Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 1984-1985. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 1984-1985. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 7 • 10/29

Mesnevî-i Şerîf 1984-1985. Beyitler Şerhi Hakkında

1984-1985. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Cenab-ı Hak her nefeste kendisini zikreden, kendisine hamd eden, kendisine tövbe eden kullarından eylesin. Cenab-ı Hak cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i Kur’an ve Sünnet-i Seniyye’ye sımsıkı yapışan, yaşatan ve yaşayan kullarından eylesin. Rabbim Müslümanlara zulmedenler Kâfirlerin hepsini de helak eylesin. Rabbim islam yoluna, Kur’an ve sünnet yoluna şehit olan bütün şühedanın ruhlarını şad eylesin, onları kendi katında, kendi makamında ağırlasın. Rabbim, israil’i dağıtsın, yerle yeksan eylesin, destekçilerini de yerle yeksan eylesin. Doğu Türkistan’a özgürlük nasip eylesin. Özgürlüğünü önleyenleri de yerle yeksan eylesin. Bütün Müslümanlara Cenab-ı Hak özgürlük nasip eylesin. islam âleminin, Müslümanların özgürlüklerinin önünde duranları yerle yeksan eylesin. Amin. Ecmain. 1985. beyit:

“Aklı cüzi sözde ve işte bizim dostumuzdur ama hal bahsine gelirsen

orada bir hiçten, bir yoktan ibarettir.”

Aklı cüzi dediği, bizim mevcut aklımız; karnımız acıktığında yeme ihtiyacı hissettiğimiz, normalde bir şeyi tefekkür ettiğimizde bir şeyi düşündüğümüzde almış olduğumuz ilmi, bilgileri analiz eden, normalde Allah’ın bahşettiği en büyük nimetlerden birisi ve insanı da diğer varlıklardan ayırt eden bir olgu. Cenab-ı Hakk’ın vermiş olduğu bir nimet, yani bu akıl bizdeki akıl varlığın herhangi bir tarafında yok. Varlığın herhangi bir kesiminde, kesitinde de yok. Bütün varlık âleminde hepsinde de akıl var. Varlık tamamiyetle aklın örgüsünün üzerindedir. Küçücük bir atomun dahi kendine

ait bir aklı vardır, kendince ona verilmiştir ama o aklın dışına çıkmaz asla farklı bir şey de düşünmez, farklı bir ilim de ona verilmez dışardan. Ancak onu değiştirebilirsin, dönüştürebilirsin, ne bileyim işte DNA’larıyla, kromozomlarıyla oynayabilirsin ama sonuçta hepsi de birer aklın ürünüdür. Şimdi bazen bir kısım sufiler aklı reddederler, reddettikleri akıl bu değildir. Bizim reddettiğimiz akıl, aklın ilahlaştırılmasıdır. Çünkü akıl, verilen bilgi kadar analiz eder, verilen bilgi kadar düşünür, verilmeyen bir bilginin üzerinde akıl hükmetmez. O yüzden insan mevcut akılla bir hakikati algılayabilir, bir hakikati öğrenebilir, bunu kavrayabilir. Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmak için akıl lazımdır, o rızayı kazanmak için de o akıl onun için önemlidir yani çünkü aklı olmazsa sorumlu olmaz ve normalde aklı olmazsa o kimse, hani akletmezse cehaletten kurtulması mümkün değildir.

Akıl, insanı cehaletten kurtarır. Akıl, bu noktada kendisini iyi kullanmayı bilenler için muhteşem bir şeydir. Doğru yolda yürümek için de akıl lazımdır, eğri yoldan kaçmak için de akıl lazımdır. O yüzden normalde akıl bazen sizde, yani cümle bütün insanlarda, hakem rolü oynar, bazen hâkim rolü oynar, bazen normalde akıl bu manada amir rolü oynar, yani hükmeder. Ondan sonra hâkimdir, ondan sonra ne bileyim, bir şeyi zapturab altında tutar. Hâkimdir, bir şeyde emreder, bu sefer o meselede amir olur. Bilir bir şeyi ve hikmeti öğrenir, âlim olur. Seni ibadete yönlendirir, âbid olur akıl, o esnada. Seni heva ve hevesten, dünya sevgisinden uzaklaştırır, seni zahid eder. Akıl yapar bunu. Normalde hem âbid olmanda hem zahid olmanda hem ârif olmanda Allah’ı sevme noktasında da akıl lazımdır. Bu sefer akıl seni ârif eder, hatta Allah’a aşık eder. Allah’a aşık olunca o kimse marifetullaha ulaşır. Bu akılla yürünür, burada bu hadisede, bunda akıl lazımdır. Yani insanlar böyle sufinin cahili, aklı tamamiyetle reddeder, şeytanın oyuncağı olur. Aklı tamamiyetle reddeder, şeytanın oyuncağı olur. Biz bu noktada durmaktan Allah’a sığınırız çünkü normalde insanın doğruyu bulması da akılla alakalıdır. Mesela kimisine deriz ya zeki diye, akılla alakalıdır. Yani dolambaçlı bir işten insanı çıkaracak olan da akıldır. Yani aklı küçümsemek demek, hâşâ Allah muhafaza eylesin, Cenab-ı Hakk’ın yaratılış fıtratını küçümsemek demektir çünkü Hazreti Muhammedi Mustafa’nın(s.a.v.) ruhaniyeti ve nuraniyeti aynı zamanda akıldır. Yani akl-ı evveldir. Aynı zamanda o ruhaniyeti ve nuraniyeti, aynı zamanda da kalemdir. Yani biz akla baktığımızda yaratılışta aklı hem kalem olarak görürüz hem de normalde akl-ı evvel noktasında her şeyi bilen noktasında da görürüz. Rabbim muhafaza eylesin.

Hadis-i şerifte de kendisine akıl bahşedilen kimse kurtuluşa ermiştir buyurulmuş. Beyhaki’de geçiyor. O zaman yani normalde akl-ı cüz, yani cüzi

akıl, bizim bu manada dostumuzdur. Hazreti Pir öyle diyor. Ama onunla çünkü iyiyi, doğruyu, kötüyü, yanlışı, eksiği, güzeli, çirkini ayırt edebiliriz. O akıl olmazsa eğer ve akıl da kemale ermezse, yani belli bir bilgi donanımına sahip değilse, belirli tecrübe donanımına sahip değilse, o zaman o kimse cahildir. Bakın, cahildir. Sadece okumak yetmez, tecrübe gerekir. Sadece tecrübe yetmez, teknik bilgi de gerekli. Bunların hepsini de cem ettiğimizde akıl, bizim önümüze muhteşem bir Cenab-ı Hakk’ın bahşettiği bir lütuf olarak önümüze çıkar ama bu akıl ne zaman değerlidir? O, islam adına, din adına vahye tabi olduğu müddetçe bizim için kıymetlidir. Yani o akıl Kur’an ve sünnete tabi ise evet, o akıl muhterem bir akıldır, güzel bir akıldır, saygıdeğer bir akıldır. Eğer Kur’an ve sünnete tabi değilse, o akıl sahibi akıllılardan değildir, cahildir ve o kimse akıllı hükmünde de değildir çünkü o kimse Kur’an ve sünnete tabi olmadı. Çok iyi bir bilim adamı olabilir, çok iyi bir profesör olabilir, çok iyi bir ticaret erbabı olabilir, önemli değil. Kur’an ve sünnete tabi ise, vahye tabi ise, o önemlidir. Vahye tabi değilse, o dünyasını kurtarsa da ahiretini kurtaramaz, helak olur gider, ebedi cehennemlik olur. Allah muhafaza eylesin. işte bu teferruatlı anlattığım akıl. Hale gelince, yani sufilerin kendi içerisindeki hal dediğimiz, bu bazı eserlerde ahvâl olarak da geçer ama genelde bizim topluluğumuzun içerisinde biz bunu hal olarak nitelendiririz. Mesela şu anda burada yaşadığımız bir haldir, örnek. Şimdi burada bir sohbet ediyoruz, sohbet ederken bu sohbeti yaşamak bir haldir. O kimse gözünü kapattı, gözünü kapattığı zaman anlatılan meselenin manevi boyutunu gördü. Manevi boyutunu görünce hal içerisinde hal gördü. Şimdi o manevi boyutunu görürken aynı zamanda bir ses ona o manevi boyutu tercüme etti veyahut da ne manaya geldiğini söyledi. Hal içinde halin halini yaşadı. Bakın bu normalde hal, burası bir haldi. Ne yaptı? Gözünü yumduğunda veya gözü açık farklı bir enstantane gördü. Örnekliyorum bunu.

işte Hazreti Pir’i gördü. Evet, bu beyiti kendisi söylüyor ona. Bu, hal içerisinde hal gördü. Beyiti söylerken aynı zamanda da beyiti şerh ediyor, hâl içinde hâl görmeye başladı, hâlin de halini gördü. işte aklın, tabiri caizse, çalışmadığı ve kabul etmediği yer burası. Yani çünkü akıl, bu hâli ben hep böyle tarif ederim bilirsiniz, geçici bir şeydir, kalıcı bir şey değildir. Biz burdan çıktık, burdaki hal bitti, geçti veya o esnada siz gözünüz yumuk veya açık bir enstantane gördünüz, haldi, geçti bitti. insan onu tekrar arar ama bulamaz çünkü bütün hallerin hepsi de geçicidir ama normalde bu dervişlikte sufi için o kimsenin iç mekanizmasının farklı çalışmasından kaynaklanır. Bunun için normalde o sufi adayının o içsel yolculuğunun başlaması ve o içsel yolculuğunu yürütmesi lazım. Bu gördüğümüz zahiri hal, az

önce benim dediğim şey, içsel, manevi. Yani siz burda otururken veya ben burda otururken ben normalde bu beyitleri okurken eğer herhangi bir manevi ayriyetten ayrı bir perdede görüyorsam onu, bu da geçici bir hal ama o normalde aklın reddettiği, aklın bu işin içerisinden çıkmakta zorlandığı bir hal. Onu ancak orda manevi bir söz, kelam, bir görüntü olduğunda onu idrak eder onu hıfz eder. Çünkü onunla alakalı bir bilgi verilmedi ona, bir bilgi verilmediği için ne yapar? Onu öylece hıfs eder. Onu analiz de edemez, onunla alakalı bilgisi yok çünkü. Bu hal kavramı bu manada detaylı bir şekilde incelenmesi gereken bir şeydir. Bunu genelde tarikat, ben sufilerle tarikat ehlini ayırırım ya, tarikat ehli bu detaya inmek istemez fazla çünkü bu kimisi bunları böyle konuşmayı arzu etmez, kimisinin de bilgisi yoktur, teknik bilgisi yoktur. Teknik bilgisi olmayınca da bunları konuşmaz veyahut da onda manevi bir hal de yoktur. Manevi bir hal olmadığı için de bunları konuşamaz. O manevi bir hal görürse o zaman o kimse bunları konuşabilir. Eğer manevi bir hali yok ise onun bunları konuşması da mümkün değildir.

O yüzden hal bu manada bunu böyle bir kenara not alın, sürekli olmayan, geçici manevi durumlardır. Bakın, sürekliliği olmayan, geçici manevi durumlardır. Bunu normalde dervişler veya sufi adayları bunları anlık yaşarlar. Bunları anlık yaşadıkları için bu normalde o kimsenin Allah’a yaklaşma yolunda böyle manevi işaretler gibidir bunlar ama hiçbir zaman kalıcı değildir, geçicidir. Bazen derviş kardeşler, onların kalıcı olmasını isterler. Bu makama aittir, bu normalde. O henüz daha hal yolunda yürüyor, o gelip geçecek. Bazen, hani zikrullah esnasında yani görmüş olduğu hâl saniyelerle ölçülebilir. Hani bir anda Geylâni Hazretleri gelir, bir sürü şey yapar orda ama o anlık bir meseledir, geçer o. O, tekrar onun yeniden yaşamasını ister mesela o hâl dervişi, o hâli gördü ya, onun üzerine odaklanır. işte gözünü yumar, sıkar kendini, devam etsin der, ben de bağırırım ordan ya, gelir geçer o, bir demdir. Arama, arkasından koşma onun. Sebep? Geldi, yürüdü gitti. Sen onun arkasında koşarsan aldanırsın. Zikrullah hâl için yapılmaz, sufilik hâl için yaşanmaz, Allah’a yaklaşmak içindir derdimiz, Allah’ı sevmektir derdimiz. Hâl yaşamak değildir. Eğer hâl yaşamaya odaklanırsa bir kimse yolda kalır, aldanmış olur. Lâzım mıdır? Sufi normalde Allah’a yaklaşma yolunda bunları önemser ama sufinin kendisi önemser ama yol için bu önemli değildir. Bakın, yol için. Önemli olan istikamet sahibi olup Allah’a yaklaşma yolunda, Allah’ı sevme yolunda gitmesidir. Hâl, bu manada Allah’ın bir lütfudur. Lütfu! Bu, normalde Allah’ın lütfu olduğu için bir derviş bunu veya bir sufi bunu kendi çalışmasının bir ürünü, kendi çalışmasıyla gelinen bir nokta olarak görürse aldanır yine, kaybedenler kulübüne gider kaydolur. Bu sufilik yolunda her ne yaptıysan, sana Allah’ın lütfudur. Sen

Allah’a kulluk yolunda iyilik olarak, güzellik olarak, Allah’ın emirleri olarak ne yaptıysan bu Allah’ın lütfu, ikramı, ihsanıdır. Senin çalışmanla elde edebileceğin bir şey değildir, tembellikle de sana gelmez. Tembellikle de gelmez.

O zaman bu gayrete tabidir ama senin gayretinin karşılığı değildir. Sen çünkü karınca gibi adım adım yürürsün, karınca gibi bir adım atarsın, Cenab-ı Hak keyfiyetinden sana sanki yüz bin adım atmışsın gibi lütfeder. Bu Allah’ın lütfudur, senin karınca yürüyüşüne bağlı değildir bu veyahut da sen, çok özür dilerim, işte birisine veyahut da bir yere bir kuruşluk tasadduk etmişsindir, Cenab-ı Hak sana akıtır. Bu normalde senin yaptığının karşılığı değildir, bu Allah’ın lütfu ikramıdır. Sen beş tane hadis okursun, beş hadis okumuşsundur, kendince ezberinde üç hadis vardır, beş hadis vardır. Allah için konuşmaya başlarsın, senin hıfsına beş bin hadis gelir. Lâzım olan ne varsa gelir. Bu Allah’ın lütfudur sana, bu Allah’ın ikramıdır sana. Bu ticarette de aynıdır, sufilikte de aynıdır. Bu her alanda aynıdır. Bir şeyi sen kendinin yaptığının karşılığı olarak görürsen Allah muhafaza eylesin, kibre düşmüşündür, nankörlerden olursun. Hiçbir şey senin yaptığının karşılığı değildir. Sana gelen iyilikler Allah’ın lütfu, ikramıdır. Onun ihsanıdır, kendi katından meccanen sana verdiğidir, karşılıksız verdiğidir. O yüzden hâl, Allah’ın bir lütfudur. Senin buraya gelmen de bir hâldir, bu Allah’ın lütfudur. Maça da gidebilirdim bugün, örnek veyahut da başka bir yere de gidebilirdin bugün, oturup kafe mi yok, dolu, gidip orda oturabilirdin. Evinde rahat rahat da oturabilirdin. Hatta derdin, oh, Telegram’dan veyahut canlı yayın da var, ordan da dinlerim ben. Ya evde oturayım, ne olacak ki yani? Bu sıcakta şimdi git, orda iki dizinin üzerinde otur. Ondan sonra işte birisi konuşacak, sen dinleyeceksin. Bir de canı sıkılırsa yirmi dakikada konuşup kalkacak, gidecek veya bir de tutturmuş hastayım diye; işte, bizlere de öyle kendi kendine algı yapacak, gidecek. Örnek! Nefis böyle insana vesvese verir. “Otur evde, yarım saat için gitme oraya,” der mi? Der. Der!

işte bu, normalde insanın Allah yolunda koşması, Allah yolunda yürümesidir, bunun altını çizin, lütf-u ilahidir. Hiç kimse bunu kendi nefsinde “Ben yaptım, ben ettim,” böyle konuşmasın veyahut da bir kimsenin ticareti, lütf-u ilahidir. Bir kimsenin kazancının helal olması, lütf-u ilahidir. Bir kimsenin kazancının ona yetmesi lütf-u ilahidir. Onun artması, lütf-u ilahidir. Bir kimsenin ilminin artması, lütf-u ilahidir. Bir kimsenin manevi ilmi, lütf-u ilahidir. Lütf-u ilahidir. O yüzden bilhassa sufiler, başlarına gelen herhangi bir şeyi lütf-u ilahi olarak görürler. Bu, dert olabilir; bu, gam olabilir; bu, hastalık olabilir; bu, ne bileyim, herhangi bir keder olabilir; bu, sıkıntı olabilir; bu, dermansız hastalık olabilir. Bir sufi için bu, lütf-u ilahidir. Sufi, her şeyini, üzerinde olan her şeyi bir hâl olarak görür. Geçicidir

çünkü; sıkıntı geçicidir, hastalık geçicidir, problem geçicidir, dermansızlık geçicidir. Başınıza gelen iflas geçicidir. Üç tane iflas geçirmiş insan var burada, karşınızda Geçicidir; zulüm geçicidir, bakın geçicidir. Eşin sana zulmeder, geçicidir. Evladın sana zulmeder, geçicidir. Annen baban sana zulmeder, geçicidir. Sen kendi nefsine zulüm edersin, geçicidir. Patron sana zulmeder, geçicidir. işçi sana, patrona zulmeder, geçicidir. Sokakta sana zulmederler, geçicidir. Bakın, hepsi de bir hâldir çünkü. Güneş bu sabah doğar, geçicidir; akşama batar, biz battı olarak görürüz, geçicidir. Bakın, geçicidir. Sabah geçti, gitti; o da bir hâldi, geçti, gitti. Dün geçti, gitti; üç yıl öncesi geçti, gitti; beş yıl öncesi geçti, gitti. Geçti bakın, hâldi çünkü, bir hâldi. O yüzden, bu zaman zarfında hayatının içerisinde yaşadığın olumlu olumsuz her ne var ise başına gelenleri sen bir Allah’ın lütfu olarak görürsen Allah’la barışık yaşarsın ve başına gelen hadiselerle de barışık yaşarsın ama bunları Allah’ın lütfu olarak görmezsen, Allah’ın ikramı olarak görmezsen, sende kabz hali olur. Sen de kabz hali olunca daralırsın. Sen daralınca yol alamazsın hiçbir noktada. Ne zaman ki başına gelen her hadiseyi bir lütuf olarak gördün, o zaman yol alırsın. Bir başkası sana üzülür, sen de zaman içerisinde üzülürsün. Üzüntü de haldir, bakın haldir. Eşin terk eder seni, haldir, geçicidir. Geçicidir, çocuğun seni terk eder, haldir, geçicidir. Hepsi de geçicidir.

Bu dünya bir hâldir, geçicidir. Büyük olarak bakın şimdi, dünya hayatı da bir hâldir, geçicidir. Birey olarak sen kendin dünya hayatı yaşıyorsun, bu dünya hayatı geçicidir. Ben kendi nefsime sorayım: Nerede benim annem? Nerede benim babam? Nerede benim şeyhim? Geçicidir. Hani bir tarafına Hazreti Hasan, bir tarafına Hazreti Hüseyin oturdu, ‘ne kadar seversen sev, bir gün ayrılacaksın’ dedi Cebrail aleyhisselam. Geçicidir, bakın geçici. Bu dünya hayatı da geçici. Böyle gördüğünüz zaman zaten kemale erer, olgunluğa erersin. Senin işin geçicidir, senin eşin geçicidir, senin çocukların geçicidir, geçicidir. Senin evin geçicidir, senin hanın, hamamın, katın, yatın, araban geçicidir, geçici! Ben kırk yıl önce Bayındır’da oturuyordum, geçici! Altı tane ev vardı bizde, geçici. Yıkıldı hepsi de, hepsi yıkıldı! Enteresan bir şey, öyle değil mi? Geçici çünkü, bakın geçici. Bunu sufi kendi üzerinde otutturursa, kendi üzerinde otutturdu. Gördüğün kimse, Yusuf’u gördün, geçici Yusuf’u görmen. Nasıl geçici? Ben 64 yaşındayım, küt dek gittim! Geçici. Yusuf’u ertesi gün göremeyeceğim, zahiri olarak. Yusuf da beni göremeyecek yarın. Ne kadar burnumuzun ucunda, öyle değil mi? Geçici. Yusuf sevecekse şimdi sevecek, dinleyecekse şimdi dinleyecek. Yarına çıkmaya kimin garantisi var? Yok. Geçici ve her şeyi sufi bu manada Allah’ın lütfu noktasında görecek. Şimdi bizde şöyle bir şey var: Hani böyle iyi, tatlı bir şey

olursa elhamdülillah ya Allah lütfetti, ikram etti, buna ulaştık. Dert gelince neden Allah lütfetti demiyorsun? Bir hastalık uğrayınca neden Allah lütfetti demiyorsun? Bir darlık, bir sıkıntı gelince neden Allah lütfetti demiyorsun? Bir nimet elinden gitti, neden Allah’a hamd etmiyorsun? Bu da Allah’tan demiyorsun. Nasıl gider benden diye çırpınıyorsun, Allah muhafaza eylesin.

O zaman bütün yaşadığımız zahir ve batınî hallerin hepsi de ne? Allah’ın birer lütfu. Biz bu konuda böyle iyice kendimize bunu dikte edelim ve hâl, manevi manada bir dervişin kendi iç dünyasında manevi derinleşmesine sebep olur. Sufiler için bu, bu manada bu ama illaki zikrullahta görülen hâl değil. Sufilik açısından yaşamış olduğu her hâl; burası da dahil, bu sohbet de dahil, zikrullah da dahil, namaz da dahil, buna ibadetler de dahil. Bunların hepsinde sufi aslında kendi iç dünyasında derinlemesine duygu, derinlemesine deneyim ve bunun sonucunda derinlemesine bir tecrübe yaşar. Çünkü sufilik yolunda tecrübe çok önemlidir. Çünkü tecrübe o kimsenin, o şahsın birebir yaşadığı bir hâldir. Bakın, birebir yaşadığı bir hâldir. O tecrübeyi yaşayacak ki o kimse, o derinleşmeyi sağlayacak o kimse de. Eğer ki o tecrübeyi yaşamazsa onda o derinlik oluşmaz, onda o tabiri caizse böyle içsellik oluşmaz, onun iç yürüyüşü oluşmaz o kimse de. O hâli derinlemesine yaşamalı. Yani sohbet dinliyorsa o kimse o sohbeti derinlemesine yaşamalı, tecrübe etmeli, ne oluyor demeli. Kalbinde bir pencere aralamalı o sohbeti anlamak için, o sohbeti dinlemek için, sohbetin tecelliyatını görmek için bir pencere aramalı. Zikrullah esnasında Allah’ı zikrederken o kimse kendince iç dünyasında bir pencere aramalı ve kendi iç dünyasında o pencereden âlemi seyretmeli. O iç dünyasında o yolu, o pencereyi, o kapıyı veyahut da o manevi derinliğe gidecek olan, manevi derinliğe gidecek olan eğer ki o içselliği, o deneyimi yaşamazsa o her daim böyle yüzeysel kalır. Ama yok, o kapıyı aralamaya çalışırsa, o derinlemesine nüfuz etmeye çalışırsa işte o hâl o kimsede bu manada makama devşirmeye başlar. Bakın, makama doğru devşirmeye başlar. O zaman bir; hâlin gelip geçici olduğunu bilecek o kimse. iki; hâlin Allah’tan bir lütuf olduğunu idrak edecek. Bunu otutturacak. Üç; o derinliği yaşamanın yolunu arayacak ve o tecrübeyi edinmeye çalışacak. ilme’l yakîn, ayne’l yakîn, hakka’l yakîn. Bunu böyle algılayabilirsiniz. Ben böyle üçlü anlatırım ya hep. Allah bizi affetsin. Bunun akabinde yani bu üç adımın arkasından işte o kimsede ne olur? Makam gelir.

Aslında hâl ile makam arasında çok ince bir perde vardır, çok ince bir perde. Bazen sufi hâl ile makamı karıştırabilir de, o incecik perde olduğundan. O yüzden hatta zaman zaman bir kısım sufi eserlerde hâl ve makam sanki aynıymış gibi anlatır. Makama erişti filan hani, işte bu hâli yaşadı, bu hâl işte makama onu eriştirdi gibi sözler, terimler duyabilir o kimse ama

yine ben altını çiziyorum, hâl geçicidir, sufinin manevi yolculuğunda anlık yaşar bunları. Sonra bunlar kaybolabilir, değişebilir, tekrar yaşaması zordur ama tekrar geri gelebilir. Bunların hepsi de mümkündür hâlde ama makam öyle değildir. Makamlar, sufiler için manevi yolculukta elde ettiği, manevi yolculukta, Cenab-ı Hakk’ın ona lutfettiği, lutfettiği manevi seviyelerdir. Bu manevi seviyeler, az önce hani Allah’ın lutfudur gayret gerekmez diye düşünmeyin, bu sufinin gayretiyle alakalıdır. Bu gayret daimdir, istikrarlı bir gayrettir ve Cenab-ı Hak onun o küçük gayretine Cenab-ı Hak bir makam ona verir. Bu makam genel olarak onda hani genel olarak kalıcıdır ama zaman zaman o sufi, o makamdan düşebilir ve verilen makam ondan alınabilir de. Bir tek burda altını çizmek gerekir, peygamberlik bir makamdır. Peygamberlerin makamlarında düşme olmaz, geri de alınmaz. Şimdi manevi olarak bir üstat, bir şeyh bir başka yetiştirdiği kimseye veya bir başka bir kimseye bu şeyhtir diye ilan ettiğinde, onun şeyhliğini de alamaz geriye çünkü o makamı ona verdi. Makamı geri verdi, ondan geri alamaz. Zakirlik verdi, alır. Nakiblik verdi, alır. Nükebbalık verdi, alır. Halifelik verdi, alır geriye. Hata işledin, o yüzden halifelikten azlettim seni der, nakiblikten azlettim der, zakirlikten azlettim seni der, çavuşluktan azlettim seni der ama bir kimseye ‘şeyhsin sen, ilan edin’ dediği anda onun şeyhliğini geri alamaz. Bitmiştir mesele. Onun şeyhliğini alacak olan yaşayanların içerisinde hiç kimse yoktur artık. Manevi olarak Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, onun vazifesini alabilir, örnek ama yaşayan bir şeyh senin şeyhliğini aldım diyemez. Makam, bu manada ne oldu? Kalıcı oldu. Mesela o kapıyı aralıyorum ben, bir peygamberlik gibi anlaşılmasın diye yoksa bir kimse manevi olarak onun şeyhliğini Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri tastiklediyse, açıkladıysa o da geri almaz. Alamaz değil. Geri almaz. Makamdır çünkü bakın burası önemli, makamdır.

Hazreti Pir Geylâni hazretleri makamdır, Pir makamıdır, kalıcıdır, geçici değildir. Hâl neydi? Geçiciydi. Makam neydi? Kalıcıydı. işte o makam sahiplerinin kendilerine göre kendi dairelerinde özellikleri vardır. Mesela huzur vardır, o huzur ehli olmuştur. Huzur ehli olunca o Allah’ın varlığı ve birliğini derinlemesine hisseder ve bilir. Bu, onda derinlemesine uçsuz bucaksız bir huzur oluşturur. Hani “Allah var gam yok” derler ya, evet, Allah’ın varlığı onda derin bir huzur, onda derin bir iman oluşturur ve bu makam sahiplerinde vecd hâli vardır. Vecd hâli nedir? O kimse her daim manevi olarak coşkuludur, her daim manevi olarak heyecan ve sevinç içindedir, iç dünyasında. O iç dünyasında, onun coşkusu, heyecanı ve sevinci hiç bitmez. O, kendi iç dünyasındaki coşkusunu, heyecanını, sevincini normal bir kimse kaldıramaz dışarı aksettirse. Zaman zaman hani çatlaktan su kaçırır,

çatlak su kaçırır ya, testinin içinde ne varsa dışarı böyle çıkar. Testiye yağ koyarsan yağ sızar, su koyarsan su sızar. Bakın, su sızar, şarap koyarsan şarap sızar dışarı, testinin içinde ne varsa dışarı o sızar. Manevi makam ehli de makam ehlinin bu manada vecd hâli ‘vecd’, ‘vecd’ hali, ‘veç’ değil, yani yüz manasında, yön manasında değil. Onun sevinci, onun normalde coşkusu, onun heyecanı bitmek tükenmek bilmeyen bir hazine gibidir. Herkes yorulur, o yorulmaz. Herkes kedere batar, o batmaz. Herkesin hüzünlendiğinde, o sevinç çığlıkları atar. Herkes sevinç çığlıkları atarken o, hüzün naraları atar. Bitmez. O, makamla alakalıdır ve bu sevinç, bu heyecanın içerisinde derinlemesine bir iç huzur, sükûnet vardır onda.

Bu, böyle enteresan kutuplarda gidip gelmek gibidir. Bir tarafta heyecan, sevinç, coşku hâkim ama bir tarafta da iç huzur, dinginlik, sükûnet hâkim. iç huzur, dinginlik, sükûnet okyanus dibi gibidir. Sevinç, coşku dalgalanmış bir okyanus gibidir. Yüzü dalgalı, metrelerce çıkar. Vurur, kırar, döker, yıkar, batırıp çıkarır, rafting yaptırır ama iç dünyada öyle bir dinginlik, öyle bir sükûnet, öyle bir iç huzur vardır ki oraya atsan kendini, cennete girdim zannedersin ama o dışardaki raftingi yaşayacaksın ki iç dünyaya girebilesin. O raftinge dayanamayan, o iç dünyaya, iç huzura erişemez. O yüzden sufiliğin dışı heyecan, sevinç, patara kütere, paldır küldürdür örneğin ama iç dünyası müthiş bir dinginlik, müthiş bir huzur, müthiş bir teslimiyet, müthiş bir sükûnet vardır. Makam onu o noktada tutar ama böyle yukarı çıktığında kafanı kaldırdığında hangi dalganın seni çarpacağı belli değildir ve o raftingin seni nereye de götüreceği belli değildir. Dümeni yok, küreği yok. Dümeni yok, küreği yok, tutunacak kulpu yok. Müthiş heyecandır, müthiş debdebedir ama derinlerde büyük bir sükûnet, büyük bir iç huzuru, büyük bir dinginlik vardır. Orası koy gibidir, orda hep huzurdasındır, orda hep tecelliyattasındır. Yukarda ama fırtına devam eder. Bu makam sahiplerinde o iç dinginlik ve huzur ve yukardaki coşku ve heyecan Allah’a karşı hem derin bir sevgi hem de muhteşem bir aşıklığın tecellisidir. Derin bir sevgi, derin bir sevgi, alttaki sükûnettir. Aşıklık hâli ise üstteki heyecandır, vecd hâlidir. Çünkü aşıklık bir kararda kalmaz, aşıklık bir perdede durmaz, aşıklık bir noktada da durmaz. Aşıklık her dem, her an vecd hâlindedir, sevinç hâlinde, coşku hâlindedir. O yüzden sevinç hâlinde ve vecd hâlinde “Enel Hak” der ama dinginlikte “Enel Hak” diyecek dil dahi yoktur onda. içsellikte o kelime ona ait değildir. O iç âlemde söz de onundur, hâl de onundur, makam da onundur. Onun kendisiyle alakalı bir şey yoktur çünkü onda derinlemesine bir sevgi, derinlemesine bir aşk, muhabbet hâkimdir. O dingin hâlinde şatahatvari sözler yoktur.

Şatafatvari sözler aşk vurduğu zaman olur, dalga vurur, götürür bir tarafı “sizin taptığınız ilah benim ayaklarımın altında” der, söyler çıkar. Vurur, zikrullahta ayakları kesilir, tavandan dışarı çıkar, haberi yoktur, vurmuştur o esnada. Ona desen ki sen ne yapıyorsun böyle, dingin hâli benim bir şeyim yok der, benimle alakalı değil der. işte o derin muhabbet, o derin sevgi, o derinlemesine aşk, onda ayrı bir derinlik, ayrı bir sükûnet verir. Makam sahiplerinin hayreti de bitmez. Bunlara bağlı olunca, bunlara bağlı olunca o kimse Allah’ın zati tecellilerinde, Allah’ın sıfatsal tecellilerinde hiçbir zaman hayreti bitmez. O hep hayret noktasındadır, hayretten hayrete, hayretten hayrete geçer ki bu, makam ehlinin hâlidir. Bu makam ehlinin hâlidir ve o hayretten hayrete geçerken de o hem aşkın debdebesi hem de sevginin sükûneti onu bir merkezde tutar çünkü aşkın debdebesine kapılır giderse, hiç kimseye faydalı olmaz. Bakın, dikkat edin, hiç kimseye faydalı olmaz. Ortalık kırılır, dökülür, yan yatar, çamura batar. Onu, bu manada revize eden, öyle diyeyim, onun sevgisi, onun dinginliğidir. O aşkın debdebesini, aşkın vuruşunu orası tolere eder. E tabi buraya giden yol, buralara giden yol öyle basit değildir. Böyle basit olmuş olsaydı, herkes zaten on numara sufi olacaktı. Oraya giden yol biraz meşakkatli, biraz çilelidir. Gören öyle görür ama aslında sufi onları yaşarken kendisinin bir çilede olduğunu, bir meşakkat yaşadığını hissetmez. Öyle görürse yine yolda kalır çünkü. Sonra o normalde yaşadığı her şeyin Allah’a yaklaşmada bir vesile olduğunu, Allah’ı sevmede bir vesile olduğunu, Allah’a yakînlıkta bir vesile olduğunu idrak eder. O esnada idraki çalışır, çalışmaz, o ayrı meseledir. O yüzden sufiler bu noktada zikirle, tövbeyle, ibadetle, sevmekle kendi iç temizliklerini oluştururlar. Bu iç temizliği sufide lazımdır.

Derviş, iç temizliğiyle yürür. Yani bir başkasının üzerinde kötü düşünmez, bir başkasının üzerinde olumsuz düşünmez, bir başkasının üzerinde kötülük düşünmez….Bu iç temizlik çok önemlidir bu süreçte. Bir başkasına kibirlenmez, bir başkasına ters yapmaz, ters davranmaz, etrafıyla ters konuşmaz. Bunlar sufinin iç temizliği ile alakalıdır. ‘Ya işte Yusuf şöyledir ya aslında’, böyle düşünmez, şu insan yapmaz, iftira etmez, gıybet etmez, etrafını olumlar, olumlaması gerekir. Yoksa Yusuf şöyleydi, Yusuf böyleydi, Salih böyleydi, yok işte Ahmet böyleydi, yok şu böyleydi, yok ismail böyleydi, yok şu şöyleydi, yok bu böyleydi…Bu, dervişin içinin temiz olmadığını gösterir. Yol yürüyemez, bu hâle eremez. Yok o öyleydi, yok bu böyleydi, yok şu şöyleydi…Derviş yol yürüyemez. Burda çok önemli bir nokta var. Hani o kimsenin içinin temiz olması, bu böyle “Kalbim temiz, kalbim temiz” Bu böyle değil. Öyle basit değil. Hiç kimse hakkında olumsuz düşünemezsin. Hiç kimse hakkında! O zaman bu kapılar açılır sana. Sen oturduğun yerde,

onu olumsuzlaştır, bunu olumsuzlaştır. “Ben onunla geçiremem, ben Hacı Erkan’la geçinemem zaten, ha ben isa’yla da hiç geçinemem. Ha, Hacı Erkan’ın sakalı var ya, benden uzak dursun. Ya isa da bıyıkları böyle, ülkücü bıyığı gibi bırakmış, benden uzak dursun. Ben onları sevmek zorunda da değilim.” Değilsin, yolda kalacaksın ya sen, yolda kalacaksın çünkü. Sen yürümeyeceksin, sen uygun adım kendi yerinde sayacaksın. O da bir dervişlik, ben ona derviş demiyorum ama kardeş, bu dünya da geçici ya, yapma! Sen neden sevmekten yana şansını kullanmıyorsun da ona buna kusur bulmaktan yana şansını kullanıyorsun? Sevmek varken, tolere etmek varken, hoş görmek varken, koluna girmek varken neden sen kibirlenip onun bunun hatasıyla, kusuruyla uğraşıyorsun, neden ayrıştırıyorsun?

Sufilik bu değil ki Allah’a yakınlık bu değil ki! Cenabı Hak ona insan sureti giydirmiş, ruhundan üflemiş ona. ‘Adem’, ruhundan üflemiş ona. Sen, Allah’ın ruhundan üflediği bir kimseye kibirlenerekten Allah’a kibirleniyorsun. Şeytandan farkın mı var? Şeytan da kibirlendi Âdem’e. Sen de Âdem’e kibirlendin, ne farkın kaldı senin? Ne farkın kaldı? Cenab-ı Hak Âdem’e “Ruhumdan üfleyeceğim” dedi. Üflediğimde de ona secde edin” dedi. Ruhumdan üfleyeceğim dedi, ona secde edin dedi. Kim? Âdem. Kim bu emri dinlemedi? Şeytan! Kibirlenerekten şeytan Âdem’e secde etmedi, sen de dervişe kibirleniyorsun ya! “Kim o? Salih mi? Ha o küpeli mi ya?” Küçümsüyor böyle! “Ha o küpeli iyi derviştir bizim” dedim, kaldı şimdi. Küçümseyecek ya, küçümseyecek! Kendindeki kibri görmüyor. Kendindeki kibri görmüyor! Kardeş, sen yol yürüyemezsin. O iç temizliği oluşacak. Bazen zaman zaman bana da söylüyorlar, susuyorum, kendi içimden diyorum ki: “Sus, Mustafa Özbağ diyorum, yoksa bunun alacan dersini atacaksın şimdi dergahtan diyorum. Sebep? Benim ders verdiğim kimseyi sen nasıl küçük görürsün ya! Eksiği de benim, kusuru da benim. Sen kimsin? Nankör, kibirlisin! Senin manevi bağın kesik, onun değil. Sen ne zannettin kendini? Küçümseyerek sen kendini ne zannettin? Dağları mı aştın, ovaları hallaç pamuğu gibi mi attın? Ne yaptın? Ne yaptın? Sen sabahlara kadar zikretseydin, öyle diyemezdin zaten. Senin zikrin de eksik, senin dersin de eksik, senin maneviyatın da eksik, senin içselliğin de eksik. Senin her şeyin eksik! Sen kime kibirlendin ya? Sende zaten o makama giden yolda, senin o içsel temizliğinle beraber sende bir aşk olmalı. Sende bir de bağlılık olmalı. E sende zaten normalde o Allah aşkı olsa, içsel temizliğin olur. Resulullah aşkı olsa sallallahu aleyhi ve sellem , o içsel temizlik lazım. Bu yol, çünkü o aşka giden yolda o içsel temizlik önemli. E sen üstadı seviyorsun desen, ondan önce yine içsel temizlik lazım. O iç temizliği sana her daim lazım.

Sende o iç temizliği olmadığından dolayı Allah’ı sevemiyorsun, Resulullah’ı sevemiyorsun, üstadı da sevemiyorsun, müminleri de sevemiyorsun, sevilmesi gereken noktaları, yerleri de sevmiyorsun. Neden? O içindeki hain kibirden, o içindeki zalim kibirden, o içindeki hain nefsinden. Sen o nefse dur demiyorsun. Menkıbelerde dinliyoruz, Eşrefoğlu Rumi, Hacı Bayram-ı Veli’ye gitti, ne kadar güzel değil mi? Bir mürşidi kâmil arıyor. Hacı Bayram’a gitti, baktı beğenmedi onu. Hacı Bayram-ı Veli ne yapıyordu? Almış eline kosayı, buğday biçiyor, dervişlerle beraber. Nerde? Tarlada. Dedi “Kim? Hacı Bayram-ı Veli.” Dediler “Aha burda, tarlada buğday biçen! Böyle harman kovan kimse.” Baktı böyle, bundan dedi mürşidi kâmil mi olur?” Mürşidi kâmil dediğinin altında son model arabalar, başında kocaman kavuk, üstünde böyle sırmalı cübbeler, etrafında böyle korumalı, böyle şeyli, telefonlu, siyah gözlüklü korumalar… Veya dervişler arabaların etrafında koşmalı, onu korumalı. Tabi! Böyle James Bond gibi gözlükleri olmalı etrafındaki dervişlerin, öyle olmalı! Ya böyle orakla buğday biçenden mürşidi kâmil mi olur? Kocaman külliyesi olmalı, millet gelmeli, orada şakşaklar gırla gitmeli. Oooo, özel uçakları olmalı. Olmalı da olmalı. Odur mürşidi kâmil.

Eşrefoğlu Rumi de bakmış, demiş ya, “Bu mu?”, yani demiş “Sen yedi ilim bitirdin” demiş, bu değildir senin aradığın mürşid. Haydi yürü. Nerede? Şam’da falanca var, oraya yürü. Gitmiş, Şam’a kadar yayan. Gitmiş. Gece bir beldeye girmek caiz değil, orada bir yerde konaklamış. Konaklama yerinde rüyasında boynunda bir zincir…Hani tasma derler ya, tasma, zincirin ucunda Hacı Bayram-ı Veli. Boynunda bir tasma, tasmada zincir, zincirin ucunda Hacı Bayram-ı Veli. Şam’dan geriye…Şam’dan geriye, nereye? Ankara’ya bir daha. Gelmiş, boynunu bükmüş. Demişler ki: “Bir âlim geldi” üstada, Hacı Bayram-ı Veli’ye, “sizinle görüşmek istiyor.” Demiş: “Götürün, bizim itin yanına bağlayın.” Öyle demiş, itin yanına bağlayın. Görüşmüyor yani. Şimdi dervişler bir rüya atıyor bir de soru işareti, cevap ver, nerde kaldın hani! Ya o bir selamünaleyküm, demiş veya bir şey anlatmış. Sen ona hızla cevap vereceksin! Hastaymışsın, zamanın yokmuş, işin varmış…Öyle bir şey yok. O önemli çünkü. Demiş: “Bağlayın oraya.” Nefis soruyormuş Eşrefoğlu Rumi’ye. Sen tefsiri bitir, nahivi bitir, hadisi bitir, matematik bitir, fizik bitir, kimya bitir, bitir Allah bitir, hepsinden de icazet al, gel burda demiş itin yaşadığı yerde yaşa! Nefis ya, bir gün öyle, iki gün oluyor, üç gün oluyor, beş gün öyle…Bir gün demiş ki kendi kendine: Ey Eşref demiş, bu demiş it, kim bilir kaç yıldır bu dergahta demiş duruyor, bu senden daha kıymetli demiş ya! Sen demiş, git onun yediğinden ye, onun yalağından su iç.

Nefis sana bu lazım demiş. Yüklenmiş ordan yiyecek, itle beraber, bir el çenesinin altından yumuşacık tutuvermiş. Demiş evladım aferim, ‘işte şimdi

nefsini yendin!’ demiş. Bir sevinmiş, bir sevinmiş! Zannetmiş ki dergaha imam olacak. Hacı Bayram-ı Veli demiş ki: ‘Makam”. Makam ne biliyor musunuz? Ona demiş ki: ‘Tuvalet temizliğini verin”, tuvaleti, dergahın tuvaletini temizlemek gerçekten makamdır makam! Dergahta çaycılık yapmak makamdır. Nefis terbiyesi bu. Nefis terbiyesi, makamdır. Demiş ki: ‘Verin, tuvaleti temizlesin.’ Başlamış almaya vermeye yine: “Sen tuvalet temizleyecek insan mısın?” Tabi! Nefis böyle bir şey, kibir böyle bir şey. En sonunda yine böyle aşk galip gelmiş. Demiş: ‘Bu dervişlerin pisliklerini sakalınla temizle’ demiş. Yüzünü yere vurduğu anda yumuşak el gelmiş yine. Demiş: ‘Kalk evladım, bu sınıfı da geçtin.” Şimdi dergahın imamısın, geç insanlara hem vaaz ver, hem de imamlık yapıp namazlarını kıldır.’ Orda uzun müddet dergahta yine imamlık yapmış, seyri sulûk yapmış.

Sonra demiş ki Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri demiş: ‘Dosdoğru, Hamedani’ye gidiyorsun. Şimdi Hamedani’ye gidiyorsun.’ Önceden Hamedani’ye gidiyormuş Şam’da, demiş, ‘Şimdi gidiyorsun.’ Gidiyor Hamedani Hazretleri’ne, demişler ki: ‘Anadolu’dan Eşref adında bir derviş geldi.’ Yüzüne bile bakmamış, demiş: ‘Atın çilehaneye onu.’ Geldiği gibi çilehaneye. Esmasını da göndermiş, ‘kapatın kapısını, penceresini,’ demiş. Kapatmışlar kapısını, penceresini, ne yemek… Götüren var, ne su götüren var, ne bir şey götüren var. Orda da dervişler başlamışlar kum gibi kaynamaya: “Ya gördün mü? Elin garibi geldi, ta Anadolu’dan beri attı dergâha, aç susuz bekletiyor, attı çilehaneye, aç susuz bekletiyor. Vay gariban, ne yedi ne içti? Yok canım, oraya gömerler onu…” Bir muhabbet, bir muhabbet dervişlerde. Tabi kırkıncı gün dolmuş. Şeyh efendi kırkıncı gün sabah namazında kalkmış, hızla gidiyor çilehaneye. Dervişler arkasından. Herkes bekliyor ya, öldü, hani ne yapacak diyorlarmış. Şimdi cesedi, cenazeyi nereye kaldıracak? Gitmiş, kapıyı açmış, upuzun Eşrefoğlu Rumi yatıyor yerde. Upuzun. Eğilmiş “huuu” demiş. Taak gözünü açmış. Eşrefoğlu Rumi. Kalkmış hemen bir selam vermiş. Bir boyun kesmiş. Demiş evladım bitti demiş çilen. Hadi gel bakayım şimdi, demiş. Neyse, huzura almış onu, icazeti hazır, icazetini imzalamış. Aynı zamanda kızı, kızını da hazırlamış, hemen nikâhını kıymış. “Senin eşin olur,” demiş. “Al şimdi eşinle” demiş. “Dosdoğru yine Rum bölgesine,” demiş. Rumi ismi ordan geliyor. Nereye gelip yerleşiyor? Hristiyanlığın merkezi olan iznik’e yerleşiyor. Pirimiz olur bizim. Geliyor iznik’e yerleşiyor, iznik’e yerleşiyor. Rumi ismi ordan kalıyor. Dervişler yine başlıyorlar: “Adam geldi, icazeti aldı, gitti.” Uzaklaşmış, gözden kaybolmuş Eşrefoğlu Rumi.

Dervişler böyle kendi aralarında konuştuklarını zannederler. Bir duyan vardır onları hep. Duyan olduğu gibi bir de manevi muhbir de vardır. Derviş onu bilmez, fark etmez onu. içinden konuştuğunu dahi Cenab-ı Hak bazen

muhbirler vasıtasıyla duyar. O içinden konuşuyorum zanneder, böyle başlamış dervişler konuşmaya. Gözden kaybolmuş Eşrefoğlu Rumi ama. Arkasından seslenmiş, ihtiyar ya, fazla da bağıramaz: “Eşrefoğlu Rumi, evladım! der. Dönmüş, ordan, ses vermiş: “Buyur üstadım, sultanım” demiş. “Evladım, gel buraya” demiş. Böyle konuşur gibi gözden kaybolmuş ama “Evladım, gel buraya,” demiş. Sesi duymuşlar dervişler Eşrefoğlu Rumi’nin. Tabi Eşrefoğlu Rumi gelmiş, “Emredin efendim,” demiş. “Evladım,” demiş, “susadım, su içmek istiyorum” demiş. “Buralarda da su yok” demiş. Hemen secdeye kapanmış: “Yarabbi, üstadım, susamış, sende yok yoktur. Kudretin sahibi sensin,” demiş “Su!” Kalkmış, secdeden, “bismillahirrahmanirrahim” demiş, bir tekme vurmuş, cumburlop su çıkmış dışarı. Almış avuçlarına güzelce, üstadına getirmiş: “Buyurun efendim” demiş. içmiş üstadı bir güzel suyu. Demiş, “Evlatlarım, hep dedikodu ettiniz,” demiş. “Burnunuzun ucundaki suyu görmediniz” demiş. Burnunuzun ucundaki suyu görmediniz demiş. Derviş, burnunun ucundaki suyu görmez, dedikodu eder, kibirlilik eder. işte o aşk halini yakalayamaz bundan dolayı. O içsel arınmayı, içsel tövbeyi, temizliği yapmadığından dolayı o aşk haline, o sevgi haline ulaşamaz. Ulaşamayınca da o makam kokusu alamaz. O hep böyle geçici haller üzerinde yürür. O da bir yol mudur? O da bir yoldur. Ben bu noktada onu küçümsemem. Hâli de küçümsemem, makamı da küçümsemem. O yüzden ama yol olarak, yol olarak insanlar bu sıraladığım maddelere dikkat etmeleri gerekir. Sufilik yolunda gidecek olanlara. Cümlemize Cenab-ı Hak öyle yürümeyi nasip eylesin.

Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun inşallah. Biraz bu hâl ile makama fazla zaman ayırmışım, notlarımı da böyle es de geçemedim, kendimce önemli gördüm. O yüzden bu akşamki sohbet sadece hâl ve makamla alakalı oldu. Hakkınızı bu manada helal edin inşallah. Allah razı olsun. Önümüzdeki hafta 1985. beyitten gideceğiz. Biraz benim bu hani mesnevi sohbetleri, biraz böyle hani bazı şeylerin ana hatlarını belirleme, böyle kaideleri belirleme olarak da gidiyor. O yüzden hani bazen bir beyit böyle okuyup ancak onunla yürüyebiliyoruz. O yüzden farklı algılanmasın, hakkınızı helal edin. Allah razı olsun. El Fatiha maassalavat. Amin. Bir bakar mısınız, kapanmış mı? Bazen açık kalıyor. Kapanmış mı? Eyvallah. Selamunaleyküm.

Tasavvuf Vakfı Merkez

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 7 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-0-7 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Zikir, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, İcâzet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı