Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 2012-2019. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 2012-2019. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 7 • 17/29

Mesnevî-i Şerîf 2012-2019. Beyitler Şerhi Hakkında

2012-2019. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamunaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammedi Hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakça yaşayan batılı batıl bilip batıla karşı mücadele edenlerden eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammedi Kur’an ve sünnet-i seniyyeye sımsıkı yapılanlardan eylesin. Nerde Müslümanlara bir zulüm varsa zulmedenlerden Cenab-ı Hak intikamımızı alsın. Müslümanların kanını, ırzını, namusunu yerle yeksan edenlerden Cenab-ı Hak hepsinin de intikamını alsın. Amin. Ecmain. Bugün biraz tehirli oldu; sonradan tanışıp sonra çok samimi olduğumuz Erhan Acar abimiz ziyaretimize gelmiş, Allah razı olsun. Kısa bir beraberlikten sonra devam eden bir dostluk, bir beraberlik oldu. Cenab-ı Hakka hamd olsun, Cenab-ı Hak birbirimizi sevdirdi, birbirimize karşı muhabbet hissettik. Kanlarımız uyuştu, damarlarımız uyuştu. Kan, damar uyuyunca böyle bir dostluk meydana geldi. Allah razı olsun. Biz böyle hamd olsun Cenab-ı Hakka, birbirimizden memnun hep böyle olduk. Cenab-ı Hak inşallah bu dünyalık değil ahirette de beraber eylesin inşallah. Biz kendisinden bir zarar görmedik, herhalde o da benden görmemiştir. Böyle bir dostluk peydah oldu, inşallah o dostluğumuz daim olur inşallah. Yolculuklarımız oldu beraber. Böyle dostluğumuz, kardeşliğimiz, abi kardeşliğimiz oldu. O benden büyük tabi de yaş olarak ama biz böyle abi kardeş, böyle bir hususi bir dostluk oluştu hamd olsun, o dostluğumuz da devam ediyor inşallah. Bizim dosluklarımız mezara kadar değil, mezardan sonra unutanlardan değiliz, bizim dostluklarımız ebedi. Rabbim ebedi olanlardan eylesin. Unutan, vefasızlık yapan, gaflete düşüp de hainlik yapanlardan eylemesin. Çünkü o

unutan, vefasızlık yapan, hainlik yapanlar, mahşerde salihlerle beraber olmazlar. Velev ki namaz da kılsa hainse, vefasızsa velev ki oruç da tutsa hainse vefasızsa onların bayrakları ayrıdır. Mahşer yerinde onlar, vefasızlar ve hainler ayrılırlar. Vefasızların ve hainlerin ayrı bir toplanma merkezi vardır mahşerde, orda toplanırlar. O yüzden vefasızlık yapmayın hiç kimseye. insanlık vefadan geçer. insanlık vefasız olmamaktan geçer, hain olmamaktan geçer, nankör olmamaktan geçer. Bir kimse namaz da kılsa nankörse, hainse, vefasızsa o kimseden hayır gelmez. Bir kimse oruç da tutsa ama o kimse vefasızsa hainse nankörse ondan hayır gelmez.

O yüzden insanlık namazla oruçla ölçülmez. insanlık, erdemliliği insanlık faktörleri farklı bir şeydir. Bu böyle, hata şurda; insanlar bunları namazla, oruçla ölüyorlar, bu böyle doğru ölçü değildir. Hazreti Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem hazretleri ‘Ümmetimin namazı, orucu sizi aldatmasın’, der. Siz onların muamelesine bakın. Bir insanın namazı, abdesti, orucu ehli tarikat olması, bir dergaha bağlanması, bir şeyhe intisap etmesi o ölçü değildir. Ölçü onun muamelesidir. Muamele. Vefasızlık mı etti, hainlik mi etti arkadaşını sattı mı kardeşini sattı mı? Eşine mi vefasızlık yaptı, çocuğuna mı vefasızlık yaptı? Eş eşe mi vefasızlık etti? Eş eşe mi hainlik yaptı? Çünkü insanı insan eden erdemlilikler bunlardır. Bir kimse hafız olabilir, Kur’an’ı yutmuş olabilir vefasızdır. Onunla yol gidilmez. Bir kimsenin alnı secdeden kalkmıyordur, haindir, onunla yol gidilmez. Bir kimse arkanı döndüğünde bir dolap çeviriyordur, isterse her gece senle zikrullah yapsın, onunla yol gidilmez. Çünkü hayat yolu engebelidir, inişli çıkışlıdır, arızalıdır, dikenlidir, sıkıntılarla doludur hayat yolu. O hayatı yaşarken insan, etrafındakileri ancak o zaman tanımlar. Bir sıkıntı geldiğinde, bir dert geldiğinde, bir problem geldiğinde, bir taraftan boğazın sıkıldığında, bir taraftan burnunu, elini, kolunu kaptırdığında senin gerçek dostun, arkadaşın, eşin, çocuğun meydana çıkar. Öbür türlü meydana çıkmaz. Para var, pul var, huzur var, lay lay lom var, gayet güzel. Olmayınca ne olacak? Başına bir sıkıntı gelince ne olacak? Başına bir dert gelince ne olacak? Başına bir gam, bir keder gelince ne olacak? Kim kalacak yanında? Bu önemlidir. insanın ayağı tökezler, dili sürçer, eli kolu sürçer; insan bu, sürçer. Bir şeye güç yetiremez, olabilir, bir şeyde hesabı tutmaz, olabilir. Bu esnada etrafındakiler ne yapıyor? Seni seviyorum diyenler ne yapıyor? Bu önemlidir, bakın önemli olan budur. O yüzden ben böyle yüzüne karşı methetmek istemem ama öyle bir insanların dar olarak gördüğü ama dar olmayan, insanların sıkıntılı gördüğü ama sıkıntılı olmayan bir zaman perspektifinde tanıştık. Hamdolsun böyle dostluğumuz, arkadaşlığımız, kardeşliğimiz devam etti. inşallah devam eder gider, Allah’ın izniyle. Zahmet etmiş, Allah razı olsun, ziyaretimize gelmiş, huzurlarınızda tekrar teşekkür ediyorum kendisine, böyle ben ondan büyüğüm falan diye

düşünmemiş. Ben ondan küçüğüm, ben onun kardeşiyim. Allah razı olsun inşallah. Evet, konu başlığı. Biraz burdan girelim inşallah:

“Ayşe’nin (Allah ondan razı olsun) Mustafa sallallahü ve sellem e, ‘Bugün yağmur yağdı. Sen mezarlığa gittiğin halde neden elbisen ıslak değil’ diye sorması.”

Bir gün Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri, sahabeden bir kimse vefat eder, vefat edince o gün yağmurlu bir gündü. Hazreti Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem hazretleri kabristana gider. Hazreti Peygamber Efendimizin en önemli özelliklerinden birisi şu: Hastayı ziyaret eder, birisi vefat ederse kabristana kadar gider, o defnedildi, onun başında duasını okur, döner. O vefat eden kişinin ailesini de ziyaret eder. Yine böyle bir defin işlemi var. O gün Hazreti Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem hazretleri defin işlemi için gidiyor. Yağmur yağıyor ama ıslanmıyor. Bu da peygamberlik mucizelerinden bir mucize.

“Mustafa, bir gün dostlarından birinin cenazesiyle ve dostlarla me-

Tabi bunu böyle okur geçerdim ama biraz da böyle mezarlık ve defin adabıyla alakalı birkaç tane de hadis koyma zarureti gördüm çünkü bu benim geldiğim ilçede böyle değildi. Bursa’ya geldiğimde gördüm onu. Mesela birisi vefat ediyor; annesi, babası, kardeşi neyse, ondan sonra, vefat ettiği zaman mezarlıklarda canım ve ayran dağıtılıyor. Bu böyle benim çocukluğumda yoktu, gençliğimde de yoktu. Yeni derviş olduğumda da Bayındır’da yoktu. Ben bunu Bursa’da gördüm. Bu, sünnet-i seniyyede olmayan bir şey.

O yüzden biraz hani ölüm ve mezarlıkla alakalı bir iki hadisi şerif inşallah: ‘Kim cenazeyi takip eder ve üç kere taşırsa, ölen kardeşine karşı olan borcunu ödemiş olur.’ Hani bizde bu çok güzel bir sünnet-i seniyye işleniyor. Hani cenazeyi taşımak için herkes sıraya giriyor kim diyor üç sefer onu sıraya girip onu taşırsa hani o ölen kimseye karşı borcunu, kardeşlik borcunu ifa etmiş olur. ‘Cenazeyi ne sesle ne de ateşle takip etmeyin.’(Muvatta ve Ebu Davud) Yani cenaze bu manada hani böyle şimdi yeni çıktı ya bi düttürü ötürüp de şehitlerin cenazesini filan öyle götürüyorlar, bu da yok, bu da bidat. Yani böyle bir ses çıkarma, boru çalma, borazan çalma, davul dümbek çalma filan, alkışlarla, ıslıklarla, bu yok cenazeyi definde. Tekbir var, tevhid var. Tekbir ve tevhid var. Öbür türlü hani ateş yakmak, bunlar da ateşperestlerin adeti, onlar da cenaze için bu hani meşaleler var ya onlar da cenazeyi meşale yakaraktan götürüyorlar bu da normalde ateşperestlerin adeti. ‘Yine cenazede çabuk olun. Eğer Salih biri ise kendisine iyilik yapmış olursunuz, öyle biri değilse belayı bir an önce sırtınızdan atmış olursunuz.’ Cenazeyi bekletmemek yani normalde işte ama şu anda da mecbur, insanların

yakınları, en yakınları dışarda. Öyle olunca işte son görevlerini onlar da yapsın diye işte Almanya’dan gelecek olan var, başka bir ilden, başka bir ilçeden gelecek olanlar var, hani bu böyle sünnet-i seniyye de yavaş yavaş ortadan kaldırılıyor gibi ama mecbur kalıyor insan. işte oğlu var, kızı var, işte son vazifesini yerine getirsinler diye bekletiliyor. ‘Sizden biri bir cenazenin geçtiğini görürse, cenazeyle birlikte yürümese bile cenazeyi geride bırakıncaya veya cenaze kendisini geride bırakıncaya veya cenaze onu geride bırakmadan yere konuncaya kadar oturmasın. Hani cenazeye biz bu noktada ne yaparız? Hürmet ederiz. Yani cenaze gelmezden önce ayağa kalkacaksın, senin önünden geçti gitti, o zaman oturabilirsin veya cenazeyi takip edeceksin, tanıdığın değil, işin var, müsait değilsin ama cenaze geçinceye kadar ne yapacaksın? Bekleyeceksin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bazen cenazenin önünde yürüdüğü görülmüş ama genelde cenazenin önüne geçmemişler, cenazenin arkasından takip etmişler genel olarak ama bu konuda her iki tarafta her iki şekilde de hadis-i şerif var ama biz yine saygı gösteririz, cenazeyi önden hani önümüzden de geçse pardon biz cenazenin önüne geçmemeye gayret edelim ve tekrar söylüyorum hani ölen kimsenin evinde cenazeye gelenlere bir şeyler ikram etmek bu da var sünnette ama ölünün evinde yemek pişmez. Bu da sünnette var, oraya eve yemek göndermek de sünnet veya yiyecek göndermek çünkü orada taziyeye gelenler var, taziyeye gelenlerden dolayı ev halkı yemek pişiremez oraya yemek göndermek de sünnet, Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem hazretleri öyle yapmış ama tekrar bunun altını çizerekten söylüyorum, mezarlıklarda bir şey yenilip içilmesi caiz değildir. Buna son örnek, Allah razı olsun Hacı Cafer’e dedim, Hacı Cafer, evin önünde dedim ne yapacaksanız yapın, ondan sonra dedim hani şey de ne o, mezarlıkta dedim bir şey dağıtmayın çünkü sünnet-i seniyyede yok. Rabbim bizi sünneti seniyyeye uyanlardan eylesin.

“Onun mezarına toprak doldurdu, tohumunu yer altında diriltti..

Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri o sahabeyi mezarına yerleştirdi ve onun duasını etti. Yine Ebu Davud’da hadisi şerif: “Kardeşiniz için Allah’tan mağfiret talep edin, onun için karşılaşacağı sorgulamada metanet dileyin. Zira şimdi ona hesap sorulacak.” buyurdu Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri. Normalde ölünün defni tamamlandıktan sonra bunu sahabeye söylerdi; “Hani böyle böyle, ona hayır duada bulunun, ona dua edin” diye. Yine bakın, bu hadisi şerifi koydum. Şimdi kabir azabını reddeden bazı ilahiyat profesörleri var, bu hadisle sabit. Hadisi inkâr ediyorlar, Allah muhafaza eylesin: “Ayşe validemiz, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem e kabir azabından sordu. Aleyhissalatu vesselam,

“Evet, kabir azabı haktır. Onlar kabirde azap çekerler, onların azabını hayvanlar işitir” buyurdu.

Hazreti Ayşe der ki: “Bundan sonra sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri namaz kılıp da namazında kabir azabından istiaze etmediğini, yani sakınmadığını hiç görmedim.”(Buhari, Müslim, Nesai) Tabi normal şartlarda, bu kabre indirildikten sonra ona dua etmek, onun için tövbe etmek, ona normalde hakkında hayır dilemek sünnetin içerisinde. Fakat Hazreti Pir burada başka bir şey söylüyor: “Tohumunu yer altında diriltti.” Sahabe vefat etti; onu tohum olarak görüyor Hazreti Mevlana. Diyor ki “Tohumunu yer altında diriltti.” Şimdi, bir şeyin tohumunu ekersiniz, toprakta dirilir. Tohum ne olur? Yeşerir, ağaç haline gelir, bitki haline gelir. Normalde oysa ektiğiniz tohumdur. işte burada da Hazreti Mevlana, ölümü bir son olarak görmüyor; ölümü başka bir başlangıç olarak görüyor ve yeni bir başlangıcın habercisi, ölümü öyle görüyor. Zaten ehli tasavvuf ölümü son olarak görmez; ölüm bir son değildir, ölüm yeni bir hayatın başlangıcıdır. Yeni bir hayatın başlangıcı. Ölen bedendir çünkü. Ruh ölü değildir. Ruhun ölümü tatması başka bir şeydir, ölmesi başka bir şeydir. Her nefis ölümü tadıcıdır. Sudan aldın, bir yudum içtin, suyu tattın. Bitki çayı var, içtin tattın; çay var, içtin, tattın. Ölüm, tatmak içindir; ölümü tadarsın ama bu senin yok olduğun anlamına gelmez. Bu senin yok olmadığını gösterir. Bu dünyada herkes ölümü tadar ve beden bu manada çürür gider. Bedenle bir işimiz yok ama o, yeni bir başlangıçtır.

O yüzden toprakla, hani kabrin toprakla doldurulması bedenin ölümüdür. Bedenin ölümü ve bedenin bu manada çürümesidir. Beden toprakta yok olurken, ölürken asıl tohum dikilmiş olur. O tohumun dikilmesi ise ruhun, ruhun bedenden ayrılıp ayrı bir perdeye geçmesi ve ayrı bir perdede varoluşun tecelliyatıdır. Ruh artık beden kafesinden kurtulmuş, ayrı bir perdede, ayrı bir perdede hayatı devam etmektedir. Ama bu kabir hayatında ya cehenneme bakaraktan cehennem acısı çeker, ya da cennete bakaraktan cennetin tadını yaşar ya da cemalullahı seyrederekten, cemalullahı seyrederken cemalullahtaki fenâlığı yaşar. Hazreti Pir devam ediyor:

“Bu ağaçlar, toprak altındaki insanlara benzerler; ellerini topraktan çıkarıp halka doğru yüz türlü işaretlerde bulunurlar. Duyana söz söylerler. Yeşil dilleriyle, uzun elleriyle toprağın içindeki sırları anlatırlar.”

Bu gördüğünüz ağaçlar, bu yeşillikler, bu bitkiler toprağa ekilen tohumların yeryüzünde neşvü nema bulması, meyve vermesi, sebze vermesi…Nasıl tohum toprağa dikildikten sonra ağaç haline gelip meyve veriyorsa ve bütün bu ağaçlar, bu bitkiler bize bir şey anlatmakta; onu da isra 44. ayet-i kerime bize naklediyor: “Yedi gök, yer ve onlarda bulunan varlıklar Allah’ı tesbih ve tenzih ederler. Aslında hiçbir şey yoktur ki hamd ile Allah’ı

tesbih etmesin. Ne var ki siz onların tesbih etmesini anlamazsınız. Şüphesiz ki Allah, çok yumuşak davranan ve çok affedendir.” Nasıl Hazreti Pir dedi ki: “Bu ağaçlar toprak altındaki insanlara benzerler; ellerini topraktan çıkarıp halka doğru yüz türlü işaretlerde bulunurlar.” Yani sen o ağacı dinlesen, lisan-ı kalp ile ağaç sana 100 tane doğru söyleyecek. Çünkü senin gözünün gördüğü, görmediği canlı veya cansız gördüğün bütün her şey Allah’ı tesbih etmekte, tenzih etmekte, hamd etmekte. Eğer onu duyacak bir kulağın var ise o ağaç da o bitki de o meyve de sana çok dersler verecek. E senin ağaca normalde, bitkiye ihtiyacın yok ama sen bir kabrin başına da gitsen, o da sana çok ders verecek. Ağaç konuşur da kabirdeki konuşmaz mı? Meyve konuşur da kabirdeki konuşmaz mı? Meyvenin hamdini dinlersen, kabirdekini de dinlersin. Ağacın sana konuştuğunu söylersen, konuştuğunu sen dinlersen, kabrin içindekini de… Emir Sultan hazretlerinin başına gittiğinde onun da ne söylediğini dinlersin. Yunustan söylemek kolay, “Sordum sarı çiçeğe, annen baban var mıdır? Çiçek dedi: Derviş baba, annem babam topraktır.” iyi, sen neden bir Yunus olmadın da sormadın sarı çiçeğe? Sen neden bir Yunus olmadın, sormadın güle? Sen neden bir Yunus olmadın, ağaca neden sormadın? Kuşa neden sormadın? Böceğe neden sormadın? Mükavenat komple Allah’ı hamd ederken sende neden o kulak yok? Sen neden o hamdi dinlemedin?

Kainatta bir zikir senfonisi var, bütün her şey kendi limanında Allah’ı zikrediyor. Sen birisini yakalayabildin mi? Bunların zikri hafi değil, kalbi değil, cehri zikrullah ediyor. Güneş de cehri zikrullah ediyor, ay da cehri zikrullah ediyor, rüzgar da cehri zikrullah ediyor, sıcaklık, soğukluk cehri zikrullah ediyor. Kainattaki gözünüzün gördüğü, görmediği her şey cehri zikrullah ediyor. Hepsinin de bir zikrullah frekansı var. Sen birbirine hiç denk gelmedin mi? Hiçbirisinin de zikrullah frekansına denk gelmedin mi? O esnada selvi “Hu” esmasını mı çekiyor, dinledin mi? Ha, çıktın; yeşillikler güzel, çamlıklar güzel, Uludağ güzel, harika…Dinledin mi? O kuşcağız öterken hangi esmayı çekiyor? Hu esmasını mı çekiyor, yoksa şükür esması mı çekiyor? Hamdi nasıl dile getirmiş? Hangi esmayla hamd ediyor? Veya senin kedi olarak gördüğün, köpek olarak gördüğün çok affedersiniz, merkep olarak gördüğün, at olarak gördüğün, inek, koyun, keçi…Hangi hayvanı görürsen gör, hangi esmayı zikrediyor? Hangi esmayla Allah’a hamd ediyor? O zaman biz kainatın, ayet-i kerimede, “Kainat Allah’ı zikrediyorsa yer ve gök arasındaki bütün her şey ona hamd ediyorsa,” o zaman bize çok şey söyleniyor, duyan kulak için ama kalpler örtülmüş bizim. Hicap perdesi olmuş; yalandan, dolandan, gıybetten, dedikodudan, haram yiyip içmekten, ağzımıza sahip olamamaktan, dedikodudan, gıybetten, eşlerin birbirine olan davranışlarından, anne-baba-çocuk davranışlarından… Bizi ilgilendiren

bütün hadiselerde biz hata yapmışız. Kalbimiz bizim hicap perdesiyle perdelenmiş. Perdelenince biz burnumuzun ucundaki bir şeyin dahi hamdini, zikrini, tesbihini, teşbihini duyamaz hale gelmişiz. Bu konuda da bir çabamız yok. Bu konuda da herhangi bir çabamız yok. Namazı kılalım, orucu tutalım; meselemiz bitti. O noktada kalıyoruz.

O noktada kalınca biz derinlemesine nüfuz etmiyoruz. Yoksa biz derinlemesine nüfuz etmiş olsak…Çünkü sahabe öyleydi. Hazreti Ömer Efendimiz gitti, kabrin başına: “Ya falanca, Allah’ın vaadini şimdi duydun mu?” dedi. Gördün mü? Kabirden ses geldi: “Ya ey Emire’l Mü’minin, gördüm,” dedi, “duydum.” Bakın, Hazreti Ömer, sahabenin içerisinde en akılcı olan; kabirdekiyle konuşuyor. Biz konuştuk mu? Babamızı gömdük, babamızla konuştuk mu? Annemizi gömdük, annemizle konuştuk mu? Çocuğumuzu gömdük, çok seviyoruz ya, konuştuk mu? Eşimizi gömdük, konuştuk mu? “Ey eşim, nasılsın? Allah sana nasıl muamelede bulundu? Baba, Allah sana nasıl muamelede bulundu? Nasılsın?” diyebildik mi? Bunları bize öğretmediler. Sahabe de insandı. Evet, Hazreti Muhammedi Mustafa’nın(s.a.v.) terbiyesinde büyüdü, eyvallah. iyi, sonradan gelenler de var, o silsile devam ediyor. Kabirdeki kimselerle görüşenler, konuşanlar var. Bunları böyle söylüyorum ya, evet, sosyal medyadan atıyorlar boyna, bilmiyor cahil insanlar, bunu da uçuk bir muhabbet olarak görüyorlar.

Millet şeyh efendiyle bir kabrin başına gitmeye çekinirdi. Hele yanında duracaksın, tiril tiril titrersin. Hemen yandan vurur böyle, “Ne gördün ağa?” Hemen, hiç! Biri hiç ummuyordu. Biri kabrin başında, ‘ne gördün ağa?” dedi, ona. O kaldı: “Hiçbir şey göremedim, efendim.” Dedi. Yaptığı meslekle alakalı, şimdi mesleğini söylesem kim olduğunu anlayacak bazı arkadaşlar, o yüzden söylemiyorum. “Şunu da mı görmedin?” dedi, mesleğiyle alakalı. Renkten renge girdi. “Yaaa” dedi, “Heva hevesinize uyuyorsunuz, nefsinize uyuyorsunuz.” dedi. Şatahat eder gibi döndü: “Mustafa Efendi, ne dedi?” dedi. Bak, “Ne gördün” demiyor, “Ne dedi?” dedi. Ben de, “Bunu, bunu, bunu, bunu dedi Efendim” dedim. Döndü ona, “Duydun mu?” dedi, “Duydun mu?” dedi ona. Kaldı. Sonra ne zaman denk gelsem, şeyh efendiden üç beş adım geride…Onun kapsama alanının dışına çıkıyor. Genelde millet kapsama alanının dışına çıkardı. Şeyh efendi sorardı çünkü. Hiç!

Demek ki dervişlikte bu var, öyle havalanmaya bakmıyor bu iş. Birisi soruyor, “Ne gördün?” demiyor, “Ne dedi?” diyor. Bak, “Ne gördün?” ayrı, “Ne dedi?” ayrı. Senin gördüğünü biliyor, “Ne dedi sana?” diyor. Demek ki o kabirdekiler, siz onlara ölü demeyiniz. Şehitler, peygamberler, salihler… Siz onlara ölü demeyiniz. Emir Sultan’a ölü diyemezsin. Üftade Hazretlerine ölü diyemezsin. Evet, ziyaret etmek muhakkak güzel bir hareket, sandukanın altından haber ver bana, sandukanın altından haber ver bana! Asıl

önemli olan o. işte her şey Allah’ı hamd ediyor, her şey Allah’ı zikrediyor. Sen onu duyuyor musun? O frekansa giriyor musun? O frekanstan bir ses alıyor musun? Bu neyle mümkün? Bu, haramlardan uzak duracaksın, farzları yerine getireceksin ve Allah’ı çokça zikredeceksin ve o Hazreti Pir tabi ağaçların köklerini insanlara benzetiyor. Müthiş bir teşbih var burada, benzetme var yani ve ağacın kökü toprağın içerisinde, meyveleri dışında. Orda iki hayat var. Bir görünen hayat var: meyve ve yaprakları, dalları. Bir de görünmeyen var, kökü. Görünmeyen senin kökün, o görünmüyor. Senin meyvenden senin kökünü bileceğiz. Senin meyvenden senin kökünü bileceğiz. Meyven acıysa sen acısın, kardeş, kökün acı! Senin meyven tatlıysa, hoşsa, yenilebilirse senin kökün sağlam, harika. Tohumun da sağlam. Ya evet, tohumun sağlamsa, senin meyven de sağlam. Sen yenilebilirsin, sofraya konulabilirsin, sen bir misafire sunulabilirsin. Ama yok, meyven acı…O zaman köküne dikkat et, kendine dikkat et. Meyven nasıl acı? Dilinden çıkan acı, gözünden çıkan acı, elinden çıkan acı, ayağından çıkan acı. Tat vermiyorsun, lezzet vermiyorsun. Bu neden kaynaklanıyor? Bu, senin kökünden kaynaklanıyor. Senin terbiye edilmediğinden, aşılanmadığını gösteriyor. Allah muhafaza eylesin. Amin.

“Kazlar gibi başlarını su içine çekmişler, karga gibiyken tavus haline

Karga, çirkinliği temsil ediyor burada kötü ahlakı temsil ediyor. Tavus ise güzelliği temsil eder ya hep ama tavusun da derdi vardır. Nedir? Tavusun ayaklarıdır derdi. Tavus ayaklarına bakar, ayaklarına bakınca kibrini yener. Her güzelin ayakları vardır, kibirlenme. Cenab-ı Hak sana bir şey takmıştır; ayağına bak, kibrini yen. Öyle “güzelim” diye hava atma. Bak, tavus da çok güzel ama ayakları çıplak. Öyle kendi kendine havalanma; senden daha yakışıklısı var ismail! Tabi, benim oğlum, Allah Allah! Kaldır elini, Erhan Acar kim acaba bu yakışıklı diyor. O yüzden Allah, güzel görünmeyen bir şeyi güzelleştirir. Tövbe ile, zikirle güzelleşebilirsin. Karga ahlakından tavus olabilirsin. Bu yol kapalı değil. Cenab-ı Hak, Cenab-ı Hak eğer ona yaslanır, ona dayanırsan, ummadığın yerden sana güzellikler nasip eder. insan, değişen ve dönüşen bir varlıktır. insan, değişen ve dönüşen bir varlıktır, vahşilikten kemâlâta geçebilir mi? Evet. Çünkü Cenab-ı Hak, o değişmeyi ve dönüşmeyi göze alırsa, Allah onu değiştirir ve dönüştürür. Kötüye gitmek istersen kötüye dönüşürsün; iyiye gitmek istersen iyiye dönüşürsün. iyilik kapısı da açıktır herkese, kötülük kapısı da açıktır. Sen ne tarafa meyledersen, Cenab-ı Hak senin o tarafına doğru yolunu açar. Bunu isteyen sensin yalnız, bunu isteyen sensin. Yani sen bir kötülük yaptığında

şunu deme: Allah’ı suçlama. Yani, “Cenab-ı Hak takdir etmiş, ben bu kötülüğü yaptım” Ha Senin hiçbir suçun yok, sen tertemizsin! Öyle bir şey yok. Allah bizi affetsin.

“Allah onları kış vakti hapsetmişse de baharda o kargaları tavus haline getirir. Kışın onlara ölüm vermişse de bahar yüzünden yine diriltip yapraklandırır, yeşertir.”

Hakkınızı helal edin. Bu beyiti çünkü normalde birayla uzun söylemişim ama neyse, bitirivereyim artık, bunu da bir dahaki haftaya 220’den başlayalım. Rum suresi, ayet 50: “Allah’ın rahmetinin izlerine bir bak; ölümden sonra yeryüzüne nasıl hayat veriyor! Şüphesiz o, ölüleri de böyle diriltecektir. O, her şeye kadirdir.” Burda hani Hazreti Pir dedi ya: “Allah onları kış vakti hapsetmiş de baharda o kargaları tavus haline getirir.” Kışın onlara ölüm vermişse de bahar yüzünden yine diriltip yapraklandırır. Yani Cenab-ı Hak bir kışı yaşatır sana. Kışı yaşattıysa sabret, mücadele et. Bahar yakındır. Gecenin en karanlık noktası, aydınlığın başlangıç noktasıdır. O yüzden normalde nasıl Cenab-ı Hak sonbahar geldiğinde bütün bitkiler, ağaçlar yapraklarını dökerler, her şey yok olur gider ama Cenab-ı Hak yağmurla onları bereketlendirir, yeniden diriltir. O yüzden, yeryüzünü nasıl yeniden diriltiyorsa seni de yeniden diriltir. Sen haramlarla kendini öldürürsün, tövbe suyuyla yeniden dirilirsin. Zikrullah ile kemâle erersin. Nasıl bahar yağmurlarıyla Cenab-ı Hak bütün arzı yemyeşil ediyorsa, birçok bitki, börtü, böcek, ne bileyim işte kuşlar, hayvanlarla cıvıl cıvıl hale getiriyorsa, seni de aynı hale getirir, ümidini kesme. Kış çünkü ölümdür; durgunluktur, geçici bir sondur kış, burdaki tabirle ama bahar, yeniden hayatın başlangıcı, yeniden doğuştur. Yeniden ümit etmektir, yeniden o durgunluktan canlılığa geçmektir, yeniden ölümden hayata geçmektir. işte, sen normalde karga gibi çirkindin, sıradan bir insandın ama normalde Allah’a yöneldin, tövbe ettin, zikrettin, doğru insan oldun. Cenab-ı Hak seni tavus gibi yaptı, seni sevdi. Seni sevince de Cebrail’e dedi ki: “Ey Cebrail, ben filancayı sevdim. Gök halkına nida et, onlar da sevsin. Sen de sev.” Cebrail nida etti gök halkına: “Ey gök halkı, Allah filancayı sevdi, siz de sevin.” Melekler mümin kulların kalbine ilham etti: “Allah filancayı sevdi, siz de sevin.” dedi ve mümin kullar da onu sevdi. Oysa sen önceden çirkindin. Üzerinde sevilecek bir şey yoktu ama sen Allah’a yöneldin, Allah’a teslim oldun, Cenab-ı Hak senin günahlarını affetti, seni süsledi, seni sevimli hale getirdi, seni yeniden yeşertti. Senin üzerinde yeniden iyilikleri, güzellikleri neşv-ü nevâ eyledi. “iyilikler Rabbinizden, kötülükler de nefsinizden. Öyle olunca, sen normalde manevi bir güzelliğe, manevi bir alana geçtin, bahar bahçesi gibi oldun, gül bahçesi gibi oldun, gül dalında gül oldun, bülbüller gibi dalında şakımaya başladı. Oysa sen önceden karga gibiydin; necislerin, leşlerin peşinde

giderdin. Amma velakin tövbe ettin, geri döndün, Cenab-ı Hak seni gül bahçesinde gül dalı gibi eyledi ve sen Bülbül’ün peşinden koşarken, bülbül geldi senin dalına kondu, sana şakımaya başladı. En güzel namelerini senin için söyledi ve en güzel nameleri seher vaktinde söyledi. Hatta bir an gaflete düştün, “Nerede bu bülbül?” diye aradın mı sonradan uyandın ki o Bülbül ötelerden gelme. Sen kendini gül dalında, gül bahçesinde gördün. “Nerede acaba?” dedin, baktın, oysa sen yakaza koltuğunda oturuyorsun. Ha, dedin ki, “Bu gül bahçesi ötelerden bir gül bahçesiymiş, bu gül dalı ötelerden bir gül dalıyım, bu gül dalında konan bülbül ötelerdenmiş” ve Cenab-ı Hak seni ne yaptı? Temizledi, yeniden diriltti, yeniden bahar bahçesi haline getirdi. Yeniden senin göğsüne bahar kokularını saçtı ve sen bir kokladın ki o koku Yemen’den gelmekte. Çünkü hadis-i şerifte buyurdu ya Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem : “Rahman’ın kokusu Yemen bölgesinden gelmekte.” Demek ki o Rahman’ın kokusu seher vaktinde seni böyle yalazadı gitti. Ege Bölgesi’nde “yalazamak” derler; sıcak vurur insana, “yalaz vurdu” derler. Sıcak vurur veyahut da Bayındır’da normalde kışın poyraz vurur çok; poyraz vurunca “Poyraz yalazladı, Poyraz vurdu onu” derler. Aslında görünen bir şey yoktur, sıcak veya soğuk seni yalazlar, etkiler. yani seni, sıcağı görmezsiniz, hissedersiniz, soğuğu görmezsiniz hissedersiniz. Senin vücudunda o bir etki bırakır. işte, sen Allah’ı seversen, zikredersen, tövbe edersen, sen Cenab-ı Hak’kın yolunda yürürsen, evet, seni bahar bahçelerine döndürür, dalına güller kondurur, güller şakımaya başlar. Şakımaya başlayınca, şakıması “cik cik cik” diye ötmesi değil, Allah’ı zikretmeye başlarlar. Birisi “Hu” der, birisi “Hay” der, sen ikisinin arasında “Hu, Hay, Hu, Hay Hu Hay” gider gelirsin. Birisi ordan, üçüncüsü gelir, üzerine bir de Allah esması koyar. Sen “Hu, Hay, Allah”, “Hu, Hay, Allah”, “Hu Hay Allah” der, nerden dediğini de bilemezsin. Bir bakarsın ki an geçmiş, ne gül kalmış ne gül bahçesi, ne bülbül kalmış ne de şakıyanı kalmış. Gene nefsinle baş başa kalmışsın. Ararsın yine, beklersin, yine o bahçe kurulur, yine o gül dalına konar mı diye. Heyhaaat! Kaçırmışsın. Artık öbür ana gözünü dikersin. Çünkü hiçbir şey eskisi gibi değildir. O, hep yeniden yaratır her şeyi, o eskiyi kullanmaz. Eskiyi kullanan insanlardır. Allah cümlemizi böyle kendisini yenileyen, seher vaktinde Allah’ı zikreden ve Cenab-ı Hak’kın o sonsuz nimetlerine hamdeden kullarından eylesin. Amin. Haklarınızı helal edin. Bi,den yana da helal olsun, geceniz hayır olsun, El-Fatiha maassalavat. Amin.

28 EYLÜL 2024 TASAVVUF VAKFI MERKEZ BURSA

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 7 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-0-7 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Tevhîd, Kalb, Sünnet, Şeyh, Silsile, Muhabbet, Şükür. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı