, doğru değil. O zaman ehlibeyt kim? Kim Kur’an ve sünnete sımsıkı yapışıyorsa, o ehlibeytimdir dedi. Bu bir…ikincisi, manevi olarak
silsilesi olacak o kimsenin. Şeyhuna, şeyhuna, şeyhuna, şeyhuna, yürüyecek. Kim senin şeyhin? Filanca. iyi. Ne oldu? Vefat etti. Şimdi kim? Yok! Eee? E işte ıkçık, gıkçık…Yok kardeş, yolda kaldın sen. Git kendine bir şeyh bul, git kendine bir mürşidi kâmil bul. Ikçık gıkçık yapma, yan yatıp çamura batma. Sen bu yolda yürüyeceksen bunu yapacaksın, başka alternatifin yok. Allah muhafaza eylesin! Öyle göstermelik de değil. Gideceksin, dosdoğru bir mürşidi kâmil bulacaksın, dosdoğru intisap edeceksin. Dosdoğru intisap edeceksin. Öyle yarım yamalak değil. Kendi heva ve hevesine uyacaksan, kendi nefsine uyacaksan, gidip intisap etme. Sen bildiğin yoldan gideceğim diyorsan gidip intisap etme. Dinlemeyeceksen gidip intisap etme. itaat etmeyeceksen gidip intisap etme. Onların dervişe ihtiyacı yok, yapma. Bak işine! Allah muhafaza eylesin! Burda tabi Hazreti Pir de, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin manevi mirasının onun takipçileri ve onu örnek alanlar tarafından devralındığını ve sürdürüldüğünü anlatıyor bize. Çünkü diyor ki Hazreti Pir, varisleri de ondan miras kalmıştır. Varisleri de seninledir, ara bul. Yani bu zamanda varisi yok diye düşünme, ara kardeşim, bulunur. Bulunmayan Hint kumaşı değil onlar, bulunur. Bulunmayacak diye bir şey yok.
Aslında Hazreti Pir bir sonraki beyitte diyor ki: “O gözünün önündedir” diyor. “O gözünün önündedir” diyor. Allah bizi görenlerden eylesin. Tabi buradaki tuz ve melâhat yani tuz, malum güzelliktir, melâhat da hikmettir. Tuz güzellik olur mu? Evet. Yani Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi ve sellem hazretlerinin manevi öğretisinin, ahlakının, hikmetinin, bakın ahlakının, hikmetinin Hazreti Peygamber bakın bunların hiçbirisini saklı, gizli bırakmadı; ahlakı meydanda, öğretisi meydanda, hikmetleri meydanda, mucizeleri meydanda, görmek istiyorsan. Sünnet-i seniyyesi meydanda, hadisleri meydanda, görmek istiyorsan, dinlemek istiyorsan ve bunlar da böyle hani işte sır olmayı… Hüzeyfetü’l Yemanî’ye verdi. Gitti münafıkların listesini ona verdi. Dedi ki: “Filanca, filanca, filanca, filanca münafıktır.” Bak, saklamadı ilmi. Ebu Hureyre(r.a.) hazretleri dedi ki: “Biz iki ilim aldık. Öndekini herkese saçıyorum.” Arkadan dedi bir şey söylesem, Ebu Hureyre sapıttı der, benim diyor, işaret etti, kafamı gövdemden ayırırsınız diye…” Demek ki Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, kendisine müsaade edilmiş olan bütün ilmi ashabına anlattı, aktardı. Bütün ilmi! Hâlâ daha aktarmaya devam ediyor, hâlâ daha aktarmaya devam…Din tamam oldu, dinin kuralları belli ama anlaşılmayan yerler var. Anlaşılmayan. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ve varisleri, o anlaşılmayan yerleri mana yoluyla hâlâ daha anlaşılır hâle getiriyorlar. Onların yolları devam ediyor, çünkü ve o miras, elden ele, gönülden gönülle ta kıyamete
kadar devam edecek. Kıyamete kadar eksilmeyecek, o mirası sonradan gelenlere o herkes aktaracak, aktarmakla mükellef, öğretmekle mükellef. Yani bu dersleri hazırlarken, “Burayı anlatmayayım, buraya konuşmayayım” dediğim bir yer yok. Elime gelen, içime gelen bu manada o beyitleri aktarırken ne varsa döküyorum beyitle alakalı. Kendi kendime “Şurayı anlatmayayım” diye düşünmüyorum. Allah bizi affetsin.
Çünkü tasavvufta, sufilikte, bu manevi mirası devralan veliler mürşidler, evliyalar, dervişler, nakibler, nükebbalar nefislerine uyup da almış oldukları öğretiyi kem etme yani kendine saklama, etrafına, aktarmama, böyle bir şey söz konusu olmaz. Bu çünkü kendisine verilen emaneti yerli yerine yerleştirmemek demektir. Bu ilim o kimsenin kendisine ait değil çünkü bu ilim onun çalışarak kazandığı bir şey değil. Bu dünyalık meta değil ki senin çalışarak kazandığın, senin kendinin olsun. Bu manevi bir ilim. Bu manevi ilim senin değil. Tabiri caizse Mesnevi’nin başında diyor ya: “Ney”, bir evliya, bir mürşid, bir veli, ney hükmündedir, içi boştur. Ona üfleyen tabiri caizse Hazreti Muhammedi Mustafa’dır. Ona üfleyen Hazreti Allah’tır. Ona üfleyen mürşidi kâmildir. Hangisinden gelirse gelsin, o üflenti haktır, doğrudur. Ama senin pirinden gelsin ama sahabeden gelsin ama Hazreti Muhammedi Mustafa’dan(s.a.v.) ama başka bir peygamberden gelsin ama sen bir ayeti kerime okurken kalbine gelen ilham olsun ama sen bir şeye bakarken kalbine gelen ilham olsun… Hepsinin de kaynağı Hazreti Allah’tır celle celalühu ve o senin değildir. Sen onu kendinin görürsen, o zaman hata yapmış olursun. Allah muhafaza eylesin ve normalde bu manevi eğitime tâbi olan müritler de tabi olan müridler, bu manadan nasiplerini alırlar. Bu eğitimden nasiplerini alırlar. Dinlerlerse, itaat ederlerse, uyarlarsa, o manevi eğitimden onlar da yol alırlar, onlar da nasiplerini alırlar ama yok cumartesi gezmesi yaptıysa, öyle geçerken de bir uğrayayım ya, sema da ediyorlar orda hem sema izlerim dediyse almaz. Ya bir gideyim görüneyim beni görsün orda olduğumu yeter bana diyorsa, almaz. Yok! Kendini oraya teslim edecek, verecek, dinleyecek, itaat edecek, uygulanacak. Uygulayacak! Ben gideceğim doktora, şeker hastasıyım, baktı, etti, tahlil etti, verdi ilaçları…Ben dedim ki ya, bu ilaçlar içilmez, koydum kenara. E ne oldu? Sen tedavi oldun mu? Hayır. içmedin ki ilaçları. Diyet verdi diyete uydum mu? Uymadın. E doktorun suçu ne bunda, ilacın suçu ne? Suç senin, kabahat senin; sen uymadın, sen dinlemedin. Kimseye suç, kabahat bulma. Allah bizi affetsin. “
“Varisler senin huzurunda oturuyorlar fakat nerede senin huzurun?
Senin önündedirler, fakat nerede önü sonu düşünen can.”
Yani o varisler görünmez insanlar değil, o mürşidler görünmez değiller, veliler görünmez değiller. Yok, onlar sırmış! Değil kardeş. Hangi peygamber
sır olmuş, peygamber varisleri sır olsun? Hangi peygamber gizli kapaklı konuşmuş, peygamber varisleri gizli kapaklı konuşur hale gelmiş? Hangi peygamber gitmiş de bir odaya kapatmış kendisini de aracılarla insanlara din anlatmış? O hepsi de meydanda yaşamışlar. O varisse Hazreti Muhammedi Mustafa’nın ayak izine uyacak. O varisse Hazreti Resulullah sallallahü ve sellem hazretleri neyi nasıl yaptıysa öyle yapacak. Kendi kafandan yol biçmek, kendi kafandan yol koymak yok. Böyle bir yol söz konusu değil. işte o varisler de ne yapıyorlar o zaman? Meydandalar, onlar ortadalar, göz önündeler. Bakın bütün halkın gözünün önünde, bakın bütün halkın gözünün önünde, bütün insanların gözünün önünde…Hele bu zamanda her şey, her şey gözünün önünde cereyan ediyor, her şey! Saklı gizli bir şey yok. Yok onların üstatlarını Mossad takip ediyormuş da, işte o yüzden halkın içine çıkmıyormuş da…Mossad bir insanı öldürecekse anında öldürüyor, görmüyor musunuz? Aha, canlı bombalar cebimizde… Ne yaptı? Lübnan’da bir anda çağrı cihazlarını patlattı, telefonları patlattı, motosikletler bile patladı. Bir de açıktan dediler bunu biz yapıyoruz. Milletin bir de gözünü korkutuyorlar, diyor ki: ‘Biz yaptık bunu,’ diyor. Saklamıyor, elin siyonist, pis Yahudisi cesaretli.
Ne olacak ki? Yani onca Müslüman olsa ne olacak? Bir tanesi bir kurşun dahi atamıyor. Lanet olsun bile diyemiyor. Lanet olsun bile diyemiyor, lanetleyemiyorlar bile. Ne olacak ki, istediğini yapıyor. Allah bizi affetsin. O yüzden her şey meydanda. Bakın, bütün her şey insanların gözünün önünde işleniyor artık, saklı gizli yok. Yani adamlar kendi televizyonlarında Müslüman kız çocuklarına tecavüz edenleri kahraman olarak nitelendirip televizyon programı yapıyorlar. Müslümanların çocuklarını öldüren, katleden canileri televizyon programına çıkarıp kahraman olarak ilan ediyorlar. Hahamları ve papazları toplanmışlar Müslümanları katleden, öldüren kimseleri kahraman olarak nitelendirip halkın önünde kahramanlıklarını ilan ediyorlar. Saklamıyorlar. Katillerini saklamıyorlar. Zalimliklerini saklamıyorlar. Canlı yayında bombalıyorlar okulları, Birleşmiş Milletler’in binalarını, hastaneleri, yol, her şeyi. Ateşkes yapsan ne olacak şimdi yapmasan ne olacak, Gazze diye bir şey kalmadı. Gazze diye bir şey kalmadı. Gazze’de ayakta kalan bina kalmadı, ev kalmadı. Yıllar öncesinde ben dediydim diyecem şimdi de, yıllar önce dediydim. Müslümanlar toplanıyorlar, orayı ihya ediyorlar, binalar yapıyorlar, apartmanlar yapıyorlar, hastaneler, okullar, yollar, yapıyorlar. Sonra bir sabah kalkıyor katil, şerefsiz, haysiyetsiz israil, elinde mantar tabancası olmayan, mantar tabancası dahi olmayan o sivil halkın yapmış olduğu ne varsa hepsini yıkıyor. Hepsini yıkıyor! Şimdi yeniden yapacaklar. Bir de şunu yapacaklar, israil yıktı ya, toplayacaklar Arap ülkelerini, petrol
dolarları olanları, diyecekler ki bak koltuğunuz sallanabilir, hem de halkınıza şirin görünün, hadi burayı şimdi ihya edin. Tabi, sen beş milyon dolar ver, sen elli bin dolar ver, bu para hesabı nereye gidecek biliyor musun? israile! israil hem atmış olduğu bombaların parasını alacak, hem de oraya göstermelik üç beş tane ev yapıverecek, yol yapıverecek, yine orda Filistinliler çalışacak sonra, on yıl sonra bir daha yıkacak. Önemli değil. Yıkılıncaya kadar ordaki Müslümanlar ölünceye kadar o böyle açmaz devam edecek ya da çıkacak yiğidin birisi, savaş ilan edecek. inşallah, tez zamanda.
Burdaki varisler, Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin manevi mirasını devralan ve normalde mürşidler, alimler, evliyalar, bu hakikat yolunu anlatanlar, bu mirasa sahip çıkarlar. Bunlar huzurunda oturuyorlar demiş ya hazreti Pir, manevi önderleri, bu pirlerin, bu üstatların, bu mürşitlerin aslında bunları aramaya çıkan insanlar için tabiri caizse eliyle koymuş gibi bulacak yakınlıkta. Çok uzakta değil, yani bulmak isteyen onu çok rahat bir şekilde bulur, çok rahat. işte böyle çok rahat bulununca da kıymeti bilinmiyor. işin bir de bu tarafı var ve normalde aslında üç aşağı beş yukarı insanlar isterlerse bu manevi mirasa sahip çıkanlar, onları anında bulabilirler o kimseleri. Çünkü o manevi mirasa sahip çıkanları Cenab-ı Hak arayanlara buldutturur, onlara sevdittirir. “Önü sonu düşünen can”, hani Hz. Pir diyor ya, önünü sonunu düşünüyorsun. O normalde hani insanlar vardır, işte kimisi geçmişe kafasına takmıştır. Der ki ben geçmişimde şöyleydim, böyleydim, benim günahım affolur mu? Yok ben o temiz pak yola layık değilim, ben oraya gitmeyeyim, ben şu günahı işledim, bu günahı işledim… Bunda geçmiş kaygısı var. insanları helak eden iki kaygıdır bu, geçmiş ve gelecek kaygısı. Müslümanları aldatan, insanları aldatan, insanları yolundan eden, ailesinden eden, insanların normalde kendince kendi inanç felsefesini bozan, çizgisini değiştiren iki kaygı. Birisi geçmiş kaygısıdır, geçmiş kaygısı, kaygıların, o hani gelecek kaygısının yanında, yüzde on beştir. Asıl insanları korkutan, asıl insanları psişik, psikolojik sendroma katan gelecek kaygısıdır. Gelecek kaygısı! Bu, kaygı noktasında insanı tökezleten, insanı perperişan eden, insanın ailesini, yolunu, yordamını dağıtan, kalbini dağıtan, ufkunu karartan, gözüne perdeler indiren, kalbini kayalaştıran, taşlaştıran bir kaygıdır, gelecek kaygısı. Bu gelecek kaygısı kadar insanın kalbini devasa bir kurt gibi kemiren başka bir hastalık yoktur.
insanlardaki psişik, psikolojik rahatsızlıkların temelini oluşturur gelecek kaygısı. Bakın, gelecek kaygısı. Bu rahvan yürüyen bir insanın yürüyüşünü bozar. Bu öyle bir şeydir, Allah muhafaza eylesin ve sufi düşüncesi, sufideki hakikat arayışı, hakikate teslim olma ve hakikat yolunda yürüme, bütün kaygılarını insanın arkaya attırır. Çünkü sufilik öğretisinde anı yaşamak
vardır. Sen daha da ileri, ahiret kaygısını bile atmak zorundasındır, bırak dünyayı, gelecek ahiret kaygısını dahi atmak zorundasındır sen. Çünkü öğreti, senden ahiret kaygısını da alır. Ahiret kaygısını da alır. Çünkü gelecek en önemli şey, bir dünyevi gelecek var, bir de uhrevi gelecek var. Dünyevi gelecek ne? işte zekât vereceksin, elin titrer zekât vereceğin zaman. Kaybedeceğim diye düşünürsün. Sadaka vereceksin, kaybedeceğim diye düşünürsün. Hele böyle benim gibi zorluklardan gelen bir kaç iflas geçiren bir kimsenin bu iflas etme kaygısını yenmek en zor kaygıdır. O çünkü hani iflas etti, eksiyi gördü, eş, dost bıraktı, herkes onu terk etti, bu kaygıyı yaşayan bir kimse yeniden onu yaşamamak için böyle kendisini çok disiplin eder. Disiplini normaldir ama kaygıya girerse iş bu sefer o kimse harcamak mecburiyetinde olduğu şeylere de harcamak istemez. Zekat farz, tereddüt eder. Hatta bir kısmı burdan küfre girer, ‘benle beraber mi kazandılar’, der bunu! Gelecek kaygısıdır bu. Gelecek kaygısı dünyevi olarak insanı perişan eder. Hani bir kısmı oğlu evlenecektir ya şuraya üç beş kuruş koyayım, oğlum iş açacak, üç beş kuruş koyayım, kızım evlenecek, kızların evliliklerine hazırlık yapayım, üç beş kuruş buraya koyayım, bunlar caizdir veya işte çoluğun çocuğun oturacağı bir ev olsun, bunlar caizdir ama o böyle kaygıya dönüşürse insanı perişan eder. Bu işin dünyayla alakalı kısmı bir de uhrevi yani ahiretle alakalı kaygı var. Yani o kimse kendi kendine ben cehennemlik olurum diye başlar sarmaya. Bir hata yapar, o hatasının affolmayacağını düşünür ve kesin cehenneme gideceğini düşünür veya tereddüt eder. Ya iman ettin, tövbe ettin, neden tereddüt ediyorsun? imanından mı tereddüt ediyorsun? Tövbenden mi tereddüt ediyorsun? Zikrullahından mı tereddüt ediyorsun? Sen neden tereddüde girdin bu kaygıya düştün?
Oysa Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kaygıyı ortadan kaldırır. Müthiş bir psikolojik rahatlıktır. Bakın, meseleye bir de psikolojik olarak bakın. Tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir. Tövbe ettin mi? Ettin. Bu kaygı neden sende? Bu şeytani bu kaygı, bakın bu kaygı şeytani şimdi. Sen yanlış bir şey yaptıysan tövbe et, dön Rabbine, yoluna devam et. Yok, o halâ daha kendini cehenneme katacak. Çünkü zamanın hocası hacısı ondan sonra alimi zalimi ona der ki sen kesin cehennemliksin. Sen Allah mısın benim cehennemlik olduğuma hükmediyorsun? Bırak. Ona hükmedecek olan Allah. Hesabı görecek olan Allah. Den nerden benim cehennemlik olduğuma hükmettin? Kimsin? Sen peygamber misin hissediyorsun? Yok! O hükmedecek illa ki veya sen Allah mısın hükmediyorsun? O hükmedecek. Sen kendine nerden hükmediyorsun? Bir de o var kendine hükmederekten kendini de gelecek kaygısına sokuyorsun. ‘Ben kesin cehennemlik olurum’, böyle dersen olursun zaten. Hz. Pirin dediği gibi senin tövbenin de tövbeye
ihtiyacı var o zaman. Senin zikrinin de tövbeye ihtiyacı var o zaman. Senin dersinin de derse ihtiyacı var o zaman. Sen bu hükme nerden vardın? “Ben günah işledim”, e tövbe kapısı açık? Sen tövbe kapısının açık olduğuna mı inanmıyorsun? Kim tövbe ederse Allah onların tövbelerini kabul eder. Allah tövbe edip temizlenenleri sever. Bu ayetler dururken neden tövbe etmiyorsun? E sen bir de ders aldın günde yüz sefer tövben var, çekiyor musun? Sustu. Alayım senin dersini çekmeyeceksen o zaman? Çekmeyeceksen alayım senin dersini, de ki ben çekmiyorum dersi çekemiyorum çekmek de istemiyorum, Allah yolunu açık etsin.
E sen dersi çekiyorsan, sen tövbe ediyorsan, bu ümitsizlik şeytandan. Ama bunu Müslümanlar öyle bir hale getirdiler ki hem birbirlerine bu taşı atıyorlar hem de kendilerine bu taşı atıyorlar. Yani biz birisinin hatasını, kusurunu gördük mü adamı cehennemlik yapıyoruz anında. Anında cehennemlik yapıyoruz, biz yapıyoruz. Otur kardeş! Allah, Allahlığını hiç kimseyle ve hiçbir şeyle paylaşmaz. Sana kim Allahlık elbisesi giydirdi? Şeytan! Başka bir şey değil. O zaman asıl kaygı, gelecek kaygısı, uhrevi. Oysa sufi terbiyesinde ahiret kaygısı da kalmaz. Ahiret kaygısı kalmaz. Ne dedi isa (a.s)? Üç gruba rastladı. Birinci grup ibadet ediyordu. Dedi ki: “Niçin ibadet ediyorsunuz?” “Cehennem korkusundan.” dedi. “Aradığım sizler değilsiniz.” dedi. Bakın, ahiret kaygısı… ikinci grupla karşılaştı. “Niçin?” dedi. “Cennete girmek için.” dediler. Onlara dedi ki: “Ucuz amelesiniz, aradığım sizler de değilsiniz.” dedi yürüdü. Üçüncü grup oturmuşlar, Allah’ı zikrediyorlardı. ‘Onların âlemi’, hadis orada geçer. Şimdi, şey olarak Müslim, Tirmizi diyemeyeceğim, ordan aklımda kalıyor. Üçüncü grup, beni böyle çok etkileyen, ‘Onların Alemi’nden bir kıssa idi bu. Üçüncü üçüncü grup, oturmuşlar Allah’ı zikrediyorlardı. Dedi ki: “Size bunu sevk eden şey ne?” Dediler ki: “Biz Allah’ın seviyoruz”, dikkat edin, biz Allah’ı seviyoruz.” işte dedi: “Aradığım sizlersiniz.” dedi isa (a.s), onların halakasına oturdu. işte sen normalde böyle bir halakaya oturunca senin ahiret kaygın da kalmamalı. Sufi, cennet cehennem kaygısından kurtulur. Sufi, gözünü Allah’a diker. Gözünü Allah’a diken, ahiret kaygısını da ne yapar? Yok eder.
“Eğer sen kendinde ön, art olduğunu sanıyorsan, cisme bağlısın, can-
Ön arka ne? Cihet, yön. O zaman biz burada, eğer sen kendine ön art olduğunu sanıyorsan cisme bağlısın, dediği zaman, nefis insanı böyle dünyevi ve bedeni arzularla yakar. O kimse dünyevi arzuların içerisinde, bedeni arzuların içerisinde perişan olur. Çünkü bu arzulardan geçip cismaniyetten yürüyüp ruhaniyete doğru yol alması gerekir. Ama o bu arzulardan kurtulmayınca, nefsini terbiye etmeyince, o ön arka yön kendince aradığı
yönsüzlüğü bulmadığından dolayı. Cisimlere, yaratılmışlara olan bağlılığı, sevgisi, muhabbeti kendisini yaratanı geçtiği için o kimse yolunu kaybetmiş oluyor ve şunu unutmayın: Dünyevi ve nefsani arzularınızı, bedeni arzularınızı yenmedikçe manevi kapılarınız açılmaz. Bunları yenmenin yolu, bunları yenmenin yolu, haramlardan uzak durup farzları yerine getirip nafilelerle Allah’a yaklaşmaktır. Mesela, cinsel istekleri yüksek olan bir kimseye Hazreti Peygamber (s.a.v.) hazretleri orucu tavsiye etti. “Oruç tut.” dedi. Oruç çünkü onu bedenen, oruç çünkü onu bedenen çörüştürecek, bedenen onu koruyacak, bedenen muhafaza edecekti. Beden, çünkü şehvete doğru yürür. Bedenî arzular, bedenî istekler insanın nefsini kabartır. Güzel yemek yemen lazım, lüks yemek yemen lazım, lüks kıyafetler alman lazım, lüks bir hayat yaşaman lazım. Bakın, dünya ve bedenî zevkler, dünyevi ve bedenî zevkler, dünyevi ve bedenî şehvetler o kimsenin manevi yol almasını engeller. O yüzden sufiler, genel itibariyle pazartesi ve perşembe oruçlarını tutmaya gayret ederler veya ayın üç günü oruç tutarlar: Ondört, onbeş, onaltı veya başında, ortasında, sonunda ama iyi bir sufi sağlığı yerindeyse pazartesi, perşembe oruçlarını tutmaya gayret eder ki bedeni rahatsızlıklardan kurtulsun ve “dünya necistir” hadisi şerifini hiçbir zaman rabıtasından kaldırmaz, dünya sevgisi onu ele geçirmesin diye. Allah muhafaza eylesin.
“Alt, üst, ön ve ard cismin vasfıdır. Nurani olan can ise bunlardan münezzehtir ve cihetsizdir. Kısa görüşlüler gibi zanna düşmemek için gözünü o padişahın nuruyla aç.”
Alt, üst, ön, insanın ardı, sağı, solu… Bu kavramlar sufi öğretisinde cismani varlıkların mekâna ve zamana bağlı özellikleridir. Cismani varlıklar dediğimizde bütün şekle şemale bürünmüş, cisim olarak görülmüş ne var ise hepsinin zamana ve mekâna bağlı olan özellikleri. Nurani can olarak nitelendirdiği ise Allah’ın nuruyla nurlanmış, zikrullahın nuruyla parlamış, Hazreti Muhammedi Mustafa’nın(s.a.v.) nuruyla muhabbetlenmiş ve varlığın, bu cismani varlığın sınırlamalarından kurtulmuş, manevi yolda belli bir mesafe katetmiş olan candır, ruhtur, bedendir. Buna ne derseniz deyin, bütünsel olarak. O zaman yani o velilerin, o mürşidi kamillerin, ön, arka, ard, sağ, sol gibi bu tip yönle alakalı içsel âlemlerinde, manevi alemlerinde böyle bir şey kalmamıştı çünkü görünen her şey hakikatte yok hükmündedir kısacası ve bir sufi hakikat arayışında ise ve hakikat yolunda yürüyor ise o kimse kısa görmek kısa düşünmek ve kendince kendi nefsinin zanlarından kurtulması gerekir. Zaten şeytanın vesvesesinden kurtulması lazımdır onun ama o içsel alemde nefsinin zanları vardır. Kısa görüşlülük şudur; sen kapının arkasından haberin yoktur, olur olmaz şeylere itiraz edersin. Manadan haberin yoktur, olur olmaz şeyin üzerine zanna düşersin. Sen hakikat
yolcusuysan ve sen ilme’l yakîn, ayne’l yakîn, hakka’l yakîn derecelerine kalbi olarak yürümek istiyorsan kısa görüş sahibi olamazsın. O zaman bilmediğinin üzerinde fikir yürütmeye kalkmazsın. Senin çünkü henüz daha manan açılmadı. Açılmayınca sen kısa görüşlülük ve yanlış zanlardan kurtulman gerekir ve nurani olan can ise bunlardan münezzehtir, o padişahın gözünü diyor o padişahın nuruyla aç.
O zaman hani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ‘bana eşyanın hakikatini göster yarabbi’ dedi ya, hani sufilerde meşhur bir tez vardır. O kimse diliyle zikrullaha başlar, o diliyle zikrullah. Sonra kalbine zikrullah iner. Kalbine zikrullah inince, kalpte zikrullahtan bir nur oluşur. O onda aynı zamanda feraset nurudur. O feraset nurudur aynı zamanda. Sonra o zikrullah o kimsede sırrında zikrullah etmeye başlar. Sırrında zikrullah edince artık yavaş yavaş eşyanın ve şahısların hakikatini görmeye başlar. Ardından o kimse zikrullah onun ruhuna yerleşir. Ruhuna yerleşince artık o kimse cenabı hakkın nuruyla her şeyi görmeye başlar. O yüzden Cemal nuruna da o dayanır. Allah’ın nuruyla gördüğünden dayanır. Allah’ın nuruyla bakar. Allah’ın nuruyla duyar. Allah’ın nuruyla tutar. Hani hadis-i kutside buyurdu ya ‘benimle söyler, benimle duyar, benimle tutar, benimle yürür. Meşhur ya hadisi şerif, işte o kimsenin artık zikrullah ruhundadır. O dili zikretse de zikretmese de ruhu zikreder. Hatta daha ileri boyut, o ruhun zikrullahını dinler. Artık aklıyla ruhun zikrullahını yönetmez, kalbiyle ruhun zikrullahını yönetmez. Akıl da kalpte zikrullah başladığında el pençe divan durur. Artık onun ruhu zikir olmuştur. O esnada hangi esma tecelli ettiyse ruh o esmayı zikretmeye başlar, öyle olunca sır da kalp de dil de ona tabi olur. Onun dışına çıkamaz. Böyle olunca o Allah’ın nuruyla görür, böyle olunca o Allah’ın nuruyla konuşur, böyle olunca o Allah’ın nuruyla duyar, böyle olunca Allah onun nuruyla ona lazım olanı gösterir. Ona lazım olanı duyurur. Dervişin ahmağa da beni kim şikayet etti efendiye der. Dervişin hamı, dervişin yobazı, dervişin taş kalplisi, kör gözlüsü bir de sorar, “Cemil abi şeyh efendiye sen mi beni şikayet ettin? Cafer abi şeyh efendiye beni sen mi şikayet ettin, filanca abla şeyh efendiye siz mi şikayet ettiniz?” veya masasında kim oturuyor, Ayşe, Fatma. “Ayşe sen mi söyledin masada olanı biteni?” Artık derviş değildir o, onun bağı kopmuştur, manevi bağı kalmamıştır onun. Bakın bunun manevi bağı kalmamıştır.
Kimisi de şöyle der: “Benim kalbimden geçeni bilsin.” Olur, tabii ya! Sen haşa Allah’sın ya! “O kim? Ha mürşitmiş, benim kalbimden geçeni bilsin.” Tabi, bilsin, işi ne! Otursun, sen önemlisin, kıymetlisin. Otursun, seni rabıta etsin kalbinden ne geçiyor diye. Söylesen takkadak düşer ya da der ki: “Bunu cinni taifesi söyledi. Bunu şeytan söyledi. Yok bu büyücü!”
Peygambere dediler çünkü. işte o, Allah’ın nuruyla görüp Allah’ın nuruyla duymaya başladığında, onun için alttı, üsttü, sağdı soldu, yandı arkası, önü kalmaz. O artık Allah’ın nuruyla görmeye başlar.
“Sen madem ki zahiri önü, sonu düşünmektesin ancak ve ancak bu
gam ve neşe alemindesin.”
Madem ki sen bu dünyayı düşünüyorsun, mademki sen önünü düşünüyorsun, sonunu düşünüyorsun, öyle ya, bu dünyayla senin işin. Âl-i imrân, ayet 14: “Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşlere, besili atlara, hayvanlara ve ekinlere karşı duyulan aşırı istek, insanlara süslü gösterildi. Oysa bunlar sadece dünya hayatının geçici malıdır. Varılacak güzel yer ise Allah katındadır.” Sen bunlara kandın. Ayet-i kerime diyor ya, Âl-i imrân, ayet 14. Sen normalde bunları düşünüyorsun, sen bunlara kendini kaptırmışsın, kandırmışsın. Oysa bunlar Allah’ın sana bu dünya üzerinde bahşettiği nimetlerdi. Sen bu nimetlere sahip olunca, daha fazla Allah’ı zikredip Allah’a hamd edip Allah yolunda koşturman gerekirken: “Ya Rabbi, sen bana bir eş verdin, sen bana evlat verdin, sen bana binek verdin, sen bana mal verdin, sen bana sağlık verdin, sen bana mutluluk verdin, hoşluk verdin, dünya nimetlerini benim önüme saçtın, az çok. Ben hamdedeyim, ben şükredeyim, ben Allah’a daha yakın olmanın yolunu arayayım.” Sen bunu bıraktın, sen bunların üzerine hayatını kurdun. Aman bunları kaybetmeyeyim, aman ben bunların biraz daha fazlasına sahip çıkayım…
Ya hamd et, şükret! Cenâb-ı Hak: “Hamd edenlere nimetlerimizi artırırız,” dedi. Allah şükredenleri sever, Allah hamd edenleri sever. Sen hamd et. Bu çalışma, burdan bunu anlama, gayret etme, koşma. Burdan bunu anlama, ham kafalılık yapma. Cenâb-ı Hakk’ın vermiş olduğu nimetlere hamd et, daha fazlasını iste ama Allah için iste, istiflemek için değil. “Vay ne güzel arabası varmış adamın!” Allah yolunda gitmeyen araba sana zulümdür. Onun hesabını veremezsin. içinde fakir fukaranın yemek yemediği ev, senden hesapçıdır, sana zulümdür o. içinde Allah’ın zikredilmediği ev sana hesap sorar, sen onun hesabını veremezsin. Cenâb-ı Hak sana kıyafet vermiş, örtünesin diye, çıplak gezinesin diye, hava atasın diye değil. Örtün, Allah’a hamd et. Ortalığa hava atmak için giyinme. Cenâb-ı Hak sana para pul vermiş, bahşetmiş. Git, elin Yahudisini, markaları zengin et diye değil. Bilmem nerden takım elbise alacağım deyip dünyanın parasını verme. Haline göre, durumuna göre. Kendine göre bir takım elbise mi alacaksın, pantolon gömlek mi alacaksın, manto mu alacaksın, örtü mü alacaksın, ne alacaksan al. Gidip bilmem nerenin örtüsüne elli bin lira, atmış bin lira, yüz bin lira verme. Sakın bana tarikattan, tasavvuftan, sufîlikten sakın bana böyle takvalıktan bahsetme. Sen Hazreti Muhammedi Mustafa’nın(s.a.v.) evini sohbet
edeceksin hem ondan sonra bilmem nerenin örtüsünü örteceksin, elli bin lira! Bilmem hangi markanın çantasını taşıyacaksın, elli bin dolarlık, otuz bin dolarlık bir de milletin önüne öyle çıkacaksın! Sakın! Bir de maneviyattan, islam’dan bahsetmesin onlar, milleti dinden soğutuyorlar. Kolunda ikiyüz bin dolarlık saat, islam’dan bahsedecek! Çantası bilmem kimin elli bin dolar, işte takvadan bahsedecek! Bahsetmesinler.
insanları dinden imandan ediyorlar. insanları dinden soğutuyorlar, dinden soğutuyorlar! Şeyh efendinin altında kırk elli trilyonluk araba, etrafında elli kişi koşuyor! insanları dinden soğutuyorlar. Din bu mu? Hazreti Ömer, koca Kudüs fatihi, yanındaki diyor ki ne olursun diyor, Kudüs’e gireceksin, Kudüs fatihi, diyor ki deveye sen bin. Yalvarıyor sahabe! Diyor ki sıra senin. Deveye binme sırası. Bir devesi var! Koca Kudüs fatihi Hazreti Ömer’in yanında Ömer’i koruyacak bir manga asker bile yok. Bir manga asker! On tane asker yok! Ve Kudüs’teki, Kudüs’ü fetheden Müslüman askerlerinin komutanı diyor ki yalvarıyorlar, kendi içlerinden Allah’a, “Deveye binme sırası Kudüs’e girerken Ömer de olsa,” diye yalvarıyorlar. Heyhat, öyle değil! Deveye binme sırası Hazreti Ömer Efendimizin hizmetkârında. Hz. Ömer deveyi çekerekten geliyor. Hazreti Ömer Efendimizin kıyafetiyle deveyi çeken. kimsenin kıyafetinde fark yok. Kudüs halkı hazreti Ömer’i karşılıyorum diye hazreti Ömer efendimizin devesinin üstünde çünkü kendine hizmet eden var. Ona temenna ediyorlar. Müslümanlar etrafındakilere o değil Ömer diye anlatmaya çalışıyorlar. Ömer o değil. Ömer kim? Ömer deveyi çeken. Ömer deveyi çeken, koca Ömer o! Kudüs fatihi, sadece Kudüs fatihi değil iran fatihi. Taa Hazara kadar…Orda Hazar Yahudileri ile de savaşıyor. Hâlâ daha hazarda Yahudiler vardır, Hazar Yahudileridir, o bölgede hatta onları Türk olarak nitelendirilirler. Hazar Yahudi’sidir. Onlar Yahudi’dir, onlar Türk değildir, onların üzerinden Mossad çalışma yapıyor Türkler hakkında, siz de Yahudisiniz diye.
Evet, onlar Hazar Yahudisidir. Türkiye’de çoktur, Azerbaycan’da çoktur iran’da çoktur, o bölgede çoktur Hazar Yahudisi. Türkçe konuşurlar, evet, Azerice konuşurlar, Farisice konuşurlar, evet, irandakiler Farisice konuşur, o Kuzey iran’da Azerbaycan’dan bölünen yerde Azerice konuşurlar Azerbaycan’ın içerisinde zannedersiniz ki bunlar Türk, Azerice konuşurlar. Onlar Hazar Yahudisidir. Son savaşları Hazreti Ömer efendimizledir. Hazreti Ömer efendimiz onları yenmiştir ama orda kalmışlardır. Hazreti Ömer efendimiz Hazar’a kadar çünkü savaşmıştır oradaki Hazar Yahudileri ile. Ordaki savaş Türklerle değildir ki tekrar altını çiziyorum, Hazar Yahudileriyledir. Hazreti Ömer aynı zamanda Kudüs fatihidir ve o böyle deveyi çekerekten içeri girer, deveyi çekerekten, dikkat edin. Ben o yüzden bu dört, hatta buna hazreti Hasan efendimizi de koyduğumuzda beş halife, ben bunlara
baktığımda dünya üzerinde Müslümanların siyasi bir liderlerinin olmadığına burdan hükmederim. Bak dünya üzerinde Müslümanların siyasi bir liderinin olmadığını bu beş halifeden hükmederim. Benim için Müslümanların halifesini ise Hazreti Ebubekir’e uyuyabilir, Hazreti Ömer efendimize uyuyabilir, Hazreti Ali efendimize uyabilir, Hazreti Hasan efendimize uyuyabilir, uyabilir bunlara. Onların hayat standartlarını kendine standart edinir. Siyasisin, Müslümanların halifesi isen o çizgide yürümen lazım, o çizgide. Benim bildiğim bu. Allah bizi affetsin.
“Sen madem ki zahiri önü ve sonu düşünüyorsun”, Alâ 16: “Ne var ki siz dünya hayatını tercih edersiniz, halbuki ahiret hayatı daha hayırlı ve daha devamıdır.” O zaman siz bu dünya hayatını isteyince dünyanın şatafatına, şatahatına kandınız, dünyanın debdebesine kandınız, dünyanın gösterişine kandınız, dünyanın altınına, makamına, mevkisine kandınız, dünyanın şakşakına kandınız. Ona kanınca da siz ahireti terk ettiniz. Ahireti unuttunuz. Oh, ne kadar güzel, etrafınızda pervane dönen hizmetkârlar, devasa lüks villalar, hanlar, hamamlar arabalar, katlar, yatlar, paralar pullar, havada uçuşuyor, hesabını bilmiyorsunuz. E böyle olunca dünya hayatının ziynetini, ahirete tercih ettiniz. Öyle olunca siz bu dünyaya ait olan gama ve neşeye bakıyorsunuz çünkü dünya hayatının ne gamı ne de neşesi sufi için büyütülecek bir şey değildir.
Sufi öğretisinde, dünyayla alakalı iki şey vardır, tecelliyat vardır ya gam vardır ya da neşe vardır. Ne gamı büyütürsün ne de neşeyi büyütürsün. Hastalıktır, sıkıntıdır, derttir, problemdir…Bu gamdır. Sen bunu büyütürsen onu ilahlaştırırsın kendine. Bunu büyütme, bu sana zarar verir çünkü. Sen neşeyi büyütürsen, o zaman sen dünyayı sadece eğlenceden ibaret görürsün, bu da doğru değildir. O yüzden, dünya bir insan için, bir sufi için ben sufi öğretisi olarak söyleyeyim, geri kalan dersini alırsa alır. Sufiler, dünyayı ne tamamen neşe ne de tamamen gam olarak görürler. Tam olarak neşe ve gam görmek, sufiyi yolundan eder. O zaman sufi için gam ve neşenin arasında gelgitler vardır. Sufi henüz daha yolun başındayken, gamı da neşeyi de imtihan olarak görür. Gama düşerse der ki “Bu Allah’tan gelen bir imtihan, burdan kurtulayım”, neşeye düşerse der ki “Bu Allah’tan gelen bir sevinç, buna abartmayayım,” Hani öyle ya ticarette, ticaret yapanlar bilir bunu, güzel bir kar eder, neşelenir, hoşuna gider. Bunu abartma, Allah’a hamd et, de ki ya Rabbi, sana hamdü sena olsun. Kaç para kazandın? 500 lira, 400 lira kazandın, hemen zekâtını ayır tasadduk et onu. Nasıl? Basbayağı, her kazandığından tasadduk et. Sufi içindir bu, onu kendinin görme, löp löp yutma. Bak Cenab-ı Hak nasıl bereketlendirecek seni, göreceksin bunu ama bunu böyle malım artsın diye yapma, malı arttırıp eksilecek olan Allah. Ama sen o neşeni tamamiyetle neşe olarak görme. Beş lira
kazandın, bir kuruşunu ver, bir şey olmaz, merak etme. Ben zekâtımı hesaplarım, Ramazan’dan Ramazan’a zekâtımı veririm, alâ, farzı yerine getiriyorsun, hiç sıkıntı yok, sana kimse laf söyleyemez, hiç kimse. Sana dinen söylenecek bir laf yok. Sufisin, sufi yolunda hakikati anlamak, onunla yoğrulmak istiyorsun. O zaman bir neşeye gark oldun, Cenab-ı Hak sana bir nimet verir. Bu eş olur, bu çocuk olur, bu ticarette bir alışveriş olur, bu sağlık olur, bu bir ilim olur, bu bir zikir halakası olur. Bu bir ilim halakası, bu senin bir namaz kılman olur. Namaz kılmak dahi nimettir çünkü bakın, namaz kılmak nimettir, oruç tutmak nimettir, lütuftur zekât vermek nimettir, lütuftur, sadaka vermek nimettir, lütuftur, tebessüm etmek nimettir, lütuftur, asık yüzlü olmamak nimettir lütuftur. Birine bir iyilik yaptın, nimettir, lütuftur. Sohbete geldin, nimettir, lütuftur. Sohbete gittin, nimettir, lütuftur. Zikrullaha gittin, orda oturdun, nimettir, lütuftur. Sen insanları zikrullaha çağırdın, nimettir, lütuftur. Bunlar için Allah’a hamd et, bunlar için tasadduk et, tasadduk et.
Hani dedi ya Allah Resulü (s.a.v.), “Yarım hurmayla da olsa cehennem ateşinizi söndürünüz.” Bak, hayatın çok değişecek. Hayatın öylesine değişecek ki etrafın nurlanacak, sen de nurlanacaksın. Öyle bir hale geleceksin ki, bakışın nur olacak, duyuşun nur olacak. Kendini böyle nur deryasında göreceksin, bunu böyle kendi üzerinde göreceksin, kendi üzerinde bunu hissedeceksin ama sen ona asık yüz buna asık yüz aman onu öyle yap aman bunu böyle yap, sufilik bu değil ya! Ona hart hart, buna hurt hurt, sufilik bu değil ya! Ona laf yetiştir, buna laf yetiştir, sufilik bu değil! Ona tepeden bak, onu ötekileştir, sufilik bu değil! Sufi ahlakı bu değil. Onun saçını beğenme, onun örtüsünü beğenme, onun gülüşünü beğenme…“Asla sen benim masama oturamazsın”, ha sen çok önemlisin! Öyle ya. Sufilik bu değil bu. Bir sufi topluluğunda bulunduğundan dolayı hamd et. Cennet bahçesi, cennet bahçesi, cennet bahçesinde oturuyorsun farkında değilsin. Farkındalığını arttır. Deki cennet bahçesinde oturuyorum a Rabbi, ben ne yaptım da cennet bahçesine beni layık gördün? Sana hamd ediyorum! Bu kolay bir şey değil. Zikrullah halakasında oturmanın hamdini bir kimse bu dünyada, bu dünyada son nefesine kadar ibadet etse karşılığı değil, son nefesine kadar ibadet etse karşılığı değil. Sen, dünyaya tapınma kardeş! Sen nefsine tapınma! Sen heva hevesine tapınma! Allah muhafaza eylesin. Hazreti Pir ile bu beyiti kapatayım: “Gam çekme, her karanlık gecenin bir sabahı vardır. Neşelenme, dünya gelip geçicidir, kalıcı olan yalnızca Allah’tır.”
Muhteşem! “Gam çekme”, bunu kendime okuyorum, ben kendi nefsime okuyayım bunu: “Gam çekme, her karanlık gecenin bir sabahı vardır. Neşelenme, dünya gelip geçicidir, kalıcı olan yalnızca Allah’tır.” Gam da geçer, neşe de geçer, keder de geçer, hüzün de geçer. Olumsuzluklar da geçer,
olumluluklar da geçer. Her şey geçer gider, her şey. Bakarsın, kalanlar senindir. insan, gelir geçer. Gelir geçer. Bir bakarsın, yanında candan kalanlar kalır! Gelip geçmeyen hiç bir şey yoktur. iflas edersin, gelir geçer. Annen ölür geçer. Baban ölür, geçer. Şeyhin ölür, geçer. insanlar seni bırakıp gider, geçer. Para seni bırakır gider, geçer ama! Geçmeyecek hiçbir şey yoktur bu dünyada. Geçmeyecek hiçbir şey yoktur bu dünyada! Seni terk etmeyecek hiçbir şey yoktur bu dünyada. Her şey seni terk eder, her şey! Tırnak kesiyorsun, tırnağın bile seni terk ediyor. Tıraş oluyorsun, saçın seni terk ediyor. Temizlik yapıyorsun, onlar seni terk ediyor. Nefes, terk ediyor; alıyorsun, veriyorsun, o da terk ediyor seni. Bakıyorsun, dün gece nerdeydin, şimdi nerdesin? Dün gece seni terk etti. Gündüz seni terk etti. Gündüz nerdeydin, şimdi gece oldu, nerdesin? Her şey terk edip gidiyor aslında. Dostlar bakîdir, hakiki dostlar bakîdir. Hakiki dostlar! O senin hakiki dostunsa, ölünceye kadar seninle beraberdir. Hakiki dostun değilse o da seni bırakır gider. Bırakır gider! O senin gerçekten evladınsa seni bırakıp gitmez, ölünceye kadar seninle beraberdir. Ama gerçekten sana evlat olmadıysa, o da bırakır gider. Bırakır gider. O yüzden her karanlık gecenin bir sabahı vardır. Unutma! Ümidini kesme! Sen, hakikat yolunda yürümeye devam et. Bir el tutmuşsun, o eli bırakma. Hz. Muhammedi Mustafa’nın yolunu bırakma, Cenab-ı Hakk’ın emrini, Kur’an’ını bırakma!
“Ey hakikatte yok olan! Yok olan nerede ön, nerede son? Bu var ya, sohbetin zirvesi şimdi. “Ey hakikatte yok olan!” Yani var gibi görünenler, var gibi görüyoruz! Hocam şimdi hoplıycak, zıplıycak ordan. Hocam, sana gelecek laf yine. Bu benim alanım ya, böyle bir rahatlayayım şimdi. “Allah vardı, ondan başka hiçbir şey yoktu.” Hadis-i Şerif. Allah Resulü (s.a.v.) Hazretleri böyle söyledi. Allah vardı, O’ndan başka hiçbir şey yoktu. Allah bilinmezdi, Allah bilinmek istedi ve bir şey yarattı. Allah vardı, O’ndan başka bir şey yoktu. Bu hadisi şerifin Hazreti Ali Efendimiz, arkasına kendi şerhini düştü: “Allah vardı, O’ndan başka hiçbir şey yoktu” dedi, Allah Resulü böyle buyurdu dedi, hâlâ daha aynı dedi. Mühendis, hadi bakalım. Sen de kafayı yor şimdi. Öyle ya, mühendisler yorsunlar kafalarını. Onlar çünkü fizik görüyorlar, matematik görüyorlar. Gördüğünüz bir âlem veya insanlar, Hazreti Ali Efendimiz diyor ki: “Hâlâ da aynı” yani Allah vardı, ondan başka hiçbir şey yoktu.” Hazreti Ali Efendimiz devam ediyor: “Hâlâ da aynı,” diyor. Evet, Yasin Suresi ayet 82: “Bir şeyi dilediği zaman onun emri ona sadece “ol” demesidir, o hemen oluverir. Biz şimdi önce bir, ben balyozu vurdum, sizin varlığınızı yıktım. Şimdi de Cenâb-ı Hak diyor ki Yasin Suresi’nde, ayet 82’de: “O, bir şeye ‘ol’ dediğinde oluverir.” Allah vardı, hiçbir şey yoktu. Allah kendi ruhundan ve nurundan bir şey yarattı. Ruhundan ve nurundan dediğimiz zaman onu bir şeye benzetmek mümkün
değil. ikisi de sıfatsal tecelliyat. Ruhu da nuru da. Elle tutulacak, elle tutulacak, gözle görülecek bir şey değil. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarını bir şeye benzetmek de mümkün değil. Benzeteceğiniz her şey o değildir. O zaman sufi, bizim sufi yolumuzda, bizim sufi yolumuzda. Bizim sufi yolumuz dediğimizde, işte Gazali, ibni Arabi, Hazreti Mevlana, Kindi, silsileyi bir gözünüzün önüne getirin. Bu silsile, bu yol. “Bizim” derken kendimizi farklı bir yöne koymuyorum; bu yol aşkın üzerine kurulu, aşkınlığın üzerine kurulu, sevginin üzerine kurulu.
Sevginin üzerine kurulu ve Allah’ı her şeyden fazla sevme, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri’ni gördüğünüz her şeyden fazla sevme; Üstadı da insanların içerisinde, o günkü mevcut insanların içerisinde en fazla onu sevme…Sevme yolu…Ama bu yolun hakikat öğretisinde yaratılmış olan her şey geçici bir varlığa sahiptir. Kalıcı bir varlığa sahip değildir. Gördüğünüz hiçbir şey ama zamansal ama mekânsal olarak kalıcı değildir. Gördüğünüz her şey ve gördüğünüz her şeyi Cenâb-ı Hak, zamanın en küçük biriminde var edip yok etmektedir. Böyle olunca, hakiki varlık, gerçek manada varlık Allah’a aittir. Çünkü O hem ezelidir hem ebedidir. Başlangıcı da yoktur, sonu da yoktur. Yaratmış olduğu her şeyin başlangıcı vardır, sonu vardır. Yaratmış olduğu her şmeyin başlangıcı vardır, değiştirir, farklılaştırır ama sonuç olarak yarattığı her şeyin bir başlangıcı vardır. Cenâb-ı Hak, yaratmış olduğu bir şeyi yok eder, yeniden var eder. Yok ettiği an onun için sonudur, var ettiği an onun için başlangıcıdır ve varlık, tamamıyla var oluş ve yok oluş denkleminin içindedir. Varlığın tamamı bu denklemin içerisinde yürür, bu denklemin dışına çıkması, bu matematiğin dışına çıkması mümkün değildir. Böyle olunca, yaratılmış olan her şey Allah’ın varlığının önünde gölge mesabesinde, hayal mesabesinde bir şeydir. Böyle olunca aslında o, gerçekte, hakikatte yok hükmündedir. Bu biraz karmaşık gelebilir bize. Ben kendi nefsim için söyleyeyim, bunu anlamakta zorluk çekebiliriz belki de ama Allah varlığının önünde, Cenâb-ı Hakk’ın varlık elbisesi giydirdiği her şey, bir hayalden ibarettir. O yüzden Hazreti Mevlana Celaleddini Rumi, meseleyi kökünden siler atar. Der ki: ‘Sen bu varlığı hayal üzerinde yürür gör.’ Bu varlığı hayal üzerinde yürür gör.
Tabi bunu böyle idrak etmek, bunu anlamak, sufi yolunda yoğrulanlar, o yolda yürüyenler için biraz zordur. insanın beyin damarları düşünmekten patlayabilir ama bu aklın işi değildir, bu kalbin işidir. Akılla bu işin içinden çıkılmaz çünkü. Bu ancak ilme’l yakîn’den ayne’l yakîn’e, o yolda kalbin yolunda yürümekle geçer. E tabii böyle olunca, hani bütün varlık Cenab-ı Hakk’ın kendi varlık hakikatinin önünde bir hayal, Muhyiddin ibni Arabi Hazretleri buna ‘rüya’ der buna. Hazreti Pir ‘hayal’ der, hatta ‘gölge’ der. Yani o zaman varlıkların hepsi de gölge varlıklar oldu, varlıkların hepsi de birer
hayal oldu. Şimdi rüya görürüz, öyle değil mi? Şeyhimi gördüm, hamd ettim, bi kendime geldim, aa, böyle hal ile hayal arası, yakaza. Var mı? Var. Hani nerde? Yok. Var mı? Var. Yaşadı mı? Evet. Hani nerde? Yok. Rüyanda gördün, var mı? Var. Hani nerde? Yok, rüya. Hadis-i Şerif: ‘insanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar’, yani bu komple Muhyiddin ibni Arabi bu hadis-i şeriften hareket ederekten bu dünya hayatının rüyadan ibaret olduğunu söyler Füsus’unda. Bu dünya hayatı rüyadan ibarettir der. Hazreti Pir, hayalden ibarettir der. Hatta ne dedi: ‘Ey hakikatte yok olan!’ Ne yaptı? Kendisini Cenab-ı Hakk’ın varlık hakikatinde yok etti, kendi varlığını iç etti, hiç etti. Hem iç etti, hem hiç etti. E böyle olunca, o zaman dedi ki: ‘Yoksun! Neden hâlâ daha varlığından kurtulmuyorsun, hakikatine dönmüyorsun? Sen yok olduğunun, olmadığının farkına var. Sen bir rüya âleminde olduğunun farkına var.’ Ben Hazreti Pir’den daha ilerisini söyleyeyim şimdi, ‘Senin varlığın nedir ki? Aşkın içinde kaybolup gider. Sen yokluk denizinde var olduğunu sanan bir köpüksün. Senin varlığın nedir ki? Aşkın içinde kaybolup gider. Senin varlığın nedir ki? Varlığından geçmek kolay. Sen aşk denizine, aşk deryasına kendini atarsan, senin varlığın o aşk deryasında yok olur gider ve sen, yokluk denizinde var olduğunu sanan bir köpüksün. Sen yokluk denizinde yaşıyorsun. Aslında var gördüğün bu derya deniz, bu varlık tamamiyetle yok. Sen onun içerisinde var olduğunu zanneden bir köpüksün. Köpüğün bir hükmü olur mu? Olmaz. O yüzden yaratılan her şey aslında Allah’ın yaratmasına muhtaçtır.
Yarattığı her şey, ister Allah’ı kabul etsin, ister etmesin, Cenab-ı Hakk’ın hükmüne, Cenab-ı Hakk’ın celaliyetine, cemaliyetine, Cenab-ı Hakk’ın bütün kaderine, ilmine muhtaçtır. Her şey…Böyle olunca, hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın önünde sen bir hiçsin. Kendini bir şey görme. Çünkü Allah Celle Celalühü, mutlak varlık noktasında zamansızdır, mekânsızdır, yönsüzdür. Eski dilde cihetsizdir, altı, üstü, sağı, solu, yanı yoktur. Ezelidir, ebedidir; başlangıcı da yoktur, sonu da yoktur ve yaratmış olduğu her şeyi kendi ilmi ilahiyesinden ‘ol’ diyerekten yaratır. Onun hakiki bir varlığı da yoktur. Hakiki bir varlığı. Sen kendi kendini hakiki bir varlıkmışsın gibi görür aldanırsın.
“Yağmurlu gündür, gece çağına kadar yürü. Bu yağmur, bildiğimiz
yağmur değil; Allah yağmurlarındandır.”
Yağmurlu gündür, bir ilim geliyorsa sana hakikat deryasından sana, sen can kulağını aç, onu dinle. Sen namaz kılıyorsan, yağmurlu bir gündesin. Islan ıslanabildiğin kadar. Zikrullah halakasına oturmuşsun, ıslan ıslanabildiğin kadar ve gece çağına kadar yürü. Yani sen o ilmi ilahiden sana bir şeyler gelirken alabileceğin kadar al. ‘Sabahlar olmasın,’ de. Otur, Allah’ı zikretmenin tadını ve hikmetini yaşa. Secde etmenin tadını ve hikmetini yaşa. Ve sen
secde edebiliyorsan, Allah’a hamd et. Cenab-ı Hakk’a şükret ve o yağmur yağarken testini doldur, o yağmur yağarken kendini yetiştir. Yoksa o fırsat elinden geçtikten sonra, elinden uçup gittikten sonra ‘ah vah’ etmenin bir anlamı yok. Bakın, bir daha sahabe dönemi yok. Sahabeler ne yaşadıysa, ne aldılarsa aldılar. Hz. Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Hz. Hasan, Hüseyin tekrar geri gelmiyor. O esnada ne aldıysan aldın. Hz. Hüseyin efendimiz sağ, ya Yezidi oldun ya Hüseynî oldun. Ordan geri dönüşün yok. Yezidi olduysan Yezidi olarak yürüyüp gittin, Hüseyni olduysan orda canından geçtin, ebediyeti kazandın. Hani Abdülkadir Geylani? Hani Ahmet El-Rufai? Hani Ahmet El-Bedevi? Hani Hazreti Mevlana? O esnada doldurdun doldurdun, yağmurlu gün o esnada rahmet sana geldi. O esnada rahmet sana yağdı, almaya bak, doldurmaya bak, ıslanmaya bak. An o an çünkü!
Dün dünde kaldı, cancağızım. Dünü bugüne getirmen mümkün değil. Geçen yıl geçen yılda kaldı. Ömür geçti, gitti. Dünkü Mustafa Özbağ, bugün yok. Geçen yılki Mustafa Özbağ, bugün yok. Geçti, gitti, bitti. Üç gün önceki Mustafa Özbağ, yok. Geçti, gitti. Yağmur yağarken sen yürü, yol yürü, gece çağına kadar yol yürü. Allah Resulü buyurdu ki: ‘Gece yollar dürülür.’ Gece yolculuğu yap. Gece yolculuğu ne demek? Zahiren bir yere gideceksen gece git gel. Gece yolculuğu manada nedir? Gece ibadet et, Allah’ı zikret. Geceyi boş geçirme. Dizi, yok telefon, yok bu akşam film seyredelim, bugün bizim film günümüz, yok bugün bizim ne o ınstagram günümüz, yok hadi aile toplanalım, ne alalım, hadi ona bakalım…Değil! Geceyi öyle geçirme. Geceyi zikirle geçir, geceyi tövbeyle geçir, geceyi ibadetle geçir. Geceyi bir saat iki saat eşinle, çoluğunla çocuğunla geçir, yemeğini ye, sohbet et, onlarla çay iç, onlarla kahve iç, geceyi laylaylomla geçirme. Gecenin bir kısmını ibadete ayır. Peygamberin izinden gidenlere söylüyorum: Peygamberin izinden gidecekseniz, sallallahu aleyhi ve sellem in, gece ibadetiniz olacak. Peygamber sallallahu Aleyhi ve sellem in izinden gidecekseniz, seher ibadetiniz olacak. Seherde fosur fosur uyuma. Seherde kalk, dersini çek. Derviş ol, sufi ol. Rızıklar maddi manevi dağıtılırken seher vaktinde dağıtılır. Sen uykudayken her şey dağıtılıyor. Sen uykudayken dağıtılıyor. Bu nasıl dervişlik? Kalk, sabah namazını kıl. Sabah namazından sonra otur, dersini çek. Kur’an oku, tövbe et. Bir şeyler yap, bir şeyler yap. Esnafsan git dükkanını aç diyorum; esnaflar dinlemiyor, gidip dükkanlarını açmıyorlar. “Kimse olmuyor.” Melekler gelir, git sen dükkanını aç, temizliğini yap. Git, temizliğini yap.
Seherini, seher vaktini uykuda geçirme. Seher vaktini uykuda geçirenler, kadın erkek, genç yaşlı, Allah’ın nimetini görmüyorlar. Ne dedi Hadis-i Kudside? ‘Rızıklar seher vakti dağıtılır.’ Maddi manevi. O yüzden gece yolculuğu yap. Geceyi zikirle geçir. Seher vakti namazını kıl ve seher vaktinde
az da olsa Allah’ı zikret, az da olsa. Az da olsa Kur’an-ı Kerim oku. Asla ve asla o gecenin yağmurunu ve seherin yağmurunu kaçırma. ‘Bu yağmur bildiğiniz yağmur değil; Allah yağmurlarından.’ Hazreti Pir öyle diyor. Cenab-ı Hak bizleri onlardan eylesin ama ne yazık ki bugünün insanı gece yatmaz, gündüz kalkmaz. Şeyh Efendi daha ağır söylerdi. Söyleyeyim mi şeyh efendinin söylediğini? Şeyh efendi derdi ki: ‘itler bütün gece ürürler’, hani üretmek, böyle havlarlar, ‘Tam seher vakti olunca uyurlar,’ derdi. Ağır, evet. ‘Namaz vakti geldi mi Mustafa Efendi, o ürüyen itler uyurlar, kalırlar’ derdi. Onun sözünü ilk defa söyledim. Böyle derdi; seher vakti uyumayı hiç uygun görmezdi. Biz onca yolculuk yapardık, biz o yolculuklarımızda ben hiç onun seher vaktinde uyuduğunu görmedim. Namaz kılarız, namazı kıldıktan sonra işte dizleri ağrırdı, eskiler bilirler. Gider bir koltuğa oturur, alır tesbihini, dersini çekerdi. Kendisi de öyle derdi: ‘Mustafa Efendi, ben şurda dersimi çekeyim.’ Dilimin ucuna kadar gelirdi: ‘Efendim, senin ne dersin var’, öyle ya, diyemezdim, yani dersi ne diye. Derdim ki kendi kendime, ‘Ya Rabbi, ne çekiyorsa bana da onu çektir,’ öyle ya. Ondan sonra ben de otururdum, kendi kendime rabıta ederdim. Ben de ne geldiyse onu çekerdim. Normal dersim var tabi, virdim var, ayrı ama o esnada orda ders çekerken kendimce onu edepsizlik görürdüm; yani senin şeyhin orada tevhid çekerken, sen Allah esmasını çekeceksin veya o farklı bir vird çekerken, hani işte sen başka bir vird çekeceksin. O transformasyonu yakalayamamak, o böyle kanalı yakalayamamak gibi gelirdi bana. Bu, şeyhlik iddiası değil; hani onunla beraber aynı nefeste olma, onunla beraber aynı virdde olma, onunla beraber Allah affetsin, aynı yolda yürüme. Ola ki ona olan tecelliyattan bir damla da sana düşer, öyle ya.
Seher vaktinde, ben hiç rastlamadım, yolculuklarda, beraber bazen aynı evde kalırdık, ondan sonra, o bir odada yatardı, ben bir odada yatardım. Başkasının evinde misafir olurduk öyle. E şeyhin yattığı yerde sen tabii yatamazsın. Bir de hizmet edeceksin; ben gelirdim, onun kapısına yakın bir yerde dururdum, bazen kapıya çökerdim oraya. Kapı açılır, hemen uyanırsın, kalkardık işte abdest alır, havlusunu tutarız filan. Hani bir de sabah namazına kalkmak kolay oluyor tabi böyle. Saat kurmak nedir bilmez, alarm kurmak nedir bilmez, böyle şeylerle işi yok. Yatağa yatacağı zaman artık ne okuyorsa okur, okumadan yatmaz. Yatağın içine oturur, ellerini açar, okur. Ondan sonra elini yüzüne sürer, zikrullaha başlar kendince, sessiz bir şekilde yatar. Bir saat, bir saat sonra bir bakmışsın ayakta. işte sabah namazı kaçta? Beşte. Sorar: ‘Mustafa Efendi, oğlum, burda sabah namazı kaçta?’ Hemen bakıyoruz biz tabi, akılsızlar var ya, işte beşte, alâ. Saat dört. Sünnet ya, az bir şey yatmak. Yatıyor, bir saat sonra sanki saati kurmuş gibi kalkıyor. Abdestimizi alıyoruz, namazımızı kılıyoruzuz, imam oluyor. En acısı
şu: Ben biraz işte ezan okuyorum ya, kamet getiriyorum ya, sesli kamet getiriyorum, ev sahibi duysun da kalksın. Yani senin evinde koca şeyh yatıyor, yani bu uyku ne? Senin evinde şeyh yatacak, sen uyuyacaksın! Allah’ım, hani ben onun adına üzülüyorum, derviş adına üzülüyorum. Diyorum ki, yani Şeyh Efendiyi, şeyhi, evine misafir etmiş, bir de ölüler gibi yalvarmış. ‘Efendim, hazırladım her şeyi, bende kal baba.’ iyi, kaldı sende. Sen nerde kaldın? Uykuda!
Hatta birkaç tanesini de öyle yaptım. Yani namazın ben kametini getirdim. Şimdi tabii, ikincide, üçüncüde ben sesli kamet getiriyorum, birincide yaşanmasın diye. Birincide kamet getirdim. Namazı kıldık, ev sahibi yok, ‘topla Mustafa efendi eşyaları’ dedi. Hemen topladım ben, ‘gidiyok’ dedi. Aldım eşyaları. Biz apartmandan çıktık, gittik, arabaya koyduk eşyaları, Allah’ım dedim ya, soramıyoruz da şimdi nereye gideceğiz diye. Ben nereye diye hiç soramadım, şeyhime. Ben arabaya bindiğimde, ‘Nereye gidiyoruz?’ diye hiç sormadım, edep ettim. Hiçbir şey demediğinde, kendimce rabıta ettim kendisine, yanı başımda dururken nereye gideyim diye. Rabıtada ne dediyse oraya doğru gittim. Bazen de sordu böyle: ‘Mustafa Efendi, nereye gidiyoruz?’ dedi. ‘Nereye emredersiniz, oraya gidelim efendim,’ diyordum. ‘Biz nerdeyiz?’ diyordu. Hiç unutmuyorum, ‘Biz nerdeyiz Mustafa Efendi?’ dedi. ‘Kütahya’ya yaklaştık, Efendim,’ dedim. ‘Kütahya’ya yaklaştık efendim’ dedim. Kütahya’ya yaklaştık dedim. Alâ, Afyon’a gidelim yemek yiyelim orada’ dedi. ‘Bir yemek ısmarlayayım ben sana,’ dedi. ‘Emredersiniz, efendim,’ dedim. Gittik Afyon’a, ikbal, marka reklamı gibi olsun, umurumda değil.
Oturduk ikbal’e, o bana baktı böyle, gözleri doldu. Onun gözleri dolunca, bende aktı tabii. ‘Hadi Mustafa efendi, topla kendini,’ dedi. ‘Hadi,’ dedi, ‘o yediklerimizden söyle’ dedi. Gittim, garson dedi ki, ‘Başın sağ olsun, birader’ dedi ‘Allah razı olsun, dostlar sağ olsun’ dedim. Hani birisi öldü diyor, gözümden akıyor ya. Kendi kendime dedim, şimdi bu adam başın sağ olsun dedi, ben şimdi tandır söyleyeceğim. Bir de ekmek kadayıfı. Dedim iki tane tandır, iki tane kaymaklı ekmek kadayıfı. Adam bana bakıyor hem başın sağ olsun dedim hem bu adam ne iş gibisinden. Dedim bir zahmet, biz filanca yerdeyiz. ‘Tamam hacı abi, ben göndereceğim oraya’ dedi. Tabi oraya gidinceye kadar gözümün yaşını sildim, toparladım, yemek yiyemeyeceğiz çünkü. Derledim toparladım kendimi, oturduk neyse. Mustafa efendi, buranın bu yemeğini dedi sen iyi tespit ettin, güzel yapıyorlar burada, dedi. ‘Yapıyorlar, efendim,’ dedim. Tandırları yedik, üzerine ekmek kadayıflarını yedik. Garsonu çağırdı, ‘Ağaya bir sade kahve yap, yanına bir de sade soda’ dedi. ‘Bana da bir orta şekerli yap ama benim kahvemi süz’ dedi. Adam anlayamadı, ben tarif ettim nasıl yapacağını. Kahveleri içtik. ‘Mustafa efendi, şimdi nereye
gidelim?’ dedi. ‘Nereye derseniz, oraya gideriz efendim,’ dedim. ‘Hadi beni Konya’ya bırak o zaman’ dedi. ‘Emredersiniz efendim’ dedim. Ordan Konya’ya bıraktım. Konya’ya gittik, orda hiç bilmediğim bir eve gittik. Şurdan gir, burdan gir, burdan çık, burdan gir, şurdan gir, burdan çık…Öyle navigasyon mavigasyon yok yani. Öyle baktı, ‘Hah, burda dur’ dedi. Durdum ben orda. Kadın, erkek ev sahibi, nasıl koşa koşa geliyor, ‘Efendim, hoş geldiniz’ diye. Neyse, eşyalarını çıkardım oraya. Tabi dervişi tanıdım, adamı. ‘Mustafa efendi, beni buraya bıraktığını kimseye söyleme’ dedi. ‘Emredersiniz, efendim,’ dedim.
Bunlar böyle mahrem işler ama ‘uşaklar arar seni’ dedi. Uşaklar dediği oğulları. Onlara da söyleme dedi. ‘Emredersiniz efendim’ dedim, bıraktım orda. Tabi bu arada beni arayan arayana. Cep telefonu var, yani Şeyh efendinin yanında, açmıyorum. Sonra bindim arabaya, bana “dön, Bursa’ya’ dedi. Bursa’ya dönüyorum, arıyorlar beni. tabi, ‘Mustafa abi, selamünaleyküm.’ ‘Aleykümselam’, “Efendi nerde?’ ‘Efendi istirahat ediyor, bir sıkıntı yok’ ben şimdi. ‘Nerede?’ ‘Yerle göğün arasında.’ “Abi, sen neredesin? ‘Ben de yerle göğün arasındayım.’ O ara, benim repliğim oldu bu yerle göğün arasında. Velhasılıkelam, yani şeyhin dediği tecelli ediyor. Uşağın birisi aradı, ‘Selamünaleyküm.’ ‘Aleykümselam.’ ‘Hacı abi’, ‘buyur.’ ‘Babam nerde?’ ‘Baban emin bir yerde, dinleniyor.’ ‘Nerde?’ ‘Yerle göğün arasında.’ ‘Abi, bize de mi?’ ‘Canım kardeşim, babanız iyi bir yerde dinleniyor, rahatsız edilmek istemiyor. Telefonunu açtığında nerde olduğunu ona sor.’ ‘Ya abi, babama ulaşamıyoruz.’ ‘Evet, ulaşamayacaksınız. O yüzden ya rabıta edin, ulaşın ya da ulaşamayacaksınız.’ ‘Aa, bu cevap iyi’ dedim. Kızdı biraz bana ama ardından diyorum ki rabıta edin, ulaşın kardeşim! Babanız, üstadınız…Herkes baba diyor Şeyh Efendi’ye. ‘Babanız mı?’ ‘Evet’, baba demek, baba diyorsan ya senin baban, canın demek. Rabıta et, gör nerde olduğunu.’ işte bu da eskiden bir anı olsun size. Selamünaleyküm…Geçiyor işte, geçmeyen bir şey kalmıyor…”
TASAVVUF VAKFI MERKEZ
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 7 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-0-7 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Vird, Zikir, Tevhîd, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı