MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 7 • 9/29
1980-1983. Beyitler Şerhi
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamunaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Cenab-ı Hak son nefese kadar Hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakça yaşayan, hakkı savunan, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Nerede, dünyanın neresinde bir Müslüman’a zulmediliyorsa zulmeden zalimlerden Cenab-ı Hak intikamımızı alsın. Ben-i israil’in devleti olan siyonist katil israil’i kahru perişan eylesin. Doğu Türkistanlılara özgürlük nasip eylesin. Bütün Ümmet-i Muhammed’i zulümden kurtarsın. Amin. Ecmain. 1980. beyit:
“Fakat fazla vefakarlık sebebiyle tamamen şeker olursam, buna imkan
yoktur. Nasıl olur da şekerden tat ayrılır? İmkanı var mı?”
Geçen hafta, ‘sen şekerden tatlı bir hale gelsen bile o tat bazen senden gidiverir. Bu mümkündür’, burayı okumuştuk. Yani bu neydi? Sen öyle bir zaman olur, öyle bir an olur, sen bazen şekerden tatlı bir hale gelirsin. Yani öyle bir hâl yaşarsın. Öyle bir hâl yaşayınca, şekerden tatlı bir hale gelirsin ama bu şeker, bu tat senden gidiverir. Buna devam ediyor. ‘Fakat fazla vefakârlık sebebiyle tamamen şeker olursan, buna imkan yoktur.’ Yani normalde şeker olmak ne demek? Şekerle, şekere hemhal olmak, şekerin içerisine karışmak. Yani sen bir mürşidi kamil olursan, mürşidi kamil olduğundan senden tatlılık gitmez. Yani bu artık sen o makama eriştin. O makama erişince, sendeki haller, sendeki tecelliyatlar gelip geçici değildir. Artık bundan sonra normalde, o bir makama erişen, yani mürşidi kamil olan bir kimsedeki tatlılık, geçici bir tatlılık değildir. Onun üzerindeki hoşluk, geçici bir
hoşluk değildir. Onun üzerindeki manevi tecelliyatlar, geçici bir manevi tecelliyat değildir. Yani normalde o kimseden de bunlar ayrılmaz. Yani neden? Çünkü o cemalinde fenâ oldu. Cemalinde fenâ olduğu için o belli bir makama geldi. O fenâyı yaşayınca, artık o makamdan sonra geri dönüşü yok. Mesela, nasıl peygamberler peygamberlikten geri dönüşleri yok, onlar bir makam sahibi. Makam sahibi olunca, onun peygamberliği son da bulmuyor. Peygamberliği devam ediyor. Tabi, o normalde mürşidi kamillerin kutup seviyesinde olanlar da onlar da bir makama erişiyorlar. Peygamber değiller, ordan geri dönüşleri vardır ama geri dönüşü olan görülmemiş bu zamana kadar. Normalde, işte o geçici manevi tecelliyatlara mazhar olanlar, o kalıcı maneviyatların numunesi gibi. Hani ne diyorlar, yeni nesil siz, fragman mı diyorsunuz? Hani fragmanı gibi, o manevi haller, o makama erişildiğinde kalıcı olmanın hali.
Hani bir kimse rüya görüyor, rüyasında cenneti görüyor. Rüya görüp de rüyasında cenneti görünce, cennetin varlığına karşı içinde bir delil oluyor veya cehennemi görüyor rüyasında, cehennemin varlığına delil oluyor. Aslında rüyadaydı o ama o normalde onun varlığına delil olmuş oldu. Mesela bazen dervişlerin üzerinde görülür, bir mürşidi kamilin makamında göreceği rüyayı görür. O rüya ona delil olmuş olur, gelecekte delil ona. Yani o rüya ona hüccet oldu, delil oldu veyahut da manevi hallerle alakalı, tecelliyatlarla alakalı bir kimse rüya görür, ne bileyim, zikrullahta bir hâl yaşar, bir hâl gösterilir. Onun normalde hakikatte var olduğuna işarettir, onun delilidir ama bunlar normalde gelip geçici olursa, bir hâl olur ama mürşidi kamiller burda kendi üzerlerinde şeker olmuşlardır. Şeker olduklarından dolayı, şeker ayrı, o ayrı değildir. Bu neye benzer? Çayın içerisine şeker koydun, çayın içerisine şeker koyunca artık o şekeri çaydan ayırman mümkün değil. Tatlandı onu ayırmanız mümkün değil. Bu da bunun gibi bir şey.
“Ey hoş arkadaş! Aşık halis ve saf şarabı kendisinden bulur, onunla gı-
dalanırsa bu makamda artık akıl kaybolur. Bu sırra akıl ermez.”
Bu, artık o kimsenin belli bir hale geldiğinde, artık o kendince aşıklık kuvveti, aşıklık hâli onun kendi içinden tecelli etmeye başlar. Şimdi, derviş önce şeyhini sever, aşıklığı yakalar onda. Ardından Hazreti Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’i sever, Hazreti Muhammedi Mustafa (s.a.v) ’de aşıklığı yakalar. Ardından Allah’ı sever, Allah’a aşık olur. ilahi aşk dediğimiz noktaya gelir. Artık o sadece ve sadece Allah’ı sevdiğinden, Allah’a aşık olduğundan, onun cemaline vuslat olur. Artık o aşkın kendisi olur ve döner der ki kendince; hani ne ararsan kendinde ara. Bu haldedir. Normalde aşkı kendinde bulmak, hani var ya hadisi kutsi; yine Keşfü’l Hafa’da geçer, der ya: ‘Ben göklere ve yere sığmam fakat mümin kulumun kalbine sığarım.’ Artık
o kimse, kendi kalbinde tecelli edenin, tecelli edenin Allah olduğunu bilir ve aradığım şey, dışarda aradığım şey, aslında içimdeymiş der. Hani Mesnevi’nin başında bir hikaye vardı, hani bir halayık vardı. Halayık ve padişahın aşkı vardı. Padişah halayığa aşık olmuştu. Halayık hasta olunca bir tabip istediler. O tabip geldi, halayığın durumunu çözdü. Halayığın durumunu çözünce, bu sefer padişahın halayığa olan aşkı bitti, muhabbeti bitti ve o zaman padişah dedi ki; “Asıl sevilmesi gereken senmişsin.” Kime dedi? Mürşidi kamile dedi. “Asıl sevilmesi gereken senmişsin.” O zaman halayık neyi bize anlatıyordu? Heva hevesi, nefsi anlatıyordu. insan önce hani nefse aşık olur, beğenir, nefsin isteklerine koşar. Sonradan ilahi aşkla tanışınca, asıl sevilmesi gerekenin ne olduğunu anlar. işte insanlar da aşkı önce dışarda arar. ilahi aşkı dışarda arar. işte çiçekte arar, böcekte arar, ne bileyim işte bir hayvanda arar. Yok, bir sokak köpeğinde, yok bir kedide arar. işte kedinin üzerinden bir yudum su verecek cennete gidecek ya, aşıklığı dışarda arar. Hazreti Pir der ki: “Neye aşık olursan ol, öteye bize delildir.” Yani, sen bir kadına da aşık olsan, bir kadın erkeğe de aşık olsa, ilahi aşka delildir. Yani demek ki bir görünene aşık oluyorsan sen görünmez olan senin için Allah’a da aşık olabilirsin. Sen çünkü aşkın mecazını yakalamışsın, hakikatini de yakalarsın. Mecazını yakalayan, mecaz hakikatin delili olur çünkü. Yani namazı mecaz olarak görürsün; bir kimse namaz kılıyor, ha namaz varmış dersin ama hakikatte namaz, ayrı bir şeydir. Zahiren evet, kıbleye döndün, namazı kıldın. Hakikatteki namazın tecelliyatı ayrıdır. işte o kimse o zaman kendince aradığı şeyin, dışarıda aradığı aşkın kendi içinde olduğunu görür.
Zaten sufi bir müddet dışsal yolculuk yapar. Eğer o direkt kendi iç alemine dönüşünü gerçekleştirebilirse, o zaman onun içsel yolculuğu başlar. Ama genel olarak insanlar aldanırlar, yolculukları dışsaldır hep, içsel değildir. Allah muhafaza eylesin. O yüzden, normalde Hazreti Pir: “Aşk dışarıda aranmaz, aşk kendi içinde bulunur. Sen aşkın kendisisin, aradığın aşk sensin,” der. Yani aradığın aşk sensin, bu kadar böyle uç bir noktaya götürür insanı. Aslında aradığın aşk sensin derken, burda kendi nefsini öne çıkarmak değil, kendi benliğini öne çıkarmak değil, Yunus’un: “Bir ben var benden içeri,” dediği o olguyu meydana çıkarmak, onu bulmak içsel olarak. Hani yine normalde: ‘Aşk düğümü çözülmemiş sır gibidir. O sır senin içinde, kendi içinde bul onu, der Hazreti Pir. Demek ki o normalde aşık halis, saf şarabı kendisinde bulacak. Yani artık o öylesine ilahi aşk noktasında zirvelerde dolaşacak ve zirvelerde dolaştığında aradığı şey, yani Musa’nın Turu Sina’ya çıkıp konuştuğu şey, onun gönlünde var. Onun gönlünde veyahut da Yunus’un balığın karnında bulduğu şey, onun gönlünde
var. Ümmeti Muhammed’in fazileti ve ehemmiyeti, Ümmeti Muhammed’in fazileti ve ehemmiyeti! Yusuf’un kuyuda bulduğu şey, onun gönlünde var. ibrahim Aleyhisselâmın ateşe atıldığı andaki bulduğu şey, onun gönlünde var. Onun içinde var, mana aleminde var, eğer onu bulabiliyorsa. Eğer onu bulursa o zaman sırrı çözüldü. Eğer onu bulamıyorsa o sır çözülmedi onda. Hani o yüzden derler: “Her ne ararsan kendinde ara,” diye. Kişi kendi içine dönerekten, o manevi bir aşka ulaşır ve o manevi bir aşka ulaşınca iç aleminde, onun dış alemine denge oluşur ve normalde içinde de dışında da muhteşem bir huzur olur.
Kendi içindedir yalnız bu. Bunu normalde dışardan bakan bir kimse, onu deli görebilir. Dışardan bakan bir kimse, onu çılgın bir şekilde görebilir. Dışardan bakan bir kimse, onu normal görmeyebilir ama aşık, kendi iç aleminde huzuru bulmuştur, kendi iç aleminde de dengeyi de bulmuştur, dengeyi de otutturmuştur. Bu, o kimsenin biraz hani meratipleri geçmesiyle alakalı. Mesela bir kimse emmaredeyken denge aranmaz. Levvamede mesela, gitgeller yaşar. Mülhimede gitgeller yaşar. Mutmainnede gitgeller yaşar. Radiyede, mardiyede, safiyede gitgeller yaşar ama artık o kimse hani safiyeye geldiğinde, artık onda denge kurulur. O, huzuru yakalamıştır. O artık, içsel yolculuğu onun devam eder. Bitmek tükenmek bilmez. Onun dışsal yolculuğu da bitmiştir. Bakın, dış yolculuğu bitmiştir. Artık kendi derinliğinde, kendi tatminini yani mutmaini bulur. Onun kalbi çünkü mutmain oldu. Hani “Kalpler ancak zikrullah ile mutmain olur,” o ayeti kerimenin sırrına ulaştı o. Onun artık kalbi mutmain. Onun kalbi mutmainlikten geri dönmüyor. Artık oturdu, yerleşti o. Böyle olunca, onun yaşantısında da, hayatında da bir anlam oluştu. Artık o herkes gibi yiyip içmiyor, artık o herkes gibi dolaşmıyor, o herkes gibi bakmıyor. Onun bakışında ayrı feraset var. Her baktığı yerde cemalin tecelliyatını görüyor. Her baktığı yerde sıfatsal tecelliyatlara mazhar oluyor ve kendi iç aleminde de mazhar oluyor. Kendi iç aleminde batıni olarak mazhar oluyor, dış aleminde zahiri olarak mazhar oluyor ki denge böyle kuruluyor. Normalde, iç aleminde mazhar olmuş olsa, dışında bunu seyretmemiş olsa onda denge oluşmaz. Bir mürşidi kamilin dervişinde denge vardır. Eğer o dervişte denge yoksa, o şeyhini tanımıyordur, o şeyhine tabi değildir. Şeyhe derviştir ama şeyhe tabi değildir. Kendi nefsine tabidir o yüzden onda dengesizlik vardır. Bakarsın bazen dervişlerin bazıları dengesizdir. Konuşmaları da dengesizdir. Aslında o sufilik yapmıyor, o heva hevesine uymuş, o edepsizlik yapıyor. O nefsine uymuş. Kendi nefsine uyduğunun da farkında ama farkında değil. Farkında olsa tövbe eder ve geri döner. O kendince âşıklık yaşadığını zannediyor.
Mesela işte bir kısım sufiler vardır, adına sufi denilirse kendilerince vuslata erdiklerini, vuslata erdiklerinden dolayı namazın onlardan sakıt olduğunu söylerle örneğin.
Türkiye’de bir kısım melamiler vardır, bir kısım. O melamilerin bir kısmı namazdan sakıt olduklarını, zikirden sakıt olduklarını, ibadetten sakıt olduklarını söylerler. Bunun gibi. O aslında kemale ermemiş. Kemale ermiş olsaydı Hz. Muhammedi Mustafa’nın ayak izlerini takip ederdi ki o, son nefesine kadar namazı hiç bırakmadı. O son nefesine kadar Kur’an-ı Kerim’e tabi oldu. Allah muhafaza eylesin. O zaman, o sufi o hale gelince iç ve dış dengesi onda oturur ama iç ve dış dengesi oturmayan bir kimseyle karşılaştığında, o huzur, o denge karşıdaki kimseye tuhaf gelir. “Aaa! Böyle olmaması lazım,” der kendince veyahut da heva ve hevesine uyan bir kimse, çarpar ona. Çarpınca aslında feraset ehli olmuş olsa, kendi heva ve hevesini görecek ama feraset ehli olmadığından, karşıdaki kimseyi, yani o üstadı suçlar. Kendince onda eksiklik peydah eder. Der ki eksiklik var bunda. Oysa o üstad ona ayna vazifesindedir. Eksikliğini görür. Ayna vazifesinde olmasına rağmen o eksikliğini görmez, karşıdaki kimseyi yani üstadı eksik görür. Müşriklerin Hz. Muhammedi Mustafa’yı eksik görmesi gibi. Hani Ebû Cehil diyordu ya, “Peygamberlik bana gelmiş olması lazım.” O da normalde kendince öyle der, “Şeyhlik bana gelmesi lazımdı,” veya “Ben şeyh olsam” veya, böyle olması lazım,” der kendince “ Ya böyle diyor Üstat ama aslında böyle olması lazım.” O aslında çarptı, heva ve hevesini gördü. Ama ona dese ki üstat, heva hevesini gördün,” bırakır gider o. Bazen üstatlar da onlar bırakıp gitmesinler, onlardan bir fayda umduklarından değil, giderse iyice helak olacak, nefsine uyacak, şurda otursun, Allah’ı zikretsin, diye düşünür. Yani o, onu eksik görse ne olacak der. Allah muhafaza eylesin.
“Aklı cüzi sırra sahip gibi görünürse de hakikatte aşkı inkâr eder.”
Aklı cüz dediği bizdeki akıl, yani manevi bir terbiye almamış, ilahi aşka ulaşmamış akıl. insanlar genel olarak bilmedikleri, anlamadıkları veya yabancı oldukları şeye ön yargılı ve düşmanca bir tavır takınırlar. Hem ön yargılı hem de düşmanca bir tavır takınırlar. Bu fakir, bunu çok yaşamıştır, sizler de yaşarsınız. Adam şimdi normalde işte sufilik dersin, şeyh dersin, dergâh dersin, tarikat dersin. Dakka bir söyleyeceği şey şudur: “Siz de para topluyorsunuzdur.” Sen anlatırsın, “Parayla işimiz yok,” diye, yok inanmaz. Bakın, inanmaz. Anlatırsın defalarca, yine inanmaz. Ön yargısı var çünkü. Hatta daha ileri gider, sana düşmanca tavır takınır. Ya kardeş, senin çayını istemedim, yemeğini istemedim, evini istemedim, arabanı istemedim, senden para istemedim, pul istemedim, sen ne yapmaya düşmanca tavır takınıyorsun?” desen de, o sana çünkü ön yargılı, düşmanca bir tavır takınır.
Sana defans yapar. Bunu normalde hani neden? işte kendince der ki hatta toptancılık yapar, siz hepiniz böylesiniz, sizler böylesiniz zaten. Bu, insanların ön yargısındandır. Mesela, aileden bir kimse suç işlese, hata yapsa, bütün aileyi suçlarız biz. Yani oysa suç bireyseldir. Birisi hata yaptı, bir kimsenin kızı hata yaptı, bütün aileyi nasıl suçlarsın? Birisinin oğlu hata yaptı, bütün aileyi nasıl suçlarsın? Burdan arkadaşlardan birisi bir hata yaptı, bu topluluğun hepsini nasıl suçlarsın? Ama ön yargı suçlatır insanı ve düşmanca tavırlar takındıttırır. Akıl, yani cüz’î akıl bu noktada yabancı olduğu, bilmediği o konuyla alakalı bilgi sahibi değilse hemen defansa girişir, aklın işi budur. Bu neden kaynaklanır? Bunun asıl kaynaklandığı korku ve güvensizlikle alakalıdır. Buna artı bir de bilgisizlik ve cehalet eklenince artık o sana düşmanca bir tavır takınır.
Bakın, üç şey vardır, insanın aklını gideren üç şey; korku insanın aklını giderir, bu yani o kimseyi doğru karar vermekten uzaklaştırır. ikincisi cehalettir; o kimseyi doğru karar vermekten uzaklaştırır. Üçüncüsü güvensizliktir, güvensizlik. Güvensizliği ikiye ayıralım: bir, insanın kendisine güvenmemesi; iki, karşındaki kimse veya karşındaki topluluğa güvenmemesi. Aslında güvensizliğin çıkış noktası asıl insanın kendisine güvenmemesidir, yani özgüven eksikliğidir. Ben çıkarım toplumun içerisinde konuşurum, toplumdan bana bir zarar gelecek diye bir korkuya kapılmam. Ben konuşurken bildiğim bir konuda konuşurum; bilmediğim bir konuyu bilmiyorum derim. Yani, bir kimsenin bilmediği bir konuyu bilmiyorum demesi aslında özgüvendir, kendisinde huzurun var olduğunu gösterir. Oysa birisinin bilmiyorum demesi, kendince nefsince, onu aşağılık bir şeymiş gibi zanneder. O, bilgisiz bir insandır. Asıl bilgili insan, yani ehliyetli insan, bir konuyu bilmiyorsa “Ben bunu bilmiyorum.” der. Bakın, bir peygamber dahi soru soruldu, soru sorulunca Cebrail aleyhisselama dedi ki: “Sorulanın sorandan fazla bir bilgisi yoktur.” Dedi. Hani var ya, ihsan Hadisi Şerifi, bir kimsenin bir şeyi kıyameti sordular, bilmiyorum dedi ne zaman kopacağını. Yani, düşünebiliyor musunuz, miraç yaşayan bir peygamber, kendisine kıyametin vakti sorulduğunda bilmiyorum dedi. Yani, demek ki bilmiyorum, o konuda bilmiyorum demek, onun peygamberliğine bir leke getirmedi, onun peygamberliğinin üzerinde bir şüphe getirmedi. Bilmediği bu konuda bilmiyorum demek özgüvendir ve o kimsenin bilgili olmasını, bilgili olduğunu gösterir. Şimdi insan aklı, insan aklı bu üç şeyden, üç şeyden dolayı doğru ve isabetli karar vermez: birincisi bilgisizlik, cehalet; ikincisi korku, korku; üçüncüsü güvensizlik. Bu üçü insanda toplanırsa onun aklı, onun aklı doğru kararı vermez, hemen defans yapar. Hemen defans yaptığıyla kalmaz, bir çıt ilerisi, daha o cahil, ön yargılı davranır. Bir çıt ilerisi bak, üç adım düşmanca davranır. O
kimsenin cahil olduğunu gösterir, o kimsenin bilgisiz olduğunu gösterir, o kimsenin korkak olduğunu gösterir, o kimsenin ön yargılı olduğunu gösterir bu çünkü bilmediği bir şeyde hükmediyor. Bilmediği bir şeyde düşmanlaştırıyor bir de onu bilmiyor çünkü öğrenmek de istemiyor ve hani meşhurdur ya, “insan bilmediğinin düşmanıdır.” diye.
insan bilmediğinin düşmanıdır ve cehalet, korku, güvensizlik; artık o kimse de ne yazık ki düşmanlık, ihanet, her türlü entrika o kimseden beklenir hale gelir. Çünkü o kimse artık korktu, güvensiz ve cahil bir kimse; artık o kimse sana zarar verebilir. Bakın, insanları analiz ederken bunlar insanları analiz etmenin tabiri caizse dipnotları, bir topluluğu analiz etmenin dipnotları. Bakın, güvendir bu kapının açık olması; korku yok, dileyen dilediği zaman buraya girer, dileyen dilediği zaman burdan çıkar. Bu aslında bir mesajdır. Bu fakir, 26-27 yaşından beri sohbet eder; hiçbir sohbetin kapısı kapalı değildir, hiçbir zikrullahın kapısı kapalı değildir. Benim bulunduğum yerde hiçbir zaman kapı kapanmaz. Bu, benim yaptığım şeyin meşru olduğunu gösterir; gayrimeşru değil. Devletmiş, gelsin incelesin ki incelediler. Ne kadar incelediler? Vakfı incelediler, derneği incelediler, içimize polisleri koydular, onlara incelettiler, telefonlarımızı dinlettiler, her şeyi yaptılar. Hiç sıkıntı yok, yapsınlar, zaten devam etsinler, problem yok burda. Buraya da gelip dinliyorlar, dışarda da dinliyorlar, zaten gerek yok. Ben YouTube’da veya kanallarda canlı yayınlatıyorum, dinlesinler, sıkıntımız yok. Sebep? Benim konuştuğum Kur’an ve sünnete uygunsa korkum yok. Ben meşruyum; hatta tanımayan, bilmeyen bir kimse tanımadığından, bilmediğinden ve cahil olduğundan defans yapacaktır. Gel kardeş, bir günden bir güne otuz beş yıldır pamuk eller cebe bir sefer dediysem her şeyi bırakacağım, çıkacağım buradan. Bırakacağım, çıkacağım. Otuz beş yıldır birisinden bir lokma istediysem bırakacağım, gideceğim buradan. Otuz beş yıldır bir lira istediysem bırakacağım, gideceğim buradan.
Otuz beş yıldır yatacak yer, yiyecek yemek istediysem bırakacağım gideceğim buradan, bir bardak su dahil bir şey istediysem bırakacağım gideceğim. Bunu hani söylemek zorunda kalıyoruz. Neden? Ya bir incele, bir sor, bir soruştur, bir bak, bir gel ya, ondan sonra ne karar vereceksen ver. Yok hayır. ‘Bütün tarikatlar böylesiniz’, biz tarikat değiliz diyorum. ‘Bütün hocalar böylesiniz’, ben hoca değilim diyorum kalıyor şimdi. Ya kardeş, ben hoca değilim. Bir kimseye hoca diyebilmen için onun Arapçası, yani Arapçası derken okumak değil, islami literatüre göre bir kimseye hoca denmesi için hoca denmesi için yedi ilimden onun icazeti olması lazım. Biz namaz kıldırana da hoca diyoruz. Yani siz televizyonda, orada burada başına bir sarık sarana hoca diyorsunuz, bu toplum diyor. Kardeş, o fıkıhı bilecek, hadisi
bilecek, kelamı bilecek, o kimse Arapça grameri bilecek, Nasuh’u mesuhu bilecek o kimse. Hani hangi ayet neyi neshetmiş, hangi hadis hangi hadisi neshetmiş bilecek. Hoca dediğin kimse bu tip, bu yedi sekiz, hadi beş ilim olsun, ya, beş ilimden icazetli olması lazım. Siz kime hoca diyorsunuz şimdi? Topluma soruyorum bunu. Başında sarık olan hoca! Demeyin kardeşim. Dil alışkanlığı, biz de diyoruz filanca hoca diyoruz, dil alışkanlığı ama o hoca olması için bu ilimler olacak. E biz önüne gelen iki Allah diyeni şeyh görüyoruz. Deme kardeşim? Sebep? Ya var mı icazeti? Şeyhi onu ilan etmiş mi sağlığında o şeyhtir diye? Etmemiş. Var mı yazılı icazeti? Bir yerden bir icazet almış mı? Almamış. Ya nerden şeyhlik yapıyorsun sen? Şeyhlik yapacaksan, ilme’l yakîn, ayne’l yakîn, hakka’l yakîn makamlarını geçtin mi? Şeyhlik yapacaksan, emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye, mardiye, safiye geçtin mi? Bunların esmalarını aldın mı? Kalbin makamlarından haberin var mı? Rüya tevilinden haberin var mı? Bir kimse zikrullahta hal gördü, halden haberin var mı?
Bakın, bunlar manevi ilim, bunun yolu ayrı. Koca imam-ı Azam’ın burdan bir bilgisi yok. Koca imam Şafii’nin burdan bir bilgisi yok, bu hallerden. Kime gidiyor? imam-ı Hanbel Hazretleri’nin şeyhine gidiyor. Şeybani Rai’ye. imam-ı Hanbel, bakın, koca fıkıh âlimi, hadis âlimi. Bakın, imam-ı Hanbel’de hem hadis âlimliği var, hem fıkıh âlimi kendisi. Arapça grameri, gramer, gramer, hangi harften ne çıkar yalayıp yutmuşlar her biri ve gitmiş Şeybani Rai’nin önünde kuzu gibi duruyor. imam Şafii diyor ki: “Ya sen koca imamsın hani Şeybani Rai’nin önünde böyle neden oturuyorsun?” diyor ya. “Ben geleceğim ona soru soracağım,” diyor. Diyor ki: “Sorma, hazır cevaptır.” “Yok, soracağım” diyor. Bu zahir ilim erbabında böyle bir şey vardır, hani ene vardır, ene. Geliyor, “efendim bir sorum var”, “sor” diyor. Diyor ki: “Bir kimse günlük bir vakit namazını kaçırırsa, kılamasa, unutsa ama hangi vakit olduğunu bilemese, hangisini kaza etmesi gerekir?” diyor. Hemen hazır, hiç beklemeden: “O bütün gününü gafletle geçirmiş, bütün namazlarını kaza etsin” diyor. imam Şafii şok! Hemen derviş oluyor orada Şeybani Rai’ye, bak hemen derviş oluyor. Halbuki bak o kadar ilim var, öyle değil mi? Kalp ilmi ayrıdır, zahir ilim ayrıdır. Bir üstadın, bir mürşidin ince fıkıh meselelerinin içerisinde dolanma, öyle bir şey yoktur. Git onu kitaptan oku ama ona kalpten sor, ona zikrin hallerinden sor, ona maneviyattan sor, eyvallah! Eyvallah, onun durumu o ama tabi toplum bunu bilmiyor. Bir de islam dünyasında oynanan büyük bir oyun var. Bu oynanan büyük oyun, islam dünyasında islam’ın anlatılması, anlaşılması, yaşanması için temel taşları yerinden oynattılar islam dünyasında. Yani düşünebiliyor musunuz? islam dünyasında, bilhassa Anadolu’da hafızlık müessesesi bitti, bitirdiler, göz
göre göre bitirdiler. Göz göre göre bitirdiler. Bakın, islam dünyasında ehli tarikatın kökünü kurutmaya çalışıyorlar, bitiriyorlar bunu. Sebep? Çünkü öz noktasında onlar, öz noktasında.
Siz Kur’an sünnet dedikçe rahatsız oluyorlar. Yani o rahatsızlıklarını dışarı aksettiriyorlar ve bir de toptancılar. Bütün herkes toptancı çünkü akılları bilmedikleri bir şeyi reddediyor. Reddedince, reddedince bu sefer düşman noktasına koyuyorlar. Yani gerçek sufiliği akıl kabul etmiyor. Bakın, gerçek sufiliği akıl kabul etmez, akıl ona karşı çıkar çünkü bilmediği bir yer. Onun için karanlık bir yol, onun için karanlık bir dehliz, onun için karanlık bir oda. Hemen defans koyar, gitme der. Sebep? Akıl çünkü sufilik hallerine uzaktır. Akıl bir baş ağrısının neden olduğunu okur kitaplardan, kitaplardan okur onu. Zahiri bilim kitaplardan okur onu, onu kabul eder ama işte rüyayı kabul etmek istemez. Şimdi sen yırtarsın kendini rüya haktır, hadisle sabittir, ayetle sabittir. Bakın, ayetle sabittir. Buna ister incil’den bak, ister Tevrat’tan bak, ister Kur’an’dan bak, hepsinde de rüyayla alakalı hakikat vardır. Hepsinde de vardır. Ya, rüya haktır, hakikattir dersin ama ona Batı zihniyeti, Batı aklı der ki rüyayı kabul etmez. Götürürsün onu Batı’nın fikir babası olan Eflatun’a, götür onu Platon’a, götür, koca profesörler, önlerine Eflatun’u koyuyorum, Platon’u koyuyorum, Aristo’yu koyuyorum, diyorum ki bakın, bunlar Yunan felsefesinin yani Batının felsefesinin ana damarları, yani onlar rüyada bir hakikatin öğrenilebileceğine dair hükmetmişler. Sokrat hükmetmiş, Eflatun hükmetmiş, Aristo hükmetmiş, Platon hükmetmiş, Kant hükmetmiş. O kabul etmiyor o rüyayı. Neden? Çünkü rüya yorumunu ve rumuzlarını bilmiyor, reddediyor. iyi, hadi o Batı zihniyeti, bugün Diyanet de kabul etmiyor, bugün ilahiyat da kabul etmiyor. Ne diyorlar? “Rüyayla amel edilmez.” Doğru mu? Hadi, rüyayla amel etmeyin. Hadi, ezanı okumayın. Hadi, ezanı okumayın!
Ezan, rüyanın tecelliyatı. Hem de bir başkası gördü, sahabe gördü, gören sahabe okuyamadı, Bilal-i Habeşi’ye okuttular. Ezan Bilal-i Habeşî’ninmiş gibi oldu. Değil. Bilal-i Habeşi okuyan. Bakın, rüyasında gören sahabenin ezberimizde değil adı, Bilal-i Habeşi’nin ezberimizde. Okuyan o çünkü. Hazreti Ömer Efendimiz de gördü rüyayı, dedi ki: “Ben o gün biraz rahatsızdım, ben utandım, çekindim.” Ben söyleyemedim dedi rüyamı, o söyledi, dedi. Öbür sahabe söyledi, dedi. Rüyayla amel ettin hadi, ne oldu? ibrahim aleyhisselam rüyayla amel etti, oğlunu götürdü kurban etmeye. Yusuf Aleyhisselam rüyayla amel etti. Hapishanedeydi, Kur’an’la sabit. Hapishane arkadaşlarının iki tanesinin rüyasını yorumladı, dedi ki: “Bak, bu yorumu” dedi “götür padişaha söyle, hapishanede o dedi de hatırlat,” dedi. E rüyayla amel etti? Kur’an rüyayla amel etmeyi kabul ediyor! Hadis-i şerif, Peygamber
sallallahu ve sellem hazretleri, rüyayla amel etmeyi kabul ediyor. “Rüya, peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüzdür”, diyor ve peygamberlik ona verildiğinde, bahşedildiğinde, görevlendirildiğinde altı ay boyunca, altı ay boyunca rüyayla peygamberlik öğretileri ona verildi. Şimdi siz rüyayla amel edilmez dediğiniz anda peygamberliğin altı aylık peygamberlik sürecini reddetmiş oluyorsunuz. Küfür kardeşim, küfür! Küfre düştüğünü de bilmiyor. işte akıl bu manada cüz’i akıl, özellikle Hazreti Pir, cüz’î akıl diyor, küçültüyor orada aklı, küçümsüyor cüz’i akıl derken. Bakın küçümseyici bir tarzda söylüyor. işte cüz’î akıl bilmediği bir şeyi reddeder, bilmediği bir şeyden korkar, bilmediği bir şeye güvensizlik oluşturur ve ne yapar? Hemen defans yapar. Hazreti Pir diyor ki: “Aşkın şerhinde akıl çamura saplanmış eşek gibi yattı kaldı, aşkı aşıklığı yine aşk şerh etti,” der. O der de koca Yunus durur mu bizim, durmaz. Der ki: “Aşk benliğimi yok etti.” Bakın, “Aşk benliğimi yok etti, aklımı dört yana savurdu, bu yük Yunus’a yetti, bilmeyene az gelir,” koca Yunus da ne diyor? “Aşk benliğimi yok etti.”
Yani çünkü dervişin gönlü, dervişin iç alemi aşk ile dolduğunda, aşka ulaştığında, aşkla hemhal olduğunda akıl hükümsüz kalır. Akıl, hükümsüz kaldığı gibi aşkı anlamada da aşka teslim olur. Bakın, aşkı anlamada aşka teslim olur. Eğer akıl aşka teslim olmazsa hiçbir zaman aşkı anlayamaz. Bunu hani hazreti Pir’e soruyorlar aşkla alakalı, benim gibi ol da anla diyor, ‘benim gibi ol da anla.’ O zaman bir kimsenin aşkı anlayabilmesi için, işte örnekliyorum bunu, bir kadına aşık değilse, bir kadın erkeğe aşık değilse, ne bileyim bir mürid üstadına aşık değilse, peygamberine aşık değilse, aşkı anlaması mümkün değil. Ama o kimse anlamasa dahi, aşıkların içerisinde dursa, sabrederse aşıklardan sayılır. Hani diyor, bir topluluğu sevmesen dahi, o topluluğun ameliyle amellenmesen dahi, o topluluğu seversen onlardan sayılıyorsun ya, işte o kimse de onlardan sayılır diyor. Neden? Aşıkların içerisinde bulundu, salihlerin içerisinde bulundu. Akılla alakalı devam ediyor Hazreti Pir:
“Zekidir, bilir fakat yok olmamıştır.”
Zekidir, akılla alakalı, ‘zekidir, bilir fakat yok olmamıştır.’ Şimdi aklın zekiliğiyle kalbin zekiliği ayrıdır. Bir aklın zekiliği vardır bir de kalbin zekiliği vardır. Bir, normalde akıl vardır, bildiğimiz pozitif akıl dediğimiz akıl vardır. Bir de kalbin aklı vardır. Bizde iki akıl vardır; bir kalbin aklı vardır, bir de normal aklımız vardır bizim. Genel olarak insanlarda kalbi akıl çalışmaz. Hazreti Pir burda normal aklın zekiliğini bahsediyor: ‘Zekidir, bilir, fakat yok olmamıştır.’ Aklın zekiliği, insanın işte hani çok özür dilerim, batılılar öyle diyor, ‘insan düşünen hayvandır.’ Ben kabul etmiyorum, ya biz hayvan değiliz çünkü biz insanız. Cenab-ı Hak bizi hususi insan olarak
yarattı. ‘Ben insanı ahsen-i takvim üzerine yarattım.’ Biz en mükemmel şekilde yaratıldık. En güzel değil, en mükemmel. Her şeyimizle en mükemmel bir noktada yaratıldık ve kendi ruhundan üfledi bize. insanın en büyük özelliği. işte insanın düşünce, anlama, problem çözme, öğrenme ve bir şeyi böyle kıyas edip bir şeyin üzerinde böyle düşünerekten yetenek elde etme, zekilik ile alakalı. Akılla zeka böyle sanki bir bardağın içerisindeki çay ve şeker gibidir veyahut da arasında ince bir perdeyle ayrılmış bir şey gibidir. Örnekliyorum, hani bir hayvanların iç organlarını normalde çıkarıyorsunuz ya, işte o böyle kasaplar daha iyi bilir onu, her organın üzerinde ince bir zar vardır, değil mi Said? Bütün organlarda ince bir zar var, değil mi? Hepsinde var. Bakın, bir organın üzerindeki ince zar, onun şeriatıdır, içindeki de hakikatidir. O ince zar delinir ise içerisi kokar, içerisi bozulur. Şimdi böyle zeka, o aklın içindedir. Böyle o akıl diyelim ki bunun üstünü kapladı komple içinde zeka da var. Yani zekilik de içinde ve normalde birbirine böyle sanki dışarıdan baktığınızda akılla zekilik, böyle ince bir perdeyle ayrıldığından, aynıymış gibi görürsünüz. Mesela biz şöyle deriz ya, bir kimse kıvrak bir cevap verirse, “çok zeki, çok akıllı,” bazen kimisi “çok zeki,” der, kimisi “çok akıllı” der. Aslında oradaki problem çözme özelliği kısa devreden zekayla alakalıdır. Mesela matematik çözme zekayla alakalıdır, zekilik ile alakalıdır. Ama şimdi çocuklarımızı körleştirdiler, akıllarını da körleştirdiler. Toplumun komple aklı körleşti. Toplumun elinden komple cep telefonlarını alacaksın, toplumun elinden komple bilgisayarları da alacaksın. Diyeceksin ki teknolojiye düşmansın. Değilim. Bizim aklımızı köreltiyor. Şimdi çocuklar iki kere iki dört yapar, bilmiyor. Üniversite bitiren çarpım tablosunu bilmiyor. Sordum, sekiz kere sekiz kaç yapar, dedim. Üniversite bitirmiş, bana ne dese iyi? Hocam, biz onu görmedik. Sekiz kere sekizi görmemiş, üniversite bitirmiş. Acı bir şey, bugün, lise mezunu çocuklar çarpım tablosundan haberi yok. Alın, lise bitiren bir çocuğunuzu, eğer ticaret yapmıyorsa böyle, işte aman oğlum okusun, aman kızım okusun, aman yavrum sen ders çalış. Ya ne alakası var?
Bilgisayar önünde sörf yapıyor internette. Ondan sonra da üniversite sınavlarında toto yapıyor, çıkıyor. Bir de ilk önce çıkıyor sanki çok zekiymiş gibi, her şeyi bitirmiş gibi. Dört kere dördü bilmiyor ki! Yok, bilmiyor! Zaten bu teknolojiyi emperyalistler bütün dünyayı köleleştirmek için kullanıyorlar. Sizler birer, ben de dahilim buna, köleyiz. Köle, köle! Cep telefonuna bakın. Getirin biriniz cep telefonunu, ben onun ekran süresine bakayım, onun köleliğini ispat edeyim. Çok basit, ama o böyle o cep telefonundan hükümetler kuruyor o, hükümetler yıkıyor, hükümete ondan sonra akıl veriyor, dünya siyasetine akıl veriyor. Çok önemli o kimse! Tabi, bütün herkes
çok önemli! Elinde hepsinin de cep telefonu var, Twitter’a da yazacak, Facebook’a yazacak, Instagram’a yazacak. Sonra yemek yiyor, çekecek Instagram’a, ‘bugün de böyle olsun.’ Edebiyatın yok, yazma bari onu! Basitsin! Basitsin, basit basit! Çünkü okumuyorsun hiçbir şey! Bilgisizsin, bilgisizsin! Çekmiş, yemek fotoğrafını koymuş, ‘bugün de böyle olsun.’ Utan kendinden! Bu lafı söyleyen bir kimsenin kendi kendine oturup “Benim seviyem ne?” demesi lazım. Gerçekten cep telefonu alacak olanların kültür seviyelerini ölçmeli. Bildiğiniz kültür soruları sorulmalı. Telefon açtığınızda karşınızdaki kimseye nasıl hitap ediyorsunuz? Açıyor telefonu “Efendim,” diyorum, bekliyor. “Efendim,” bekliyor, “Efendim”, kimsiniz diyor. Allah Allah! Ben, benim diyorum, sen kimsin? “Kimsiniz?” dedim diyor. Tabi! Dedim, lütfen siz ilk önce cep telefonuyla konuşma adabını öğreniniz, ondan sonra cep telefonunu edininiz. Ben böyle çok kibar konuşuyorum, duruyor şimdi. Böyle kibar bir şey beklemiyor karşıdan çünkü. Ben de ona bağıracağım “Kimsin?” Lütfen telefonu kapatır mısınız efendim diyorum ben. Ne diye sordum! Vodafone mu orası dedi bana! Bilgisiz ve cep telefonlarıyla, internetle, bilgisayarları yerli yerinde kullanmakla aptallaşıyoruz. Zekiliğimiz kalmadı, problem çözücülüğümüz kalmadı. Herhangi bir şey, herhangi bir şey, önüne bir problem gelse çözemiyor onu. Bakın, çözemiyor. Dervişlerin arasında da görüyorum bunu. Yani ona diyorsun ki şunu şöyle yap. Böyle bir duruyor şimdi. Hani bunu böyle yap dedim ya ben, ben anlıyorum, bu diyorum grogi oldu şimdi diyorum ben. Yani bu diyorum tamam gitti bunun kafa, diyorum. Problemi çözemiyor şimdi bu diyorum, bekliyorum. Gerçekten ya, acı bir şey bu, acı bir şey!
Ampulü değiştiremiyor. Ya bunu bana soran derviş var ya, “Ampul yanmıyor, ne yapayım efendim?” diye. Bundan erinmiyorum. Bundan şikayet etmiyorum, seviyeyi göstermek için söylüyorum bunu. Sandalye var mı dedim ben? “Var,” dedi. Ampul var mı evde dedim ben? “Var,” dedi. Sandalyeyi ampulün altına koy dedim, üstüne çık, dedim saat istikametinin tersine ampulü çevir, ondan sonra dedim, takacak olduğun ampulü al, onu da saat istikametinde çevir, bitecek mesele dedim. “Bu kadar mıydı efendim?” dedi. Bu kadardı. “Allah razı olsun efendim, çok teşekkür ederim. Sen olmasaydın ne yapardım?” Tabii ya, ben nöbetçi elektrikçiyim! Yani ampul takamayacak noktadayız. Evinde ampulü değiştiremiyor bir kadın! Dedim beyin? Beyim hiç anlamaz dedi. Dilimin ucuna kadar geldi, ne yapmaya sen o adamla evlendin, ampul değiştirmesini dahi bilmiyor. Ama bu global bir mesele. işte bizim akıllarımızı bu manada donduruyor, çalışmaz hale geliyor. Mesela cep telefonunu normalde 5-6 saat kullanan bir kimsenin beyni küçülüyor, boş şeylerle uğraşıyor çünkü. Sörf yapıyor küçük videolarla.
Derviş değil bu, bana günde on beş tane, yirmi tane video atan kimse var, Durmuyor. Ya bu böyle bir şey. Bundan normalde o düşünme, muhakeme, bunlar o aklın mesela en önemli özelliğidir, düşünme, muhakeme etme, o özellik ortadan kalkıyor ve olaylara, mesela ortaya çıkan durumlara, problemlere mantıklı kararlar alamıyorlar. Sebep? O zeka çalışmadı çünkü. Akıl bu noktada işlevsel halde değil.
O yüzden zeka, öğrenmeye, anlamaya, bakın öğrenmeye, anlamaya, ondan sonra, bilgi edinmeye, bu bilgiyi kullanmaya yarayan bir olgudur eğer çalışırsa. Bilgi işleme hızı, bilgiyi işleme hızı. Mesela ben burada konuşuyorum ya, bir bilgi veriyorum, bu bilgiyi işleme hızı, o kimsenin zekasıyla alakalı. Bakın o kimsenin zekasıyla alakalı veyahut da işte hafızası mantıksal düşünmesi, ondan sonra, bugünkü dilde hani yetenekler, analitik yetenekler, bunların hepsi de zekayla alakalı hadiseler ve en önemlisi problem çözme zekayla alakalı. Zekayla alakalı şimdi bu bilgileri hepsini cem edip toplayıp hıfz edip bunları işler hale getirmek zekayla alakalı. Böyle geniş aldım biraz ama bunlar aklın, zekanın işleri. işte bu akıl, bu zeka, bu bilgi birikimini toparlayıp problem çözmede, mantıksal düşünmede, işin içerisinden çıkmada işe yaraması lazım. E şimdi bu donanımlara sahip değilse bir kimse, olmadı. Bu donanımlara sahip, böyle mükemmel çalışıyorsa bu donanımlarla alakalı bilmediği bir şeyde ne oldu? Yine pes etti kaldı. Bilmediği şey ne? Aşk, hâl, tasavvuf. Bilmediği yer orası Allah muhafaza eylesin. Bir hadisi şerif: “Gerçekten zeki ve akıllı kişi nefsinin kötü arzularına hakim olup ahireti için çalışandır. Aciz kişi ise heva ve heveslerinin kurbanı olup Allah’tan olmayacak şeyleri isteyenlerdir.” Şimdi burda zeki ve akıllı kişi dediği bak, ayırdı zeki ve akıllılığı ayırdı hadis-i şerifte. Hani az böyle birbirinin içindeymiş gibi görünse de hani içinde bir perdeyle ayrıdır dediğim, bu hadisi şeriften dolayı ayrıdır dedim. Nefsinin kötü arzularına hakim olur. Bakın, bir kimse nefsinin kötü arzularına hakim olamazsa o kimsenin pozitif aklı işlevsel değildir, körelir. Burda bunu anlatmaya çalışıyorum. Eğer o kimse heva hevesini ilah edinip, bu nefsiyle didişmezse köreldi. Ama bir kimse buradaki sufilik yolunu anlatacağım şimdi size ama bir kimse heva hevesiyle mücadele etti, nefsiyle mücadele etti, heva hevesiyle mücadele etti, nefsiyle mücadele etti, o kimse de kalbi akıl çalışmaya başladı. Allah’ı zikretti, kalbi akıl çalışmaya başladı. Bu sefer kalbi akıl çalışınca o feraset nuruyla isabet ettirdi. O feraset nuruyla, zikrullah nuruyla o pozitif aklın zekasını geliştirdi, çalıştırdı. Başka bir manevi kuvvet onun diğer o bedensel veya zahiri aklını harekete geçirdi. O manevi kuvvet harekete geçirdi. O kimse Allah’ı çok zikretti. O kimse Allah’ı çok zikredince zikrin nuru ondaki o pozitif aklı berraklaştırdı. Feraset verdi ona. O doğruyu gördü, o hakikati gördü. Neyle
gördü? O nurani akılla gördü. Neyle gördü? O zikrullahın nuruyla gördü. Neyle gördü? O haramlara girmeden veya harama girdiyse tövbe ederekten o aklın üzerindeki kiri temizledi. Aklın üzerindeki kiri temizleyerekten o ferasetle yolunu buldu, o yürüdü. Burda kalbi akıl dediğimiz şey bu. Öbür aklı berraklaştırdı mı? Evet. Mevcut akıl eğer ki sufiliği kabul ederse, dini kabul ederse, vahyi kabul ederse, o zaman o da o berraklığı yakalayacak mı? El cevap, yakalayacak. Devam ediyoruz:
“Melek bile yok olmadıkça şeytandır.”
Yani o cüzi akıl yok olursa o normalde ilahi akıl haline gelir. Melek bile yok olmadıkça şeytandır. O zaman iki olgu çıktı önümüze: Melek ve şeytan. Nahl Suresi, ayet 49-50: “Göklerde ve yer yüzünde bulunan canlılar ve melekler Allah’a secde ederler. Melekler asla kibirlenmezler, üzerlerine hâkim Rablerinden korkarlar ve kendilerine emrolanları yaparlar.” Göklerde ve yerde bulunan canlılar. Demek ki bunlar sadece insan değil. insan olsaydı, insanlar ve melekler diyecekti. Çünkü başka bir ayeti kerimede: “Ben insanları ve cinleri bana kulluk etsin, beni tanısınlar diye yarattım” dedi. Öyle olunca, bakın, orda insanları ayırt etti. Burada da normalde hadis-i şerifte canlılar diyor. Göklerde ve yerdeki canlılar, bütün canlılar.
O zaman gökte farklı canlılar var. Meleklerin haricinde, yerde farklı canlılar var. Biz sadece bunu hayvanlar olarak biliyoruz. Değil, değil sadece hayvanlar değil. Bunları tespit edecekler ahir zamanda, arada dolaşıyorlar onlar. Evet. Bu arada Onur’u görünce Onur’a teşekkür edeyim huzurunuzda. Bugün kendi kendime iş yapıyordum, büronun ampulü yanmıyordu dün akşamdan beri. Onur’a dedim git şu, Allah razı olsun, Hacı Erkan’dan da bizim Murat’tan da, dediler ne zaman bir işin olursa Onur’a söyleyebilirsin. Onur’a dedim şu ampullerden al gel. Ampulü aldı geldi. Ben kendimi hâlâ daha sağlıklı, iyi hissediyorum. Merdivene çıktım, söktüm yani ordan çok rahat, yine dedim takarım. Takamadım. Ben böyle tam merdivenden aşağıya ineceğim zaman bir dengemi kaybedeyim! Onur maşallah güçlü kuvvetli. Allah ona bir güç verdi! 1.23@@@@ Kalbime de geldi. Dedim, Onur’u göndermeyeyim, dedim. Şu ampulü takana kadar dursun yanımda, başıma ne gelir ne gelmez dedim. Geldi! Onur nasıl bir tuttu beni maşallah suphanallah! Öyle az değilim, seksen altı kiloyum. Yavaşça böyle Cenabı Hakk’ın izniyle indim aşağıya, baktım ‘her yeeeer karanlık’ başlayacağım söylemeye, göz möz kararmış benim edim ama Onur Allah razı olsun. Bugün bir kazadan kurtardı beni Cenab-ı Hakk’ın izniyle, huzurunuzda teşekkür edeyim kendisine. Rabbim nefsimize uydurmasın inşallah.
Evet, şimdi aramızda dolaşanlar da var demek ki. Bir de melekler var. Melekler ne yapıyorlarmış? Allah’a secde ediyorlar yani Allah’a tam itaatler.
Bakara, otuz iki: “Melekler şöyle dediler: ‘Seni teşbih ederiz, bize öğrettiklerinin dışında hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz ki sen her şeyi çok iyi bilensin, hüküm ve hikmet sahibisin.’ ” Bu Bakara otuz iki. Bundan önce hani Cenab-ı Hak Adem aleyhisselâmın yaratılışını anlatıyor ya, hani ‘onu çamurdan yarattım, ondan sonra ona ruh üfledim, ona bütün isimlerimi öğrettim.’ Sonra ona ruh üfledikten sonra meleklere dedi ki ‘hadi sorun ona ne soracaksanız.’ Sonra melekler dediler ki, ‘seni teşbih ederiz ve bize öğrettiklerinin dışında bir bilgimiz yok.’ Demek ki meleğin durumu bu, vazifesi bu. Tam Allah’a itaat etmiş, ona ne bilgi verildiyse onu tecelli ettiriyor. O yüzden mesela işte güneşin doğması, hani güneş doğmuyor da dünya dönüyor ya. Güneş; onunla ilgili melekler var, emredilmiş, vazifesini yapıyor. Rüzgar; melek, aslında onlar da birer melek. Yağmur, melek aslında. Rüzgar, melek aslında. Kar, melek aslında. Yerin de göğün de nuru Allah çünkü. Siz yerin de göğün de nuru Allah deyince bütün tabiat olayları da bu noktada Allah’ın emrinde. Yani melekler sevk idare ediyor, hepsi de onun emrinde. Meleklerin bu sevk ve idareden dışarı çıkması mümkün mü? Değil. Bakın, değil. Sevk idare, malikü’l mülk olan Allah’ın elinde. Şimdi Bakara otuz dördü okuyorum: ‘Yine bir zamanlar meleklere Adem’e secde edin demiştik, bunun üzerine onlar Adem’e secde ettiler. iblis hariç. O diretti, büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu.’
Kim secde etmiyormuş? iblis, şeytan. Kim secde etmiyormuş? Şeytan, iblis. Tekrar soruyorum, secde etmeyenler kimmiş? Şeytan. Secde etmeyenlere duyurulur. Secde etmeyenlere duyurulur! Ayeti kerimede ne diyor? Secde edin dedik. Kim secde etmemiş? Şeytan. Secde etmeyenler o zaman şeytanın emrinde ya da şeytan. Ya şeytan ya şeytanın emrinde. ikisinden biri. Secde etmiyor çünkü. Ağır geldi değil mi? Gerçek bu, hakikat bu. Hakikat! O yüzden imam-ı Şafi ‘namazı terk edenin imanı yoktur’ dedi. O yüzden Hazreti Muhammed’i Mustafa (s.a.v) ‘namaz son kaledir’ dedi. ‘Namaz çadırın orta direği gibidir, yıkılırsa o kimsenin dini yıkılır’ dedi. Neden? Namazda secde var. Secde. Secde etmedi. Kim secde etmedi?
ilk secde etmeyen şeytan ve secde etmeyenler, şeytanın peşinden gidenler. Hicr Suresi: ‘Allah buyurdu ki, ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir dedi. iblis dedi ki, ben ondan daha üstünüm çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın. Balçıktan, işlenebilir kara topraktan yarattığın insana secde edemem diye cevap verdi.’ Şimdi o zaman secde etmeyenler kibirliler. Kime karşı kibirli? Allah’a kibirli. Secde etmeyen kibirlidir. Kime karşı kibirlidir? Allah’a. Secde etmeyen kibirlidir. Kime kibirlidir? Hazreti Muhammed Mustafa’ya sallallahu aleyhi ve sellem . Secde etmeyen kibirlidir. Kime? Adem’le Muhammedi Mustafa’ya kadar bütün
peygamberlere namaz emredildi, o zaman bütün peygamberlere kibirlidir. Secde etmeyen yani namazı kasten terk eden bir kimse kibirlidir. Kibirlidir, namazı kasten terk etmiş çünkü. Kibirli. Kime? Allah’a kibirli. Peki. ‘Gönlünde zerrece kibir bulunan asla cennetime giremez’, hadisi şerif. ‘Gönlünde zerrece kibir bulunan cennetin kokusunu 40.000 yıl uzaklıktan dahi alamaz.’ Namaz kılmayanlar, oruç tutmayanlar, Allah’ın emrini kasten terk edenler, göz göre göre haram işleyip haramı haram görmeyenler, kibirlerinden dolayı ne yazık ki sonları hüsran. Şeytanın yolundan gidiyorlar. Bu kim olursa olsun. Bu kim olursa olsun! Namazı kasten terk eden bir kimse şeytanın yolundan gidiyordur. Orucu kasten terk eden bir kimse şeytanın yolundan gidiyordur ve dinde son kale diyor hadisi şerifte. Namaz yıkılırsa o kimsenin dini yıkılır. Allah şöyle buyurdu. Hani şeytan ona dedi ya, sen onu çamurdan yarattın, beni ateşten yarattın, Allah da şöyle cevap verdi: “Öyleyse çık oradan. Sen artık kovulmuş birisisin. Muhakkak ki hesap gününe kadar lanet senin üzerine olacaktır.” Secde etmeyenler, kibirlerinden dolayı secdeye gitmeyenler, şeytanın akıbetine uğrayacaklar. Hesap gününe kadar lanet onların üzerinde dolanacak, duracak ve hesap görüldükten sonra da cehenneme doğru gidecekler. Rabbim bizleri muhafaza eylesin. Araf, 12: “Allah sana emrettiğimde seni secde etmekten alıkoyan nedir? dedi. iblis, “Ben ondan hayırlıyım çünkü beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın,” dedi. Allah, “Öyleyse in oradan. Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen adilerden sin,” dedi. Secde etmeyen şeytana adilerdensin dedi. Demek ki melek Allah’ın emirlerine itaat etmezse şeytan oldu. Allah’ın emrine itaat etmeyen şeytanlaştı, şeytan oldu. Ya insan ne oldu? insan kaldı mı orda? Hayır, o da vahye tabi değilse, o da Kur’an ve sünneti kabul edip işlemiyorsa o da şeytanlaştı, o da şeytanlaştı.
Şurdan devam edeceğiz: ‘Aklı cüzi, sözde ve işte bizim dostumuzdur ama hal bahsine gelirsen orada bir hiçten, bir yoktan ibarettir.’ Aklı cüzi, sözde ve işte bizim dostumuzdur. Hani ben zaman zaman derim ya sufiler pozitif aklı kabul ederler diye. Önümüzdeki hafta, aaa önümüzdeki hafta burda değiliz, önümüzdeki hafta burdan devam edeceğiz diyecektim ama önümüzdeki hafta buradan devam etmiyoruz. Biraz böyle çok mu teknik sohbet oldu? Hakkınızı helal edin ama isterseniz helal etmeyin de sorun görün. Bayındırlılığım tutsun benim, efelik damarım kabarsın… ‘Aklı cüzi, sözde ve işte bizim dostumuzdur’, burdan devam edeceğiz Allah izin verirse inşallah. Önümüzdeki hafta Allah izin verirse bayramlaşma yaptığımız, kandilleri yaptığımız salonda aşure yapacağız. Allah izin verirse inşallah aşureyi orda, salonda yapacağız. Önümüzdeki cumartesi günü Hacı Cafer’le öyle kısa bir istişare ettiydik. istişareden de olumlu sonuç çıktı. Biz yani
kendimizce dedik salona alalım, kadınlar, çocuklar, hem hava sıcak, hem böyle bunalmasın hiç kimse. Temiz bir şekilde orda program yapalım diye. Burası da çok ayak altı, çok sıkışık oluyor. Hiç olmazsa dedik aşureyi öyle aşureye yakışır bir şekilde günün önem ve ehemmiyetine yakışır bir şekilde salonda yapalım diye karar verdik. Onu da isabetli karar verdiğimize inandık bugünkü görüntülerden sonra.
inşallah önümüzdeki hafta aşureye, ne salondu? Bahçe davet. Bahçe Davet’te aşureye davetli, yer ve gök halkı, görünenler, görünmeyenler. insan suretinde görünenler var, onlar da davetli, gelsinler, herkes gelsin, herkese yeter. Bugün de birisi twitterda yazmış, on bin kişi gelsek davet edebilir miyiz diye? Ben de dedim ki biz de Allah’ınız, misafirin de Allah’ın. Kim geliyorsa gelsin dedim ya, Allah Allah! Kim geliyorsa gelsin. Herkes misafirimiz. Hakkınızı helal edin, bizden yana da helal olsun. El-Fatiha maassalavat. Tabi bir de dışardan gelenler var, aşure bugün var diye. Onlar da haklarını helal etsinler. Normalde iptal ettiğimizi ilan ettik ama önceden kendilerince program yapmışlar, programlarından da geri dönmediler. O yüzden onlar da haklarını helal etsinler inşallah. Yunak’tan, Akşehir’den gelen kardeşler vardı. Ankara’dan gelenler vardı. Dışardan gelenler vardı, aşure ile alakalı. Allah hepsinden de razı olsun inşallah. Ya Alla!
TASAVVUF VAKFI MERKEZ
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 7 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-0-7 • Tasavvuf Vakfı Yayınları