2017 Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisinin 8. oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; aile içi psikolojik saplantıları (evlenen kızın ailesince yabancı görülmesi, gelinin benimsenmemesi), Hz. Peygamber’i hâlde değil rüyâda görmenin niçin daha ölçü olduğunu, sûfînin sevdiklerinin haram işlerken üstâdını rüyâda görememesi disiplini, Yûsuf aleyhisselâm-Züleyha kıssasındaki “Yâkub aleyhisselâm parmak ısırma” delîlinin sûfîlerce yorumunu, “nikâhta dindar olanını seçin” hadîsi ve evliliğin para-güzellik-soy değil dindarlık üzerinden seçilmesi gerektiği gerçeğini, Müslüman erkeğin Müslüman kadını ve Müslüman kadının Müslüman erkeği bir nimet olarak görmesi gerektiğini, Türkiye’de uyuşturucu-fuhuş-pornografi-eşcinselliğin diz boyu olduğunu, 1986-87’de Orman İş Sendikası genel kurulunda dile getirdiği “çocuklarınız bir gün eşcinsel-uyuşturucu kullanan-fâhişe olduklarını söyleyecek” uyarısının 2017’de gerçekleştiğini, Tire yolundaki polis bonzaî denetlemesinden günümüz aile yapısının çöküşüne uzanan tablo’yu, çocuk tâcizi-tecâvüz felâketine karşı “kimsenin çocuğuna dokunmama” emrini, tembel kocayı evden çıkartma çâresi olarak “yangın çıkarma” latîfesini, kâinâtın hayalden ibâret olduğunu (Hz. Mevlânâ “âlemi hayâl üzere yürür gör” + İbn Arabî “rüyâdan ibâret”), rüyetullâh ile melek-cebrâîl-Dıhye sûreti gibi soyutların somuta indirgenişini, “hem o hem o değil” teşbîh-tenzîh denkleminin Enfâl 17 “sen atmadın ben attım” âyetiyle delîllendirilişini, peygamber rüyâlarının güneş-velî rüyâlarının ay-mü’min rüyâlarının yıldız mertebesinde oluşunu ve sûfînin rüyâ tâbîrini bilmiyorsa “sus, başka kapıya git” diye geri çekilmesi gerektiğini tafsîlâtlı bir şekilde açıklamaktadır.
Erkek: Aile İçi Psikolojik Saplantılar: Evlilikte Görmezden Gelinme
Sohbetin başında bir derviş eşinin abisi tarafından görmezden gelinmesinden şikâyet eder: “Ben evlendim gittim, yeni evliyim. Babamlara gittiğimde abim beni görmezden geliyor — ne yapmalıyım? Bu durum beni çok üzüyor.” Efendi hazretleri pratik bir cevap verir: “Görmezden geliyorsa, görmüyor demek ki. Yapacak bir şey yok.” Sonra bu meselenin arkasındaki tasavvufî psikolojiyi açıklar.
Bu tip vakalar bir psikolojik saplantı olarak görülür: “Bazen evlilikle alâkalı meselelerde, evlenen kimselerle ailelerinin pisleşik psikolojik rahatsızlıkları oluyor. Mesela bir kız evleniyor — örneğin o kız evlendikten sonra ailesi sanki o yabancıymış gibi davranıyor. Bunlar psikolojik. Veyahud da bir erkek evleniyor; hanımı var, erkeğin ailesi onun hanımını bir türlü benimsemiyor. Bunlar psikolojik saplantı hâlinde olan şeylerdir. O ailede böyle bir problem var. Ailenin komple incelenmesi-irdelenmesi-iyice analiz edilmesi lâzım. Aile bu psikolojik saplantıya nereden saplanmış-bulaşmış onların tespît edilmesi-tedâvî edilmesi gerekir. Uzun mesele.”
Aynı şey “evlenmezden önce her şey harika, evlendikleri gün hatta o gece dakika bir gol bir her şey bozuluyor” diyenlerde de görülür: “Bunların hepsi de psikolojik sendrom. Tabî evlenmezden önce de bunu bilmiyor insanlar. Yâni nişanlılık döneminde her şey o kadar harika; ama dakika bir gol bir oluyor.” Bu hâdiseler aileler-bireyler arasında derin bir psikoterapinin gereklilik arz ettiğini gösterir.
Hâlde Görmek vs. Rüyâda Görmek: Sûfînin Disiplini
Bir derviş Hz. Peygamber Efendimiz’i hâlde görmek ile rüyâda görmek arasındaki farkı sorar. Efendi hazretleri çok orijinal bir cevap verir: “Bu farkı ancak her iki tarafta da gören kimse anlar. Yâni hem hâlinde hem rüyâsında gören kimse bu farkı anlayabilir. Ama hâlinde görmüyorsa bir kimse bunu anlayamaz ki. Hâlde görmeyenler için veyâ yolun başındayken rüyâda görmek en sahîhidir. İnsanlar normalde hâli önemseğimi zannederler. Ben hâlden fazla rüyâyı önemserim.”
Niçin? Sebebi şudur: “Çünkü o kimse yetişme çağındayken ona ışık tutacak olan, onun için sahîh olan, sahîh rüyâlardır. Diyorsam kimsenin gördüğü hâller ona ölçü olmaz.” Yâni yola yeni başlayan biri için hâl görmek bir tehlike olabilir — aldatıcı, vesveseli, şeytânî bir şey gösterilebilir. Ama rüyâ daha güvenli, daha berraktır.
Sûfînin Disiplin Ölçüsü: Üstâdı Görememek
Efendi hazretleri çok pratik bir disiplin uygulamasını anlatır: “Hâl görmeyi önemsememin sebebi bir kimsenin haramla iştigâl ettiğinde anında cevap görmesinden dolayıdır. Eğer o kimse disiplinli bir dervişse, atıyorum işte her gün üstâdını görüyorsa, bir harama düşmüş olsa o akşam rüyâsında göremez onu. Anlar hemen, analiz eder, tövbe eder, ağlar, secdede yalvarır. Ertesi gününe toparlar kendini.” Bu, sûfînin günlük muhasebe sisteminin bir parçasıdır.
Aynı şekilde hâl görmek de müthiş bir disiplin gerektirir: “Bir kimse hâl görüyorsa — benim hâlden kastettiğim zikir esnâsında değil — yolda giderken dahi senin önünde üstâdın yürüyorsa, en azından pîr efendi yürüyorsa, Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri yürüyorsa, sen aval aval iki tarafa bakınamazsın. Erkek sen kadınların eteğiyle-orasıyla-burasıyla uğraşamazsın. Sen hevâ ve hevese kapılıp avâre dolaşamazsın. İp gibi gider, ip gibi gelirsin. Hatta bir an zikrullahdan gâfil olsan önünden kaybolur. Önünden kaybolduğunda başlarsın yine zikrullah’a — ‘yandım, yıkıldım, perişân oldum.'”
Hz. Yûsuf-Züleyha kıssasındaki “delîl” konusu: “Hani Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede diyor ya ‘eğer biz ona delîlimizi göstermeseydik o yenilecekti, meylet çekti ona’ diyor. Oradaki ‘delîl’i sûfîler — eski tefsîrlerde de öyle geçer — bir kısmı der ki ‘Yâkub’u gördü’. Yâkub aleyhisselâm parmağını ısırıyordu ‘ne yapıyorsun sen?’ diye. Bir başka rivâyette kollarını dizlerine vuruyordu, ‘sen ne yapıyorsun?’ diye. Bir sûfînin delîlidir üstâdı. O yüzden Hz. Mevlânâ’dan Abdülkâdir Geylânî’den ta Cüneyd-i Bağdâdî’ye, Hasan-ı Basrî’ye kadar ‘delîlsiz gidilmez’ dedikleri şey odur. O kimse bir yanlışa düşeceğinde üstâdını görür. Görmüyorsa o zaman derviş kendisini sorgulayacak.”
Disiplinsizlik: Müslümanın En Büyük Hastalığı
Bir derviş “namazlarımı tam oturtamıyorum” diye şikâyet eder. Efendi hazretleri sıkıntının kaynağını gösterir: “Bugünün insanlarının-dünün insanlarının-bir önceki yılların insanlarının en büyük sıkıntısı insanların kendilerini disiplin etmesi. Büyük handikap bu. Yâni herkesin işi-eşi-aşı her şey var; disiplin eden nasıl disipline ediyor ki?”
Bu disiplinsizlik bir paradoks doğurur: “Dükkânına disiplinli, evine disiplinli, yemeğine disiplinli, namaza disiplinli değil. Kılık-kıyafetine disiplinli — bayanlar örtüsünü ütülemeden evden çıkmıyorlar; erkekler ütüsüz pantolonla evden çıkmıyorlar. Pantolonun ütüsüne disiplinliysiniz, örtünüzün ütüsüne disiplinliysiniz — namaza neden disiplini değilsiniz? Dersinize neden disiplini değilsiniz? Dîninize neden disiplini değilsiniz?”
Cevap çok acıdır: “Çünkü pantolonun ütüsü bozuksa birileri sizi beğenmeyecek. Eğer örtünüzün ütüsü bozuksa birileri sizi beğenmeyecek. Ama namazı kılmazsanız önemli değil — birileri sizi namazınızla yargılamayacak ki. Namazda yargılayacak olan Allâh, ee şimdi de zâten yargılamıyor. Disiplinsizlik. İnsanlar insanlara yönelik davranış biçimlerini Allâh’a yöneltmiş olsalar çok iyi birer mü’min, birer kul olurlar.”
Pratik bir misâl: “Gezmeye gidecek herkes duş alıyor mu? Alıyor. Mübârek insan! Bunu kendine mutat hâle getirip ‘Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanmak için gusledeyim’ dese olmaz mı? Kadınlar da erkekler de ‘aman bir tarafımız kötü kokacak’ diye daha kötü kokularla kendilerini kokulandırıyorlar. E sen manevî olarak nefesinin de güzel kokması için gıybetten-dedikodudan-iftirâdan bir uzak dursana!”
“Nikâhta Dindar Olanını Seç” Hadîsi: Müslüman Eşin Nimet Oluşu
Bir derviş Alevî bir erkekle Sünnî bir kız evlenebilir mi diye sorar; “erkek arkadaşımın inançla ilgili sıkıntıları var, Tanrı inancı var ama bir dîne âit olmadığını söylüyor; ben Müslüman olmadan evlenmeyeceğimi dile getirdim, kendisi ‘Müslüman olabilirim, ama ikna olmam lâzım’ diyor; ortada kaldım.” Efendi hazretleri Hz. Peygamber’in hadîs-i şerîfini hatırlatır:
“Nikâh dört şey için yapılır: (1) Dînî için, (2) Güzelliği-yakışıklılığı için, (3) Malı-mülkü-zenginliği için, (4) Nesebi-soyu-sopu için. Siz dindar olanını seçiniz, demiş Hz. Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem.” Bu hadîs (Buhârî-Müslim) evliliğin ölçüsünün dindarlık olduğunu açıkça beyân eder.
Efendi hazretleri çok tâlimî bir tablo çizer: “Dünyâ gelip geçecek. Biz şimdi bir bayanı beğenmek bir erkeği beğenmek hevâ ve hevesten geçiyor. Evlilik farklı bir şeydir. Bakın evlilik bambaşka bir şeydir. Ben size bir mü’min kadın portresi çizerim — herkes eşinin eksikliklerini görür, yanıldım ben der. Öyle bir mü’min erkek portresi çizerim — kadınlar aynı şeyi söyler, yanılmışız erkek seçiminde derler.”
Müslüman Erkek-Kadının Nimet Oluşu
Efendi hazretleri çok kıymetli bir tarîf yapar: “Bir erkek için bu dünyâda en büyük nimet mü’min bir kadındır. Nâmûsuna, şerefine, haysiyetine düşkün, evine düşkün, kocasına düşkün bir kadın bir erkek için büyük nimettir. Eğer bir erkek normalde böyle bir kadına sâhip ise, eğer onun beş vakit’e beş vakit daha eklemesi gerekir. Ama ne yazık ki bu kıymet bilinmiyor.”
Aynı şey kadın için de geçerlidir: “Mü’min bir erkek — nâmûsuna, şerefine, haysiyetine düşkün, evine bakan, çoluğuna-çocuğuna babalık yapan, bir kadına kocalık yapan, onları çekip-çeviren, Kur’ân ve Sünnet dâiresinde yaşaması için mücâhede eden bir erkek-bir koca, bir kadın için büyük bir nimettir. Ne yazık ki bunun da kıymeti bilinmiyor.”
Kıymet bilmemenin sebebi: “İnsanların hevâ ve heveslerini ilâh edinmeleri. Farkında değil insanlar. Hevâ ve heveslerini, şeytanın vesvesesini kendisine ilâh ediniyor insanlar. Şirk üzerine, şirk üzerine ve şirk üzerine olduğunun farkında değil — bu daha büyük bir cahillik.”
Soru sahibi kız çocuğuna verdiği tavsîye: “Bu kızımıza buradan sesleniyorum, tavsîye ediyorum: Git dosdoğru, ‘lâ ilâhe illallâh Muhammedun Resûlullâh’ diyen ve dînini yaşamaya çalışan bir kimseyle evlen. ‘Tanrı inancı var, ama hangi tanrı? Buda mı? Hindu mu? Kimin tanrısı?’ Cesâretli yâ — inanmayan bir kimseyi seçecek neredeyse.”
Türkiye’nin Ahlâkî Çöküşü: 1986’da Söylenen Uyarı 2017’de Gerçekleşti
Sohbetin en sert bölümünde Efendi hazretleri Türkiye’nin günümüzdeki ahlâkî durumunu özetler. Cevremizdeki taciz-tecavüz vakalarıyla ilgili soruyu cevaplarken çok karanlık bir tablo çizer: “Çocuklarınızı dizinizin dibinden ayırmayın. Çocuklarınıza yabancı bir kimsenin dokunmasına izin vermeyin. Kız çocuğu ise ne kızlara ne erkeklere kendinizi dokundurmayın. Erkek çocuklara bile söylüyoruz artık. Hiç kimsenin çocuğuna dokunmayın diye kendi cemaatimize sesleniyoruz — perşembe dersinde arkadaşlara tavsîye ediyoruz.”
Toplumun durumu çok ciddîdir: “O hâle geldik. Neden? Ahlâksızlık diz boyu. Pornografi diz boyu. Zinâ diz boyu. Eşcinsellik diz boyu. Uyuşturucu diz boyu. Buradan konuşmamızın hiçbir etkisi yok. Okulların önünde uyuşturucu satılıyor. Okullarda fuhuş devâm ediyor. Devâm ediyor. Kötü alışkanlıklar diz boyu. Bunun önü alınması için mücâdele edilmiyor.”
1986-87 Orman İş Sendikası Genel Kurulu Hatırası
Efendi hazretleri 1986-87’deki bir hatırasını paylaşır. Orman İş Sendikası genel kurulundadır. Salon ayakta — herkes onu Orman İş Genel Başkanlığına oynayacağını zanneder; hatta para teklif edenler olur. Bakanlar ön sıradadır. Efendi hazretleri konuşmaya başlar:
“‘Zannediyorsunuz ki asgarî ücret üzerinden konuşacağım, ekonomiden bahsedeceğim, maaşlardan bahsedeceğim. Benim derdim bu değil. Benim derdim ahlâktır. Bakan beyler! Bir gün çocuklarınız veyâ çocuklarımız gelecek diyecekler ki: Baba, anne, ben eşcinsel oldum. Baba, anne, ben uyuşturucu kullanır hâle geldim. Baba, anne, ben artık fuhuş yapıyorum, hayâtımı buradan kazanıyorum. Bunu sizler duyduğunuzda beni hatırlarsanız hatırlarsınız. Mahşerde iki elim yakanızdadır. Bakansınız sonuçta.'”
Efendi hazretleri 30 yıl sonra durumu şöyle özetler: “Yıl 86-87 idi. Yıl 2017. Dediğim nokta geldi mi? Geldi. Uyuşturucu peynir ekmek satılır gibi satılıyor mu? Evet. Fuhuş serbest mi? Evet. Tâciz-tecâvüz normale geldi mi? Geldi. Bitti. Bu normal bir gidişat değil. Ahir zamânın hastalıkları en ağır bir şekilde yaşanıyor. Rabbim kolaylaştırsın işimizi inşâ’allâh.”
Tâlimâta dikkat çekiş: “Ben yıllardan beri bağırıyorum. Uyuşturucu satıcı mı? İdâm edin kardeşim. Üretici mi? İdâm edin kardeşim. Adam fuhuş yaptırıyor, fuhuş hâne açmış — idâm et kardeşim. Yok. Fuhuş serbest. Eşcinsellik serbest. Polis çevirme yapıyor — Telefirik’te, Çekirge’nin başında, set başında. Ama gece kulüblerinin-meyhânelerin olduğu yerde çevirme yok. Adam mahallede bonzaî kullanan-satan biliyor; mahalleli alıştı artık. Acı bir şey bu — alıştık. Gördüğümüzde tedirgin olmuyoruz artık. ‘Ne olmuş bu?’ demiyoruz. Allâh muhâfaza eylesin.”
Çocuk Yetiştirme Zorluğu ve Tembel Eş Mes’elesi
Bir derviş “dînimize göre çocuklarımızı nasıl eğitmeliyiz?” diye sorar. Efendi hazretleri büyük bir teslîmiyetle cevap verir: “Gerçekten bu zamanda anne baba olmak kadar zor bir iş yok. Gerçekten zor. İslâm’ın yaşanmadığı bir yerde çocuk büyütmek kadar büyük handikap yok.”
Belçika’dan Türkiye’ye dönen bir derviş hanımın “Belçika’ya geri dönelim mi yoksa burada kalalım mı?” sorusuna cevâben: “Ne fark var ki? Çocukları eğitmek deyince ne fark var ki?” Yâni Türkiye’de de Belçika’da da bugün durum o kadar zor ki coğrafî sıçrama bile bir çözüm değildir.
Eşi çalışmayan-tembel kocadan şikâyetçi bir kadın hakkında Efendi hazretleri çok eğlenceli bir kıssa anlatır: “Yangın çıkaracaksınız evde — adam evden dışarı çıkmıyor ya. En ideal yolu yangın çıkarmak.” Sonra bir padişâh ve “tembelhâne” kıssasını nakleder: “Padişâhın birisi tembelhâne kurmuş. ‘Tembelim’ diyen geliyormuş yatıp kalkıyormuş. Bir gün padişâh denetlemeye gelmiş — tıka basa dolu. ‘Yakın’ demiş. Tembelhâne yanıyor. Kaçan kaçana. Bir tânesi elinde cigara bekliyormuş. ‘Sen ne bekliyorsun?’ ‘Şuraya bir ateş düşse de cigara mı yaksam diye bekliyorum.’ Padişâh demiş ki ‘aha, tembel o! Ona maaş bağlayayım. Ona yatacak-kalkacak yer ayarlayın, ona maaş bağlayayım.'”
Efendi hazretleri ekler: “Şimdi yâni ‘tembelim, ne yapıyorum’ deyince aklıma bu kıssa geldi. Yangın çıkar evde. Sakın yapma da işin latîfesi — yangın çıkarma! Tembel adam başa dert. Bir kadın için adamın tembeli kadar zor bir şey yok. Bir kız annesi-babası hemen yetişiyorlar imdâda — kira ödenecek ödüyorlar, elektrik su ödüyorlar, çocuklara bir şeyler lâzım yapıyorlar. Adam bu sefer daha da relaks oluyor. ‘Neden çalışmıyorsun?’ ‘Bütün ihtiyâçlarım görülüyor — ne çalışmama gerek yok ki?’ ‘Kim görüyor?’ ‘Kayınvâlidem, kayınpederim görüyorlar.’ Bir de ‘bu Allâh’ın lütfu bana’ diyor!”
Kâinât Hayalden İbârettir: Hz. Mevlânâ ve İbn Arabî
Sohbetin ikinci yarısı Mesnevî-Fütûhât metinleri üzerine bir tasavvufî dersle devâm eder. Efendi hazretleri kâinâtın “hayalden ibâret” olduğu hakîkatini açıklar: “Kâinâtın kendisi de zâhir varlıkta görünen ya da vücûd kazanmış olan, yok hükmündeki ma’dûm anlamlardan oluşur. Yâni kâinât bütünüyle bir hayalden başka bir şey değildir. İbn Arabî, Hz. Mevlânâ — onların bu hayal görüşü daha da geriye gidersek Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine kadar dayanır.”
Hadîs-i şerîf temeli: “‘İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar.’ Bu hadîse dayanınca iş o zaman bütün insanlar uykuda. Bu yaşam dedikleri şey bir rüyâdan ibâret.” Hz. Mevlânâ bunu Mesnevî’de “sen âlemi hayal üzere yürür gör” der. İbn Arabî ise “bütün varlığı rüyâdan ibâret” görür.
Soyutun Somuta İndirgenişi: Cebrâîl, Dıhye Sûreti
Efendi hazretleri çok kıymetli bir somut-soyut ayrımı yapar: “Allâh kavramı soyut bir kavramdır. Fakat ‘rüyetullâh haktır’ bahsi var ya — rüyâda Allâh görülür mü? El cevap görülür. Bir kimse Allâh’ı rüyâsında gördüğünde somut bir cisim gibi görür.”
Cebrâîl misâli: “Cebrâîl aleyhisselâm soyuttur. Ama Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri Cebrâîl’i somut bir şekilde görür müydü? Evet. Sahabeler Cebrâîl aleyhisselâmı Dıhye zannetmişlerdi. Bu suâlleri soran kim denildiğinde sahabeler dediler: ‘Dıhye idi.’ Hz. Peygamber dedi ki ‘o Dıhye değildi. O Cebrâîl kardeşimdi. Size dîninizi öğretmeye geldi.’ Soyut olan Cebrâîl, somut olan Dıhye sûretinde göründü sahabelere. Sahabeler onu Dıhye sûretinde görürken, Hz. Muhammed Mustafâ onu Cebrâîl olarak gördü — onun hakîkatini gördü. Aslında o da hayalden ibâret.”
Bu mantığı genişletirse: “Varlık tamâmiyetle hayal olunca Cebrâîl de hayal oluyor. Muhammed Mustafâ da hayal oluyor. Sen de hayal oluyorsun, ben de hayal oluyorum. ‘Kün’ lafı hayalin başlangıcı oluyor. O zaman hepimiz birer hayalden ibâretiz. Melekler de soyut bir kavramdır, somut bir cisme bürünerek görünürler. Aynı şey cinnî tâifesi için de, şeytan için de geçerlidir. Allâh’ı biz somuta indirgenmiş olarak görürüz; çünkü bir cisim şeklinde bize tecellî eder. Mesela bir ses şeklinde tecellî etti — Hz. Mûsâ aleyhisselâma. Nereden tecellî etti? Ateşin üzerinden, ağacın üzerinden. Ama sesi işitti. Ve Tûr-i Sînâ’da Cenâb-ı Hak’la kelâmullâh olarak görüştü.”
Sonuç: “Âlem tamâmiyetle hayalden ibâret. Bir hayalin içindeyiz ve hayaliz. Hepimiz de hayalden ibâretteyiz. Ama bu hayali somuta indirgenmiş bir vaziyette yaşıyoruz ve gerçek zannıyla yaşıyoruz.”
“Hem O Hem O Değil” — Enfâl 17 ile Teşbîh-Tenzîh Denklemi
Efendi hazretleri İbn Arabî’nin meşhûr “hem o hem o değil” formülünü Kur’ân’la delîllendirir: “İşlerin hakîkati şudur ki ne türlü idrâk gücüyle olursa olsun gördüğün ya da idrâk ettiğin her şey için, tıpkı Allâh’ın ‘attığın zaman sen atmadın’ (Enfâl 17) dediği gibi ‘hem o hem o değil’ demen gerekir.”
Bu âyetin tasavvufî yorumu: “Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri düşmanın üzerine bir avuç toprak attı. Cenâb-ı Hak ‘sen atmadın ben attım’ dedi. Fihliyâtı yaratan Allâh. Cenâb-ı Peygamber’in bütün her şeyini kendi üzerine aldı. Böyle olunca ‘hem o hem o değil’. Hem o, yâni bütün her şey teşbîh noktasında işleyen Allâh; hem o değil, çünkü ‘O hiçbir şeye benzemez.’ (Şûrâ 11)”
Bu denklem rüyâ-uyanıklık dengesinde de geçerlidir: “Rüyâ hâlindeyken gördüğün sûretin olduğu söylenenin aynı olduğundan şüphe duymazsın. Uyanıp da onu tâbîr edince ise gördüğünün aynısı olmadığından kuşku duymazsın. Sağlam bir aklî muhâkeme durumun ‘hem o hem o değil’ hâli olduğundan şüphe duymayacaksın.”
Rüyâlar: Peygamber Güneşi, Velî Ayı, Mü’min Yıldızı
Efendi hazretleri rüyâların derecelerini hiyerarşik bir şekilde sıralar: “Peygamberlerin gördüğü rüyâ ise güneş gibidir. Apaydanlık. Velîlerin rüyâsı ise karanlık gecede ay gibidir. Onlar yolumu şaşırmazlar. Velîlerin hâricindeki mü’minlerin rüyâsı da gökteki yıldızlar misâli gibidir. Derecelerine göre, konumlarına-durumlarına göre — kâh parlak bir yıldız olur, kâh sönük bir yıldız olur. Bu onların maneviyâtlarına göredir.”
Hz. Peygamber’in Peygamberlik tebliğinin ilk altı ayı: “Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine peygamberlik tebliğ edildikten sonra 6 ay rüyâyla ona öğretildi her şey. Ve Peygamber’in gördüğü rüyâ aşikâr gerçekmiş gibidir. O rüyâ gerçek olur zâten. Velîlerin gördüğü rüyâ da buna yakındır.”
Cüzî irâdelerin durumu: “Peygamberlerin tamâmında cüz-i irâdeleri yoktur. Tamâmında — onlar tamâmen cebridir. Velîlerin bir tarafı (velîlik nûru çalışmaya başladığında) cebridir; bir tarafı (insânî/beşerî tarafı) cüz-i irâdesiyledir. Ama bu onların hayatlarında çok dar bir alandır. İnsanlar bu hâli anlamadıklarından onları eleştirirler — ‘işte şöyle oldu da, böyle oldu da, yan yattı da, çamur battı da’. Bırak. Çünkü onların hayatının kısa bir bölümü cebri değildir, ama büyük bir tarafı velîlik nûrunun tecellî ettiği anda cebridir. Onlar da bir tarafa kımıldanamazlar.”
Soyutu Somuta İndirgemede Tâbîr Sırrı
Efendi hazretleri çok mühim bir sufîlik ilkesi koyar: “Tüm rüyâların tevile ihtiyâcı vardır. Tevilsiz mümkün değildir. Mesela Mi’râç’ta Hz. Peygamber’e süt-şarap ikrâm edildi; ikisi de ikrâm edildi. Hz. Muhammed Mustafâ sütü tercîh etti. Sütü tercîh edince Mi’râç’ta yâni somuta döndü. Neye döndü? Süt. Sütü neye tâbîr edildi? İlme. Bir kimse rüyâsında süt içerse o ilim sahibi olacak bir kimse. Aslında ilim olarak ona görünmedi — süt olarak göründü. Demek ki soyutlar somuta dönüştürülürken değişik rumuzlara döndürülür. Rüyâda-hâlde bunlar farklı rumuzlarda görülür. Tâbir edenin bu ilimden haberdar olması gerekir.”
Sûfînin tâbîr edebi: “Kalbinize bir şey gelmiyorsa ‘tevil edeceğim’ diye uğraşmayın. Deyin ki ‘kalbimize bir şey gelmedi kardeş.’ Sebep — rüyâ semâda durur, tâbîr edildiği gibi tecellî eder. Sen sütü ilme tâbîr edersen o kimse ilim ehli olur. Sen sütü rızka tâyîn edersen rızık olur. Sen hakîkatine erişmediysen onun, sus. Her rüyâ tevil olacak diye de bir kâide yok. Sûfî kardeşler bu konuda ısrarcı oluyorlar — ‘rüyâm ne anlama geliyor?’ ‘Bilmedik kardeş, başka kapıya git, bir bilene sor.'” Sûfîlik edebtir.
Sûfîlik Yolundaki “Fenâ” ve “Tay-ı Mekân” Halleri
Efendi hazretleri sohbetin sonunda fenâ-tay-ı mekân-galebe gibi sıra dışı sûfî hâllerini açıklar: “Başka yerde olma, gayb, fenâ ve mahv gibi manevî haller… sıradan insanlar bu gibi halleri yaşayıp tecrübe edemezler. Tay-ı mekân — başka bir mekânda da, başka bir perdede de bizatihi bulunma. Bir kimsenin başka bir perdeden bizatihi getirttirme — bu sıradan insanların yapabileceği işler değildir. Fenâ hâli — o kimsenin kendi cüz-i irâdesinden hiçbir şey kalmayıp tamâmiyetle mahviyete ve cebriyete girmesi. Bu sıradan insanın hâli değildir.”
Sûfînin bu hallere alıştırılması: “Bunlar, sûfîliğin başlangıcında küçük noktasal şeyler olabilir aldanmayın. Çünkü bu hâli insanların kaldırmaları çok zordur. Bunu alıştırırlar zaten seyr-i sülûkta.” Efendi hazretleri kendi sülûk tecrübesinden bahseder: Sâlik kendi sevdiklerini kendi elleriyle gömülmüş gibi görür, başında ağlar, selâlar okunur. Sonra üstünden kalkınca anlar ki sâdece bir hâlmiş. Sonra kendi selâsını da görür-dinler; kendi cenâzesini görür. “Sahici bir film. Melekler gelir, her şey gelir. ‘Tamam, ölüm böyle bir şey. Ölmüşüm ben.’ Haydi gömerlersin, herkesi görürsün dövünen-dövünene, ağlayan-ağlayana. Sonra ertesi gün millet sana satıyormuş bakıyormuş alıyormuş bakıyormuş — ölü gözlerle. ‘Heyy millet nerede koruyuşturuyon? Öldünüz de.'”
Sonuç çok kıymetlidir: “Çok güzel oluyor yalnız — tavsîye ederim herkese. Harika bir şey. Ayakların yerden kesiliyor. Sonra uzun müddet götürüyor seni. Sana bir şey söylüyorlar, sen böyle bakıyorsun ölü gözlerle, o da bakıyor sana. Hayat ölü. Tabî o esnâda etrafınızda güvenilir-inanılır insanlar olacak. Eşiniz ‘lan bu ne oldu bu adama? Yok bu beni kesin aldatıyor, canım kafası orada’ diyebilir.” Bu, sûfînin “ölmeden önce ölme” tatbîkidir; Râbiatu’l-Adeviyye gibi büyük velîlerin niçin evlenmemiş olabileceğinin tasavvufî izâhıdır. “Galip hâli — adam veyâ kadın 6-7 perdede birden görülüyor; 10 perdede birden görülüyor. Allâh çarşısını-pazârını versin arttırıyor o daha.”
Sohbetten Çıkan Ameli Dersler
- Aile içi psikolojik saplantılar (kızı yabancı görmek, gelini benimsememek) tedâvîye muhtâç hastalıklardır
- Hâlde değil rüyâda görmek sûfîlik için daha güvenli bir ölçüdür — yola yeni başlayan için
- Dervişin disiplin ölçüsü: harama düştüğünde üstâdını rüyâda görememesi
- Disiplinsizlik Müslümanın en büyük hastalığı — kıyâfete-modaya disiplinli olup namaza disiplinsiz olma çelişkisi
- “Nikâhta dindar olanını seçin” — 4 sebepten birincisi dindarlıktır (Buhârî-Müslim)
- Mü’min eş bir nimettir — 5 vakit’e 5 vakit daha eklenmesi gereken bir şükür sebebi
- Türkiye’de uyuşturucu-fuhuş-pornografi-eşcinsellik diz boyu — 1986’da Efendi hazretlerinin söylediği uyarı 30 yıl sonra gerçekleşti
- Çocuklar dizimizden ayrılmamalı; “kimseye dokundurmayın” emri verilmeli
- Tembel koca için “yangın çıkarma” latîfesi — ama gerçekten tembel insan başa derttir
- Kâinât hayalden ibârettir — Hz. Peygamber’in “insanlar uykudadır” hadîsine dayanır
- Soyut olan Cebrâîl-melekler-cinnî-şeytan-Allâh somuta indirgenmiş şekilde görülür
- “Hem o hem o değil” — Enfâl 17 ile teşbîh-tenzîh denklemi
- Peygamber rüyâsı güneş, velî rüyâsı ay, mü’min rüyâsı yıldız mertebesindedir
- Sûfî rüyâ tâbîrini bilmiyorsa “kalbimize bir şey gelmedi” deyip geri çekilir
- Tay-ı mekân-fenâ-galebe halleri sıradan insanın değil, yetişmiş sûfînin işidir
Bibliyografya — Zikredilen Kaynaklar
- Kur’ân-ı Kerîm: Enfâl 17 (“Sen atmadın, Allâh attı”); Şûrâ 11 (“O’nun benzeri yoktur”); Yûsuf sûresi (Hz. Yûsuf-Züleyha kıssası ve “burhân” görüşü)
- Hadîs-i Şerîfler: “Nikâh dört şey için yapılır: dîni, güzelliği, malı, nesebi — siz dindar olanını seçiniz” (Buhârî-Müslim); “İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar”; “Sâlih rüyâ peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür” (Buhârî-Müslim); “Beni rüyâda gören gerçekten görmüştür, çünkü şeytan benim sûretime giremez”; Cebrâîl-Dıhye sûreti hadîsi (Müslim, Îmân)
- Mesnevî-i Şerîf: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî — “Sen âlemi hayal üzerinde yürür gör”; “Rüyânızda kolunuz kopsa, kendinize geldiğinizde elinizi atarsınız ki yerinde duruyor — bu dünyâ hayâtı da bundan ibârettir”
- İbn Arabî: Fütûhâtü’l-Mekkiyye, Fusûsü’l-Hikem (2. cilt 379. sayfa) — “Yaratılmışlar kendilerinde değil, kendileri olarak sâdece bu mertebede vücûda gelir”; “Hem o hem o değil” formülü; “Gördüğün her şeyin bir hayal olduğu” tezi
- Akâid Kaynakları: İmâm-ı A’zam Fıkh-ı Ekber (rüyetullâh haktır bahsi); İmâm-ı A’zam’ın “ben Allâh’ı 99 kez rüyâmda gördüm” sözü; Hanefî uleması — rüyetullâhın kabûlü; selef ulemâsı — rüyetullâhın kabûlü; Sâbûnî, Mâturîdî, Nesefî
- Sûfî Mücâhede: Hz. Yûsuf’a Hz. Yâkûb’un parmak ısırması (üstâd delîli); Cüneyd-i Bağdâdî, Hasan-ı Basrî, Abdülkâdir Geylânî, Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî — “delîlsiz gidilmez” ilkesi
- Tasavvuf Istılâhları: Hâl-rüyâ, ya kazâ, fenâ, mahv, gayb, tay-ı mekân, galebe, soyut-somut indirgemesi, teşbîh-tenzîh, üstâdın delîli, peygamber-velî-mü’min rüyâ hiyerarşisi (güneş-ay-yıldız), rüyâ tâbîri
Sohbetin Özeti
2017 Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisinin 8. oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; aile içi psikolojik saplantıları (evlenen kızın yabancı görülmesi, gelinin benimsenmemesi), Hz. Peygamber’i hâlde değil rüyâda görmenin daha güvenli bir ölçü olduğunu ve sûfînin disiplini için harama düştüğünde üstâdının kendisinde gözükmemesi olduğunu, Hz. Yûsuf-Züleyha kıssasındaki “burhân”ın sûfîlerce Hz. Yâkûb’un parmak ısırması olarak yorumlandığını, disiplinsizliğin Müslümanın en büyük hastalığı olduğunu ve “kıyâfete-modaya disiplinli olup namaza disiplinsiz olma” çelişkisini, “nikâhta dindar olanını seçin” hadîsi ve evliliğin para-güzellik-soy değil dindarlık üzerinden seçilmesi gerektiği gerçeğini, mü’min eşin bir nimet olduğunu ve şükür için 5 vakit’e 5 vakit daha eklenmesi gerektiğini, kendisinin 1986-87’de Orman İş Sendikası genel kurulunda bakanlara “çocuklarınız bir gün eşcinsel-uyuşturucu kullanan-fâhişe olduklarını söyleyecek” diye yaptığı ve 2017’de gerçekleşmiş olan uyarıyı, Türkiye’de uyuşturucu-fuhuş-pornografi-eşcinselliğin diz boyu olduğunu ve polisin meyhâne yerine Telefirik’te çevirme yapmasını, çocuk tâciz-tecâvüzüne karşı “kimsenin çocuğuna dokunmayın” emrini, tembel koca için “yangın çıkarma” tembelhâne kıssasını, kâinâtın “hayalden ibâret” olduğunu (Hz. Mevlânâ ve İbn Arabî’ye göre), Cebrâîl’in Dıhye sûretinde görünmesi gibi soyutların somuta indirgenişini, Enfâl 17 “sen atmadın ben attım” âyetiyle delîllendirilen “hem o hem o değil” teşbîh-tenzîh denklemini, peygamber rüyâsının güneş-velî rüyâsının ay-mü’min rüyâsının yıldız mertebesinde olduğunu, Mi’râç’taki süt ikrâmının “ilm”e tâbîr edildiği sırrını, sûfînin rüyâ tâbîrini bilmiyorsa “sus, başka kapıya git” deyip geri çekilmesi gerektiğini ve nihâyet tay-ı mekân-fenâ-galebe gibi sıra dışı sûfî hallerinin “ölmeden önce ölme” tatbîki olarak nasıl yaşandığını tafsîlâtlı bir şekilde açıklamıştır.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 8. Karabaş-i Velî Tekkesi 2017 Sohbeti | Video: YouTube | Playlist: 2017 Karabaş-i Velî Tekkesi
Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri