2017 Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisinin 1. oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; insanın kıymet bilmeme hastalığını ve bunun nankörlük ile münâfıklık alâmeti olarak tezâhürünü, peygamberlerin masûmiyet derecelerini, eşlerin nikâh yoluyla “Allâh’ın emâneti” oluşunu ve bu emâneti ihânete sürüklemenin münâfıklık olduğunu, Hz. Âdem aleyhisselâmın ilk insan ve ilk peygamber olarak yaratıldığını ve Darwin’in evrim teorisinin sömürgeci güçlerin İslâm’ı dejenere etme aracı olduğunu, Beni İsrâîl’in peygamber kanı ile lanetlendiğini, sûfîlerin “ben şeyhim, ben velîyim” demediğini, ilk sûfîlerin bu husustaki kâidesini, Cevdet Usta-Lütfü Usta üzerinden bir kimseyi bir işin ustası olarak tanımanın delîl mes’elesini, “kişi sevdiği iledir” hadîs-i şerîfindeki üç katmerli sevgiyi (Allâh-Resûlullâh-mürşid), Bediüzzaman Saîd Nursî hazretlerinin 29. Mektup 9. Kısım 8. Telvîh’inde silsile-i meşâyihe muhabbetin zındıkanın tesir sesinden koruduğunu beyân ettiği ve sonraki Mektûbât baskılarından çıkarılan ibâreyi, Mesnevî-i Şerîf’ten “kim olursa olsun ister yaya ister atlı yol dostlarıyla buluşmayı lâzım bil” beytinin şerhini, dergâhından-zikrullah halkasından ayrılmanın şeytanın ilk hilesi olduğunu, Sünnet-i Resûlullâh’ı inkâr eden müftü-imâm-ilâhiyâtçı-bakanlara karşı Cumhûriyet Savcılığına şikâyet kararını, evlilikte para değil “çâp” lâzım olduğunu ve ablası evlenmedi diye kız istenmemesi gibi bahânelerin Kur’ân-Sünnet’e uygun olmadığını tafsîlâtlı bir şekilde açıklamaktadır.
Kıymet: Kıymet Bilmeme Hastalığı: İnsanlığın En Büyük Handikabı
Sohbetin başında Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Kavak Yüksekokulu Mimari Restorasyon Bölümü öğrencilerinden bir derviş tarafından sorulan soru üzerine Mustafa Özbağ Efendi hazretleri kıymet bilmeme hastalığını şerh etmiştir. Soru sahibi Hz. Mevlânâ’nın Dîvân-ı Kebîr‘inden şu mısrâı zikretmiştir: “Gel, gel de birbirimizin kadrini-kıymetini bilirim. Çünkü belli olmaz, birbirimizden ansızın ayrılabiliriz. Mâdem ki Peygamber Efendimiz ‘mü’min mü’minin aynasıdır’ diye buyurdu, ne diye aynadan yüz çeviriyoruz? Kerîm olan kişiler dostları uğruna canlarını fedâ ederler. Köpekliği bırak, biz de kerîm insanlardanız. Kul-i e’ûzüleri, kul hüvallâhı neden birbirimizi sevmek için okumuyoruz?” Soruda derviş kendi nefsindeki kıymet bilmeme hastalığını da itiraf eder: Şeyhinin, üstâdının, eşinin, çocuklarının, anne-babasının, kardeşlerinin, patronunun ve sâhip olduğu nimetlerin kıymetini bilmediğini söyler.
Efendi hazretleri bu suâli târihî perspektifle cevaplar: “İnsanlar târîh boyunca peygamberlerinin kıymetlerini bilmemişler. İyi insanların kıymetlerini bilmemişler. Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine bahşetmiş olduğu nimetlerin kadr-u kıymetini bilmemişler. O yüzden Cenâb-ı Hak da insanı târîf ederken ‘sizler nankörsünüz’ diyor.” Bu nankörlük insanlığın bütün târihî boyunca sürmüş bir handikaptır: Cenâb-ı Hakk’ın kendine bahşettiği nimetleri görmemek, onların karşısında insanın hamdini-şükrünü-teşekkürünü hakkıyla yerine getirmemektir.
Peygamberlerin Masûmiyet Dereceleri ve Beni İsrâîl’in Lanetlenişi
Efendi hazretleri insanın nankörlüğünün en korkunç tezâhürünün peygamberlere ihânet olduğunu beyân eder: “Düşünebiliyor musunuz? İnsanlar peygamberlerini katletmişler. Bir peygamber düşünün, o peygamberi Beni İsrâîl Yahudîleri katletmişler. Bu Beni İsrâîl neden lanetli? Peygamberleri katlettiklerinden dolayı. Onların üzerlerinde peygamber kanı var.” Bu, Mâide ve Bakara sûrelerinde geçen “peygamberleri haksız yere öldürdükleri için” ibâresinin tasavvufî yorumudur.
Efendi hazretleri masûmiyetin merâtibini de ifâde etmiştir: “Dünyâdaki en masûm insanlar peygamberlerdir. Peygamberlerin içerisinde en masûmu, en temizi, en berrak olanı Hz. Muhammed Mustafâ’dır. Sonra geçmiş peygamberler gelir ki onların üzerinde küçücük zerreler vardır.” Yûnus aleyhisselâmın Cenâb-ı Hakk’ın emrini beklemeden şehri terk etmesi gibi küçük zerreler — kusur bile denmeyecek bir incelikteki şeyler. Sonra peygamberlerden sonra en masûm olanlar velîlerdir, sonra evliyâlar, sonra normal mü’min kimseler gelir.
Efendi hazretleri tasnîfin en kritik noktasını da koyar: “İnsanoğlu şeytâna uyarsa, nefsine uyarsa hayvandan daha aşağı bir mahlûk hâline gelir. İnsanı hayvandan daha aşağı mahlûk hâlinden kurtaran îmân, iyi amel ve güzel ahlâktır. Bir kimsede îmân ve güzel ahlâk-iyi amel oturmadıysa o kimse îmân etmiş olsa dahi kuru ağaç gibidir.” Yâni îmânın tek başına yeterli olmadığı, ona güzel ahlâk ve sâlih amelin eklenmesi gerektiği bir tasavvufî hakîkattir.
Peygamberlere ve Velîlere Saldırının Anlamı
- Bir peygambere kâfirler tarafından saldırılıyorsa — bu, peygamberin hak olduğunun delîlidir; münâfıklar ve kâfirler peygamberlere saldırarak küfürlerini ispat ederler
- Velîlere genelde münâfıklar saldırır — bir veliye-mü’mine münâfık bir kimse saldırıyorsa bu, o velînin yolunun delilidir
- Mü’min mü’minin aynasıdır — mü’min mü’minden, velîden, Allâh dostundan rahatsız olmaz; rahatsız olan münâfıklığını ifşâ etmektedir
- Saldıranın gözüyle gördüğü devâm eden bir haram yoksa, ortada bir yanlışlık yoksa, ama hâlâ saldırıyorsa o saldıran kendi münâfıklığından saldırmaktadır
Eşler Allâh’ın Emânetidir: Münâfıklık Alâmetleri
Efendi hazretleri kıymet bilmemenin en pratik tezâhürünü ev içinde tahlil etmiştir. Erkek için: “Akıllı bir mü’min kimse — ister kadın ister erkek — eşinin kıymetini bilmez mi? Bilir.” Mü’min nikâha ibâdet gözüyle bakmalıdır: “Sen bu kadını nikâhladın mı? Evet. Ya sen onun kıymetini nasıl bilmezsin? Allâh sana emânet verdi bunu. ‘Kadınlar size Allâh’ın verdiği bir emânettir’ hadîsi bunun delîlidir. Emânete ihânet etmek münâfıklık alâmeti değil mi?” Yâni Cenâb-ı Hak sana bir emânet verdi, sen onun kıymetini bilmiyorsan seninle münâfıklık alâmeti vardır.
Aynı hüküm kadın için de geçerlidir: “Sen bu adamla nikâhlandın mı? Evet. E sen bu adama itaat et. İtaat etmezsen Allâh’a itaat etmemiş gibi olacaksın. ‘Babaya itaat Allâh’a itaat’tır — kocaya da itaat bu manada. İtaat edilmesi gereken emri kim verdi? Allâh verdi. Sen itaat etmeyince Allâh’a isyan ettin aslında.” Çünkü bize babaya ve kocaya itaati emreden Allâh’tır. Yoksa kim baba veyâ koca tanıyacak ki?
Aynı şey arkadaş ve dost için de geçerlidir: “Mü’minse senin yanındaki mü’min arkadaşın senin elinden ve dilinden emin olmalı. Senin elinden ve dilinden mü’minler emin değillerse sende de münâfıklık alâmeti vardır.” Hadîs-i şerîf burada açıktır: “Mü’min, dilinden ve elinden mü’minlerin emîn olduğu kimsedir.” (Buhârî-Müslim)
Efendi hazretleri sonuca bağlar: “Eğer anneye-babaya isyân etmiyorsan, eşine isyân etmiyorsan, eşini memnûn ediyorsan, etrafındaki arkadaşlarınla iyi geçiniyorsan, mü’minler senin dilinden emîn iseler — cennetliksin. Allâh’a dostsun. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleriyle cennette komşu olacaksın.” Ama nefis ve şeytân insanı bu hâlde bırakmaz; mücâdele ettirir. “İnsanın kıymet ve kadir bilmesi, insanın insan olduğunu gösterir. İnsan eğer kıymet ve kadir bilmiyorsa, insan görünümündeki bir nankör olduğu belli olur.”
Hz. Âdem Peygamber Olarak Yaratıldı: Darwin Teorisinin Reddi
Efendi hazretleri sohbetin felsefî zirvesinde Darwin’in evrim teorisini ele almıştır. Önce Mesnevî’den şu beyti hatırlatır: “Katı taş ve mermer bile olsan gönül sâhibine erişirsen cevher olursun.” Sonra teoriyi tahlîl eder: “Yontma taş devri, cilâlı taş devri… Yok ateş yakmasını bilmiyorlardı, yok odun-kömür bilmiyorlardı, yok şempanzeden geldik, yok özel bir maymun türünden geldik, yok önce balıktın sonra maymun oldun sonra insan oldun. Bu Darwin teorisi — teori zaten — saçmadan, safsatadan insanları din olgusundan dışarı çıkarmaktan başka bir şey değildir.”
Efendi hazretleri bu teorinin arkasındaki sömürge hesabını şerh eder: “Dünyâ üzerindeki hegemonist güçler, ayakta duran tek dîn olan İslâm dînini yıkmak-dağıtmak için her türlü aleveriyi-daleveriyi, her türlü hokkabazlığı, her türlü hîlebazlığı, her türlü vahşîliği yapıyorlar.” Sebep nedir? “Çünkü Batı ve bu hegemonist güçler biliyorlar ki, târîhsel olarak ne Tevrât var, ne İncîl var, ne de Zebûr var. Bunların târîhî birer delîlleri yoktur. Bunları ispat eden, var diyen Kur’ân vardır ve bunların varlığını beyân eden Hz. Muhammed Mustafâ vardır. Bugün İsevîliğin ve Mûsevîliğin varlığının delîli Kur’ân ve Muhammed Mustafâ’dır.”
Efendi hazretleri kendine has bir çevirme ile teoriye cevap verir: “Cenâb-ı Hak Kur’ân’ında beyân ediyor: bir kısım inkârcı kavimleri Cenâb-ı Hak maymuna çevirdi (Bakara 65, A’râf 166). O yüzden ‘biz maymundan geldik’ diyenlere ‘doğrudur’ diyorum: Siz maymundan gelmiş olabilirsiniz. Hatta timsâhdan da, kertenkeleden de gelmiş olabilirsiniz. Bunların soyunda sopunda hayvandan daha aşağı bir mahlûk olabilir mi? Olabilir.” Ama insanlığın aslı bu değildir — Cenâb-ı Hak insanlar sapkın olmasınlar diye peygamber göndermiştir; “hiçbir kavim yoktur ki ona bir peygamber, bir uyarıcı gönderilmemiş olsun” (Fâtır 24). Hz. Âdem ilk insan olarak yaratıldı ve aynı zamanda peygamber olarak gönderildi.
“Ben Şeyhim, Ben Velîyim” Demek Sûfî Kâidesinde Yoktur
Efendi hazretleri sûfîlerin bir hayâtî kâidesini açıklamıştır: “Tasavvuf ilkelerine göre — benim dediğim ilk sûfîlerin ilkeleri — bir kimsenin ‘ben velîyim’ demesi uygun bir şey değildir. Hiçbir sûfî kendisini ‘ben şeyhim, ben velîyim’ dememiş. İlkleri söylüyorum bunu. Benim dediğim ilkler.” Sonrakileri Efendi hazretleri zaten dinlemiyor, bakmıyor. İlkler ölçüdür. Bir sûfî asla “ben velîyim, ben mürşidim, ben kutubum” demez. Bunu diyen, hiçbir şey olmamıştır.
Peygamberlerin “ben peygamberim” demeleri hakdır — bu peygamberlere âit bir hâldir. Ama peygamberlerin hâricindeki bir kimsenin “ben peygamberim, ben velîyim, ben nebîyim, ben mehdîyim” demesi hak değildir. Bir kimse bir başkasını bir konuda üstâd görebilir — bu ayrı bir şeydir.
Cevdet Usta — Lütfü Usta: Üstâdlık Delili
Efendi hazretleri çok pratik bir misâl verir: “Benim için Cevdet Usta araba tâmîrinin pîridir, üstâdıdır. Lütfü Usta benim nazarımda Türkiye’nin en iyi kaportacısı-boyacısıdır. Ver çöpü, adam etsinler. Çöpü ver, adam etsinler. Bildiğin çöp. Bu araba mezarlığına gidecek olan bir araba — onlar adam etsinler. Adam kendi arabasını tanıyamasın.” Bu, bir kimseyi bir meslekte üstâd olarak tanımanın delîl mes’elesidir.
Efendi hazretleri Cevdet Usta’nın bir vecîz tesbîtini de zikreder: “Düzgün usta olsaydı serviste ne işi vardı ki? Piyasaya çıkar, dışarıda iş yapar. Bir kimse ustaysa bir şeye-belgeye ihtiyâcı yoktur. Onu götür çalışmayan bir arabaya ‘arkadaş bu çalışmıyor’ de — çalıştırsın. Onun ustalık belgesi odur. 18’de katlanmış arabayı götür adama ver — orijinal bir arabaymış gibi çıkarsın. Onun ustalık belgesi odur.” Aynı şekilde tasavvufta da gerçek velînin “belgesi” — “ben velîyim” ifâdesi değil — onun amelinin meyvesidir. Ama peygamberlik dışındaki hiçbir kimse “ben peygamberim, ben mehdîyim, ben velîyim” diyemez.
Velîler Kıyâmete Kadar Vardır: el-Velî İsm-i Şerîfi’nin Tecellîsi
Efendi hazretleri velâyetin kıyâmete kadar süreceğini Cenâb-ı Hakk’ın isimleri üzerinden ispat eder: “Cenâb-ı Hakk’ın el-Velî isim-i şerîfi vardır. Cenâb-ı Hak sıfatsal olarak bütün sıfatları tecellî etmek mecbûriyetindedir, cebrîdir. Allâh’ın bir sıfatı yarına saklanmaz. Cenâb-ı Hak bütün sayısız-sonsuz nimetleriyle ve sıfatlarıyla ve isimleriyle her dem tecellî eder. O zaman el-Velî isim-i şerîfi de tecellî eder. O da müminlerin Allâh yolunda koşanlar üzerinde tecellî eder. Ve işte o velîler, o mürşidler, o aktâb, o kutublar — bu isimler hadîs-i şerîflerde geçen isimlerdir.” Hem İmâm Ahmed b. Hanbel’den, hem İmâm Tirmizî’den, hem İmâm Mâlik’ten, hem Ebû Nuaym’dan, Kütüb-i Sitte’de bu hadîsler mevcûttur — abdâller, aktâb, kutuplar, nükabâ hadîslerde geçer. Hadîs inkârcıları bu sebeple bu hadîsleri reddetmektedirler.
Velîlere muhabbetin manevî temelini Efendi hazretleri Hadîs-i Kudsî ile beyân eder: “Kul Allâh’ı sever, Allâh da kulunu sever. Allâh kulunu sevince Cebrâîl’e nidâ eder, emreder: ‘Ey Cebrâîl! Allâh filanca kulunu sevdi. Gök halkına nidâ et!’ Gök halkı deyince melekler var, cinnî tâifesi var, farklı varlıklar var. ‘Onlar da kulumu sevsinler.’ Melekler mü’min kulların kalbine ilhâm eder: ‘Allâh filancayı sevdi, siz de sevin.’ Bakın — kâğıt yok, icâzet yok, bir parça yok, bir delîl yok. Bu kalbîdir.”
“Salihlerle Berâber Olmak Farzdır”: Asr Sûresi ve Fâtiha’nın Hükmü
Efendi hazretleri sâlih kimselere muhabbetin farz oluşunu Kur’ân’dan iki delîlle ispat eder: “Eğer öyle bir gönül dostu sâhibine erişirsen ki — erişmek farzdır insana. Erişmek farzdır. Çünkü Âyet-i Kerîme’de ‘in’amte aleyhim’den (Fâtiha 7) sonra ‘bizleri onlarla berâber eyle’ diyoruz. Farz. Sâlihlerle berâber olmak farzdır.” İkinci delîl Asr sûresidir: “Ve’l-Asr’da ne der Cenâb-ı Hak? Bütün insanlar hüsrandadır. Ayırmamış. ‘İmân edip iyi amel-sâlih amel işleyenlerle, hakkı ve sabrı tavsiye edenler’ müstesnâ. Sen sâlihlerle berâber olmak zorundasın. Sâlihlerin yolunda olduğun gibi sâlihlerle de berâber olmak zorundasın ki sen de sâlihlerden sayılasın.”
Bu hakîkatin negatif tarafı da çarpıcıdır: “Eğer gönlünde-kalbinde bir sâlih sevgisi yok ise, bil ki senin gönlün hayvan gönüllüdür. Bil ki senin gönlün kâfir gönüldür. Bil ki senin gönlün münâfık gönlüdür. Çünkü senin gönlün mü’min ise, sen ancak ve ancak sâlihleri sever, sâlihlerle oturup-kalkarsın.” Sâlihlerin sohbetinde bulunmak hayvan gönüllerin, münâfık gönüllerin, kâfir gönüllerin işi değildir. Çünkü sâlihlerin gönüllerinde Allâh vardır.
Efendi hazretleri Hadîs-i Kudsî ile noktasını koyar: “Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu ki: Allâh’ın öyle kulları vardır ki onlara bakıldığında Allâh hâtıra gelir.” Münâfıklar ise Allâh’ı hâtıra getirecek her şeyden nefret ederler.
Bediüzzaman ve “Silsile-i Meşâyihe Muhabbet” Sırrı
Efendi hazretleri çok kıymetli bir Bediüzzaman alıntısını şerh etmiştir: Mektûbât 29. Mektup, 9. Kısım, 8. Telvîh. Bediüzzaman Saîd Nursî hazretleri burada şöyle der: “Bir kimse âdî-sâmimî bir ehl-i tarîkat olsa, şeyhine duyduğu muhabbet cihetiyle aslâ bugünkü zındıkanın tesir sesine düşmez.” Bu çok mühim bir sırdır: Dervişin şeyhine, şeyhinin şeyhine, ta Peygamber’e kadar uzanan silsileye duyduğu muhabbet, onu zındıkanın (dînsizlerin) sözünden ve etkisinden korur.
Ama Efendi hazretleri burada ağır bir şikâyet de eder: “Neden Mektûbât’tan kaldırıyorlar bu mektûbu? Mektûbatlardan burayı kaldırıyorlar şimdi. ‘Zamânı değilmiş’ diyorlar. ‘Yanlış anlaşılıyor’ diyorlar. İlmi ne saklıyorsunuz? Size mi âit? Açıklayın! Açıklamıyorlar. Üstâd yazdırdı mı bunu — yazdırdı. Açıklayın!” Risâle-i Nûr hizmetçilerinin bazılarının tasavvufu küçük göstermek için Bediüzzaman’ın bu ibâresini yeni baskılardan kaldırmaları, Efendi hazretlerinin kuvvetle eleştirdiği bir husustur. “Hâlâ da bu ülkede Bediüzzaman Saîd Nursî hazretlerinin kabri şerîfi açıklanmıyor. Devlet kayıtlarında var nerede gömüldüğü — ama dillendirilemiyor bile. İlk defa açıktan söyleyen benim Türkiye’de şu anda.”
“Kişi Sevdiği İledir” Hadîsi: Üç Katmerli Sevgi
Efendi hazretleri hadîs-i şerîfin tasavvufî yorumunu yapmıştır: “Hz. Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem üç sefer söyledi: ‘Kişi sevdiği iledir. Kişi sevdiği iledir. Kişi sevdiği iledir.’ Sevmekle alâkalı dördüncüsü yok. Bu üç sefer söyleniş için.”
Manevî Üç Sevgi
- Birinci sevgi: Allâh celle celâlühû — kişi sevdiği iledir
- İkinci sevgi: Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri — kişi sevdiği iledir
- Üçüncü sevgi: Velîler, mürşid, üstâd, kutub, şeyh — kişi sevdiği iledir
Efendi hazretleri ekler: “Eşine muhabbet beslersin, çocuğuna muhabbet beslersin — ama seni mahşerde dimdik tutacak olan bu üç sevgidir. Bu üç sevgiden hesap sorulmaz. Bu üç sevgi o kimsenin kalbinde var olduğu müddetçe onu hiçbir rüzgâr sarsamaz. ‘Kişi sevdiği iledir’ üç sefer söylendi: ilm-el yakîn, ayn-el yakîn, hakk-el yakîn.” Bu, kalbî seyr-i sülûkün özüdür. Nefsin seyr-i sülûkü “emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râdiyye, mardiyye, sâfiye” şeklinde nefs derecelerinde yürürken, kalbî seyr-i sülûk dördüncü makamda — mutmainne’de — başlar.
Mesnevî-i Şerîf: “Yol Dostlarıyla Buluşmayı Lâzım Bil”
Efendi hazretleri Mesnevî-i Şerîf’ten Hz. Pîr Mevlânâ’nın bir kıtasını şerh etmiştir: “Kim olursa olsun, ister yaya ister atlı, yol dostlarıyla buluşmayı, onların hâlini sormayı, hatırlarını ele almayı lâzım bil. Topluluğa dost ol; zîra kalabalık ve kervân halkının çokluğu yol vurucuların belini kırar, onları kahreder. Allâh ile oturup-kalkmak isteyen kişi velîler huzûrunda otursun.”
Efendi hazretleri bu beyti dervişe çağrıya çevirir: “Tekkende ders var, evinde oturma — derse git! Dergâhında ders var, evinde oturma — dersine git! Mahallende ders var, evinde oturma — dersine git! Allâh adamı ol, Allâh adamı! O kalabalık ne yapar? Yol vurucuların belini kırar.” Şeb-i Arûs varmış — herkesi götür. Meyhâneye giderken götürürdün, bara-pavyona giderken götürürdün, hevâ-hevese giderken götürürdün. Götürür müydün? Götürürdün. Şimdi dergâha-tekkeye götürmüyor musun?
Efendi hazretleri kendi cemaatini ve dervişlerini tanıtır: “Bizden hiçbirimiz medreseden gelmedik. Var mı medreseden gelen burada? Yok. Biz hepimiz sokaktan, bataklıktan geldik. Biz bataklıkta doğmuşuz. Biz bataklığın içinden çıkmışız. Biz kardelen çiçeği gibi her türlü zorluğa, her türlü meşakkata, her türlü sıkıntıya, her türlü baskıya göğüs gerip kafayı kaldırmışız. Güneşi göreceğiz diye.” Bu, sûfî mücâhedesinin en samîmi tarîfidir.
Şeytan Önce Dervişi Halkadan Ayırır
Sohbetin pratik dersi şeytanın hîle stratejisidir: “Şeytan birisini kerem sâhiplerinden ayırırsa onu kimsesiz bir hâle koyar. O hâlde de bulunca başını yer, mahvedip gider. Şeytan seni önce zikrullah halkasından ayırır. Şeytan seni önce sâlihlerin diyârından ayırır. Şeytan seni önce dostların halkasından ayırır. Şeytan seni önce topluluktan ayırır. Sen bir şey bahâne edersin. Nefsin senin bir şeyi bahâne eder. Kendi kendini haklı görürsün. Kendi kendini doğru görürsün. Kendi kendini üstün görürsün. Kendini fazîl, etrâfını eksik görürsün.”
Efendi hazretleri çok somut bir tasvîrini de yapar: “Aslanlar tuzak kurar — kime? Sürünün en hastasına, sürünün en savunmasızına. Şeytan da kalbi nifâk olana tuzak kurar. Şeytan ibâdetlerde gevşek-îmânında gevşek olana tuzak kurar. Sana tuzak kurduysa şeytan, bil ki sen zayıfsın. Toparlan elini! Bir derse gitmedin de şeytan sana tuzak kurdu. Perşembe zikir var mı? Var. Sen neredeydin? Evdeydin. Neyi bahâne ettin? ‘Yorgundum, hanımı bahâne ettim, çocuk ateşi vardı, yok beyin ateşi, yok hanımın dayısının kayınvalidesinin dünürünün bilmem nesi gelecekti…’ Bahâne çok. Sen o perşembede zikre gittin mi gitmedin? Şeytan senin ayağına çelmeyi taktı.” Topluluktan bir an bile ayrılmak şeytanın hîlesinden ibârettir.
Sünnet İnkârcılığına Karşı Hukukî Mücâdele Kararı
Efendi hazretleri sohbetin en sert bölümünde hadîs-i şerîfleri inkâr edenlere karşı hukukî mücâdele kararını ilân etmiştir: “Bu yılbaşından sonra yarın istişâremiz var. Bunun hukûkî mücâdelesini başlatacağız. Bütün arkadaşlar — neyse hukûkî zemini bunun — gideceğiz şikâyet edeceğiz Cumhûriyet Savcılığı’na. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadîslerini inkâr etmek, hadîs-i şerîflerine laf söylemek kolay olmayacak bundan sonra.” Halkın dînî duygularını istismâr etmek, halkı düşmanlığa sevk etmek başlıkları altında savcılığa şikâyet edileceğini beyân eder.
Efendi hazretleri vahim bir tablo çizer: “Öğretmenler var hadîs inkâr ediyor; müftüler var hadîsleri inkâr eden; imâmlar var hadîsleri inkâr eden; imâm-hatip öğretmenleri var hadîsleri inkâr eden; profesörler-doçentler-öğretim üyeleri var; bakanlar var hadîs inkâr eden! Biz suskunuz. Biz suskunuz. Müftü hadîs inkâr ediyor!” Efendi hazretleri kendi ölçüsünü de açıklar: “Hadi İncîl’i inkâr et — târihî hiçbir belge yok. Hadi Tevrât’ı inkâr et. İnkâr et hadi! Hayır — hadîsleri inkâr edecek. Bakın, hadîsleri inkâr edecek.”
Efendi hazretlerinin mücâdele felsefesi kesinde belirtilir: “Kur’ân, Sünnet, Vatan, Millet. Felsefe bu. İnancımız bu. Sünnet-i Resûlullâh’ı yok ederlerse bilin ki vatanınızı da yok ederler. Parçalarla iç savaş çıkar bu ülkede. O âyeti başka türlü anlayacak — ‘Ben âyeti böyle anladım, sensin kâfir’ diyecek. Hadîsi yok çünkü.” Sünnet, mezheplerin ve ehl-i sünnetin müşterek paydasıdır; kalkarsa parçalanma kaçınılmazdır. Bu sebeple “mezhepsizlere, hadîs inkârcılarına, selefî-vahhâbîlere bu memleketi ve bu meydanı boş bırakmayacağız” ahdını ilân eder.
Evlilik: Para Değil “Çâp” Lâzım
Sohbetin sonunda evlilik hakkında bir soru sorulur. Bir genç kızın ardından “evlenilemez” denmektedir; ablası evlenmemiş diye. Efendi hazretleri bunu kesinkes reddeder: “Bu Kur’ân ve Sünnet’e uygun değildir. Bir kimse Kur’ân ve Sünnet noktasında açıktan bir haram işliyorsa, o harama devâm ediyorsa, ancak o mes’ele onunla alâkalı konuşulur. ‘Bu adam her gün açıktan içki içiyor’ — söylenmesi gıybet değildir. Ama açıktan bir haramı eşkâre işlemediği sürece bir kimsenin geçmişine veyâ âilesinin durumuna laf söylemek câiz değildir.”
Asıl soru ise tersine çevrilir: “Sen niye evlenmedin? Bir kıza 20 yaşındaki kıza tâlip olacak olan erkek 20 yaşında mı? Hayır, 25 yaşında. Evde kalmış, kartlamış o çocuk. Sen neden evlenmedin? 25 yaşına kadar bekledin. Senin ne sıkıntın vardı?” Sonra Efendi hazretleri evlilikteki para mesêlesine dokunur. Kendi yakını olan Mehmet Kuşçu hâtırasını anlatır: Mehmet Kuşçu Adnan İnan’ın yanında hamallık yapan, çok mütevazı bir adamdır. Efendi hazretleri evlendiğinde ona iki tâne sarı lira (altın) getirmek istemiştir — Efendi hazretleri “Mehmet, sen bunu hamallıkla kazandın; ben bunu vaktinde ödeyemem” diyerek almamıştır. Bu kıssanın tek dersi şudur: “Evlenmek paraylaymış mı? Değilmiş. Evlenmek parayla değildir. Mal lâzım değil — çâp lâzım.”
Efendi hazretleri ticârî bir benzetme de yapar: “Mal — fiyat verildiğinde verilir ve satılır. Adam sana fiyat verdi mi? Verdi. Keşke vereydin! Şimdi o paraya satamazsın. Doğru söylüyorsun dedi adam. Mâlı isteyen var mı? Var. Veren var mı? Var. Fiyatını buldun mu? Buldun. Ver mâlı! Sen ondan 2 lira kâr ettin mi? Ettin. Ver kardeşim! Bir dahaki maldan 3 lira kâr edersin. Sen devr-i dâim et. Mâlın orada eskimesin, küflenmesin, tozlanmasın, modası geçmesin.” Aynı ölçü kız istemede de geçerlidir: “Kızı isteyen var mı? Var. Ver gitsin! Ver ya! Çıkar meydana evlendir. Çıkar meydana evlendir. Durdurma.”
Sohbetten Çıkan Ameli Dersler
- Kıymet bilmek imanın alâmeti, kıymet bilmemek nankörlük ve münâfıklık alâmetidir
- Eşin ve çocuk Allâh’ın emânetidir; emânete ihânet münâfıklıktır
- Babaya ve kocaya itaat — Allâh’a itaatin gereğidir; emreden Allâh’tır
- Mü’min, dilinden ve elinden mü’minlerin emîn olduğu kimsedir
- Hz. Âdem peygamber olarak yaratılmıştır; Darwin teorisi sömürgeci güçlerin İslâm’a karşı bir hîlesidir
- Hiçbir sûfî “ben şeyhim, ben velîyim” demez — bu peygamberlere has bir ifâdedir
- Bir kimseyi bir meslekte üstâd görmek delîlle olur — Cevdet Usta’nın tâmircilikte üstâdlığı bu seviyededir
- Cenâb-ı Hakk’ın el-Velî ismi tecellîye mecbûrdur; velîler kıyâmete kadar vardır
- Sâlihlerle berâber olmak Asr ve Fâtiha’dan farzdır
- Bediüzzaman’ın “silsile-i meşâyihe muhabbet” tesbîti zındıkanın tesirinden korur
- “Kişi sevdiği iledir” — üç katmerli sevgi: Allâh, Resûlullâh, mürşid
- Topluluk-zikrullah halkası şeytânın hîlesinden korur; halkadan ayrılan kurtla yalnız kalır
- Sünnet’i inkâr edenler savcılığa şikâyet edilmelidir; Sünnet vatan ve milletin temelidir
- Evlilik para meselesi değildir, çâp meselesidir; ablası evlenmemiş diye kız istenmemesi câiz değildir
Bibliyografya — Zikredilen Kaynaklar
- Kur’ân-ı Kerîm: Fâtiha 7 (“ellezîne en’amte aleyhim”); Asr sûresi (sâlihlerle berâberlik); Bakara 65, A’râf 166 (kavmin maymuna çevrilmesi); Mâide-Bakara (peygamber kanı); Fâtır 24 (her kavme uyarıcı); Necm 3 (O hevâdan konuşmaz)
- Hadîs-i Şerîfler: “Mü’min mü’minin aynasıdır”; “Kadınlar size Allâh’ın verdiği bir emânettir”; “Mü’min, dilinden ve elinden mü’minlerin emîn olduğu kimsedir” (Buhârî-Müslim); “Kişi sevdiği iledir” (Buhârî-Müslim); “Allâh’ın öyle kulları vardır ki onlara bakıldığında Allâh hâtıra gelir” (Hadîs-i Kudsî); abdâl-aktâb-kutub-nükabâ hadîsleri (Tirmizî, Ahmed b. Hanbel, İmâm Mâlik, Ebû Nuaym)
- Mesnevî-i Şerîf: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî — “Kim olursa olsun ister yaya ister atlı yol dostlarıyla buluşmayı lâzım bil…” beyti; “Katı taş ve mermer bile olsan gönül sâhibine erişirsen cevher olursun”; “Allâh ile oturup kalkmak isteyen kişi velîler huzûrunda otursun”
- Dîvân-ı Kebîr: Mevlânâ — “Gel, gel de birbirimizin kadrini kıymetini bilirim” mısrâı; “Köpekliği bırak, biz de kerîm insanlardanız”
- Risâle-i Nûr: Bediüzzaman Saîd Nursî — Mektûbât 29. Mektup, 9. Kısım, 8. Telvîh — “silsile-i meşâyihe duyduğu muhabbet cihetiyle aslâ zındıkanın tesir sesine düşmez”
- Akâid-Fıkıh: Hanefî mezhebi — Sünnet’i inkârın hükmü, tekfir şartları; nikâhın ibâdet boyutu
- Tasavvuf Istılâhları: Velâyet, kutub-aktâb-abdâl-nükabâ-evliyâ; ilm-el yakîn, ayn-el yakîn, hakk-el yakîn; kalbî seyr-i sülûk; nefs derecâtı (emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râdiyye, mardiyye, sâfiye); silsile-i meşâyih
- Silsile (Efendi’nin yolu): Aziz Mahmûd Hüdâyî → Hacı Ebû Bekr Baba → Çorumlu Mustafa Efendi → Nevşehirli Abdullâh Efendi → Mustafa Özbağ Efendi
Sohbetin Özeti
2017 Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisinin 1. oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; insanın kıymet bilmeme hastalığını ve nankörlüğün insanlığın en büyük târihî handikabı olduğunu, peygamberlerin masûmiyet derecelerini ve Beni İsrâîl’in peygamber kanı ile lanetlendiğini, eşin Cenâb-ı Hakk’ın bir emâneti olarak nikâh yoluyla geldiğini ve bu emânete ihânetin münâfıklık alâmeti olduğunu, mü’minin “dilinden ve elinden mü’minlerin emîn olduğu” tarîfini, Hz. Âdem’in ilk insan ve peygamber olarak yaratıldığını ve Darwin’in evrim teorisinin sömürgeci güçlerin İslâm’ı dejenere etme aracı olduğunu, İslâm dîninin ayakta duran tek hak dîn olduğunu ve İncîl-Tevrât’ın târihî vesîkasının olmamasının Kur’ân ve Hz. Muhammed Mustafâ’nın varlığına bağlı olduğunu, ilk sûfîlerin “ben şeyhim, ben velîyim” demediğini ve bu husustaki sûfî kâidesini, Cevdet Usta-Lütfü Usta misâliyle bir kimseyi bir meslekte üstâd görmenin delîl mes’elesini, Cenâb-ı Hakk’ın el-Velî isminin tecellîye mecbûr olduğunu ve velîlerin kıyâmete kadar var olacağını, hadîs-i kudsî üzerinden Allâh’ın kulunu sevince meleklere mü’min kalplerine ilhâm ettirmesini, sâlihlerle berâber olmanın Asr ve Fâtiha’dan farz olduğunu, Bediüzzaman’ın 29. Mektup 9. Kısım 8. Telvîh’inde “silsile-i meşâyihe duyulan muhabbetin zındıkanın tesir sesinden koruduğu” beyânını ve bu ibârenin sonraki Mektûbât baskılarından çıkarılmış olmasının üzücü bir hıyânet olduğunu, “kişi sevdiği iledir” hadîsinin Allâh-Resûlullâh-mürşid şeklindeki üç katmerli sevgi olduğunu ve bunun ilm-el yakîn — ayn-el yakîn — hakk-el yakîn merhâlelerini kapsadığını, Mesnevî-i Şerîf’ten Hz. Pîr’in “yol dostlarıyla buluşmayı lâzım bil” beytinin şerhini, şeytanın dervişe kurduğu ilk tuzağın halkadan-zikirden ayırmak olduğunu, Sünnet inkârcısı müftü-imâm-ilâhiyâtçı-bakanlara karşı Cumhûriyet Savcılığına şikâyet kararının alındığını, Sünnet’in ortadan kaldırılmasının vatanın parçalanmasına gideceğini, evlilikte para değil “çâp” lâzım olduğunu ve ablası evlenmedi diye kız istenmemesi gibi bahânelerin Kur’ân-Sünnet’e uygun olmadığını tafsîlâtlı bir şekilde açıklamıştır.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 1. Karabaş-i Velî Tekkesi 2017 Sohbeti | Video: YouTube | Playlist: 2017 Karabaş-i Velî Tekkesi
Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri