Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 1985-1987. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 7 • 11/29

1985-1987. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümle Ümmeti Muhammed’i hakkı hakkı batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i bir ve beraber eylesin. Kâfirlerin karşısında güçlü kuvvetli eylesin. Cenab-ı Hak kâfirleri mağlup eylesin. israili perişan eylesin. Destekçilerini perişan eylesin. Doğu Türkistan’a özgürlük nasip eylesin. Ümmet-i Muhammed’i diriltsin. Ümmet-i Muhammedi yüceltsin. Kâfirleri de aşağı çeksin, onları da rezil rüsva eylesin. Amin. Ecmain. Malum, misafirlerimiz var. Allah razı olsun kendilerinden, böyle biz Bosna’yı Bosnalı kardeşlerimizi Allah için seviyoruz, onların böyle bizleri ziyarete gelmelerinden biz çok mutlu oluyoruz, memnun oluyoruz. Cenab-ı Hak inşallah bizim Bosna ve kardeşlerimizle alakalı bizleri birbirimize inşallah daha fazla sevdirsin, daha fazla birbirimize karşı bizleri iyi ve güzel eylesin. Ordaki kardeşlerimiz malum bir kısmı Sırplarla beraber yaşıyorlar, bir kısmı Hırvatlarla beraber yaşıyorlar ve orda yani gönül arzu eder ki beraber yaşamanın usulü, hukuku oluşturulmuş. Osmanlı bütün toplumları bir ve beraber yaşatmanın formülünü bulmuş, yaşatmış. Ne Sırpların burnu kanamış ne Hırvatların burnu kanamış ne de Müslümanların burnu kanamış ama ne zaman ki Osmanlı ordan çekilince ordaki Müslümanlar hep zulme uğradılar. Ordaki Müslümanlar hep böyle tabiri caizse her türlü zulmü gördüler her türlü zulme maruz kaldılar. E son noktada da malum işte büyük bir savaş çıktı. O savaşta da ne yazık ki Bosnalılar çok şehit verdiler ama tam galibiyet söz konusu olacakken yabancı dış güçler bu konuda

çok büyük bir baskı yaptılar ve bir anlaşmayla şimdilik barış oluşmuş gibi görünüyor amma velakin her an için patlamaya hazır bomba gibi. O yüzden Allah razı olsun bizim malum kardeş dergahımız orada Kaçuni’de ama komple biz bu noktada Bosnalılarla kardeşiz, hamdolsun. Kendilerini seviyoruz, ondan sonra, inşallah orda tekrar acı günler yaşanmaz. Hep sohbetlerimde derim, gidin, görün, bakın, hala daha ordaki o savaşın ordaki yıkıntısı ve eserleri, tesirleri duruyor, görmekte fayda var. Tabi aramızda Bosna, Tuzla, Tuzla’da biz program yaptık çünkü orda bütün kantonlarda program yaptık aynı zamanda da Tuzla’da da program yaptık. Tuzla’da Allah razı olsun müftü efendi bizi ağırladı orada. Bütün kantonlarda ağırladılar çok böyle kendi evimizdeymişiz gibi oralarda program yaptık. Altı kanton, Mustafa abi 7 kanton muydu 6 mı, Mustafa abi kaçtı mı yine?

Üç başkent 6 şehirde program yaptık orada, çok böyle gerçekten ilgi çekildi gerçekten orada ses getirdi, hamdolsun böyle bir hizmet söz konusu oldu. Şimdi de Tuzla müftüsü Vahit Hazoviç aramızda, aynı zamanda da Begova medresesi Tuzla direktörü Ahmet Hatuniç kardeşimiz de burda. Allah razı olsun, dün gece, Perşembe günü gecesi müftü efendiye az birşey verdiydik, sohbet etsin diye, misafirin duası, sohbeti berekettir, lütuftur, ikramdır, misafirin her şeyi ikramdır, her şeyi berekettir. O yüzden söz hocamdan, buyurun hocam….

Mesnevi’den 1985. beyitteyiz. Biz geçen hafta da hal ve makamları anlatmıştık yine Mesnevi’den: ‘Aklı cüzi sözde ve işte bizim dostumuzdur ama hal bahsine gelirsen, orda bir hiçten ve yoktan ibarettir’, burayı okumuştuk, ordan devam ediyor. Hazreti Pir:

“Varlıktan fani olmadığı için o hiçtir, yoktur. Kendi dileğiyle yok olmayınca nihayet zorla, istemediği halde yok olacaktır. Bu da ona yeter.”

Akıl, yani o cüzi akıl varlıktan fâni olmadıkça, yani normalde kendinden geçmedikçe, o bir hiçtir, yok hükmündedir. Ya kendi dileğiyle yok olacak, yani kendi dileğiyle aklın yok olması, aklın vahye tâbi olması, Kur’an ve sünnete tabi olması. Eğer kendi dileğiyle Kur’an ve sünnete tâbi olur da kendi enesini, benliğini yıkar, kendi kibrini yıkarsa, ne alâ. Hatta daha ileriye gider, “ölmeden önce ölünüz” hadis-i şerifini kendi üzerinde tecelli ettirirse, nur alâ ama yok öyle ettirmez ise zaten “her nefis ölümü tadıcıdır” ayeti kerimesi mucibince ne yapacak? O zaman o mecburi istikamette ölümü tadacak. O yüzden akıl, mantık içerisinde, o sistematiğinin içerisinde hareket ettiğinde, normalde bazı işlerin mümkün olmadığını görür çünkü akıl ve mantık ölçüsünde mesela hep söylerim ya, ateşin ibrahim’i yakması gerekir. Akıl ve mantık, ateşin ibrahim’i yakması gerektirdiğini söyler. Ama Cenab-ı Hak Kur’an’da diyor ki: “Biz ateşe dedik ki serin ol, selametli ol. Yani yakıcı

olmadığın gibi, üşütücü de olma.” Bu, aklın üstünde bir şey, aklın kabul etmeyeceği bir şey ama akıl vahye tabi olursa, o zaman akıl vahye tâbi olduğu için onun olabileceğini hükmeder veyahut da peygamberlerin üzerinde Cenab-ı Hak, akıl dışı, aklın üstünde mucizeler oluşturur. Musa aleyhisselamın elindeki asanın yılana benzemesi ve yılanın bütün büyüleri alıp içine çekmesi gibi. Bu akıl üstü bir şeydir veyahut da Eyüp aleyhisselam hastalıkların içerisinde boğulurken, işte topuğunu vurup mağaradan su çıkıp o suyla yıkandığında çıkan suların altın kelebek olması. Bu akıl üstü bir şeydir. Şimdi böyle olunca akıl, normalde kendi üstünde olan bir şeyi bilmediğinden dolayı ya reddeder, mantığa uymaz ya da ne yapar? Vahye tâbi olursa onu kabul eder, vahye tâbi olursa. O yüzden akıl kendince mesela ümitsizlik yoluna gitmek istemez. Kendince böyle sonunu görmesi lazım, sonunu görmediği bir yola gitmek istemez. Akıl hep matematiksel olarak veyahut da normal şartlarda kendince hani almış olduğu bilgiler neticesinde hareket eder. Böyle olunca da bir türlü akıl bir şeye teslim olmaz.

Aklın teslim olduğu tek bir şey vardır; aşk. Aklın yenildiği tek yer vardır; aşk. Akıl, aşka gelince matematiksel olarak bunun içinden çıkamaz. Yani, bir kadın bir erkeği neden sever, bunun matematikselliği yoktur. Bir erkek bir kadını sever, bunun matematikselliği yoktur. Bir mürit mürşidini sever, bunun matematiksel denklemi yoktur. Akıl burada bocalar, debelenir, der ki: “Ya bu kadının nesini seviyorsun?”

Hani Harun Reşit, Leyla’yı çağırır ya sarayına, Harun Reşit Leyla’yı çağırır, bakar, çok özür dilerim, kara kuru bir kadın. Ya acaba der, “Benim gözlerim mi doğru görmüyor? Sarayın perdelerini açtırır, sarayın perdelerini açtırır. Hani der ki ya bir göreyim hani meşhur Leyla bu. Hani çünkü Mecnun’un adı Fuat’tır. Fuat’ın babasıyla Harun Reşit her ikisi de kral gibidir, bugünkü manada devlet başkanıdır. Fuat da üzülüyor çünkü Harun Reşid’in arkadaşı Fuat’ın babası yani bu Mecnun çünkü geleceğin padişahı Fuat. E bakayım der, bu âşık olduğu kadın nasıl bir kadın? Öyle ya, çağırır Leyla’yı huzuruna yani bakar kara kuru bir şey. Der ki “Perdeleri açın!” Perdeleri açarlar, aşık olunacak bir şey değil. Yani acaba der çok mu belagatlı konuşuyor? Öyle kadın vardır, şiirsel konuşur. Öyle kadın vardır, sesi etkiler erkeği, gıdıklar. Hani işveli ve cilveli erkeklere konuşulması caiz değil ya. Bu manada caiz değil. Yoksa ayeti kerime oku, hadis oku, bunda bir sıkıntı yok ama işveli konuşma, cilveli konuşma mahreme karşı caiz değil.

Harun Reşit sorar: “Leyla, sen misin?” der. Cevap muhteşemdir. Leyla anlar Harun Reşid’in kendisini beğenmediğini. Der ki Leyla benim ama sende der Mecnun’un gözü yok. “Leyla benim ama sende Mecnun’un gözü yok.” Çünkü Mecnun, Leyla’ya aşıktır. Mecnun, Leyla’ya aşık olduğundan

Leyla’nın hiçbir şeyi onun gözüne görünmez. Karaymış, kuruymuş, boyu uzunmuş, kısaymış, kiloluymuş, tombulmuş, yok değilmiş, yok kara kuruymuş… Mecnun için bunların hiçbirisi geçerli değil. Çünkü Mecnun, Leyla’ya bakarken akılla bakmadı. Zaten bir adamın Leyla’sı yoksa adam da “adamım” diye geçinmesin. Her adama bir Leyla lazımdır. Her adamın bir Leyla’sı olmalı. Eğer Leyla’sı yoksa bu hayatı boşu boşuna yaşamıştır o kimse. Yani burdan şuna gelmek istiyorum: Her erkek bir aşkı tatmalı, âşıklığı yaşamalı. Her kadın âşıklığı yaşamalı. Bu dünyadan âşık olmadan göçüp gitmemeli, aşktan nasibini almalı. Yoksa Hazreti Mevlana Celalettin Rumi Hazretlerinin dediği gibi: “Aşktan nasibi olmayanın” çok özür dilerim, öyle diyor kendisi, “eşekten farkı yoktur” diyor. O kimsenin eşekten farkı yok, ağır bir şey. Ben okuduğumda dedim ki, “Ne kadar ağır konuşmuş!” Sonradan hayatın tecrübesine bakınca, vallaha da billaha da, aşktan nasibi yoksa, âşıklık yoksa, o bir şeyi sevemediyse, eşekten değil, eşeğin kara kökünden farkı yok. Allah muhafaza eylesin.

işte normalde akıl aşka yanaşmak istemez, âşıklığa yanaşmak istemez çünkü akıl için aşk, anlamsız bir şeydir ve baktığınızda, bütün felsefecilere bakın, herkese sorun, aşkı anlamsız görürler ve derler ki, “Âşıklık aptallık işidir.” Çünkü o aklı onda onun tabiri caizse batar ve hiçbir zaman âşıklığa akıl, aşıklığa adım atmak istemez. Çünkü hükmü kalmayacak orda. Bir insanın normalde bir yerde hükmü kalmayacaksa, akıl onu ordan geri çeker. Hükmü kalmayacak çünkü onun orda ama aşk, kendisinden başka bir şey tanımaz. Aşkta şirk yoktur, ikilik yoktur, aşk şirki kabul etmez. Bakın, aşk şirki kabul etmez. Öyle olunca aşk der ki akla: “Benliğini, eneni bırak da gel.” Aşk, akla der ki: “Kapının önünde bekle, sen bu aşk meydanına çıkma. Burda lazım değilsin” der. Çünkü aşk meydanı kabul etmez onu ve normalde Hazreti Pir de diyor ki: “O varlıktan fâni olmadığı için, yani o hep enesinde, hep benlikle kaldığı için, o hiç hükmündedir,” yani bir kıymeti yoktur cüzi iradenin aşkın karşısında. Bakın, tekrar söylüyorum: Cüzi iradenin aşkın karşısında bir hükmü yoktur. Ama ne zaman ki âşıklık perdesine geçti, o zaman o kimse Allah’a karşı imanını kemale erdirir. Yoksa o, her ayeti kerimeyi kendince sorgular, teslim olmaz bakın ve o sorgulamayı zahiri âlim erbabı, ilim erbabı hak görür, doğrudur çünkü sorguladıkça onlar hikmet görürler.

Sorguladıkça her ayeti sorgularlar; ayeti kerimenin nüzul sebebi, ayeti kerimenin indiriliş yılı, ayı, günü, kime indirildi…Bunlar, ilim erbabı açısından gerçekten doğrudur, lazımdır ama bakın, bunları incelerken hani Kur’ân-ı Kerim’de peygamberlerin mucizesine sıra gelince akıl mat olur orda çünkü Hazreti Pir der ki: “Kur’an, aklı mat etmek için gönderildi.” Dikkat edin,

Kur’an aklı mat etmek için gönderildi, der. Çünkü Kur’an, akılları mat eder. Hani bize der ki: “Yoktunuz, sizi ben var ettim.” Düşünün, yoktunuz. insan düşündüğü zaman mat olur. “Yoktunuz” Var mıydım?” Yoktum. “Varlığımdan haberdar mıydın?” Hayır. “Ruhlar âleminde senin ruhunu yarattığımdan haberdar mıydın?” Hayır. “Sana mı sordu?” Hayır. Ruhlar âleminden alemleri dolaştırdı, getirdi dünyaya, sana mı sordu?” Hayır. Akıl mat oldu. Sana sormadı ve seni var etti ve dedi ki varoluş sebebine de: “ Bütün insanlar ve cinniler beni tanısın, beni bilsinler diye yarattım,” dedi. Ha, siz ekmek, tokmak peşinde koşturun diye değil, kattır, yattır, araba peşinde koşturun diye değil. Ya? Allah’ı tanımak ve bilmek zorundasınız, onun için yaratıldınız. Bakın, onun için yaratıldınız. Başka bir yaratılış sebebiniz yok.

Hocam, az önce diyor ya: “Takva”, yaradılış sebebimiz takva. Neden? Ancak takvaya ulaşanlar Allah’ı tam manasıyla bilirler, Allah’ı tam manasıyla kabul ederler. Takvaya ulaşmazsa onu kabul etmez. Takvaya ulaşmak da Allah’ın lütfu, ikramıdır, sizin çalışmanız neticesi değildir. Evet, bizim gayretimiz olacaktır, bizim gayretimize bağlıdır ama takva, Allah’ın lütfu, ikramıdır ve bizim yaradılış sebebimizdir. Bakın, yaratılış sebebi ve bütün insanlık Kur’an ahlakıyla ahlaklansa, yani takvaya ulaşsa, dünyada savaş kalmaz. Dünyada zulüm kalmaz. Dünyada hiç kimsenin kanı akmaz. Bakın, kimsenin kanı akmaz. Ne Müslümanlar Kur’an ahlakına uyuyor ne de Hıristiyanlar ne de Yahudiler ahlaka uyuyor. Ahlak namına dünya üzerinde bir şey kalmadı. Kalmadığından dolayı dünya kan revan ve zulümle dolu. Karanlığın içerisinde dolaşıyor. Ne Hristiyanı doğru Hristiyan ne Yahudisi doğru Yahudi ne de Müslümanı doğru Müslüman. Böyle olmayınca dünya kan gölü oldu, dünya zulüm yeri oldu. Allah muhafaza eylesin.

“Can kemaldir, çağırması sesi de kemaldir. Onun için Mustafa sallallahu ve sellem “Ey ‘Bilal, bizi dinlendir, ferahlandır. Ey Bilal! Gönlüne nefhettiğim, o nefhadan, o feyizden dalga dalga coşan sesini yücelt. “ dedi.

Can kemaldir. Canın kemal olması, burdaki candan kasıt ruhtur. Farkındaysanız, ben hiç “ruh terbiyesi” kelimesini kullanmam. Terbiye edilecek olan nefistir çünkü. Ruha, Cenab-ı Hak, kendi ruhundan ve nurundan yarattı, üfledi. O zaten kemal noktada. Ruh, kemal derecesinde, olgunluk derecesinde. islam’da ruh terbiyesi diye bir şey yoktur. Bunu söyleyenler, islam içerisinde olduklarını söylüyorlarsa cahilliklerinden söylüyorlar. Sen neyi terbiye ediyorsun kardeşim? Cenab-ı Hakkın “kendi ruhumdan üfledim” dediği ruhu mu terbiye edeceksin? Bu, kocaman bir yalandan ibaret. islam’da nefis terbiyesi vardır, ruh terbiyesi yoktur. Biz nefsi terbiye ederiz. Ruh, ne olduğunu dahi bilmiyoruz. ‘Size bununla alakalı çok az bilgi verilmiştir’ demiş Yahudilere. iyi, bize de biraz onun fazlası verilsin ama ruh

terbiyesi diye bir şey yok. Hazreti Pir diyor ki: “Can kemaldir,” yani bir insanın ruhu kemal noktasındadır ve eğer ki o ruhun sahibi, nefis terbiyesinden geçerekten o da kemal noktasına geldiyse, onun diyor çağırması, onun seslenmesi de kemaldir.

Yani, az önce hocam dedi ya, ‘Peygamber sallallahu ve sellem hazretleri nefsinden bir şey söylemedi.’ Necm Suresi’ni söyledi, dedi ki: “Cenabı Hakkın emrini söyledi, Allah ne emretti ise onu söyledi.” Çünkü kemaliyetin zirvesinde, Hazreti Muhammed Mustafa(s.a.v.) ne söylediyse, ne yaptıysa, vahyin içinde yaptı. Onun bizim sünnet olarak algıladıklarımız da vahiy. Onu Kur’an’dan ayırt etmek için sünnet demişiz biz ona, o da vahiy. Hazreti Muhammedi Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin abdestte ellerini hilallemesi, yüzüğünü oynatması da vahiy. Yüzünü yıkaması vahiy, üç sefer yıkaması da vahiy, başını bir sefer mesh etmesi de vahiy, vahiy. Bakın, başı bir sefer mesh ediyor, ellerini üç sefer yıkıyor, başı bir sefer mesh ediyor, ağzına üç sefer su veriyor. Başını bir sefer meshettiği gibi burnuna üç sefer su veriyor. Hepsi vahiy. O zaman can kemaldir, yani bir insanın ruhu kemal ehlidir. Yeter ki o ruh nefsin hegemonyasından çıksın. Nefsin hegemonyasında durduğu müddetçe, ruh tecelliyat noktasında, Allah’a yakınlaşmada. nefsin bastırmasından dolayı orda duruyor. Eğer nefsin zulmünden kurtulursa, hani dedi ya Hanzala: “Senin yanındayken dedi hiç dünyevi bir şey aklımıza gelmiyor. Sanki cennet bahçesindeyiz, ama senin yanından ayrıldıktan sonra şeytan bize galip geliyor, biz dünyaya dalıyoruz” dedi. Allah Resulü de sallallahu ve sellem hazretleri dedi ki: “Dışarda da benim yanımdaki gibi dursaydınız, meleklerin size selama durduğunu görürdünüz.”

Dikkat edin, “Melekler görünmez,” demiyor. “Dışarda meleklerin size selama durduğunu görürdünüz.” Demek ki melekler görünür. O zaman biz göremiyorsak selama duran melekleri veya biz zikrullaha gelen melekleri veya namazda bize eşlik eden melekleri göremiyorsak, veya salatuselam okurken ağzımızdan çıkan salavat-ı şerifenin Hazreti Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in başındaki, kabrindeki meleğe götürülüşünü göremiyorsak duyamıyorsak, bu bizle alakalı. Bizim nefsimize uymamızla alakalı, bizim takvaya erişmememizle alakalı, bizim o aşıklığı yakalamamamızla alakalı çünkü can kemaldir, yani ruh kemaldedir. O kemal ehlinden çıkan söz de kemaldir, olgunlaşmıştır. O yüzden Hazreti Bilal’e diyor ki: “Erihna ya Bilal!” Erihna ya Bilal, yani rahatlat bizi, bize bir şeyler söyle, bize bir şeyler oku. “Erihna ya Bilal.”

Şimdi burası biraz uzun bir sohbet olacak ama hakkınızı helal edin. Şimdi, “Ya Bilal, bizim ruhumuza böyle şevk verecek, neşe verecek, ruhumuzu nefsin hegemonyasından kurtaracak bir şeyler söyle.” Şimdi bu selefi vahabi takımı hani ilahilere bidat diyorlar ya hani ilahilere siz dini oyuncak

hale getirdiniz diyorlar ya bunlar biraz hadis okusunlar! Doğru kaynaklardan hadis okusunlar. Doğru kaynaklardan. Yani bir kimse, buna bidat dediğinde, Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem hazretleri Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde “Tale al Bedru” diye ilahi okuyanları da bidat olarak göreceğiz. Allah Resulü neden susturmadı onları? Bidat olmuş olsaydı, Kur’an ve sünnete aykırı olmuş olsaydı, o dini mukim kılmak için gönderildi. O, “Bunlar kırılacak, bunlar üzülecek” diye düşünmedi, vahye tâbi oldu. Bir ot, bir çöpe dahi vahye tâbi oldu. Bir taşı dahi bir yerden bir yere koydururken vahye tâbi oldu. O, peygamberlikten önce de Cenab-ı Hak onun gönlüne vahyederdi. Gönlüne vahyetmemiş olsaydı, peygamberlikten önce de Kâbe’deki Hacerü’l Esvet taşının konulmasındaki aklı ortaya koymazdı. Geldiler, Mekkeliler kavga çıkacak, kavgayı o önledi. Çünkü o, daha henüz dünyaya gelmeden ötelerden ilk peygamber olandı, vahye tâbiydi. Vahye tâbi, her şeyiyle. Ne yaptı? Kasideler okudular, bakın kasideler okudular. Allah Resulü sallallahu ve sellem , o kasidelere itiraz etmedi, sustu. Ben böyle Hazreti Bilal’den, bir de böyle bir kaç kaynaktan aldığım ilahisi, kasidesi:

“Ey uyananlar, uyanın, uyanın!

Sabah, karanlık ordularını münhezim kıldı.

Ey uykusundan müstağrak olan kimse!

Sen uyuyorsun ama Rabbin uyumuyor.”

Bu, Hazreti Bilal’in arada okuduğu kasidelerden birisi, Türkçesi. Taleal

Bedru var, o da ilahi ya, biz de okuruz ya kasideyi. Ne Türkçesi?

“Veda yokuşundan doğdu dolunay bize.

Allah’a yalvaran oldukça

Şükretmek gerekir mesut halimize.

Ey bize gönderilen yüce peygamber.

Sen taat etmemiz gereken bir emirle geldin bize.”

Hani nerde burda bidat denilen şey? Bakın, islam dünyasında oynanan büyük bir oyun var. islam’ı tabiri caizse katı, eğlencesiz, tavizsiz, toleranssız bir dinmiş gibi göstermeye çalışıyorlar. Neccar oğulları var. Neccar oğulları. Bunların bir de kız çocukları var. Dikkat edin, Neccar oğullarının kız çocukları. Ne diyorlardı Peygambere? Hoş geldin diye kaside söylüyorlardı, ilahi söylüyorlardı. Kız çocukları, dikkat edin, Neccar oğullarının kız çocukları. Baliğdi, değildi ayırt etmemişler, kız çocukları. Onlar ne diyorlardı Hazreti Peygambere: “Hoş geldin.” Evet, şimdi bu okuyacağım hadisleri not alın bir yerlere. Hani biz bir bayram yapıyoruz, bayramlaşma töreni yapıyoruz, sema ediyoruz, zikrullahta sema ediyoruz. işte bendirzenimiz var,

ilahizenimiz var, öyle ya. Her programdan sonra hadis bilmez, ilim bilmez, hakikat bilmez, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve sellem hazretlerinin hayatını bilmez ama bilmediği halde âlimdir. Bilmediği halde âlimdir, okumadan âlim olmuştur, hepsi de bidattır, attırırlar ya kenara. Ya bir hadis okusanız, bir ve Kütüb-ü Sitte okusanız, Buhari okusanız, Müslim okusanız, okusanız göreceksiniz ya. Ashap böyle değil. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve sellem hazretlerinin zamanı böyle değil. iki sema olacak, iki zikrullah olacak veyahut da ne bileyim bir düğün töreni olacak, ‘Siz dini oyun mu sandınız? Dini oyuncak ettiniz!’ Ya be hadis bilmezler, be ilimsizler! Siz okuduğunuzu anlamaktan uzaksınız o zaman ya okumuyorsunuz ya da bizim okuduğumuz hadis kitaplarıyla sizin, vahabilerin yazmış olduğu hadis kitapları farklı demek ki veyahut da ne bileyim, kimin kitabını okuyorsanız…Evet, hadisi şerif uzun, Buhari’de, Müslim’de, Nesai’de, bakın Buhari, Müslim, Nesai, burda normalde onların notlarını da aldım. Buhari’de, Iydîn 2-3 ve 25, Cihat 81, Menakıb 15, Menakıb-ül Ensar 46. sayfa 82, Nikâh’ta 82. sayfa, 114. sayfa Müslim’de yine 19’da. 892’de Nesai’de yine 35-36. hadisi-i şerif. Yine üçüncü cilt 195 ve 197’de. ilim taslamak istemiyorum, şatahat yapmak istemiyorum, bu kitapların hepsi de bende var. Bu fakirde var. Buhari de var, Müslim de var, Nesai de var, Kütüb-ü Sitte de var. Rudani de var, çok özür dilerim, 35 hadis kitabının 35’i de bu fakirde var. Muteber 35 hadis kitabı vardır, o muteber 35 hadis kitabının hepsi de bu fakirde var. Sayfa sayfa, sayfa sayfa verebilirim bunları. Sayfa sayfa! Böyle bir hadis var, öyle değil. Nerede geçmiş, kaçıncı sayfa, kaçıncı hadisi şerif.

ilimse işte ilim, benim ilmim değil. Koca imam Buhari, koca imam Müslim, koca Nesai, Kütüb-ü Sitte, Rudani, Tırmızi, ibn-i Mace, Ebu Davut, bütün hepsi! Hiç kimse boş konuşmasın. Ben sufi yoluna girdiğimde kendi kendime söz verdim. Kur’an ve sünnette var olan her şey benim için delildir, yeterlidir. Kur’an ve sünnette olmayan bidattir, benden uzak dursun. Net, hadisi şerif bu da. Evet, Hazreti Aişe Radiyallahu Anh Hazretleri naklediyor. Kim Hazreti Aişe? “Dinimizin yarısını bu kadından öğreniniz” denilen Aişe. “Dinimizin yarısını bu kadından öğreniniz” denilen Aişe, Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi ve sellem Hazretlerinin Hümeyra’sı, Hazreti Ebu Bekir Radiyallahu Anh Hazretleri’nin biricik kızı. Sıddık’in kızı ve kadınların velisi. Hazreti Hatice annemiz kadınların velisidir. Hazreti Fatımatü’z Zehra kadınların velisidir. Hazreti Aişe Radiyallahu Anh Hazretleri kadınların velisidir. Peygamber eşleri, hepsi de kadınların velisi hükmündedir. Şek şüphe yok, Hazreti Aişe annemiz naklediyor: “Bir bayram günüydü, siyahiler mescitte kılıç kalkan oyunu oynuyorlardı. Ben mi Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem den talep ettim bilmiyorum, yoksa o kendiliğinden

mi, ‘Seyretmek ister misin?’ buyurdular. Ben ‘Tabii,’ dedim. Kalktı, beni geri tarafına aldı, yanağım yanağının üstünde olduğu halde durduk. ‘Ey Elfide oğulları, göreyim sizi, oynayın! diyordu. Ey Elfide oğulları, göreyim sizi, oynayın!’ Hatta bir rivayette de elini çırpıyordu: ‘Düzgün oynayın, ey Elfide oğulları,’ diyordu. Başka bir rivayette de böyle geçiyor: ‘Elini çırpıyor, düzgün oynayın.’ Aişesi seyrediyor, Hümeyrası seyrediyor! ‘Oynayın’ diyordu onlara ve ben usanıncaya kadar böyle devam ettik. Usandığımı fark edince, ‘Yeter mi?’ buyurdular. Ben ‘Evet,’ dedim. ‘Öyleyse git,’ dediler.’

Demek ki şeyler, siyahiler yani bu Sudanlılar, o zaman siyahiler, bu Necranlılar yani Sudanlılar, Elfideoğulları, Sudanlı. Sudanlı, onlar kendi halk oyunlarını oynuyorlar ve diyor ki: ‘Güzel oynayın.’ Nerede? Mescitte. Mescitte, dışarda değil mescitte. Çünkü Peygamber Sallallahu Aleyhi ve sellem Hazretlerinin kapısı mescide açılıyor, sokağa değil. Dikkat edin, Hazreti Muhammedi Mustafa’nın Sallallahu Aleyhi ve sellem evinin kapısı mescide açılıyor, sokağa değil. Onun evi sokağa açılmıyor, evinin kapısı sokakta değil, direkt mescidin içine açılıyor onun evi, dünyayla işi yok. Var, yok ve o Necranlılar, siyahiler mescidin içinde oynuyorlar. Onlar şimdi, Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi ve sellem Hazretleri haşa, dini oyuncak mı yaptı şimdi? Buna haram diyenler nerden işin içinden çıkacaklar? Onların öyle bir dertleri yok tabii çünkü. Yine Abdullah ibni Abbas naklediyor. Kim Abdullah ibn Abbas? Abbas’ın oğlu Abdullah. Hazreti Abbas, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve sellem hazretlerinin amcası. Oğlu Abdullah, ilk Müslümanlardan, genç Müslümanlardan. Dört Abdullah’tan birisi. Birizi Hazreti Ebubekir Efendimizin oğlu Abdullah. Dört Abdullah’tan birisi de Hazreti Ebubekir Efendimizin oğlu Abdullah. Bunlar tabiri caizse böyle ilmi ilmek ilmek işleyenlerden. Hazreti Abbas’ın oğlu Abdullah, islam dünyasında ilk tefsir yazan kimsedir. ilk tefsirci kimdir? Hazreti Abbas’ın oğlu Abdullah ki Hazreti Abbas, Arap diline mükemmel hakimdir ve oğlu Abdullah, o günkü sahabelerin içerisinde Arap diline mükemmel hakim olan bir kimsedir. O yüzden onun tefsiri önemlidir çünkü Arapçanın mastarından tutun da çekerine, çekmezine, dişisine, erkeğine…Çünkü Arapçada kökenlerden böyle dişi ya da erkek olan kelimeler vardır. Onların hepsini su gibi yutmuştur. Şimdiki bizim böyle alim hükmünde geçinenler gibi değil. Allah bizi affetsin.

Hazreti Aişe Annemiz, o naklediyor, Hazreti Abbas, Abbas’ın oğlu Abdullah’a naklediyor: “Aişe Radiyallahu Anh, yakını olan bir kızı Ensar’dan bir adam ile evlendirdi. Gelin götürüldükten sonra, (yani onlarda da gelin alma veya gelin götürülme ritüeli var. Gelin alma veya gelin götürülme ritüeli var.) Gelin götürüldükten sonra Resulullah Sallallahu Aleyhi ve sellem geldi ve orada bulunanlara, “Genç kızı yani gelini damadın evine

gönderdiniz mi?” buyurdu. Sahabeler, “Evet,” dediler. Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi ve sellem Hazretleri dedi ki dikkat edin buraya) def çalıp nağme ile şiir söyleyecek bir kızcağızı gelinle beraber gönderdiniz mi?” buyurdu.” Sizin hiç okumadığınız hadisler bunlar. Size hiç okutulmayan hadisler bunlar. Size öğretilmeyen hadisler bunlar. Bunlar üstü örtülen hadisler bunlar. Tekrar burayı okuyacağım: “Def çalıp (bunu Peygamber söylüyor Sallallahu ve sellem ) nağme ile şiir söyleyecek bir kızcağızı gelinle beraber gönderdiniz mi?” buyurdu. Ha, def çalmak haram değilmiş demek ki. Şiir okumak da, ilahi okumak da haram değilmiş. Nereden çıkardınız be Selefi vahhabiler? Cevap verin buna! Bu hadisi şeriflere cevap verin eğer ilminiz varsa, oturup da klavyenin başında, kafirsin, münafıksın, siz bidat ehlisiniz, bidat ehli hepsi de sadıktır, hepiniz de sapıksınız, deyip toptan hesap görmeyin! Ben diyorum ki yaptığımızın haram olduğuna dair hadisi şeriften, ayet-i kerimeden bir delil getirin diyorum. Ben pılımı pırtımı toplayıp çekileceğim kenara diyorum. Bakın hadisi şerif ne diyor, Hazreti Peygamber diyor: “Def çalıp nağme ile şiir söyleyecek bir kızcağızı gelinle beraber gönderdiniz mi?” buyurdu. Aişe Annemiz cevap verdi: “Hayır,” dedi. Bunun üzerine Resulullah Sallallahu Aleyhi ve sellem şöyle dedi: “Ensar’ın arasında güzel söyleme adeti vardır. Bari onlara, (Hazreti Peygamber diyor bunu) bari onlara, ‘Size geldik, size geldik, böylece Allah bize de size de hayırlı ömür versin,’ diyerek onları odalarına göndereydiniz ya,” buyurdu. ibn Mace’de geçiyor hadisi şerif.

Hani şiir haramdı? Hani def vurmak haramdı? Sen şimdi def vurmayı haram kılarsan Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi ve sellem Hazretleri def vurmayı burda tavsiye etti, hatta emretti. Hazreti Peygamber haramı mı emretti be küstah adam! Hani şiir okumak haramdı? Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi ve sellem Hazretleri haramı mı söyledi ki ayetle sabit, ‘o heva ve hevesinden konuşmadı.’ Ayetle sabit. Sen böyle söyleyince ayeti de inkar ediyorsun sen kâfir oluyorsun, Allah muhafaza eylesin! Bakın yine ibn Mace’de ve Müsnet’te geçiyor yani imam Malik’te geçiyor. Müsned deyince imam Malik’in: ‘Aişe Validemiz bir kadını ensardan bir zatla evlendirip damadın evine götürüyordu. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve sellem : ‘Ey Aişe! Ensar muhabbet duygusu olan bir kavimdir onlara size geldik size geldik Allah bize de size de hayat versin şarkısını söyleyen birini gönderseydiniz.’ Hadisler burda, ibni Mace, nikah, 21. hadis i şerif. Müsned, dördüncü cilt, 78. Hadisi şerif. Kaynak söylüyorum. Evet.

Maliki fakihlerinden Ebubekir ibni Arabi şöyle der: “içinde Malik bin Enes’in de bulunduğu ekser ulemaya göre musiki kalpleri heyecana getiren eğlencelerdendir. Ne Kur’anda ne de sünnette onun haram olduğuna dair

delil yoktur ama sahih hadiste mubah olduğuna dair delil vardır. Sahih hadiste Ebubekir, Hazreti Aişe’nin yanına girer. O anda onun yanında ensarın mersiyelerini okuyan iki cariye vardır.” Hani meşhur ya hadisi şerif, ne yapıyor, hazreti Ebu Bekir efendimizin Aişe’den sonraki kızı evleniyor. Gelin çıkaracaklar. O esnada cariyeler, cariye kim, savaşta esir alınan kadınlar, cariyeler mersiye okuyorlar yani ilahi söylüyorlar. Def vuruyorlar, ilahi söylüyorlar. Allah Resulü sallallahü ve sellem hazretleri giriyor içeri, girince hazreti Ebubekir efendimiz ‘siz peygamberin yanında bunu nasıl söylersiniz’ diye hiddetleniyor.

Hiddetlenince Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri, hazreti Ebubekir efendimizi durduruyor, ‘dur ya Ebubekir, onlar söylesinler’ diyor. Eğer burda ibni Arabi diyor ki eğer musiki haram olsaydı zahiren Ebubekir’in hoş karşılamadığı halde Resulullah sallallahu ve sellem evinde olmaması gerekirdi diyor. Bunu nerede yazıyor? ibni Arabi Ahkam’ul Kur’an, üçüncü cilt, sayfa dokuz. Tabi onlar ibni Arabi’yi kafir olarak nitelendiriyorlar ya, açıp okumazlar burayı şimdi, ibni Arabi kafir hükmünde çünkü onlar için.

Serahsi’den bu alıntı, Serahsi’den: ‘Müzik, başkalarına dinletmek için değil de kendini dinlendirmek ve yalnızlığı def etmek için yapılırsa Serahsi’ye göre caizdir. ibni el Hümam, eserin geçtiği, ibni Hümam eserin adı, cilt 6, sayfa 36, devam edeceğim Hanbelilere göre, bu da ibni Kudame’den alınma, ‘Hanbelilere göre dinen hoş karşılanmayan bir şey olmadıkça teganni mübahtır.’ imam Ahmed bin Hanbel’e göre musikinin mekruh olması bizzat söz üzerine değil kötü fiil üzerinedir yani teganni sebebiyle işlenecek kötü şey üzerinedir. Yani sen arabesk dinliyorsun, kafan yükseldi, açtın bir bira, bu haram, teganni değil, şarkı değil. ibni Kudame, el Muğni’nin 12.cilt 42. ve 43. Sayfa.

Bunları söylüyorum bende dört mezhebe göre Ceziri’nin eseri de var. Bunlara bakarken ibni Abidin’e de bakıyorum. Bende Serahsi’nin Türkçeye çevrilmişi de var. Böyle hani kes kopyala yapıştır değil, öyle değil. Beyin boşuna gitmiyor bizim, yarısı boşuna tıkalı değil yani. Evet, öyle şey değil. Şevkani, cilt 8, sayfa 107: “Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem in düğün, bayram, karşılama gibi münasebetleri icra edilen müziği tasvib ettiği, düğünlerde bunu teşvik eylediği sağlam rivayetlere istinat etmektedir. Ayrıca müziğin bir harama alet edilmeden yalnızca saz ve ses müziğinin haram kılındığına dair sahih hadisin bulunmadığını söylemiştir.

Kettâni, Et-Teratibü’l idariye, Cilt 2, Sayfa 120 ve 145, Faslı Abdülhay El-Kettâni, Peygamber devri kültür ve medeniyetinden bahseden iki büyük ciltlik eserinde, Et-Teratibü’l idariye’de musîkiye, 25 sayfa ayırmış, bütün çeşitleriyle caiz olduğunu gösteren deliller getirmiş ve bu mevzuda yazılmış

20 eserin ismini vermiş. Bu müellifin tespitine göre, sahabeden Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Abdurrahman bin Avf, Ubeyde bin El-Cerrah, Sa’d bin Ebu Vakkas, Ebu Mesut, Bilal, Abdullah bin Zübeyir, Hasan ibni Amr, El-Muğire bin Şu’be gibi zevatın müzik dinlediklerini rivayet etmiştir. Siz oturun şimdi ve deyin ki Hazreti Ömer de, Osman da, Abdurrahman bin Avf da, Ubeyde bin Cerrah, Sa’d bin Ebu Vakkas; bunların hepsi de aşere-i mübeşşere’den, cennetle müjdelenen sahabelerden. Siz şimdi oturun, müsîki dinlemeyi haram edin! Allah bizi affetsin.

işte kemal ehlinden çıkan söz kemaldir. O yüzden Yunus’un sözleri kemaliyeti anlatır. O yüzden Niyazi Mısri’nin sözleri kemaliyeti anlatır. O yüzden Hazreti Mevlana’nın, Celaleddini Rumi’nin Divan-ı Kebir’i kemaliyeti anlatır. Mesnevi o yüzden kemaliyeti anlatır. O yüzden demek ki kemal ehlinden çıkan söz kemaliyeti anlatır, kemaldir. Biz o sözlerin üzerinde şek şüphe etmeyiz. Kur’an değildir, sünnet değildir ama Evliya-i Kiram’ın güzel sözleridir, hikmetli sözleridir. O yüzden onları reddetmemiz mümkün değildir.

Konuyu biraz hani bu mevzuyu uzun tuttuk. Uzun tutmamın sebebi de şu: Hem bu Hazreti Bilal’e kaside söyletmesi, ona kaside okutması ve yarın öbür gün derler ki yani o Hazreti Mevlana’nın o sözü de batıl derler. Derler çünkü! Bunların ingilizler arkalarında olduklarından çok rahat konuşuyorlar. Çünkü bunlar ingiliz soytarısının beslemeleri, bunlar Mossad’ın beslemesi, bunlar CIA yosması bunlar, başka bir şey değil.

Ne yazık ki Türkiye’de bunların oluşması için çanak tutan siyasiler var, bürokratlar var. Bu selefi vahabilere çanak tutuyorlar. Bu ne yazık ki Bosna’ya gittiğimizde, Bosna’da da gördük biz onları, bunlar Bosna’da da önüne gelene kâfir diyorlardı. Adamın babası Bosna’da, cihat etmiş. Bu gitmiş iki sene orda Suudi Arabistan’ın parasını yemiş, olmuş bir vahhabi. Paçalar dizinin altında, önüne gelene kâfir diyor. Önüne gelene kâfir diyor. Bosna sonradan uyandı. Şimdi bunları temizleyeceğiz diye uğraşıyorlar. Şimdi bunları temizleyeceğiz diye uğraşıyorlar! Müftüler var, vahhabi orda, müftü! Müftü olmuş, dakka bir gol bir dedim bu vahhabi. Sen biliyorsun, anında demedim mi vahhabi bu diye? Neresiydi orası? Travnik müftüsü, bir önceki şeydi, Nusret Efendiydi. Nusret Efendiyle çok iyi aramız, gayet güzel. Nusret Efendi başka yere tayin oldu, dediler bu Travnik müftüsü. Tanıştırdılar, böyle küçümseyen bir gözle bana baktı. Hani, “Arabi kelam mevcud?” dedi bana şimdi, “Mavi Arabi kelam. Rabbi kelam mevcut” dedim ben de. Hani o küçümseyecek ya beni böyle, kendi kibirli bir şekilde “Arabi kelam mevcut” dedi. Ondan sonra ben de dedim, “Mafi Arabi kelam, Rabbi kelam mevcut.” Şimdi Rabbi kelam deyince o güne kadar duymadığı bir şey şimdi onun. “Rabbi kelam?”, “Rabbi kelam” dedim. Şimdi hani “Rabbi kelam ne demek?”

manasında. “Rabbi kelam, Rabbi kelam” dedim. Rabbi kelam! Bilmiyor onu çünkü neden? Onun için tasavvuf sapıklık. Onun için sufilik sapıklık. Orda öğrendiler, öyle öğrendiler. Halbuki o komünizmin kol gezdiği, Türkiye’de de kol gezdiği komünizmin, Bosna’da da kol gezdiği zamanda, din-i mubînin ayakta durmasını sağlayan tekke ve zaviyeler, sufiler, kalben anlaştılar, kalben toplandılar, kalben sevdiler birbirlerini. Zikirsiz durmadılar. Çocuklarına da zikri öğrettiler, saklı da olsa namazı kıldılar çünkü Allah’a âşıklar çünkü Allah’ı seviyorlar. Allah’ı seviyorlar, bunun akılsal, mantıksal bir matematiği yok. Allah sevgisinin matematiği yoktur.

içki içiyordu sahabe. Sahabe içki içiyordu. Her seferinde Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ona hak veriyordu. Her seferinde. Bakın, Allah sevgisinin matematiği yok. Bir gün sahabeden birisi, “Hani gene mi sen bu içkiyi içtin?” deyip onu kerih görücü bir söz söyledi. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri tabiri caizse kartal gibi döndü: “Hayır,” dedi. “Onu kerih görme. O, Allah ve Resulünü sever.” Var mı matematiği? Yok. O içki içen sahabe, Allah Resulü vefat edinceye kadar içti, vefat ettikten sonra da içti. Ne zaman tövbe etti biliyor musunuz? Hazreti Ömer radyallahu anh hazretlerinin zamanında tövbe etti. Nerde tövbe etti? Savaşta tövbe etti. Hz. Ebubekir efendimizin zamanında da içti. Öyle sarhoşlara can kurban can! Hazreti Ebu Bekir Efendimizin zamanında da içti. Hazreti Ömer Efendimizin zamanında, iran seferinde. Bunu zamanın ordu komutanı hapsetti, zincire vurdu çadırda. Baktı, kalbi çalışıyor. Dedi ki yalvardı, ordu komutanının hanımına yalvardı, dedi ki “Beni bırak, vallahi de billahi de savaş bitince kendiliğimden geleceğim,” dedi. Kendiliğinden geleceğim! Kayba gidiyorlar, dedi. Savaşı kaybedecekler, dedi. Dayanamadı ordu komutanının hanımı, çözdü zincirlerini, ağzını burnunu kapattı. Sahabenin adı aklıma gelmiyor şimdi, bakın isterseniz bana bildirin. Ağzını burnunu kapattı, tanınmayacak hale getirdi kendini. Bir daldı düşmanın üzerine, daldığı gibi dağıttı orayı. Tozu dumana kattı, önüne geleni kesmeye başladı, önüne geleni biçmeye başladı. Ordu komutanı, ordusuna bakıyor, diyor ki: “Bu, filanca gibi savaşıyor. Bu, filanca olmalı.” O da diyor, “Ben onu kendi ellerimle zincirledim, nasıl çıktı geldi buraya?” Bütün sahabe, bütün herkes hayrette. O dalınca, düşmanı karıştırınca ortalığa, mağlubiyet galibiyete döndü ve dediği gibi yaptı.

Savaş yavaşlayınca hızla geldi çadıra, gene zincirletti kendini. Ordu komutanı geldi, baktı çadırda hapis, yani orda zincirli. Hanımına dedi, “Vallahi” dedi, “sanki o geldi, biz mağlup oluyorduk,” dedi. “Biz dağılıyorduk. Öyle bir girdi,” dedi, “düşman saflarını dağıttı,” dedi, “tozu dumana kattı,” dedi. Tarumar etti ortalığı” dedi. “Biçti önüne geleni,” dedi, “sanki,” dedi,

“atı bile ona benzemiş, at da onun atıydı sanki,” dedi. At da savaşçı, at sahibine göre oynar çünkü. Bu nefis de sahibine göre oynar. Sen savaşçıysan senin nefsin de savaşçı olur. Bir anlam veremediler. Birinci gün geçti, ikinci gün yine savaş kızıştı. Bağırıyor içerden, ordu komutanının hanımına bağırıyor, diyor ki: “Vallahi tövbe ettim, ben içki içmiyorum artık,” diyor ki “beni bırak, ben tekrar gideyim, kaybediyorlar yine” diyor. Yine savaşın en kızışkın hali, yine yürüyor, yine dağıtıyor ortalığı. Sahabe şaşkın, hayrette. Gene ona benzeyen bir kimse diyorlar, ağzı burnu kapalı, dağıtıyor ön cepheyi, tarumar ediyor. Anlatanlar biraz da abartırlar ya, atı bile kafa vuruyormuş. Atın çilbiri yok başında, atı bile kafa vuruyor, arkadan gelene tekme vuruyor, kılıç kalkan havada dolaşıyor. Yine savaş sükunete erince, yine dönüyor çadıra, yine zincirletiyor kendini. imana bak! Üçüncü gün yine aynı olunca, komutan geliyor hanımına diyor ki: “Ya, böyle böyle. Direkt ona benziyor,” diyor. “Başka kimse değil” “ama,” diyor. “Geziyorum burada zincirli.” Hanımı dayanamıyor, diyor ki: “Ben çözdüm onu üç gündür. Öylesine ağladı, öylesine ağladı, savaşı kaybediyorlardı. Beni bırak, ben tekrar geleceğim. Ben tövbe ettim. Bir daha o içkiyi içmeyeceğim…” dedi. içki içtiği için yine savaş zamanı, yine cihada çıkmış bakın dikkat edin, cihada çıkmış gene içki içmiş, hapis cezası vermiş ordu komutanı ve o zaman tövbe ediyor. O zaman tövbe ediyor.

Aşıklığın, sevmenin matematiği yoktur. Bakın, her şeyin matematiği vardır, aşıklığın matematiği yoktur. Her şeyin matematiğini bulabilirsiniz, sevmenin matematiğini bulamazsınız. Her şeyin matematiğini bulabilirsiniz, Allah’ı sevmenin, Resulü sevmenin, üstadı sevmenin, bir mümin kardeşini sevmenin matematiğini bulamazsınız. Eşin matematiğini bulursunuz, menfaat vardır, faydalanma vardır. Çocuğun matematiğini bulabilirsiniz, faydalanma vardır ama Allah için Allah’ı, Resulünü, bir veliyi, bir mümini sevmenin matematiğini bulamazsınız. O yüzden, ‘onlar birbirlerini Allah için severler’, hadis-i kudsi, ‘akraba değillerdir, birbirleriyle alışverişleri yoktur.’ Akraba değiliz, birbirimizle alışverişimiz yok. Bosna’dan buraya çıkıp geliyorlar, ziyaret etmeye. Bizim bir alışverişimiz yok, akrabalığımız yok, menfaatimiz yok. Bosna’ya gitmeyi seviyoruz, Bosnalıları da seviyoruz Allah için. Akrabalığımız yok, bir alışverişimiz de yok, bir faydamız da yok birbirimize maddi manada ama Allah için birbirlerini sevenler toplandıklarında, Allah’ı zikredenler, hadis-i kutsideki ibare bu: “Birbirlerini Allah için sevip toplandıklarında Allah’ı zikredenler, mahşer yerinde hiçbir gölgenin bulunmadığı bir anda Allah’ın gölgesinde gölgeleneceklerdir ve mahşer halkı onlara gıpta ile bakarlar, sorarlar: “Bunlar peygamber mi?” Hayır. “Bunlar hangi şehitler?” Bunlar şehit de değil. “Bunlar kim?”

Bunlar, dünyadayken akraba olmadıkları halde, aynı kavimden olmadıkları halde, birbirleriyle alışverişleri olmadıkları halde, birbirlerini Allah için sevenlerdir.” işte matematiği yoktur bunun. Bunun matematiği yoktur. Bakın, Allah’ın gölgesi diyor hadisi kutside. Hâşâ, Allah’ın gölgesi olur mu? Allah’ın gölgesi olmaz. Burda aklı mat ediyor, matematiğe sığmıyor. Diyor ki: Allah’ın gölgesinde gölgelenirler. Matematik yok burda, matematik yok. O yüzden aşıklığı yine aşk şerh etti, aşkı da yine aşk şerh etti. Akıl onu şerh edemedi, akıl o işin içinden çıkamadı.

O yüzden âşığın namesi kemal bir sözdür. Aşığın gözyaşı, âşığın gözyaşı arş-ı alâyı titretir. Âşığın bir nefesi şifadır, şifa. Âşığın nefesi şifadır çünkü matematiği yoktur. Nasıl matematiği yoktur? Hesabı yoktur, kitabı yoktur, beklentisi yoktur, umması yoktur. Aşık çıplaktır bu manâda, elbisesi yoktur. Matematiği yok çünkü. Allah, bizleri o âşıklardan eylesin. Cenâb-ı Hak, kendisine âşık, Habibine âşık, âşıklara âşık kullarından eylesin. El-Fatiha maassalavat. Âmin. Önümüzdeki hafta: “Adem’i bile kendinden geçiren, gök ehlinin bile akıllarını hayrete düşüren o nefhayla sesini yükselt buyurdu.” Evet, burdan devam edeceğiz inşallah. Biraz uzun oldu, vaktinizi aldık, hakkınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun ama bu konunun tamamlanması gerekiyordu eksiksiz bir şekilde. O yüzden sürç-i lisan ettiysek affola. Allah razı olsun, Allah razı olsun inşallah. Allah razı olsun. Biz müftü efendinin önünde konuşuyoruz böyle, hakkını helal etsin, biz böyle cahil cesaretli olur hesabından. Hakkını helal etsin bize inşallah. Biz böyle densizlik yapıyoruz biraz ama kusurumuza bakmasın…Estağfurullah. Elhamdülillah. Öyle onların da başına dert oldu. Evet, büyük evet. Ona “Rabbi kelam” deyince mat oldu, durdu zaten. Ne diyeceğini bilemedi. Ben böyle “Arabi kelam, mevcut?” dedi. “Mafi arabi kelam, Rabbi kelam mevcut,” dedim ben, kaldı, cevap veremedi. “Rabbi kelam, Rabbi kelam,” dedim. “Rabbi kelam,” öyle kaldı. Selamün aleyküm.

TASSVVUF VAKFI MERKEZ

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 7 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-0-7 • Tasavvuf Vakfı Yayınları