2017 Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisinin 2. oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; “zerre küllün aynasıdır” hadîsi üzerinden Hz. Mevlânâ’nın semâsını ve kuantum fiziği ile ilişkilendirilebilir mi sorusunu, sûfî sezgisinin matematikte denkleme dökülemeyeceğini, “bilinmez idim, bilinmekliğimi istedim, bir şey yarattım” hadîs-i kudsîsinden hareketle her şeyin Cenâb-ı Hakk’ın rûhundan ve nûrundan yaratılmış olduğunu ve maddesel anlamda hiçbir şeyin var olmadığını, Hz. Mevlânâ’nın “bütün âlemi hayâl üzerine yürür gör” beyti ile İbn Arabî’nin “varlığı rüyâdan ibâret görme” tavrını, namazda sağa-sola selâm verişin gayb âlemine açılan bir kapı olduğunu, kemâlâta ermenin sâdece esmâ yoluyla mümkün olmadığını — şeriat=zikir, tarikat=güzel ahlâk, hakîkat=âşıklık üçlüsünün birlikte gerekliliğini, profesörle olan kara ciğer nakli kıssasını (“kanı benim kanımdan, canı benim canımdan”), zikirde sayısallığın hadîs-i şerîf ile tesbît edildiğini ve mutlaka bir üstâdın belirleyeceğini, gözlükçü-mürşid kıyâsını, Beytullâh’ın etrâfındaki Hilton-Zemzem otellerinin Beytullâh’ı esir alması, Uhud’da okçular tepesinde gezenlerin söz dinlemeyenlerin tepesinde gezdiklerini, Hz. Ebû Bekir’in Müseylemetü’l-Kezzâb’a karşı cihâdını, eşine kötü davranan kişinin Hz. Peygamber’in ahlâkından uzak olduğunu ve Hz. Mûsâ’ya gelen ihtiyâr-ı Rabbânî kıssasından “insana teşekkür Allâh’a teşekkürdür” hakîkatini tafsîlâtlı bir şekilde açıklamaktadır.
Semâ: “Zerre Küllün Aynasıdır” Hadîsi ve Kuantum Fiziği Sorusu
Sohbetin başında bir derviş Efendi hazretlerine şöyle bir suâl iletir: “Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem bir hadîsinde ‘zerre küllün aynasıdır’ diyor. Hz. Mevlânâ kuantum fizikçisi bilim adamları tarafından inceleniyor — Hz. Pîr bir dönme hareketiyle zikir yapıyor. Bu meyânda bir ilişki kurulabilir mi?” Efendi hazretleri bu suâle önce mütevâzi bir cevap verir: “Biz kuantum fizikçisi değiliz. Biz Sûfî düşüncesini, sezgisini elimizden geldiğince anlatmaya çalışıyoruz. Sûfî sezgisini matematiğe çevirme bizim işimiz değil; biz o işin denkleme dönüştürülmesini bilmeyiz.”
Ama Efendi hazretleri sûfî dilinin niçin matematiğe yatkın olmadığını da açıklar: “Sûfîlerin hareket alanı okumaktan fazla, okuduklarıyla alâkalı kalplerine gelen hâldir. Bir hadîs okur, o hadîsi okurken kalbine gelen ilhâma veyâ gönül gözüne gelen görüntüye göre o hadîs-i şerîfi idrâk eder — bu idrâki sözde anlatmak çok zordur. Çünkü onu sözle açıklamaya çalışanlar bir şekilde sözle açıklayacağım derken batmışlar. Sûfîlerin dili güçsüzdür. Biz kelâmcı değiliz.” Sûfînin yaşadığı hâli kelimeye dökmekteki güçlük târîh boyunca yaşanmış bir handikaptır. Fizikçiler, kimyacılar, matematikçiler ise deney üzerinden giderler — her deneyden sonra bir öncekini eski bilirler; o yüzden onların ilminin sonu yoktur.
“Bilinmez İdim, Bilinmekliğimi İstedim”: Her Şey Cenâb-ı Hakk’ın Rûhundan ve Nûrundandır
Efendi hazretleri kuantum fiziği sorusuna kestirme bir cevap verir ve hadîs-i kudsî üzerinden yürür: “Cenâb-ı Hak hiçbir şey yok iken bir şey yarattı. Yarattığı şey kendi rûhundan ve nûrundandı. Bütün her şeyi o şeyden yarattı. Bir kısmı kabûllenmek istemiyor — biz bunu kabûl ederiz. O ilk yarattığı şey de Hz. Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem rûhâniyeti ve nûrâniyetiydi.” Bu, Nûr-u Muhammedî hakîkatidir.
Efendi hazretleri buradan çok cesûr bir hükme ulaşır: “Mâdem ki bütün âlemler — hattâ mânâ olarak atfettiğimiz âlemler dahi — o şeyden yaratıldıysa ve o şey de Cenâb-ı Hakk’ın rûhundan-nûrundansa, o zaman var olarak gördüğünüz hiçbir şey yoktur. Var olarak gördüğünüz her şey aslında hiçbir şeydir. Sebep: bütün her şey rûhundan-nûrundan yaratıldıysa, hakîkati maddesel anlamda yok hükmündedir.”
Bu hükmün delîlini de Efendi hazretleri klâsik tasavvuf metinlerinden verir: “Bunu Hz. Pîr Mesnevî’sinin başında ‘bütün âlemi hayâl üzerine yürür gör’ demiş — bu âlemi hayâl olarak görmüş. Muhyiddîn İbn Arabî bütün bu varlığı rüyâdan ibâret görmüş. Bunlar böyle görürlerken kendi gerekçelerini de koymuşlar: ‘İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar.’ İbn Arabî hazretleri daha da ileri gider — ‘bütün insanlar şu anda uykuda; bu uykunun içerisinde rüyâ görürsek asıl dirilik odur. Asıl o rüyâ rüyâdır.'”
Hz. Mevlânâ aynı hakîkati farklı bir teşbîhle anlatır: “Rüyânızda kolunuz kopsa, kendinize geldiğinizde önce elinizi kolunuza atarsınız, bakarsınız ki kolunuz duruyor — bir hof yapar bir rahatlarsınız. Yaşadığınız bu âlem de rüyâdan ibârettir. Burada kolunuz koparsa işin hakîkatinde kopuk değildir.” Bu ölçüye göre sâlih rüyâ “hakîkatin de hakîkati”dir. Asıl körlük öteye açılmayan gözdür — bu gözle gördüğümüz dünyâ rüyâdan ibârettir.
Semâ ile Dönme Arasındaki Fark: Kendisi ile Alâkalı Her Şeyden Geçmek
Efendi hazretleri Mevlevî semâ’ının dönmek olmadığını vurgular: “Sûfîler semâ derler — biz dönme demeyiz. Sûfînin semâsı ile bir şeyin dönmesinin arasında fark vardır. Herkes dönebilir ama herkes semâ edemez. Semâzenler dahil buna; bizim semâzenler dahil buna; bütün herkes dahil buna.” Semâ’nın tarîfi şudur: “Semâ odur ki, semâ esnâsında bir kimse kendisi ile alâkalı her şeyden geçer. Semâ esnâsında kendisi ile alâkalı hiçbir şey kalbine, aklına gelmez. Yâni semâ esnâsında o kimse maddesel noktada hiçbir şey olmadığını idrâk eder.”
Bu mertebenin nihâyetini Efendi hazretleri çok iddiâlı bir formülle verir: “Semâ eden kimse öylesine semâ noktasına gelir ki bu size uçuk gelir şimdi: Bütün âlemlerle berâber semâ eder o. O semâ ederken hangi perdeye geçerse geçsin, bütün o perde tamâmiyle semâ’nın içerisinde — o da o perdede yok olur.” Yâni gerçek semâ’da sâlik tek başına dönmez; bütün âlem onunla beraber döner ve tüm perdeler semâ’nın içinde erimektedir. Bu, vahdet-i vücûdun semâ’daki tezâhürüdür.
“Bir Tek Bâtın Vardır: O da Onun Zâtıdır”
Efendi hazretleri zâhir-bâtın ayrımı hakkında çok orijinal bir tasavvufî yaklaşım sergiler: “İçsel anlamda ben ayrıştırmıyorum, ama anlatırken karşımdaki insanlar o gözle baktıklarından dolayı ayrıştırıyorum. Siz bu bilgisayarı, şahsı, direği, tahtayı, ağacı, yaprağı zâhir olarak görüyorsunuz. Bu maddeye dönüştürülmüş, vücûd bulmuş nesneler sizin için zâhir hükmündedir. Peki insanın bâtını nedir? Rûhudur.” Ama Efendi hazretleri bunu çürütür: “Bu rûh vücûda girince vücûdun üzerinden görünür hâle geldi. Vücûda gelmeden önce neredeydi? Ruhlar âlemindeydi. Peki ruhlar âlemi zâhir mi değil mi? Sizce değil değil mi? Ama ‘kün’ dedi mi — yâni Allâh ona ‘ol’ dedi mi — o da var oldu.”
Buradan çıkardığı netice: “Ben bir tek bâtın algılıyorum: bâtın, onun zâtıdır. ‘Bilinmez idim, bilinmekliğimi istedim.’ Bâtın onun zâtıdır. Zâtının hâricinde bir bâtın tanımıyorum.” Yâni ruhlar âlemi de bize göre bâtın ama Cenâb-ı Hakk’a göre zâhirdir; çünkü Cenâb-ı Hak’ın ez-Zâhir isim-i şerîfi her şeyi kapsar. Mutlak bâtın yalnız Allâh’ın zâtıdır.
Efendi hazretleri bunu anlatmak için İbn Arabî’nin meşhûr “karanlık-ağaç” benzetmesini kullanır: “Zifirî karanlığa gitseniz, hiçbir şey görmeseniz, siz de ‘orada hiçbir şey yok’ dersiniz. Önünüzde ağaç var, o kadar karanlık ki ağacı görmüyorsunuz. Ağacı görmediğinizden dolayı yok sayıyorsunuz. Ama yürümeye giderseniz ağacın üzerine gümmedek kafanızı vurursunuz. Daha önce ağacı tanımladıysanız, el yordamıyla ‘bu ağaca benziyor’ dersiniz. Eğer kafanız bir yere vurmazsa ağacı var görür müsünüz? Hayır. O zaman aynı işiz, körüz. Tersinden baktığımızda var görmemizin sebebi kör olmamızdandır.” Yâni biz var dediklerimizi gözümüzle gördüğümüz için “var” sayıyoruz; göremediğimizi yok sayıyoruz. Oysa görmediğimiz bir sürü şey vardır — Cenâb-ı Hakk’ın “Ben zâhirim, görünenim” beyânı buna delîldir. Allâh “görünen” diyorsa, biz görmediğimizden dolayı kör hükmündeyiz.
Namazda Sağ-Sol Selâm: Görmediğin Meleklerin Varlığına İşâret
Efendi hazretleri çok hayâtî bir misâl verir: “Namazda nereye selâm veriyorsunuz? ‘es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâh’ — sağındakilere. Onlar kim? Melekler değil mi? Peygamberler, melekler, velîler, sâlih kullar — selâm verdik sağımıza. Sonra solumuza da aynı selâmı verdik. Solundakiler kimdi? Kirâmen Kâtibîn’in melekleri. Sağındakiler kimdi? Onlar da Kirâmen Kâtibîn diyor bazıları.” Burada kritik bir soru sorulur: “Hiç selâm verdiğinizi gördünüz mü? Kime selâm veriyorsunuz? Namaz sizi mi kılıyor, siz namazı mı kılıyorsunuz?”
Efendi hazretleri bunun mantıkî sonucunu çıkarır: “Sen sağına selâm verdin — boşa selâm verdin. ‘es-Selâmu aleyküm-aleyküm es-selâm’… ama kimse yok senin için. Kimsenin olmadığı yere neden selâm verdirdi ki Allâh sana? Demek ki vardır. Demek ki biz görmüyoruz. Eve girdiğinde ‘es-selâmu aleyküm’ dedin, evden alan olmazsa kendin geri alıyorsun. İyi, kimsenin olmadığı bir yerde — eğer karşıdan ‘aleyküm es-selâm’ dese sen evi kilitler kaçarsın. Ama namazda bunu yapıyorsun ve hiçbir reddiyene düşünmüyorsun.” Sonuç: “Onlar var ise biz neyiz? Sen de bâtınsın — maddesel anlamda.”
Sâdece Esma Yolu Yetmez: Şeriat-Tarikat-Hakîkat Üçlüsü
Bir derviş kemâlâta erme ve esma yolu (galip esma zikri) hakkında soru sorar. Efendi hazretleri bu konuda sert ama hürmetli bir cevap verir: “Bunu söyleyenler kendilerince esma yoluyla gidenler — ‘sadece esma üzerinden yürünmesi gerekir’ diyorlar. Benim yollara karşı bir antipatiklığım yok, bunun altını çizeyim. Bir kimse bir yol gitmiş, kendince o yolu aktab kabûl etmiş — ben bunu kabûl ederim. Ama benim kendimce bu sâdece esma ile seyr-i sülûk alınacak bir yol değildir. Bu, esmânın muhakkak âşıklıkla ve güzel ahlâkla berâber olması gerekir.”
Şeriat-Tarikat-Hakîkat Tasnifi
- Şeriat tarafı: Zikrullah — kalp seviyesinde Allâh’ı zikretmek
- Tarikat tarafı: Güzel ahlâk — Hz. Peygamber’in ahlâkı ile hallenmek
- Hakîkat tarafı: Âşıklık — Allâh ve Resûlünü her şeyden fazla sevmek
Efendi hazretleri bu üçlüyü birbirine bağlar: “Zikrullah olmazsa âşıklığın anlamı kalmaz. Güzel ahlâk olmazsa ne zikrullahın ne âşıklığın anlamı kalır. Âşıklık olmazsa o kimse zikrullah ve güzel ahlâk yavan kalır — tadı tuzu olmaz.” Bu üçlü ilm-el yakîn — ayn-el yakîn — hakk-el yakîn şeklinde de yürür: ilm-el yakîn zikrullahı bilmek, ayn-el yakîn onu güzel ahlâk ile her zerrede görmek, hakk-el yakîn ise âşıklık ile yaşamaktır.
Hz. Peygamber Efendimiz’in hadîs-i şerîfi de bunu teyîd eder: “Beni eşlerinizden, mallarınızdan, çocuklarınızdan, canlarınızdan fazla sevmedikçe imânınız kemâlâ ermez.” Bir sâlik gözünün gördüğü-görmediği her şeyden fazla Hz. Muhammed Mustafâ’yı sevmesi gerekir; Resûlullâh’a karşı olan sevgi taban olmalı, Allâh sevgisi onun üstüne kurulmalıdır.
Profesörle Kara Ciğer Nakli Kıssası: “Kanı Kanımdan, Canı Canımdan”
Efendi hazretleri canından geçmenin ne demek olduğunu kendi yaşadığı bir hâdiseyi nakletmiştir. Şeyhi Nevşehirli Abdullâh Efendi’nin kara ciğer nakli ameliyâtı için hastanedeydi. Efendi hazretleri profesörü kenara çekti: “Dedim ki ‘Ciğerini komple değiştir. Yan tarafa da beni yatır. Kanı benim kanımdan, canı benim canımdan. Benim kanım da Rh pozitif, onun da Rh pozitif. Bizim her şeyimiz birbirine tutar.’ Profesör ‘sen nesilsin evlâdım?’ dedi. ‘Yatır beni de yan tarafa, benim ciğerimi al ona tak’ dedim. Ameliyât geçti, bitti — ben unutmuşum onu söyleyiyim, profesör Şeyh Efendi’ye sordu: ‘Bu sizin neyiniz oluyor?’ Şeyh Efendi ‘evlâdım oluyor’ dedi. ‘Ne oldu ki?’ ‘Beni yan tarafa yatır, benim ciğerimi al ona tak dedi.’ Şeyh Efendi baktı bana. ‘Demiştir — canını alsan gene bir şey demez o’ dedi.”
Profesörün cevâbı çok manidârdır: “Doktor da yaman tokat profesör böyle elini yanağıma koydu. Sonra dedi ki: ‘Ya böyle insanlar kalmadı şimdi. Benim kendi evlâtlarım vermez — o verir.’ Doktor yürüdü gitti.” Efendi hazretleri buradan büyük bir tasavvufî ilkeyi çıkarır: “Canından geçmedikten sonra hiçbir şeye ulaşamazsınız. Ancak canından geçenler hedefi vurabilirler ve hedefe ulaşırlar.”
Bu ilkenin tarihî misâli: “Neden Osmanlı’nın yükseliş döneminde, kuruluş döneminde kimse duramadı askerlerin önünde? Malazgirt’te kim durdu? Kimse duramadı. Sebep: o asker canından geçmişti çünkü.” Bir başka misâl: Hz. Ömer döneminde bir sahabe savaşta ayağı kopmuştu; namaz kılmak için geriye geldiğinde, ayağı var düşüncesiyle attan kendisini aşağı atınca yuvarlandı — o esnâda anladı ki ayağı kopmuştu. “Geçmeyince tatlı candan ulaşamazsın hiçbir şeye.”
Zikirde Sayı Niçin Önemli? Mürşidin Belirleyişi
Bir derviş “sayı neden önemlidir? Bin lâ ilâhe illallâh, yüz Kevser gibi” diye sorar. Efendi hazretleri bunun delîlini hadîs-i şerîfle koyar: “Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem zikirleri sayıyla bize tarîf etmiş. ‘Kim namazdan sonra 33 sübhânallâh, 33 elhamdülillâh, 33 Allâhu ekber, 100’üncü olarak lâ ilâhe illallâh vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr derse, deniz köpüklerine kadar günâhı olsa Allâh affeder.’ Bakın burada sayı var. ‘Kim günde 100 kere sübhânallâhi ve bi-hamdihî, sübhânallâhi’l-azîm ve bi-hamdihî, estağfirullâhe’l-azîm derse, deniz köpüklerine kadar günâhı olsa Allâh affeder.’ Sayı var işin ucunda.”
Sayının kaynağı Hz. Peygamber’in tatbîkidir: “Namazın vakti ve rekatları Hz. Peygamber’in tesbîtiyle belli edilmiştir. Yoksa bir kimse sabahtan akşama kadar namaz kılabilir. Birisi çıkıp ‘uyandığınızdan düşünceye kadar namaz kılacaksınız’ diyebilir. Senin ölçün ne kardeşim? ‘Ben âyeti böyle anladım.’ Ama Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem böyle yapmış. Ona biz buradan cevap veririz. Sünnet-i Resûlullâh bizim için yoldur.”
Mürşid Sayıyı Belirleyen Göz Doktoru Gibidir
Efendi hazretleri çok pratik bir kıyas yapar: “Sen göz doktoruna gittiğinde ‘bana 5 numara gözlük ver’ diyor musun? Hayır. Göz doktoru bakıyor, makineye bağlıyor, alete bağlıyor seni. Karşıdaki yazıları okutuyor — bu daha iyi-bu daha kötü diye sayını ayarlıyor. Demek ki kendi kafasından gözlük alan yok. Pazarlarda gözlük satıcısı var: çantasında bir sürü gözlük, elinde okuma yazıları, ‘şunu tak okudun mu, bunu tak okudun mu’ diye. Adam alıyor bir tane plastik gözlük, gidiyor — gözleri perişân oluyor. Yılların gözlükçüsü diye düşünüyor. Lan adam gözlük satıyor, göz doktoru değil ki!”
İşte tasavvufta da aynıdır: “Nasıl göz doktoruna gidiyorsan sana numara tâyîn eder, mürşid de sana sayı tâyîn edecek. Ama bizim insanımız enteresandır — gidecek güllü-yâsinler, çiçekli-böcekli kitapçılarından bir kitap alacak: ‘Sabah namazından önce 786 tâne Besmele-i şerife çekersen bir izniyle hapisten kurtulursun.’ Cinâyetini işle, sonra git cezâevine, sabahları 786 Besmele çek çık dışarı. İşte bu tarafa gidiyor o zaman.” Bu yüzden virt sayısı bir mürşid tarafından — kişinin manevî hâline göre — belirlenmek zorundadır.
Türkiye’de Herkes Dînden Anlar — Mesleğinden Anlamaz
Efendi hazretleri sosyolojik bir gözlemini paylaşır: “Lütfü Usta karşımda duruyor. Oto boya-kaporta. ‘Lütfü Usta ben kendim kaporta yapabilir miyim?’ ‘Yapamazsınız’ diyor adam dümdüz. ‘Ben boya yapabilir miyim?’ ‘Yapamazsın!’ diyor. Doğru söylüyor — ben bilmiyorum çünkü onu, benim sanatım değil, benim erbâbım değil. Türkiye’de herkes mesleğinin hâricinde bir şey yapmaz — bir şey hâric: dînde ahkâm kesmek ve şeyhlik. Bunu Türkiye’de herkes yapar.”
Efendi hazretleri çok ağır bir teşhîs koyar: “İnternette 5 hadîs okur, 5 Kur’ân meali okur — âlim olur. Önüne gelene çatar, herkesi kâfir eder. ‘Yavrum sen hiç bir hadîs kitabı okudun mu?’ ‘Hayır.’ ‘Evinde bir hadîs kitabı var mı?’ ‘Hayır.’ ‘Yavrum hadîslerin üzerine nereden böyle hükmediyorsun?’ ‘İnternette okuyorum ben.’ Evinde bir hadîs kitabı olmayan-hiç hadîs okumamış kimse, hadîs âlimi bizde. Bir şeyhin kapısının önünden dahi geçmeyen kimse tasavvuf konusunda hükmediyor.”
Türkiye’de iktisat profesörü dinden anlar, sosyolog-psikolog-siyâsetçi-tıpçı-kalp doktoru-göz doktoru-esnaf-tüccar-belediye başkanı-milletvekili — herkes dinden anlar ve herkes dinden ahkâm keser. Herkes sûfîlikten, tasavvuftan anlar. Ama kalkıp ekonomi hakkında bir şey söylesen: “Sen ekonomist misin?” diye sorarlar. Efendi hazretleri kendi ekonomik tavsîyesini de hatırlatır: “Cebinizde olmayan parayı yemeyin. Borçlanmayın.” Bunun üzerine ekonomi profesörü onu eleştirmiştir; ama Efendi hazretleri sûfî felsefesini anlatmaktadır, ekonomi yönetmiyor. Bu felsefe insanları israftan korumayı ve aşırı borçlanmayı engellemeyi amaçlar.
Beytullah’ı Esir Alan Hilton — Okçular Tepesindeki Hatâ
Sohbetin en ürpertici bölümünde Efendi hazretleri Beytullâh’ın etrâfındaki kapitalist mîmârîyi eleştirir: “Bütün herkes gidecek alışveriş merkezlerine — kapitalist sistemin tapınakları, vahşi kapitalizmin tapınakları. Biz Müslümanlar bir de buralarda mescit yok. Mescit olsa hiç çıkmayacaksınız o zaman. Kâbe’ye git Hilton’dan namaza dur, Bursa’ya gel kent meydanından çıkma. Adı ne? Müslüman.”
Efendi hazretleri 1992’de yaşadığı bir hâdiseyi anlatır: Bir derviş Kâbe’nin yanındaki Hilton’a bakıp “mübârek orada da” diyor. “Lan kim bu mübârek?” sordu. Filanca Hazretleri Hilton’da kalıyormuş; tavafa çıkarken arkasından 500 kişi çıkıyor — hep berâber hacca gelmişler. Mübârek tekerlekli sandalede dönüyor tavâfa, Hilton’un cemekânlı bölümünden namaza duruyormuş. “Mübârek olunca oradan kılıyor.” Şimdi Hilton yıkılıyor, mübârekler yeni yer bulmuşlar — Zemzem Tower’dan kılıyorlar.
Efendi hazretleri Bursa İzmit’ten Oktay’ın anlattığı bir kıssayı da nakleder: İlk umreye gittiklerinde otelde kaldıkları odanın TV/ses sisteminden Beytullâh’ın seslerini alabiliyormuş. “Bizim kafile namazı otelin odasından kılıyordu.” Sonra hacca geldiklerinde gerçek hacc kalabalığında ayak başı kalmadan, bunlardan biri ‘Ulan oğlum Gürcan, ne rahattı umre — oteldeki odadan namaz kılıyorduk!’ demiş. Efendi hazretleri bu manzaraya iç çeker: “Beytullâh esirdir. Ben Beytullâh’ı esir olarak görüyorum. Yâni Kudüs’ten önce Beytullâh’ı kurtarması lâzım Müslümanların. Suûd Kralı’nın yaptığı saraydan başlayarak, İbn-i Üc kaçtı, yıktı her şeyi — Osmanlı’nın kalesini, revâkları, mezarlıkları yıktı, neredeyse Beytullâh’ı da yıkacak.”
Aynı eleştiri Uhud için de geçerlidir: “Müslümanlar oraya götürülmüyor. Müslümanlar nereye götürülüyor? Hz. Peygamber’in emrini yerine getirmeyenlerin bulunduğu yere — Okçular Tepesi’ne. Hastalık bulaşıyor Müslümanlara. Sen onu o mübârek çukura, sahabelerin başına toplanıp canlarından geçercesine onu savunduğu, yanağının kanadığı, dişinin kırıldığı yere götüreceksin. ‘Bu taşta onun kanı var, bu taşta onun yaşı var, bu taşta onun teri var, bu çukurda onun nefesi var.’ Ama hayır — söz dinlemeyenlerin tepesine gidiyorlar. Söz dinlemeyenlerin nefesiyle nefesleniyorlar. Hastalık bulaşıyor.”
Eşine Kötü Davranan Kişinin Düşüklüğü ve Kayınpederden Özür Dilemek
Sohbetin son bölümünde Efendi hazretleri bir derviş üzerinden çok hassas bir konuyu ele alır. Hz. Peygamber Efendimiz’in eşlerine asla kötü davranmadığını, hiç hakaret etmediğini, hiç elini kaldırmadığını, hiç değnekle korkutmadığını hatırlatır. Bizim sûfîye tavsiyemiz budur: “Eşlerinize kötü söz söylemeyin. Eşlerinize hakaret etmeyin. Bu sûfîlik değildir. Zayıf insanlara hakaret etmek aşağılık bir harekettir.”
Efendi hazretleri çarpıcı bir kıyas yapar: “O kimsenin eşinin arkasındaki babası gaddar-vurdu mu yıkan bir adam olsa, sen onun kızına bir şey diyebilir misin? Hayır. Sokakta gidiyorsun, küfreden bir adamla göz göze gelmemeye çalışıyorsun ‘altında kalırım’ diye. Eve git, yemek neden tuzlu diye anasını avradını her şeyini de! Lan nerede kabadayılık bu? Seninki aşağılıklık. Sen iş yerinde müdürüne, amirine, patronuna, müşterine bir şey diyemiyorsun — eve gel, eşine ve çocuğuna ağzına geleni. Sen babasın, sen kocasın, sen adamsın? Sen insan bile değilsin. Önce insan.”
Hz. Peygamber’in cihâd târîfini de hatırlatır: “Asıl cihâd zâlime tebliğ etmektir. Asıl cihâd zâlimin zâlimliğini durdurmaktır. Sen git sana el kaldıramayacak, sana laf söyleyemeyecek kadına iki tâne şaplak çek — adamlık desem!” Çocuklara kötü davrananlar için hadîs vardır: “Kadınların kötüsü çocuklarını sokakta orada-burada dövenleridir.”
“Özür Dilemek Tövbe Etmektir”
Efendi hazretleri kendi kayınpederine kötü söz söyleyen bir derviş hakkındaki hâdiseyi anlatır: Bir dervişin arkadaşı kayınpederine kötü söz söylemiş, “araya gir” diye gelmişler. Efendi hazretleri reddediyor: “Yavrum, baban yaşında adam, nasıl ona kötü söz söyleyebildin? Velev ki haklı ol! Sen gideceksin kayınpederine ‘Ben insanlıktan nasîbini alamamış, insan görünümünde bir mahlûkum. Siz beni adam zannettiniz, kızınızı verdiniz — ama ben o adam değilim. Sizden özür diliyorum. Bundan sonra adam ve insan olmaya gayret edeceğim’ diyeceksin.” Çocuk şaşırmış: “ben bunu yapamam.” Efendi hazretleri devâm eder: “Senin bunu yapmaya dahi erdemliğin yok. Bunu yapmaya dahi cesâretin yok. Kayınpederi adına çok üzüldüm — Cenâb-ı Hak imtihân etmiş onu, senin gibi birisine kızını vermiş.”
Buradan büyük bir hakîkate ulaşır: “Özür dilemek erdemliliktir, küçüklük değildir. Özür dilemek büyüklüktür. Suçunu anlamaktır. Tövbe etmektir özür dilemek. Birinden özür dilemek tövbe etmektir. İnsana teşekkür Allâh’a teşekkür ise, insandan özür dilemek Allâh’tan özür dilemektir.” Biz insana teşekkürü Allâh’a teşekkür olarak alıyoruz, ama insandan özür dilemeyi Allâh’tan özür dilemek olarak algılamıyoruz. İnsana iyilik yapmayı Allâh’a iyilik yapmak olarak algılamıyoruz. İnsana tebessüm etmeyi Allâh’a tebessüm etmek olarak algılamıyoruz.
Hz. Mûsâ ile Yaşlı İhtiyar Kıssası
Efendi hazretleri “insana iyilik Allâh’a iyiliktir” hakîkatinin temelini bir İsrâîliyât kıssası ile destekler: “Hz. Mûsâ aleyhisselâm bir gün Cenâb-ı Hakk’a sordu: ‘Yâ Rabbi, ne yersin ki yedirelim, ne içersin ki içirelim? Kavmin seni merak ediyor — bir gelseniz ziyâret etseniz bizi.’ ‘Yâ Mûsâ, filanca gün geleceğim’ dedi.” Hz. Mûsâ bütün şehri temizletti, sofralar hazırlattı, yemekler-ekmekler-sular hazır oldu. Bütün Yahudîler dört gözle bekliyor.
O esnâda yaşlı, kılığı kıyafeti yerinde olmayan, saçı sakalı dağılı bir ihtiyar gelip Hz. Mûsâ’nın cübbesinden tutar: “Yâ Mûsâ, ben çok açım. Karnımı doyursan, bir lokma yedirsen…” Hz. Mûsâ yüzüne bile bakmaz: “Biz çok kıymetli bir misâfir bekliyoruz, sana şu anda yemek veremem.” İhtiyar tekrar yalvarır: “Bir lokma cikseolmasın, açlıktan karnım sırtıma yapıştı.” Hz. Mûsâ: “Veremem.” İhtiyar: “Hiç olmazsa bir bardak tatlı su verin.” Hz. Mûsâ: “Onu da veremem.” İhtiyar gider. İkindi geçer, akşam olur, gelen giden yoktur.
Yahudîler dedikodu yapmaya başlar: “‘Bu sürü ineği kestirdin, yemekler yaptırdın — Rabbin seni aldattı, gelmedi, kandırdı seni!'” Hz. Mûsâ çok üzüldü, hemen Tûr-i Sînâ’ya gitti, secdeye dayandı, ağlamaya başladı: “Yâ Rabbi, sen geleceğim dedin gelmedin.” Cenâb-ı Hak: “Yâ Mûsâ, geldim ya.” “Nasıl geldin yâ Rabbi?” “O yaşlı, kılığı kıyafeti dağınık bir kimse vardı ya — o bendim. Senden bir lokma ekmek istedim yedirmedin. Bir bardak su istedim içirmedin. Yâ Mûsâ, bir yetimin başını okşarsan benim başımı okşamışsındır. Bir açı doyurursan beni doyurmuşundur. Bir çıplağı giydirdiğinde o benim. Bir hastayı ziyârete gittiğinde ben onun yanı başındayım, onunlayım.”
Bu kıssa “insana teşekkür ona teşekkür, insandan özür ondan özür dilemek, insanı tahkîr onu tahkîr, insana kıymet vermek ona kıymet vermek, insanlara zarar vermek ona zarar vermek, insanları katletmek onu katletmek” hakîkatinin en açık delîlidir. “Ey insanoğlu! Halîfe var karşında. O yüzden ahlâk, o yüzden zikir, o yüzden haramlardan uzak durmak, o yüzden Kur’ân ve Sünnet’e sımsıkı yapışarak yol gitmek — yolun en hakîkati ve en doğrusudur.”
Sohbetten Çıkan Ameli Dersler
- Her şey Cenâb-ı Hakk’ın rûhundan-nûrundan yaratıldığı için maddesel olarak hiçbir şey yoktur
- Hz. Mevlânâ’ya göre âlem hayâl, İbn Arabî’ye göre rüyâdan ibârettir
- Mutlak bâtın yalnız Allâh’ın zâtıdır; bizim “bâtın” gördüğümüz, görmediğimiz için bâtındır
- Semâ “dönmek” değildir; semâ kişinin kendisi ile alâkalı her şeyden geçmesidir
- Namazda sağa-sola selâm vermek görmediğimiz meleklerin varlığının Sünnet’le tasdîkidir
- Sâdece esmâ ile seyr-i sülûk olmaz; şeriat (zikir) — tarikat (güzel ahlâk) — hakîkat (âşıklık) üçü beraber olmalıdır
- Canından geçmedikten sonra hedefe ulaşılmaz; Osmanlı’nın yükselişinin sırrı bu canıvermedir
- Zikirde sayı haktır — Hz. Peygamber’in “33+33+33+1” tatbîki ile sâbittir
- Sayıyı kendi başına seçme yok — mürşid göz doktoru gibi tâyîn eder
- Türkiye’de herkes mesleğinin hâricinde dinden anlamaz — ama dinde herkes ahkâm keser; bu cehaletten sakının
- Beytullâh kapitalist mîmârî tarafından esir alınmıştır; Müslümanların asıl önceliği orayı kurtarmaktır
- Uhud’da Okçular Tepesi’nde değil, Resûlullâh’ın canıvermek üzere savaştığı çukurda dolaşılmalıdır
- Eşine kötü davranan kişi Hz. Peygamber’in ahlâkından uzaktır — eşine vuran çocuğuna vurur, çocuk büyür kendi çocuğuna vurur
- Özür dilemek erdemliliktir — insandan özür dilemek Allâh’tan özür dilemektir; insana iyilik Allâh’a iyiliktir
Bibliyografya — Zikredilen Kaynaklar
- Kur’ân-ı Kerîm: Allâh’ın ez-Zâhir ismi; Cenâb-ı Hakk’ın “biz” diyerek konuşması (sûfî yorumu — kesret-i tecellîyât); Hadîd 3 (Zâhir-Bâtın-Evvel-Âhir)
- Hadîs-i Şerîfler: “Zerre küllün aynasıdır” (sûfî rivâyeti); “Bilinmez idim, bilinmekliğimi istedim” (Kuntu kenzen mahfiyyen — Hadîs-i Kudsî); “Beni eşlerinizden-mallarınızdan-çocuklarınızdan-canlarınızdan fazla sevmedikçe imânınız kemâlâ ermez” (Buhârî-Müslim); “33 sübhânallâh + 33 elhamdülillâh + 33 Allâhu ekber + 1 lâ ilâhe illallâh ve sayısal zikir” (Müslim, Tirmizî); “100 sübhânallâhi ve bi-hamdihî” (Müslim); “Asıl cihâd zâlime tebliğ” (Ebû Dâvûd)
- Mesnevî-i Şerîf: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî — “Bütün âlemi hayâl üzerine yürür gör” beyti; “Rüyânızda kolunuz kopsa…” temsîli; “Sizin ilminiz karşınızdaki kimsenin anlayacağı kadardır”
- İbn Arabî: “Bütün varlığı rüyâdan ibâret görmek” — “İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar” tasavvufî tatbîki
- Siyer ve Sahabe: Hz. Ebû Bekr radıyallâhu anh ve Müseylemetü’l-Kezzâb cihâdı; Hz. Ömer radıyallâhu anh’in cezbeli Iraklı hakkındaki hükmü; Uhud’da Resûlullâh’ın çukura düşmesi ve sahabelerin canlarından geçmesi; Okçular Tepesi’ndeki söz dinlemeyenlerin hatâsı; Malazgirt zaferi
- İsrâîliyât: Hz. Mûsâ aleyhisselâmın yaşlı ihtiyâr-ı Rabbânî’yi ağırlayamama kıssası — “bir yetîmin başını okşarsan benim başımı okşamışsındır”
- Tasavvuf Istılâhları: Vahdet-i vücûd, fenâ fillâh, semâ, zâhir-bâtın, ilm-el yakîn, ayn-el yakîn, hakk-el yakîn, esma yolu, virt-vird, ezicâzet
Sohbetin Özeti
2017 Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisinin 2. oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; “zerre küllün aynasıdır” hadîsi üzerinden Hz. Mevlânâ’nın semâsı ve kuantum fiziği ilişkisini, sûfî sezgisinin matematikte ifâdesinin zorluğunu, “bilinmez idim, bilinmekliğimi istedim” hadîs-i kudsîsinden hareketle her şeyin Cenâb-ı Hakk’ın rûhundan ve nûrundan yaratıldığını ve maddesel anlamda hiçbir şeyin var olmadığını, Hz. Mevlânâ’nın “âlemi hayâl üzerine yürür gör” beyti ile İbn Arabî’nin “varlığı rüyâdan ibâret görme” tavrını, semâ’nın “dönmek” olmadığını — bütün âlemlerle berâber semâ etmek olduğunu, mutlak bâtın’ın yalnız Allâh’ın zâtı olduğunu ve ruhlar âleminin de Cenâb-ı Hakk’a göre zâhir olduğunu, namazda sağa-sola selâm verişin gayb âlemine açılan bir kapı olduğunu, sâdece esma yoluyla seyr-i sülûkün yetmediğini ve şeriat-tarikat-hakîkat (zikir-güzel ahlâk-âşıklık) üçlüsünün birlikte yürümesi gerektiğini, Şeyh Efendi Abdullâh Gürbüz’ün ameliyâtında profesörle yaşadığı “kanı kanımdan, canı canımdan” hâdisesini, canından geçenlerin Osmanlı’nın yükseliş sırrı olduğunu, zikirde sayının Hz. Peygamber’in tatbîkiyle hak olduğunu ve sayıyı mürşidin göz doktoru gibi tâyîn ettiğini, Türkiye’de herkesin mesleği hâricinde dinden anlama hastalığını, Beytullâh’ın Hilton-Zemzem otelleri tarafından esir alındığını ve bunun kapitalist mîmârînin sonucu olduğunu, Uhud’da Okçular Tepesi’nde değil Resûlullâh’ın canını verdiği çukurda dolaşılması gerektiğini, eşine kötü davranan kişinin Hz. Peygamber’in ahlâkından uzak olduğunu, kayınpederden özür dileme erdemliliğinin tövbe mertebesinde olduğunu ve Hz. Mûsâ-ihtiyâr-ı Rabbânî kıssasından “insana iyilik Allâh’a iyiliktir, insandan özür dilemek Allâh’tan özür dilemektir” hakîkatini tafsîlâtlı bir şekilde açıklamıştır.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 2. Karabaş-i Velî Tekkesi 2017 Sohbeti | Video: YouTube | Playlist: 2017 Karabaş-i Velî Tekkesi
Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri