Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 1992-1997. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 1992-1997. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 7 • 13/29

Mesnevî-i Şerîf 1992-1997. Beyitler Şerhi Hakkında

1992-1997. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim bizleri ve Ümmet-i Muhammed’i Hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakça yaşayan batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim Filistin’deki Müslümanlara yardım eylesin. Doğu Türkistan’daki Müslümanlara yardım eylesin. Dünyanın herhangi bir yerinde kâfirlerin, münafıkların, fasıkların mürtedlerin zulmü altında inleyen Müslümanlara yardım eylesin. Müslümanlara zulmedenlerden Cenab-ı Hak intikamımızı alsın. israil’i dağıtsın, yerle yeksan eylesin, destekçilerini dağıtsın, yerle yeksan eylesin. Çini dağıtsın, yerle yeksan eylesin. Her kim Müslümanlara zulmediyorsa Cenab-ı Hak onları dağıtsın, yerle yeksan eylesin. Amin. Ecmain. Geçen hafta: “Taris gecesi o gelinin huzurunda tertemiz canları el öpme devletine erişti”, burayı okumuştuk. ‘O gelinin huzurunda tertemiz canları el öpme devletine erişti’den devam ediyor Hazreti Pir:

“Aşk ve can! Her ikisi de gizli ve örtülüdür.”

Hazreti Pir’in burada aşktan kastettiği maşuktur yani sevilendir. Bu genelde Hazreti Pir maşuk derse veya aşk derse kullanmış olduğu cümleye göre yani Allah’ı atfeder. Çünkü en yüksek derecede sevilmesi gereken Allah’tır celle celalühu. Öyle olunca aşk aslında bu manada maşuk yani Allah’ı atfediyor. Aşıklık ise bir sufinin bir Allah yolcusunun derinlemesine en yoğun bir şekilde çoğu zaman o duygusunu tarif etmekte güçlendiği, güç tarif ettiği bir duygudur. Aşıklığı tarif etmek biraz ne yazık ki zordur. Çünkü o insanının duygusunun en yoğun olduğu en zirveye çıktığı bir andır ki bunu

ancak kendi dairesinde yaşayan kimse kendi yoğunluğunu anlatır. O kendi hakikatidir. O aşkın hakikati değildir. Birisi dese ki aşıklığın hakikati budur, özür dilerim aşkın hakikati budur, o kendi aşıklığının hakikatini görmüştür aşkın aynasında. Çünkü aşk o da değildir. Aşıklık hem dünyevi anlamda birine karşı duyulan tutku, sevgi, muhabbet hem de ilahi anlamda Allah’a duyulan derin sevgi, derin bir bağlılık, derin bir tutkudur aşıklık. Tekrar ediyorum, bizim aşkı tarif etme gibi bir benim derdim yok. Çünkü aşk tarife sığacak bir şey değildir. Biz ancak aşıklığı tarif edebiliriz. Aşıklığı tarif ederken de herkes bir şekilde ya birini görür, bir aşık görür onun aşıklığını tarif eder ya da kendi aşıklığını aynada görür yani aşkın aynasında görür, kendi aşıklığını tarif eder. Genel olarak aşıklığı aslında tam manasıyla yine aşk tarif eder ama aşkı dinleyecek kulak lazım. Aşkı dinleyecek kulak olmazsa aşıklığı yine aşıklık tarif eder.

işte bu aşıklık aslında öz itibariyle insan ruhunun geldiği yeri özlemesi ile alakalıdır ve o hitaba koşmasıdır. Hani “Kün” dedi, oldu. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” dedi. “Evet” dedi ve o aşık o normalde “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” anına koşar veyahut da kendi ayan-ı sabitesinden onun ayanı- sabitesine doğru koşar. Can kelimesi de Türkçede genelde ruh, işte bir yaşantının tecelliyatı veyahut da bir varoluşun tecelliyatı, hani Allah ona can verdi, varoluşla alakalı veyahut da işte ona kendi ruhundan ruh üfledi; o, yaratılma ile alakalı ve bu manada “can” kullanıldığı yani cümlelerin neresinde kullanılırsa ona göre ama ruh anlamına geliyor ama yaşam anlamına geliyor ama genel olarak bedeni ayakta tutan, bedeni ayakta tutan, biz buna ister, buna en yakın tarif bedeni ayakta tutan ilahi bir nefesle bedenimize üflenen ruh veya ruhani bir güç, öyle tarif edebiliriz ve bu normalde hem can yani ruh hem de aşk, mesnevide veyahut da genel itibariyle Yukarı Mezopotamya sufiliğinde ikisi beraber anılır hemen hemen, aşkla can yan yana kullanılır. Hazreti Pir de burda aşkla canı yan yana kullanmış ve aşk, aşıklık, can…ister dünyevi olsun yani bir erkeğin bir kadına, bir kadının bir erkeğe olan duygusu olsun ister ilahi olsun, bunlar böyle sıkça kullanılan ve derinlemesine duyguları ifade eden kelimeler ve tabii buna böyle baktığımızda da aşka da cana da ruha da; bunların hepsi birbirinden ayrılmaz bir bütün gibi. Böyle aşk, aşıklık ve can deyince, üçlü teslis inancı gibi de gelmesin size; Allah bizi affetsin, öyle değil. Yani normalde aşk dediğimizde malum Allah’a olan aşıklığı aslında konuşuyoruz ama ola ki birisi de bir kadına aşıktır, bir erkeğe aşıktır; o da bu sohbetten nasibini alsın. Sonuçta aşıklık aşıklıktır. Hani “Leyla Leyla derken buldu Mevla’yı, Mevla’nın aşkına yandı gidiyor” boşuna söylenmiş söz değil. Hazreti Pir başka, hani Divan-ı Kebir’den bu alıntılar: “Can nedir? Mana padişahlarının, ermişlerin

küpüdür; içinde gökyüzünün şarabı vardır. işte bu yüzdendir ki sözlerim de aşıklar gibi perişan ve dağınık halde ağzımdan çıkıyor.”

Can nedir? Divan-ı Kebir’de hani canla aşıklığı Hz.Pir söylemiş ya, “aşk ve can, her ikisi de gizli ve örtülüdür demiş. Yine Divan-ı Kebir’den, Hazreti Pir’den cevap alıyoruz canla alakalı. Can nedir? Mana padişahlarının, ermişlerin küpüymüş ve içinde gökyüzünün şarabı vardır.” Ardından başka bir beyitte de aşkı tarif ediyor: “Aşk bütün cihanı kaplamıştır ama sen onun rengini bile göremezsin.” Hani aşk da can da gizlidir dedi ya, başka bir beyitte de diyor ki: “Aşk bütün cihanı kaplamıştır ama sen onun rengini bile göremezsin. Fakat onun ışığı bedene vurunca aşık olursun; betin benzin solar, sararırsın.” Demek ki aşk bütün alemi, bütün kainatı sarmış ama biz onun rengini göremiyoruz; renksiz ama o aşktan bir ışık, bir pırıltı bize tecelli ederse, o zaman aşık oluyoruz. Bakın, aşk olmuyoruz; aşık oluyoruz. Aşık olmanın da bizdeki tecelliyatı, o kimsenin betinin benzinin sararması, solması. Beti benzi sararacak, solacak. Semirmeyecek. Aşık semiriyorsa sıkıntı vardır. Onda aşıklık yoktur. Aşık çünkü her an gam ve keder içindedir; her an sevinçle gamı yan yana yaşar, hüzünle sevinci yan yana yaşar. Öyle olunca aşığın üzerinde muhakkak aşkın tecelliyatı vardır ki aşkın tecelliyatı da onu gamdan sevince, sevinçten gama sürükler.

“Allah’a gelin dediğim için beni ayıplama.”

Hani bu önceki beyitte dediydi ya Hazreti Pir: “Tarîs gecesi o gelinin huzurunda tertemiz canları el öpme devletine erişti” dedi. Yani tarîs gecesi dediği neydi? Sabahladılar, pardon, uyanamadılar yolculukta o geceyle alakalı. Orda geline benzetti.

“Allah’a gelin dediğim için beni ayıplama, sevgili benim sözüme darıl-

saydı susardım; bana bir lahzacık mühlet verseydi, sükut ederdim.”

Burda Allah’ı geline benzetme teşbih. Bu teşbih ne? Teşbih, beyan ilminde iki veya daha fazla şeyin bir vasıfta ortak olduğunu ifade eden terim. Yani bir şeyi bir şeye benzetmek. Hani derler ya: “Aslan gibi yiğit adamdı o.” Şimdi adamın yiğitliğini neye benzettiler? Aslana benzettiler. Benzetilen kim? insan. Bu noktada, benzetilen aslan. Benzeyen kim? insan. insanın nesi? Yiğitliği. işte bu bir teşbih olmuş oluyor. Tabii bu, dilin cümleler içerisinde ifade gücünü fazlalaştırıyor teşbih veyahut da bilinmez bir şeyi bilinir bir şeye benzeterekten onu anlatmaya çalışıyor çünkü bir şey bilinmez, o bilinmezi bilinirlikle anlatacak ki o bilinirlikle anlatınca insanlar onu anlayacaklar. O yüzden işte edebiyatta, şiirde, hikayede teşbih kullanırlar ve teşbihle soyut, bugünkü dilde soyut kavramları bugünkü dilde somuta indirgenir ancak öyle anlaşılır çünkü. Soyut kavram dediğimiz bilinmez; elle tutulmaz, gözle görülmez şeylerdir. Onu normalde teşbihle elle

tutulur, gözle görülür bir şeye benzetme ve böylece dinleyicilerin, hani size az önce dedim ya, “Aslan gibi yiğit adamdı o, siz o kimse hakkında, birisi hakkında böyle söyledim, onunla alakalı kafanızda, beyninizde, düşüncenizde sabitlendi, ‘adam aslan gibi adammış, yiğit bir adammış’, vurguladık! Ya bu adam iyi adamdı, hoş adamdı, güzel adamdı da, eyvallah ama aslan gibi yiğit adamdı, perçinledi. Bu ne oldu? Teşbihle oldu. Hazreti Pir, enteresan bir şekilde Cenab-ı Hakk’ı geline benzetirken, geline benzetti ya yani geline benzetince haşa, bir gelin var, bir de vuslata, ona ulaşacak olan damat var. Necm suresini de düşündüğümüzde, hani ayet 9, 10, 11’e baktığımızda, Cenab-ı Hak, peygamberini iki yay arası kadar mesafeye kadar onu ne yaptı? Onu miraçta onu huzuruna getirdi. Öyle olunca burda Hazreti Pir’in bu şekilde böyle benzetmesini de normal görmek lazım.

Hatta yine Divan-ı Kebir’den yine gelinle alakalı bir beyit aldım. Diyor ki: “Duvak altında sert huylu, ters, yeni bir gelin var, dünyanın iyisiyle de kötüsüyle de alay edip duruyor.” Burda da Hazreti Pir ne yapıyor? Teşbihi kullanıyor. Teşbihi kullanan sadece Hazreti Pir değil, Cenab-ı Hak da bazı ayet-i kerimelerde tabiri caizse teşbih sanatını kullanıyor. Nur Suresi, ayet 35: “Allah, göklerin ve yerin nurudur.” Şimdi bakın, ayet-i kerimenin başlangıcı: “Allah, göklerin ve yerin nurudur.” Göklerin ve yerin nurudur, iyi tamam ama o okuyanın, dinleyenin kafasında bir perde oluşması lazım, seyretmesi lazım o kimsenin. Dinlerken bunu seyretmesi lazım. Bakın, “Onun nurunun misali”, onun nurunun misali, teşbih geliyor bak, misal, “Onun nurunun misali, içinde lamba bulunan bir kandile benzer. O lamba bir cam fanus içindedir. Cam da sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Bu lamba ne doğuya ne de batıya ait, mübarek bir zeytin ağacından yakılır; yağı neredeyse kendisine ateş değmese bile ışık verir. Nur üstüne nurdur. Allah, dilediğini nuruna ulaştırır. Allah, insanlara misaller verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” Şimdi bu ayet-i kerimeye baktığımızda, Cenab-ı Hak teşbihi zirvesini işliyor. Diyor ki: “Onun nuru nedir? Onun nurunun misali, içinde lamba bulunan bir kandile benzer.” Bizim şimdi anında, içinde lamba bulunan bir kandil, bakın kandil, her tarafta bu kandiller var. içinde lamba var, etrafa ışık veriyor. Onun nuruyla alakalı teşbih ederken, kafamızda bir kandil oluştu, içinde de bir ışık oluştu ve etrafında da cam fanus oluştu. Teşbih. Orda bırakmadı: “Cam da sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır.” Cam da sanki inci gibi parlayan bir yıldız, yıldız dediğinde seni aldı, götürdü semalara. Devam ediyor: “Bu lamba ne doğuya ne de batıya ait, neredeyse kendisine ateş değmese bile ışık verir.” Yani Allah’ın nuru, kendisine bir ışık değmesine gerek yok; o ne doğuya aittir ne batıya aittir, ne göğe aittir ne yere aittir; o bütün kainatı Allah’ın nuru kaplamıştır ve onun dışarıdan bir ateşe

ihtiyacı yoktur, aydınlatmak için yağa da ihtiyacı yoktur, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur ama o nur yıldız gibi her yeri parlatır mı? Her yeri parlatır ve nur üstüne nurdur. Asıl sıkıntı burda zaten. “Nur üstüne nur” ne demek? Teşbih.

Allah, dilediğini nuruna ulaştırır. Allah, nur üzerine nurdur. Göklerin, yerin nuru da Allah’tır ve nur üstüne nurdur ve Allah dilediğini bu nur üzerine nura ulaştırır. Dilediğini o nurun üzerindeki nura ulaştırır. Allah, insanlara misaller verir, Allah her şeyi hakkıyla bilendir. Yani burda Cenab-ı Hak, nuru bir lambaya, cam fanusu yıldızın parıltısına, saf bir yağın ışık vermesine benzetmiş ve bu teşbih Allah’ın insanlara yol gösterici niteliğine sahip olduğunu ve o nurla insanlara yol gösterdiğini beyan etmiş ama bu ayet-i kerimenin üzerinde tefekkür etmek gerekiyor. Şimdi bu gece dersimiz teşbih olduğundan, biz bunun üzerinde durmuyoruz ama bir kenara, kalbinizin bir kenarına yazın: Allah, nur üstüne nurdur ve Allah, dilediğini nuruna ulaştırır. Dikkat edin, “dilediğini nuruna ulaştırır” bu çünkü nur üzerine nur, özel bir nurdur çünkü nurun kainatta, kainatta tecellilerinin, tabiri caizse perdelerinde ayrı ayrı nur tecellileri vardır. Dünyadaki nurun tecelliyatı ile örneğin cennetteki nurun tecelliyatı aynı değildir. Emmaredeki nur tecelliyatı ile mülhimedeki nur tecelliyatı aynı değildir. Mutmainnede aynı değildir, radiye, mardiye, safiyede aynı değildir. Arş-ı âlâda aynı değildir, kürsüde aynı değildir, levh-i mahfuzda aynı değildir. Nurun bu noktadaki tecelliyatlarında farklılıklar vardır. Farklı perdelerde nur farklı tecelli eder ama bütün nurların üzerinde, nur üzerine nurdur. Bu nur ise özel bir nurdur. Mesela bir kimsenin hidayete ermesi de nurdur, Allah’ı zikretmesi de nurdur, zikrullah halakasında durması da nurdur, zikrullahın kalbe tecelliyatı da nurdur ve bunların hepsinde nurların tecelliyatları farklı farklıdır. Ama sen bütün bu kainatı ve içindekileri, bütün kainatı ve içindekileri, bir nur üzerinde yürür gör ve bütün kainatı, bütün her şeyi nuruyla kapsadığını, nuruyla kavradığını tefekkür et. Öyle çünkü ama burada teşbihi işliyoruz ya, bu nuru Cenab-ı Hak ne yaptı? Teşbihle bize anlattı.

Yine Bakara, ayet 261: “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta 100 tane bulunan bir buğday tanesine benzer. Allah dilediğine kat kat verir. Allah geniş ihsan sahibidir, hakkıyla bilendir.” Şimdi Cenab-ı Hak burda da neye benzetti? Mallarını Allah yolunda harcayanların durumunu yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir buğday tanesine benzetti. Yani o kimse bir buğday tanesi kadar, bir buğday tanesi, malını Allah yolunda harcadı, bir buğday tanesi, Allah yolunda dinin hakim olması için dinin anlaşılması için dinin anlatılması için dinin hem insan nefislerinde hem dünyaya hakim olmasını anlattı, gayret etti, koşturdu, bu yolda yürüyor. Bu yolda kendi malını harcıyor. Şeyenlillah

demiyor. Milletten zekat toplamıyor, istemiyor milletten sadaka istemiyor, milletten şunu yapacağız bunu yapacağız, hadi pamuk eller cebe demiyor, gücünün yettiğince kendi iaşesinden, kendi malından Allah yolunda harcıyor. Cenab-ı Hak diyor ki o bir buğdaya karşı, bakın teşbih bu, bir buğdaya karşı, bir buğday ekti, o bir buğday ekince, o bir buğdaydan yedi tane başak çıktı. Yedi başakta da yüzer tane ne var? Dane var. O zaman bire yedi yüz verdi. Allah yolunda sen bir adım attın sana 700 adım, bu kesin, bakın bu kesin. Bunda keyfiyet olup fazlası olur mu? Evet ama en az bire yedi yüz. Allah yolunda harcadığın bir buğdaya 700 buğday. Allah yolunda harcadığın bir liraya yedi yüz lira. On liraya yedi bin lira, bin liraya yedi yüz bin lira. Bakın bu ayetle sabit ama iman et buna, buna iman et ve Allah yolunda ol ve Allah için harca. Allah yolunda olanlar, burası çok önemli. Adam Allah yolu için değil heva hevesi için ‘aman ne cömert’ desinler diye harcadı. ‘Ya Mustafa Özbağ ne cömert insan ya’, gitti! Harcadığın para da yabana gitti. Sen desinler diye harcadın. ‘Bunu ben yaptırdım.’ iyi halt işledin! Desinler diye bunu ben yaptırdım dedin. Gitti. Harcadığının bir anlamı kalmadı. Allah yolunda harcayacaksın, bir de heva heves yolunda değil. Aman iyi insan desinler diye değil Allah yolunda harcayacaksın. E bunu neye benzetti Cenab-ı Hak? Buğdaya benzetti bunu anlatırken, teşbih etti. Normalde mesela bir ayeti kerime daha aldım da burada, hani var ya ‘Allah’tan başkasını dost edinenlerin durumu kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir’ diyor. Kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir. Yani normalde örümceğin yuvasının veyahut da o yaptığı şeyinin insan önünde bir ağırlığı veya sertliği olabilir mi? Olamaz.

işte diyor Allah’ı dost tutmayanların da böyle olur yuvasıyla. Tabi bunlar sufiliğin belirli haline gelince sufilerde, teşbih onlara serbest olur Allah’la alakalı. Artık onlar tenzih etmezler. Sufinin belli zamana kadar her teşbihin tenzihe ihtiyacı vardır. Çünkü sufi görmüş olduğu halde veya tecelliyatlarda Cenab-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatlarına mazhar olmaya başlayan derviş eğer orda kalırsa Allah muhafaza eylesin takılır kalır orda. O teşbihin tenzihe ihtiyacı vardır. O çünkü hani meşhur ya Ali Ağaoğlu muydu, o bir reklam vardı. Bu değil, bu değil, bu değil diyordu. O reklam çok hoşuma gitmişti benim. Hangi perdeye geçersen geç, bu değil. Hangi makama gelirsen gel, bu değil. Seni bitmek tükenmek bilmeyen bir yolculuğa çıkarıyor. Yani sen bu dediğinde orda kalacaksın çünkü, bu dediğinde orda kalacaksın. Değil. Tenzihe o yüzden ihtiyaç var, yani Hazreti Pir geline benzetti, hakkıdır. O kâh geline benzetir, kendisini de güvey yapar kâh sıfatlarını farklı farklı, farklı şeylere benzetir teşbihte, onun hakkıdır ama bir sufinin hakkı değildir. Ta ki veliler sınıfına katılıncaya kadar. O çünkü her sıfatsal tecelliyatı

teşbih olarak görüp onu tenzih etmeli. Tenzih etmezse orda kalır. Mesela Hay esmasında kalır, hu esmasına kalır, orada kalmakla da kalmaz, düşer. Durmaması lazım orda. Daha da yakınlığını daha da zikrini daha da takvalığını arttırması daha da sevgisini arttırması, sevdikçe sevmesi gerekir. Yani o, orda kaldı. Orda kalmasının sebebi ne? Tembellik yaptı. Orda kalmasının sebebi, rahata ulaştı. Hani bazen derim ya hedef neresi, Ankara’ya ulaşmak ama sen daha inegöl’de kaldın. Bir baktın ki ne güzel köfteciler var yol üstünde, dedin ki ya oh ne kadar güzelmiş, cennet gibi yer, ağaçlık böyle, yeşillik, şurada bir köfte yiyelim, karnımızı doyuralım. E köfte yiyip karnını doyuracaksın, ardından gelsin kahveler, ardından gelsin çaylar, muhabbet muhabbet, kaldın inegöl ne güzel, yemyeşil güzellik bir yer dedin. Değil! Güzel ama daha senin gidecek yolun vardı. Hani sen yolcuydum, hani senin menzilin uzaktı, bitmek tükenmek bilmeyen bir menzile gidiyordun. Aşık oldukça aşık olacaktın ama kaldın orda. Orada kaldın, tenzih etmen gerekiyordu. Burda nefeslendik, yürüyoruz. Burda işimiz bitti, yürüyoruz demen lazımdı. Yürümedin ama tenzih lazım mı? Lazım.

Şura, ayet 11: “Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.” Onun benzeri hiçbir şey yoktur ama işiten ve görendir. işiten ve gören deyince aklımıza kendi sıfatımız geldi, öyle değil mi?Bir şeyi işitmek, duymak, bir şeyi görmek. Aslında hem tenzihi hem teşbihi içine aldı bu. Gören de duyan da insan. Allah’ın görmesi insan gibi değildir. Allah’ın duyması insan gibi değildir ama görme ve duyma sıfatı bizde de var. Biz görme ve duyma sıfatı bizde de olduğundan dolayı biz Allah’ın üzerinde neyi bahsettiğini üç aşağı beş yukarı teşbihle anlıyoruz ama o baştan daha teşbihi önceden tenzihliyor. Diyor ki onun benzeri hiçbir şey yoktur. O zaman onun görmesi veya duyması veya tutması senin görmene, duymana tutmana benzemez. Baştan tenzihi koydu çünkü. “Artık Allah’a benzerler kılmayın. Şüphesiz Allah bilir, siz bilemezsiniz.” Cenab-ı Hakk’a benzerlik koymak mümkün değil. Allah’ın zatını bir şeye benzetemezsiniz, sıfatlarını da bir şeye benzetemezsiniz ama Allah’ı rüyada genç bir suret üzerine gördün, insan üzerine gördün veyahut da Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, genç delikanlı suretinde gördüm dedi. Bakın normalde bunlar bize, bize birer işaret. Gördüğün hak. Hak ama orda durma. Allah öyle değil. O çünkü Allah’ı herhangi bir şeye benzer kılma, yürü, yolun var daha. Orda ne yapacaksın? Tenzih edeceksin. Bakın, Allah normalde farklı suretlerde, rüyalarda görülür mü? Evet. insanlar gibi görülür mü? Evet. Hadisle sabit mi? Evet. Aynı zamanda akait imamları bu noktada içtihat etmişler mi? Evet. Mezhep imamları içtihat etmiş mi? Evet. Siz bakmayın diyanetteki cahil insanlara veyahut da ilahiyattaki okumuş cahilleri, Allah rüyada

görülmezmiş! Kendi yazdıkları kitaplardan kendilerinin haberi yok! Buhari’den, Müslim’den, Tırmizi’den, bu konuda rüyetullah bahsinden kendilerinin haberi yok.

O zaman burda normalde sıfatsal tecelliyat olarak ama rüyasında uyurken ama uyanık rüyada, halde bir kimse sıfatsal tecelliyata mazhar oldu, sıfatsal tecelliyata mazhar olduğunda hiçbir şeye benzemez o. Bunu normalde kendine yerleştirecek, o sıfatsal tecelliyatta kalmayacak. Bu sohbetleri de başka yerlerde dinlemeniz mümkün değil. işin içinden çıkamazlar. Hal ehli değiller çünkü. O zaman o sıfatsız tecelliyatta takılır kalırsan sen yolda kalanlardan olursun. Sıfatsal tecelliyatı da ne yapacaksın? Tenzih edeceksin. ‘O hiçbir şeye benzemez’ ayeti kerimesini unutmayacaksın ve ‘artık Allah’a benzerler kılmayın’ sözünü de unutmayacaksın. O zaman Allah herhangi bir şeye benzerlik olarak uygulanmaz. Gördüğün rüya hak mı? Hak ama orda durmayacaksın. Orda takılı da kalmayacaksın. O da neyi gerektirir? Tenzihi gerektirir ve insanların söylediklerinden münezzehtir, ayet-i kerime yine ve yücedir. O zaman Allah’ın sözü, Allah’ın kelamı insanların kelamından yücedir ve insanların kelamından münezzehtir. Onun konuşması, onun sözü, onun hitabı, insanların hitabına benzemez. Hitap aldın. Bu ayeti kerimeleri o yüzden aldım, manevi yolda yürürken Allah sana hitab etti. O esnada o hitabı anladın, bütün vücudun kulak oldu, bütün hitabı içinle dışınla, yönsüz, kelamsız, yönsüz, hissiz, duygusuz o hitaba mazhar oldun, altıncı makamdır. O hitaba mazhar oldun, normalde altıncı makamdır, beşinci makamda eğer ki bunu yakaladın, senin yolun velilik yoluna gidiyor. Bunu Cenab-ı Hak sana bahşetti ama burda yine tenzih gerekir. Çünkü o hitap dilsiz dudaksızdı, bütün vücut duydu ve bu hitap bir dünyadayken oldu. Bu daha onun yolu var, aldanmasın dervişler. Ben hitaba eriştim deyip oldum dalgasına düşmesin, bir de cennette görür o kimse rüyada kendini veyahut da halde cennete girmiştir, cennettedir. O hitap da cennette olur zaten, o meselenin özüdür. Ardından bir daha rumuzu vardır, açık açık söyleyeyim, cennette Tûba ağacına yaslanırken o hitap gelir, bu da ayrı bir rumuzdur. Bunu bir başkası başka yere satmasın hiç kimse de.

Aldatırlar insanı o zaman, insanı aldatandan, görmediğini görmüş gibi gösterip aldatanlardan olursun. Allah muhafaza eylesin. Bu hitap geldiğinde de burda da tenzih vardır. Kendine geldiğinde o hiçbir şeye benzemez dersin. Çünkü yolun var daha senin. Sen o diyemezsin. Ne zaman o dersin? Sana velilik hırkası geydirildiğinde. Artık her şey ondandır, her şey onundur, her şey ondan onadır. Bunu ancak o zaman söyleyebilirsin. Orada ilahilerde, defterlerde, kitaplarda yazanı söyleyen papağandan başka bir şey değildir. O hal ile hallenene her şey ondan onadır. Eyvallah. O teşbih etse

de hakkıdır, Hazreti Pir gibi. O bir şeye benzetse de hakkıdır, Hazreti Pir gibi. Ancak Pir makamında olanlara bu teşbih haktır. Pir makamında değilse o kimse bu teşbih ona hak değildir. O tenzih mertebesinde duracak, her daim tenzih edecek. O hiçbir şeye benzemez. Rüyanda o diyecek ki ben senin Rabbinim, amenna ve saddakna, sen secdeye gidersin anında ama kendine geldiğinde o hiçbir şeye benzemez. Onun sözü de hiçbir şeye benzemez. Onun kelamı da hiçbir şeye benzemez dersin. O muydu? Evet ama değildi. Değildi, hayır oydu. Bu benim meşhur repliğimdir. Tecelli eden oydu. Hayır değildi. Değildi. Oydu. Teşbih ve tenzih birbirinin ardına. Hani var ya saat sallanıyor, tik tak tik tak, bir teşbih bir tenzih, bir teşbih bir tenzih, durduğu yerde durmuyor. işte o yüzden Hazreti Pir burda hani geline benzettim diye diyor, geline benzettim diye beni kem gözle bakma, ayıplama. Ha ne yazık ki Hazreti Pir’i ayıplayan çok. O kendisi demiş, yani ayıplama diye ama devam etmiş: “Sevgili benim sözüme darılsaydı susardım. Bana bir lahzacık mühlet verseydi sükut ederdim.” Yani benim bu teşbihimden sevgili bana darılmış olsaydı benim kalbime böyle bir hal böyle bir ilham gelmiş olsaydı fakat ben susardım. Buna devam ettirmek küstahlığında bulunmazdım. Sevgili bir nebze olsun bir an olsun bu tecelliyat kesilseydi bu tecelliyat dursaydı ben susardım. Bu söz, bu söz, bu kelam, bu teşbih bana ait değil. Bu teşbih bana ait değil, bu teşbih bana ait değil diyor Hazreti Pir. Teşbih kime ait? Ona ait. Devam ediyor, onun ağzından söylüyor:

“Fakat ‘Söyle bu söz ayıp olmaz. Senin sözün gayb alemindeki kaza ve

kaderin zuhurundan başka bir şey değildir’ demekte.”

O sevgili diyor ki diyor konuş, söyle. Senin bu teşbihin senin bu sözlerin ayıp olmaz. Senin sözün gayb alemindeki kaza ve kaderin zuhurundan başka bir şey değildir diyor. E o zaman iyi söz, güzel söz, tatlı söz, ilahi söz neydi? ibrahim Suresi, ayet 24-25, ben kendime ve sizlere söz verdim. Hazreti Pir’in her beyitini, her beyitini, bakın her beyitini ilmim yettiği müddetçe, kalbim yettiği müddetçe her beyitini Kur’an ve sünnetle size anlatacağım dedim. Evet, Kur’an ve sünnetle. Bunu anlamaktan uzak olan, bu çalışmayı yapmaktan uzak olan insanlar, ne yazık ki Hazreti Mevlana’nın küfrüne fetva verip ahiretlerini yok ediyorlar, yakıyorlar. Evet, Hazreti Pir diyor ki: ‘Söyle’, Cenab-ı Hakk’ın dilinden söylüyor bunu. ‘Bu söz ayıp olmaz, senin sözün gayb alemindeki kaza ve kaderin zuhurundan başka bir şey değildir.’ Senin sözün Hazreti Pir’in sözü. Alın size ayeti kerime, Allah nasıl bir örnek verdiğini görmez misin? Güzel söz kökü sağlam dalları göğe yükselen güzel bir ağaç gibidir. O ağaç Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Allah insanlara misaller verir ki düşünüp öğüt alsınlar.’

O zaman güzel söz neymiş? Kökü sağlam, dalları göğe yükselen ve güzel meyve ağacı gibidir. Güzel söz ilahi bir söz, ilahi bir nefes, ilahi bir nefes. Pir makamındaki bir kimsenin sözü, nefesi Allah’ın velilerinin sözü, Allah’ın evliyalarının sözü, peygamberlerin sözü, Cebrail’in sözü, meleklerin sözü. Neymiş? Güzel söz. Güzel söz, bakın, dikkat edin, güzel söz. Kökü sağlam, dalları semaya yükselen ve meyvesini veren, Rabbinin izniyle her zaman meyvesini veren ağaca benzetmiş Cenab-ı Hak burda. Hazreti Pir de ne diyor Hazreti Pir’e de sen diyor söyle, konuş ve gayb aleminin yani gayb alemi dediğimiz ne? Bizim için bilinmez, bazılarımız için bilinmez. Bazıları için Cenab-ı Hak gaybın anahtarını istediğine verir istediği kadar. Peygamberlerine vermiş, büyük velilerine vermiş, sahabeden gayb ile alakalı konuşanlar var. Evet, gaybı Allah bilir. Allah da bildiğini bazılarına bildirmiş yani o kimse ordan bir dem vurursa üç gün sonrasından, beş gün sonrasından, yirmi gün, elli gün, üç ay, beş ay, on ay, bir yıl, bin yıl…Neyse. Demek ki o Cenab-ı Hak ona ordan bir perde açmış. O perdeden konuşuyor. işte bu gayp aleminde kaza ve kaderin zuhuru Cenab-ı Hakk’ın ezeli ilmi dairesinde tecelli eden şeylerdir. Biz ezeli ilmi dediğimizde o ilmin başlangıcı da yoktur. Allah’ın başlangıcı olmadığı gibi ezeli ilmin de başlangıcı yoktur. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın bütün sıfatları ezelidir, ilim sıfatı da ezelidir.

O zaman Cenab-ı Hakk’ın ezeli ilminde irade ettiği olaylar, ezeli ilminde irade ettiği ne tecelli edecekse neyi irade ettiyse neyi planladı ise neyi planladı ise neyi bir hesap kitap dairesinde yaratmayı arzu ettiyse bunun tecelli etmesi, kazaya dönüşmesi, onunla alakalı. E normalde Hazreti Pir diyor ya burada gayp alemindeki kaza ve kaderin zuhurundan başka bir şey değildir diye, Hazreti Pir’in üzerinden diyor. O zaman gayb alemindeki kader ve kazaya bağlı Hz. Pir’in söylediği şey, heva ve hevesten değil. Allah’ın hani vahyi anlatmıştık değil mi bir derste, bölüm bölüm vahyi anlatmıştık, velilere evliyalara gelen de vahiydi ama biz öyle yanlış anlaşılmasın diye onu ne olarak nitelendirmiştik? ilham olarak nitelendirdiydik. işte o da Allah’ın gayb aleminden kaderin kazaya dönüşmesi.

“Ayıptan başka bir şey görmeyen ayıptır.”

Yani bu söz ayıptan başka bir şey görmüyor ya geline benzetmek, ayıp-

tan başka bir şey görmeyen ayıptır

“Fakat gayb aleminin pâk ruhu, hiç ayıp görür mü? Ayıp cahil mah-

luka nispetle ayıptır, makbul Allah’a nispetle değil.”

Bu beyit yaktı beni, benim telleri melleri yaktı burası. Benim gecemi gündüz, gündüzümü gece etti. Bunun içinden nasıl çıkacaksın Mustafa Özbağ diye daha doğrusu nasıl anlatacaksın diye kılı kırk yardım. Ne kepenk kaldı kapanmadık ne pencere, ne kendim kaldım kapanmadık. Dedim ki

kendi kendime dedim hey koca Pir, seni anlamayan senin küfrüne fetva verir, seni bilmeyen dedim senin küfrüne fetva verir ve benim Hazreti Pir’e hayranlığım malumdur, bu arttıkça artıyor bende. Durmuyor durduğu yerde. Çünkü Hazreti Pir’in teşbihini, tenzihini, sözlerini anlamayanlar, anlamak istemeyenler, bu konuda bilgileri akli bilgileri, nakli bilgileri, kalbi bilgileri yeterli olmayan o cahiller güruhu ayıp görüyor, küfür görüyor. Kimisi de hem kendi zamanında yaşayan çağdaşları kıskançlık krizine tutulmuşlar hem kendisinden sonra gelenler bir kısmı kıskançlık krizine tutulmuşlar.

Hani böyle ben şeyhimin üzerinden konuşayım, ‘ya bu mu Abdullah Efendi, ya bu mu Şeyh’ ya o nice şeyhler görmüş. Abdullah Efendi’nin şeyh olma ihtimali yok onun gözünde. Bunları duyardık etraftan. Allah rahmet eylesin eskiler bilir, Ali abimiz vardı bizim. Bir gün baş başayken itiraf etti bana, şöyle bir şey söyledi, Mustafa efendi dedi, görev bana verilecek diye ümid ediyordum, dedi. Ben çünkü dedi ‘yıllardır dergaha kendimi adamışım. Dergahın nakib-i nükebbasıyım, hafızım.’ Gerçekten iyi hafızdı, pişkin hafızdı. Yolda yürürken Kur’an-ı Kerim okuyarak yürüyordu, şahittim ona. Sabahları beş bin tevhitsiz güne başlamazdı yani biliyordum. Bir gün ben böyle baş başayken itiraf com. gibi oldu, öyle bir böyle çok böyle şeyler konuşmazdı çünkü. O dedi ben kendime görev bekliyordum Mustafa Efendi dedi ama dedi rüyamda gördüm ki dedi Abdullah Efendi’ye verdiler görevi. Bir de bana dediler ki dedi git ilk dervişi sen ol, biat et. ilk dervişi de o, ilk biat eden de o. Ben dedi Sivas’tan kalktım dedi, bu rüyayı görünce dedi dosdoğru Hazreti Mevlana’ya gittim dedi. Hazreti Mevlana’ya gittim, boynumu büktüm orda dedi, hani rabıta ettim dedi, aynı şeyi dedi Hazreti Mevlana Celaleddini Rumi Hazretleri de söyledi dedi. Bu akşam git, ilk dervişi sen ol dedi bana dedi. Ben hemen Pir’in huzurundan çıktım, ilk Nevşehir arabasına bindim, geldim Şeyh efendinin yanına dedi, Abdullah Efendinin. O şeyh efendi demezdi, Abdullah Efendi derdi o, Abdullah Efendi’nin oraya geldim. Zikrullah başlayınca mı bitince mi ne gördüğü halleri, tecelliyatları şeyh efendiye anlatıp ilk ders alan kimse.

Şimdi o kimse kendince kendine şeyhlik bekliyor, kıskançlık girince işin içerisine o böyle bir şey yaşanmadı onda ama başkaları da bekliyor. Mesela Malatya’dan birisi de bekliyormuş, sonradan haber aldık biz onu. Sonra başkaları da bekliyormuş. Bu bekleyen kimseler, bu benim kendi yorumum; rüyalarında, hallerinde bir şey görmediklerinden gelip şeyh efendiye intisap etmediler. Hatta hani o mu şeyh olacak böyle biz burda dururken havasına katılıp kendileri, intisap etmediler. Şimdi kendi çağdaşları olan insanlar kendilerince kendilerini beklediklerinden dolayı, kıskançlıktan gidip intisap etmediler. Hazreti Pire de kendi zamanında, kendi zamanında

kendi çağdaşlıkları, onun maneviyatına intisap etmeleri gerekirken intisap etmediler. Kıskançlıklarından onu ayıpladı, ayıp gördüler ve Hazreti Pir’in sözlerini anlamadıklarından, Hazreti Pir’in sözlerinin içinden çıkamadıklarından dolayı kıskançlık damarları kabardı ve ona intisap etmeden onun aleyhine konuştular. Bu bitmedi! Nasıl Hazret Muhammedi Mustafa’nın(s.a.v.) aleyhinde konuştularsa müşrikler, sufi yolunun müşrikleri de sufi yolunun müşrikleri de Hazreti Pir’i hep ayıpladılar. Hala daha ayıplayacağız diye uğraşırlar ya! ‘Falanca beyitini okudun mu?’ Dervişlere de söylerler, ‘falanca beyiti okudun mu?’

Hani vardır ya bir merkep beyiti, onun nefis mücadelesini bilmiyor, nefsin isteklerini bilmiyor, onu bilmediğinden kendince bir yol buldu. Laf söyleyecek ya ayıplamayla alakalı! işte, ‘ayıp, ayıp görmekten başka bir işi olmayana ayıptır’, Hazreti Mevlana ve sözleri ve velilerin ve mürşid-i kamillerin halleri, davranışları, yürüyüşleri her şeyde ayıp gören ayıp gözlüler içindir. O ayıp gözlüdür çünkü kendisi de ayıptır onun. Bakın kendisi ayıptır, gördüğü de ayıptır onun. O bir ayıp ürünüdür çünkü. O bir ayıp ürünü olduğundan O hep ayıp görür her yerde ve Hazreti Pir de diyor ki o başka bir şey görmez, o her şeyi de ayıp görür. Hazreti Pir’in teşbihini anlamaz. Oysa Hucurat suresi, ayet 12’de Cenab-ı Hak der ki: “Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının. Zan çünkü ayıp görmek de zan. Gıybet etmeyin der, ayet-i kerime devam eder. Ölmüş, ölmüş kişinin kardeşinin etini yemekten hoşlanır mısın der. Çünkü bazı insanlar ayıp araştırır, ayıp bulacağım diye uğraşır. Evet, enteresan bir şeydir ve ayıbı örtmeyi düşünmeyiz biz. Hele bu hastalık öyle bir arttı ki bu sosyal medya denilen deccal yolunun en büyük hizmetçisi, hayra kullanırsa harika ama hayra kullanan az. Öyle bir hale geldi ki hiç kimse bir Müslümanın ayıbını örtmeyi düşünmüyor. Bir ayıp örtme kültürünü, medeniyetini yok ettik biz. Biz insanların ayıplarını orta yere dökmek için uğraşıyoruz. Ayıplarını araştırıyoruz insanların, takip ediyoruz karşı komşuya kim girip çıkıyor. Etrafımızı takip ediyoruz, bir ayıp bulacağız çünkü. Yani asıl yapılması gereken insanın kendi ayıbını araştırması, kendi nefsinin eksikliklerini araştırması, kendi nefsini terbiye etme yolunda yürümesi gerekirken, biz Müslümanların ayıplarını araştırıyoruz ve ayıbı olmayan hiçbir Müslüman yoktur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ve bütün peygamberler hariç bundan. Ayıbı olmayan hiçbir insan yoktur. Günahı olmayan hiçbir insan yoktur ama biz ayıp araştırmak için yola çıkarız. Mesneviyi de ayıp bulmak için okuyorlar. Öyle olunca da mesneviden ayıp buluyorlar kendilerince çünkü kalpleri ayıp, kendileri de ayıp ürünü. Her şeyde bir ayıp arayan bulan annesine babasına bakacak. Ayıbı örtmeyen, anasına babasına bakacak.

Ayıp örtmek Müslümanın müminin şiarı iken biz ayıpları araştırıcı olmuşuz. ‘Kimin kızı ne yapıyor, kimin oğlu ne yapıyor, kimin gelini ne yapıyor, kim nerden para kazanıyor? Muhakkak bir şey vardır onda, biraz araştırın bakalım! Kim bilir nerden buldu o bu parayı, biraz araştırın bakalım!’ Allah muhafaza eylesin. Amin. ‘Kim bir Müslümanın ayıbını örterse Allah da onun ayıbını dünya ve ahirette örter. Kim bir Müslümanı ayıplarsa, (buraya dikkat edin) kim bir Müslümanı ayıplarsa Allah da onu rezil eder ve evinin içinde dahi olsa rezil eder. Kim Bir Müslümanın ayıbını örterse Allah da onun ayıbını dünyada da ahirette de örter.’ Kim bir Müslümanı ayıplarsa, bir Müslümanı ayıpladı, onu diyor dünyada rezil eder, evinin içinde de olsa rezil eder. Başkalarının kusurlarını örtmeyi bilelim. Nasihat edelim. Kardeşimizdir, eşimiz, çocuklarımızdır, nasihat edelim. Din nasihattir ama ayıp ve kusurlarını örtmesini bilelim. Bir hata yaptı, arkadaşımız, kardeşimiz, annemiz, babamız, çocuğumuz bir hata yaptı. Yaptı! ikide bir de onun önüne koymayalım onu. Bir daha bir daha utandırmayalım. Bir daha bir daha onu tahkir etmeyelim. Bir daha bir daha ona bir şey söylemeyelim. Şu hadis-i şerifi yeni okudum, itiraf edeyim ve biz neyi kaybettiğimizi bir daha idrak ettim. Neyi kaybetmişiz, gerçekten bunu bir daha idrak ettim. Ebu Hureyre’den radyallahu anh hazretlerinden hadis-i şerif: “Bir cariye zina eder ve zina yaptığı da kesinleşirse sahibi ona hâd cezası uygulasın fakat suçunu başına kalkmasın.” Bir cariye zina etti. Cariye kimin? işte senin. Cariye neydi? Savaşta esir alınan gayrimüslim kadınlar. Senin esirin veyahut da onu satın aldın esirin sahibinden, o cariye zina etti. Dikkat edin, diyor ki ona hâd uygulasın ama onun suçunu başına kalkmasın. Yani Ey zaniye gel, sen zina eden insansın. Nasıl zina ettin, nasıl yaptın bunu, başına kalkmasın. Dikkat edin. Devam ediyor: ‘Sonra ikinci defa zina yaparsa aynı şekilde hâd uygulansın ama yine de suçunu yüzüne vurmasın, suçunu yüzüne vurup kötü sözlerle kınamasın.

Ya kendi eşimizi, kendi çocuğumuzu, kendi arkadaşımızı, yirmi yıl önce bir hata yaptıysa hiç bizde bayatlamıyor, yirmi yıl sonra onun önüne koyuyoruz, sen böyle demiştin, sen böyle yapmıştın diyoruz biz. Kaybettiğimize bak! Senin annen şöyle demişti, senin baban böyle yapmıştı! On, yirmi yıl geçmiş, otuz yıl geçmiş, sizler bana böyle böyle böyle yaptınız! Allah Allah! Neyi kaybetmişiz? Neleri kaybetmişiz, nerden nereye gelmişiz! Bakın bu ikinci sefer diyor yaptı, hadis-i şerifte diyor ki suçunu yüzüne vurup kötü sözlerle kınamasın. Kötü sözlerle kınamasın! Biz durur muyuz? Biz durmayız. Biz durmayız, eşimiz, çocuğumuz, arkadaşımız, kardeşimiz, şeyhimiz, mürşidimiz, dervişimiz, biz durmayız. Biz söyleriz hep ayıpları, kötü söz de söyleriz, üzerinden neler, yıllar, yıllar, yıllar geçmiş, biz en ufak kavgada

önüne koyarız onun. ‘Sonra bu cariye üçüncü defa zina etse’ o da durmak durmak bilmiyor ya! ‘Üçüncü sefer zina ederse artık efendisi onu kıldan bir ip bedeline bile olsa satsın.’ Yani bedelsiz gibi kıldan bir ip. Yani bir urgan karşılığında, bir ip karşılığında da satsın. Hayır gelmiyor artık ona..Ahlaki çünkü iyice aşağı inmiş, onu diyor satsın. Buradan şunu anladım, bu hadis-i şerifi ilk defa okudum, enteresan bir şey, bunları araştırırken bu ayıplamak ile alakalı, oturdum saatlerce düşündüm, toplumun halini düşündüm, aileleri düşündüm, çocukları düşündüm, bu genç nesli düşündüm. Anne babaları düşündüm, kayın valideleri düşündüm, kayın pederleri düşündüm, bütün aileleri, sülaleleri düşündüm. Neyi kaybetmişiz biz dedim! Neyi kaybetmişiz! Bütün insanlar yirmi yıl önce, otuz yıl önce olan hadiseyi eşlerinin önüne koyuyorlar. Çocuğu bir hata yapmış, çocuğunun hatasını yüzüne vurmaktan bıkmıyor, usanmıyor. Ben kendi nefsimi de koyayım için içine, hep beraber. Biz ayıplamak ve insanların ayıbını yüzüne vurmak ve insanların ayıbını yüzüne çarpmak tabiri caiz. ‘Ben onun yüzüne de söylerim’, haram işledin, yüzüne de söyledin haram işledin. Haram. Bir insanın ayıbını yüzüne söylemek de haram, günahı kebair. Açın Heytemi’nin kitabından okuyun. Evet, bir kimsenin ayıbını yüzüne vurmak da günahı kebair, yüzüne söylemek günahı kebair Yani o delikanlılık değil. ‘Ben onun yüzüne de söylerim.’ Sen onun yüzüne de söyle, o da sana küfretsin bir güzel. Sonra sen nasıl küfredersin bana de, sen ona bir tokat vur, o da sonra sen bana nasıl bir tokat vurursun desin, sana bir bıçak kaktırsın. Sen de sonra bunu yedirememe, git evinden silahı al, onu vuracağım diye uğraş.

Bak nereden nereye geldi olay veyahut da birisinin ayıbını iki de bir de yüzüne söyledin, bunu mu çekeceğim ben dedi gitti. Karınsa, adamsa gitti mutfaktan bıçağı aldı kaktırdı sana! Biz ama bunu kaybettik. Birinin ayıbını böyle incelemeyi, irdelemeyi, ayıbını onun yüzüne söylemeyi delikanlılık gördük, doğruculuk gördük, onu hak gördük haramı. Şeytan aldattı bizi. Allah bizi affetsin. Amin Hazreti Pir de diyor ki insanların ayıplarını araştıran, ayıplarını gören ayıp göze aittir, başka bir şeye değil. Allah bizi affetsin. Amin. islam aslında gerçek manada din başkalarının ayıplarını araştırmayı, bunu ifşa etmeyi, bunu insanların içerisinde yaymayı haram kılmış, bunu hoş görmemiş. Bunun yerine kusurları örtün, hataları örtün. Yanlışlıkları, eksiklikleri örtün demiş ve ayet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde bunu bize öğütlemiş, nasihat etmiş ama islam dünyası bunu ne yazık ki kaybetmiş. Asıl sarsıcı yere geldik: “Fakat gayb aleminin parlak, pâk ruhu hiç Ayıp görür mü? Ayıp gözlü olanlar ayıpları ayıp görürken gayp aleminin pâk ruhu hiç ayıp görmüyor. Tellerin yandığı yer. Manen kemale ermiş olan, bu konu bitmez, 22.32, bu konu çok su götürür, kısaca geçeyim mi?

Bazılarının canı sıkılacak şimdi, kısaca geçince. Evet, bu söz kemale ermiş, manevi olarak olgunluğa erişmiş kişilerin yani pir makamında olan zatların eksikliklere ve noksanlıklara bakış açısı farklıdır. Çünkü her eksiklik ve noksanlıkta Allah’ın hikmetini görürler. Derler ki bunda bir hikmet var. Bir kimseye bir vazife verirler, o vazifeyi verdiklerinde o kimse o vazifeyi hakkıyla yerine getirmez, der ki bunda bir hikmet var. O, bu makamda değilmiş.

Bunları açık açık konuşayım da bilinsin. Yani normalde veyahut da o makamın, o esmanın tecelliyatını bildiğinden dolayı, örnekleyerekten söyleyeceğim; x kimseye hay esmasını verir ama o kimse de hay esmasının tecelliyatını görmez, görmediği zaman onu ayıp olarak görmez, der ki o bu makamın adamı değilmiş. Onda hikmet görür. Burada ayıp görmez o kimse. Burda onda hikmet görür der ki o bu halin insanı değilmiş. O bu makamın insanı değilmiş. Böylece bu Pir makamındaki insanlar her şeyde Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarının mükemmel bir derecede tecelli ettiğini görür çünkü sıfatsal tecelliyatta eksiklik yoktur. isimler Yani Cenab-ı Hakk’ın isimleri tecelli edeceği şahsın üzerinde yanlışlık ve eksiklik olarak tecelli etmez. Onda hikmet vardır. O yüzden o pâk ruh sahibi olan o büyük Pir efendilerin gördükleri her şey Cenab-ı Hakk’ın gayp aleminden şehadet alemine tecelli eden hakikatten başka bir şey değildir. Herkesin ayıp ve kusur gördüğü şeyde o kimse onun makamının ve onun halinin bir sonucu olduğunu görür. Yani o kimseyi korkak bilmezsin, çat, ses çıktı korkar o. Onun normalde korktuğunu görürsün, dersin ki bu cesaretli değil. O çat diye ses ayıp değildir onun için. O çünkü ne olduğunu görmüşsündür onun. Bu hamur çok su götürür. ama normalde insanlar arasında ayıpmış gibi görünen şey o insanın, o insanın hani üzerinde ayıpmış gibi görünen şey, o kimse bakarken onun derecesini tespit eder. O ayıp olarak görmez, bunun derecesi der bu. Bunun hali bu. Kedi bir an aslan rolüne bürünür, öyle değil mi? Aslan da kedidir aynı sınıftan, kedi de kedidir ama onun adı kedidir onun adı aslandır. Aynı familyadandır. Bir böyle gerer kendini değil mi kabartır böyle. Onu aslanı görmeyen bir kimse onu o esnada aslan zannedebilir ama aslanı tanıyan bir kimse, bu aslan numarası yapıyor der. Aslanı tanımayan da bu aslan, canavar der. Bu bir canavar der kediye. Oysa o kedidir. Bunu aslanı tanıyan, onun ne kadar kedi kabarırsa kabarsın kedi olduğunu bilir çünkü o kabargınlık geçince kedi yine şaklabanlık yapmaya başlar. Aslandan şaklabanlık bekleyemezsin. O şaklabanlık yapmaz.

Şimdi böyle olunca bir kimse Allah’a yaklaşması ve manevi olgunluğa eriştikçe o kimsenin insanlar üzerindeki ayıba bakış açısı da değişmiş olur. Bilhassa sufilik yolunda o pir makamındaki kimse hani eksik, noksan tecelliyatı onların üzerinde görünce eksiklikleri ve noksanlıkları, onları bu halle

kıyaslar. Bu mesele uzun. Ben bizi ilgilendiren kısmıyla böyle geçireceğim, gideyim ama bu hadise gerçekten telleri yakan bir hadise. Bunun arkasından da geliyor: “Ayıp cahil mahluka nispetle ayıptır makbul Allah’a nispetle değil”, bu konuya önümüzdeki hafta Allah izin verirse sağlığımız yerinde olursa ecel gelmezse inşallah kaldığımız yerden devam edeceğiz. Sohbetleri böyle Allah affetsin şatahatvari veyahut da böyle hani yanlış anlaşılmasın, gücüm yettiğince, olabildiğince anlaşılır bir şekilde yapmaya çalışıyorum ama elimden gelen bu. O yüzden hakkınızı helal edin. Bu biraz da Hazreti Pir bu beyitlerde her zamanki gibi telleri yakmaya devam ediyor. Rabbim bize anlamayı nasip eylesin, kalbimize feraset versin, kalbimizi o feraset nuruyla ince hakikatleri anlamayı nasip eylesin. Amin. El- Fatiha maassalavat.

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 7 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-0-7 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, İhsân, Nefs, Kalb, Şeyh, Râbıta, Muhabbet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı