2017 Karabaş-i Velî Tekkesi

5. Karabaş-i Velî Tekkesi 2017 Sohbeti — Yûnus Emre’nin “Sensin Bize Bizden Yakın” Şiiri, Sûfî Dilinin Esrârı, Allâh’ın Ahlâkıyla Ahlâklanmak ve Hadîs İnkârcılarına Karşı Mücâdele

2017 Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisinin 5. oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; geceden virdini çekemeyenin sabah ile öğle namazı arasında çekmesinin Hz. Peygamber’in hadîsiyle sâbit olduğunu, Yûnus Emre’nin “Sensin bize bizden yakın” şiirini şerh ederek “nefsini bilen Rabbini bilir” hadîs-i şerîfinin tasavvufî tatbîkatını, hicâb-perde-zâhir ismi-bâtın ismi ilişkisini, “lev üzeri kimdir yazan, azdıran kim, kimdir azan” mısralarında Cebriyye-Kaderiyye tehlikesini ve Âdem’in yolunu (suçu kendi üzerine almak) seçmenin Sünnet olduğunu, sûfî dilinin niçin ehline söylendiğini ve sûfîler kelâmının yazıya dökülmemesi gerektiğini, Cüneyd-i Bağdâdî’nin tevhîd konuşurken kapı-pencere kapattığını, Mevlevihane-Mesnevihâne usûlünü, Hz. Mevlânâ’nın Hz. Şems ile karşılaşıp eski tekke şeyhliğinden çıkışını ve “biz pergelin iki sivri ucu gibiyiz” beytini, “her nefes hüsrandadır, her nefes Allâh’ı zikretmek hüsrandan kurtuluştur” mucîzevî vasıyetini, Hz. Peygamber’in Allâh’ı görüş hadîsi ve rüyetullâhın hak olduğunu, İbn Arabî’nin “tahalluk bi-ahlâkillâh” (Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanmak) tezini, “Hz. Âişe’ye Resûlullâh’ın ahlâkı sorulduğunda ‘siz Kur’ân okumuyor musunuz?’ cevabı”nı, sûfînin nâfile ibâdetinin “kimseye zarar vermemek” olduğunu, tarîkat şeyhinin yolu ile sûfî üstâdın yolunun farkını (tarîkat şeyhi minder altından harçlık alır, sûfî sâdece Hz. Peygamber’in sünneti ile yetinir), DAİŞ-cihat örgütlerinin Sünneti inkâr eden hadîs düşmanlığından doğduğunu, İslâm hukûkunda silah taşımanın inceliklerini ve fıtrata aykırı uzuvların düzeltilmesinin câiz olduğunu tafsîlâtlı bir şekilde açıklamaktadır.


Sûfî: Geceden Çekilemeyen Virdin Sabah-Öğle Arası Kazâsı

Sohbetin başında bir derviş çok pratik bir suâl yöneltir: “Sizden ders almış biri yorgunluk veyâ hastalık sebebiyle geceden virdini çekemezse, ertesi günün sabah namazı ile öğle namazı arası dersini çekse, dersini zamânında çekmiş gibi midir?” Efendi hazretleri Hz. Peygamber’in hadîs-i şerîfine atıf yaparak cevap verir: “Hz. Ömer radıyallâhu anh anlatıyor: ‘Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdular ki: Her kim geceleyin okuya geldiği virdinin tamâmını yâhud bir kısmını okumadan uyur da, sonra onu sabah namazı ile öğle namazı arası okursa, onu geceden okumuş gibi kendisine sevap yazılır.’ (Nevevî, Riyâzu’s-Sâlihîn)”

Efendi hazretleri bu hadîsten sûfînin yolunu ortaya koyar: “Yolumuz, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin Sünnet’ine ayak uydurmak ve onu takip etmektir. O yüzden bir kimse günlük virdini o gece çekemese, ertesi gün sabah namazı ile öğle namazı arasında virdini kazâ eder. Allâh, virdini her dâim çekenlerden eylesin inşâ’allâh.” Bu, sûfîye sınırsız ibâdet yükü değil, Sünnet’in hakîkî kolaylığını gösteren bir kâidedir: virt çekemeyene ertesi sabah-öğle arası fırsatı verilmiştir.


Yûnus Emre: “Sensin Bize Bizden Yakın”

Efendi hazretleri Yûnus Emre’nin meşhûr şiirini şerh etmeye başlar: “Sensin bize bizden yakın.” Bu mısrânın tasavvufî yorumunu yaparken çok kıymetli bir hakîkati hatırlatır: “İnsan genel olarak kendinden haberdar değildir. Genel olarak kendini bilmez.” O yüzden “nefsini bilen Rabbini bilir” diye bir hadîs-i şerîf vardır; bazıları bunun zayıf bir hadîs olduğunu söylemişler ama Efendi hazretleri için “bunun zayıf hadîs olduğunu söyleyenlerin sözü, bu hadîsin tecellîyâtını ortadan kaldırmaz.” Çünkü Cenâb-ı Hak insanları ve cinleri kendisini tanısınlar diye yarattı. Hz. Âdem’i kendi sûretinde — Rahmân’ın sûretinde — yarattı diye hadîs-i kudsî vardır. Böyle olunca bir kimse kendisini bilirse Rabbini bilecek; kendinden habersizse, neye mütallık olduğunu, ne işe yaradığını bilmesi mümkün değildir.

Efendi hazretleri “sensin bize bizden yakın” mısrâını çok hassas bir tasavvufî açıklamayla şerh eder: “Cenâb-ı Hak çünkü bizim bütün zerremizin en ince ayrıntısına kadar bizi bilir. İlm-el yakîn noktasında Cenâb-ı Hak varlığın tamâmına yakındır. Âyet-i Kerîme’de ‘Allâh size şah damarınızdan daha yakındır’ (Kâf 16) buyurulmaktadır. Bize bizden yakîn olan Allâh’tır. Bizim bize o kadar yakınlığımız yoktur. Bu yüzden biz kendimizden genel mânâda habersiziz, kendimizden avâreyiz aslında, kendimizi tanımlamaktan da uzakız.”


“Görünmezsin”: Hicâb, Zâhir-Bâtın İsimleri ve Teşbîh-Tenzîh

Yûnus’un ikinci mısrâı “görünmezsin”dir. Efendi hazretleri burada “Hicâb nedir?” sorusunu sorup cevaplar: “Cenâb-ı Hak bâtın sıfatıdır. Allâh bâtın sıfatını bütün varlığın üzerinde, her şeyin üzerinde tecellî ettirir. Aynı zamanda da Cenâb-ı Hak ez-Zâhir ismi şerîfine sâhiptir. Zâhir ismi şerîfiyle Allâh sıfatlarıyla görülendir. Ama bir kimse göremezse, o zaman normalde o kimse Allâh’ın sıfatlarının tecellîyâtını görmekten uzak olmuş olur. Bu da o kulun kendi tembelliğindendir.”

Hicâb tarîfini açıklar: “Hicâb perde demektir. Cenâb-ı Hak’ın her insanın kulunda 70.000 hicâb vardır. Bu normalde hicapları geçmek ve Cenâb-ı Hakk’ı bu noktada ayağın olarak sıfatlarını görmek, kulun yine kendi cüz-i irâdesiyle yola koyulmasıyla mümkündür.”

Efendi hazretleri sonra çok mühim bir tasavvufî nokta açıklar: “Bu aynı zamanda hem teşbîh hem tenzîh noktasıdır. Hicâb ‘her gördüğüm dediğin şey’ aslında bir teşbîhtir. ‘Her bu dediğin şey’ teşbîhtir; onu tenzîh edersin. Tenzîh de onun hicâbı, perdesidir. Sûfî, derviş veyâ Allâh’ı bilme yoluna giren bir kimse o yüzden her gördüğü şeyi ‘O’ zanneder. Bakın o bir zandan ibârettir. Çünkü hiçbir şey ona benzemez ama O değil midir? Evet O’dur. Ama O mudur? Değildir.” Bu görünüşte ikilem gibidir ama aslında tasavvufun en hassas noktası — teşbîh ve tenzîhin birlikte yürüdüğü “lâ huve illâ huve” hâlidir.


“Lev Üzeri Kimdir Yazan, Azdıran Kim, Kimdir Azan?” — Cebriyye Tehlikesi

Yûnus’un bir başka mısrâı: “Lev üzere kimdir yazan, azdıran kim? Kimdir azan? Bu işleri kimdir düzen?” Efendi hazretleri buranın çok tehlikeli olduğunu, sâlikin emmâre-levvâme-mülhime-mutmainne-râdiyye-mardiyye-sâfiye nefs derecelerini tamamlamadan bunu çözemeyeceğini söyler. Ama burada en hassas mesele Cebriyye sapmasıdır.

Efendi hazretleri her ifâdeye ayrı ayrı cevap verir: “‘Lev üzerine kimdir yazan?’ Allâh’tır — Levh-i Mahfûz’a yazan O’dur. ‘Azdıran kim?’ Burada ‘azdıranın Allâh’ olduğunu düşünebilirsiniz — yanlış. Bizi azdıran nefsimizdir. ‘Kimdir azan?’ Nefse uyan kimse azmıştır. ‘Bu işleri kimdir düzen?’ Varlık âlemi olarak düzenleyen Allâh’tır. Ama biz kendi günâhımızdan-kusurumuzdan-hatâmızdan biz sorumluyuz.”

Âdem’in Yolu vs. Şeytanın Yolu

Efendi hazretleri burada Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’sinden çok kıymetli bir derste bulunur: “Sen Âdem’in yolunu seç. Âdem’in yolunu seçmek ne demektir? ‘Ben hakkıyla kulluk edemem, ben nefsime zulmedenlerden oldum.’ Yâni Âdem’in yolunda suçu, kabahati, kusuru kendi üzerine almak vardır. Şeytanın yolunda ise suçu, kabahati Allâh’ın üzerine atfetmek vardır.” Şeytan: “Sen beni azdırdın” dedi. Âdem ise: “Rabbim, biz nefsimize zulmettik” dedi. “O yüzden biz Âdem’in yolundan gideriz. Hatâyı, kusuru kendi üzerimize alırız.”

Sûfîlerin bunu zevk olarak yaşadıklarını da açıklar: “Sûfîler kendi üzerlerinde tefekkür ederlerken bazen bundan zevk alırlar. Derler ki: ‘Bu hatâya sebebiyet sensin, tövbe etmemize vesîle olan da sensin. Biz bu hatâyla tövbe edeceğiz ki sana yaklaşalım.’ Sakın buradan kendi kendinizi Cebriyye’ye ve Kaderiyye’ye atmayın. Bu sûfîlerin kendilerince bir zevk dünyâlarıdır.”


Sûfî Dili Niçin Ehline Söylenir? — Cüneyd-i Bağdâdî ve Mevlevihane Adâbı

Efendi hazretleri burada çok mühim bir sûfî kâidesini açıklar: “Sûfî dili sâdece sûfîler için geçerlidir. Sûfînin zevki sâdece sûfî dâirede geçerlidir. Bunu normalde dışarı anlatırsanız veyâ dışarıdaki bir kimse bu dilden haberdar değilse, kendilerince der ki ‘bunlar küfür ehli.’ Sûfî kelâmı yazıya dökülmezmiş önceden. Hiç yazmazlarmış. Yazıya döktükleri şeyler genel meselelerdir; kendilerince kendi zevklerini ve kendi hâllerini hiç yazıya dökmemişler. Yazıya döküldükten sonra kıyamet kopmuş zaten.”

Antep baklavası temsîli ile açıklar: “Hiç Antep baklavası yememiş bir kimseye onu yiyen anlatsa, ‘Hâdi yâ, böyle tat mı olurmuş?’ der. Haklı mı? Haklı — hiç yememiş, hiç tatmamış. Bir kimse hiç bal yememişse, bal’ın tadını anlatamazsın.”

Efendi hazretleri Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin meşhûr edebini hatırlatır: “Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri ile alâkalı meşhûrdur — sûfîlikle alâkalı, tevhîd ile alâkalı bir şey konuşacağında kapıyı, pencereyi kapattırır, örttürürmüş. İçeride eğer sûfî olmayan bir kimse varsa hiç konuşmazmış bu mevzûları.” Mevlevihane-Mesnevihane adâbı da aynıdır: “Mevlevihanelerde, Mesnevihanelerde Mesnevî ancak ehli okur, şerh eder. Mesnevî her dervişin, her sûfî adayın okuyacağı bir kitap değildir aslında. Mevlevihanelerde Mesnevî kitabı orada kilitli durur. Ancak ya postnişin gelir, ya Mesnevihan gelir; ya da postnişinin müsâade ettiği bir kimse Mesnevî okur ve şerh eder.”

Sûfî sözünün adı bile farklıdır: “Bir sûfî sözüne aslında ‘nefes’ denir. Nefes, söz değildir. Sûfîler ona ‘sûfî nefesi’ derler. ‘İlâhî nefes’ derler, ‘hak nefes’ derler. Onun adı nefestir çünkü dilin özünde.” Bir sûfî sözü ancak sûfîler için geçerlidir. Mesnevî’yi anlamak için “bir Şems’e ihtiyâcın var, bir üstâd bulman lâzım, bir şeyhin dizinin dibine oturman lâzım.” Hatta bu şeyh tarîkat şeyhi olmamalı; bir sûfî şeyh olması gerekir.


Hz. Mevlânâ’nın Şems ile Karşılaşıp Tarîkat Şeyhliğinden Çıkışı

Efendi hazretleri Hz. Mevlânâ’nın Hz. Şems-i Tebrîzî ile karşılaşmasından önceki hâlini anlatır: “Hz. Mevlânâ bildiğimiz tekke şeyhiydi. Ne zamana kadar? Hz. Şems ile karşılaşıncaya kadar. Babasının yolundan gidiyordu. Babası vefat edince babasının halîfesine bağlandı. O da vefat edince kürsiye oturdu. O zaman tipik bir tarîkat şeyhiydi. Hz. Şems ile karşılaşınca tipik bir sûfî oldu. Düşünebiliyor musunuz? O güne kadar bildiklerinin hepsini havuza atıverdi birden. Koca bir kütüphâne düşünün; aldı bütün kitaplarını havuza attı.”

Buradaki çarpıcı menkıbe: “Hz. Şems Hz. Mevlânâ’ya ‘üzgün üzgün baktı, neden üzülüyorsun?’ dedi. ‘Üzülmüyorum, bir tek şeye üzülüyorum: Evliyâların hayatları ve menkıbelerini anlatan 4 ciltlik bir eser ‘Avârifu’l-Maârif’ var — babam rahmetli hediye etmişti. Ona üzüldüm.’ Havuzun içinden binlerce eserin içerisinden 4 ciltlik Avârifu’l-Maârif’i çekti. Bismillâhirrahmânirrahîm dedi — kupkuru, hiç ıslanmamış. ‘Bunlar mı?’ dedi. Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî pert. Bu buluştuğunun ertesi sabah oluyor.”

Bu hâdiseden sonra Hz. Mevlânâ’nın meşhûr beyti şudur: “Biz pergelin iki sivri ucu gibiyiz. Bir ayağımız Şerîat-ı Ahmediye’ye bağlı; diğer ayağımız da âlemleri seyrân ederiz.” Ve ekler: “Ey oğul, hür ol! Ne zamâna kadar altına ve gümüşe bağlı kalacaksın?” Burada artık tarîkat bağı yoktur; sadece Hz. Peygamber’in Sünnet’i ve seyran-ı âlem vardır.

Efendi hazretleri buna yakıcı bir uyarı ekler: “Anlayış-algı değişmesi lâzım. Cenâb-ı Hak Âdem’den itibâren şeriatını değiştirmiş. Muhammed Mustafâ’ya gelinceye kadar nice şeriât-ı, ahkâmı, kuralları değişmiş. Hz. Mevlânâ yine mesnevîsinde der ki: ‘Terzi bir elbiseyi yırtar, yenisini yeniden diker.’ Yâni o yırttığını tâmir etmez. Din elbise gibidir. Allâh vakti saati geldiğinde yırtar o elbiseyi ve yeniden inşâ eder.” Bu, sûfînin dîn anlayışını her dem yenilemesi gerektiğine dâir bir hakîkattir.


Şeyh Efendi Abdullâh’ın Vasiyeti: “Her Nefes Hüsrandan Kurtuluş Allâh’ı Zikretmektir”

Efendi hazretleri sohbetin en duygulu kıssalarından birini anlatır. Şeyh Efendi Nevşehirli Abdullâh Efendi, Efendi hazretlerine son berâber ömrede meşhûr vasiyetini etmişti: “Şeyhim Allâh rahmet eylesin Abdullâh Efendi öyle demişti: ‘Mustafa Efendi, vel-Asr’i ile alâkalı bunu söyledi bana. Bismillâhirrahmânirrahîm: vel-Asr-i innel insânele fî husrü. — Bütün insanlar hüsrandadır. Oğlum bu âyet-i kerîmeyi nasıl anlayacaksın biliyor musun? Bütün insanlar her nefes hüsrandadır.’ Bunu bana ne zaman söyledi biliyor musunuz? Son berâber ömrümüzde söyledi bana. Vasiyet etti ömrede.”

Efendi Şeyh Abdullâh’ın kendisine bu kadar söylediğini, gerisini kendi kendine getirdiğini açıklar: “Hüsrandan kurtuluş her nefes Allâh’ı zikretmektir. Bütün insanlar her nefes hüsrandaysa, bu insanı hüsrandan kurtaracak bir tek bir şey vardır: Her nefes Allâh’ı zikretmek. Her nefes Allâh’ı zikretmek demek, her nefes îmânı yenilemek ve her nefes hicâb perdelerini geçmek demektir.” Bu, Asr sûresinin mübârek bir tasavvufî yorumudur — vakitten ziyâde nefese odaklanan bir teyakkuz hâlidir.


Rüyetullâh Haktır: Allâh’ı Görmek

Sohbette Yûnus’un mısrâlarından “Bu göz görmek diler onu, bu mercii ve meâb nedir?” ifâdesi üzerinden Efendi hazretleri rüyetullâh meselesine girer. Yûnus devâm eder: “Yûnus bu göz onu görmez, görenler hod haber vermez.” Yâni bu çıplak göz O’nu göremez; O’nu görenler de söylemez.

Efendi hazretleri Hz. Peygamber Efendimiz’in görüş hadîsini hatırlatır: “Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri ‘ben Allâh’ı gördüm’ diyor. Sahabe ‘nasıl gördün yâ Resûlallâh?’ ‘Genç delikanlı sûretinde gördüm’ diyor. Onların anlayacağı değil o çünkü.” Bu hadîs, sahabelerin anlamakta zorlandıkları kabûl gören bir rivâyettir; çünkü mu’tedil akıl bu görüntüyü kavrayamaz.

Efendi hazretleri kendi cemaatine sorar: “Siz de aynı görürsünüz gören ilk önce. Şeyhinin sûretinde görür. Pîrinin sûretinde görür. Genç bir delikanlı sûretinde görür. Gören var mı, eli kaldırsın? Allâh’ı gördüm diyenler — mâşâallâh, sübhânallâh.”

Efendi hazretleri burada akâidî bir tesbît koyar: “Rüyetullâh haktır. Allâh rüyâda görülür. Ehl-i Sünnet bu noktada ittifâk etmiş. İmâm-ı A’zam hazretleri diyor ki ‘ben 99 kez Allâh’ı rüyâmda gördüm.’ Hz. Peygamber’in ‘ben Allâh’ı rüyâmda gördüm’ hadîsi vardır. Sahabelerin de Allâh’ı rüyâda gördüklerine dâir rivâyetleri vardır. Akâid olarak kitap ölçüsü söylüyorum: Fıkh-ı Ekber’e bakabilirsiniz, Sâbûnî’ye, Mâturîdî’ye, Nesefî’ye bakabilirsiniz.”


İbn Arabî: “Tahalluk bi-Ahlâkillâh” — Allâh’ın Ahlâkıyla Ahlâklanmak

Efendi hazretleri İbn Arabî hazretlerinin tasavvufunda merkezî bir kavramı açıklar: “İbn Arabî’nin Allâh’ın ilâhî sıfatlarının insan üzerinde tecellîlerini anlatmak için en çok kullandığı terim ‘tahalluk’tur, yâni ‘ahlâklanmak’tır. Bu kelime genel olarak ‘ahlâk’, özel anlamda ise ‘ahlâkî özellikler’ olarak tercüme edilebilecek ‘huluk’ kelimesinin kök anlamlarıyla bağlantılıdır.”

Bu kavramın hadîs delîlleri vardır: “Hz. Peygamber’e sordular: ‘İmânın en üst kısmı nedir?’ Cevap: ‘Güzel ahlâk.’ ‘Hesap gününde mizânda güzel ahlâktan daha değerli bir şey yoktur.’ ‘Her dînin bir ahlâkı vardır ve İslâm’ın ahlâkı da hayâdır.’ Peki Allâh’ın ahlâkı nasıldır? — O’nun isimlerini sayarak cevaplanabilir. İbn Arabî için Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanmak ile Allâh’ın isimleriyle ahlâklanmak aynı şeylerdir. Sûfîlerin manevî yolu budur.”

Sûfînin Nâfile İbâdeti: “Hiç Kimseye Zarar Vermemek”

Efendi hazretleri sûfînin nâfile ibâdetinin asıl ne olduğunu çok orijinal bir formülasyonla açıklar: “Sûfîler için nâfile ibâdet hiç kimseye zarar vermemektir. Burada sûfîler için saatlerce namaz kılmak değildir nâfile ibâdet. Sûfîler için nâfile ibâdet hiç kimseye zarar vermemektir.” Bu, hadîs-i kudsî ile teyîd edilir: “Hadîs-i kudsîde ‘farzları yerine getiren, nâfilelerle bana yaklaşan kulum…’ diyor. Sûfîler nâfile ibâdet olarak ahlâkı güzelleştirmek ve zikri önemli tutarlar.”

Hadîs-i şerîfle tasdîk edilir: “Sizin en hayırlığınız etrafına hiç zarar vermeyeninizdir.” “Müslüman odur ki elinden ve dilinden diğer Müslümanlar emîndir.” Doğru Müslümanlık etrafına hiçbir şeye-hiç kimseye zarar vermemektir. “Sen elinden, dilinden, gözünden, kulağından, ayağından, dinsel organlarından hiç kimseye zarar vermeyeceksin.”

Efendi hazretleri pratik tatbîkat verir: “Eşine bağırıp çağırıyorsan, çocuklarına bağırıp çağırıyorsan, yanında çalışanlarına bağırıp çağırıyorsan, etrafındaki insanları kırıp geçiriyorsan — senden doğru Müslüman olmaz. Olmaz. Arkanı dönüp kaynanın gıybetini yapıyorsan, gelinin gıybetini yapıyorsan, eşinin-çoluğunun-çocuğunun gıybetini yapıyorsan, derviş kardeşini çekiştiriyorsan — senin doğru Müslüman olmadığını gösterir.” Sûfîliğin temeli budur: zarar vermemek.


Tarîkat Şeyhinin “Minder Altı Harçlığı” vs. Sûfî Üstâdın Yolu

Efendi hazretleri çok hassas bir konuyu açar: “Tarîkatlarda şeyhlerin yolu vardır. Tarîkat şeyhi dervişlerden harçlık alır. Ona sorduğunda ‘dervişlerden neden harçlık alıyorsun?’ dediğinde ‘şeyhimiz alırdı, onun şeyhi de alırdı, onun şeyhi de alırdı’ der. Bu tarîkat silsilesinde sıkıntı yok bunda. Herkes geliyor şeyhin cebine bir harçlık bırakıyor — kimisi yastığının altına bırakıyor, kimisi minderinin altına, kimisi cebine.”

Efendi hazretleri bunu “ben şeyh değilim, edebimi anlatıyorum” diye netleştirerek bir başka şeyh efendinin cuma selâmlığında yaşadıklarını anlatır: “Birisi geldi, ‘cumanız mübârek olsun’, el öpüyor — cebine bir harçlık koyuyor. Koyar, fakîrdir şeyhi. Koyar, insan dervişi şeyhinin cebine harçlık koyar. Başka bir yerde gördüm — minder var, minderin altına bir şey sıkıştırıyor. Çorum’un Hacı Mustafa Efendi hazretleri böyle yaparmış: millet gelir, minderin altına bir şey sıkıştırırmış. Dergâhda bir şey lâzım — ‘şu alacak alalım oradan, minderin altından’ dermiş. Lâzım olduğu kadar dervişler oradan harcarmış. Bakın kendi içerisinde doğrudur bu — adâbları, usûlleri budur.”

Ama Efendi hazretleri sûfî ile tarîkat şeyhini ayırır: “Sûfîlikte böyle bir şey yoktur. Sûfî adâbda Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine uymak vardır. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri böyle bir şey yapmamıştır. Ölçüde yok Sünnet-i Resûlullâh’ta. Hz. Peygamber cuma selâmlığına çıkıp herkesten para toplamıyordu, almıyordu. Tarîkat şeyhinin yolu vardır; ama bir sûfî üstâdın-bir ârifin yolu yoktur. Onun yolu Muhammed Mustafâ’nın yoludur. Onun düstûrları, onun Sünnet-i Resûlullâh’ı yolu ve onun ahlâkıyla ahlâklanmaktır.”

Efendi hazretleri Âl-i İmrân 31 ile destekler: “‘Ey Habîbim de ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyun.’ Bir sûfî için gerçek mânâda Hz. Muhammed Mustafâ’ya uymak vardır. Bir sûfî Hz. Muhammed Mustafâ’nın ahlâkıyla ahlâklanır. Sebep? Çünkü Cenâb-ı Hak kendi ahlâkını en güzel-en mükemmel şekilde onun üzerinde tecellî ettirmiştir. Öbür türlü Allâh’ın ahlâkı bizim için soyut bir kavram olacaktı. Ama Muhammed Mustafâ’nın üzerinde tecellî edince kavram somutlaştı. Görülen-yaşanan bir şey var çünkü.”

Yûnus’un meşhûr beytini de Efendi hazretleri zikreder: “Yûnus’un sözünü ekler: ‘Bir gönül kırdın ise kıldın namaz namaz değil.’ Bakın sûfînin ahlâkına bakın. Tirmizî’de hadîs-i şerîf vardır: ‘Güzel ahlâk nâfile ibâdetlerin en üstünüdür.’ Bir rivâyette: ‘Güzel ahlâk namaz ve oruçla müsâvîdir, denktir.'” Efendi hazretleri hassas bir uyarı koyar: “Yalnız şu yanılgıya düşmesin hiç kimse: ‘Güzel ahlâk önemli, namaz değil’ sakın ha. Biz ibâdetlerimizi yerli yerinde yapmaya çalışırız ama ahlâkımızı en zirve noktaya taşımaya çalışırız.”


Hadîs İnkârcılığı, DAİŞ ve İslâm Hukûkunda Silâh Edebi

Sohbetin son uzun bölümünde Efendi hazretleri hadîs inkârcılığının doğurduğu vahim neticelere döner: “Hadîsleri inkâr ettiler — DAİŞ çıktı. Hadîsleri inkâr ettiler — terör örgütleri çıktı. Sûfîleri inkâr ettiler — terör örgütleri çıktı. Mezhepleri inkâr ettiler — terör örgütleri çıktı. Sebep? Hanefî’ye göre siz ‘lâ ilâhe illallâh Muhammedun Resûlullâh’ diyen bir kimseyi öldüremezsiniz. İslâm’a göre kendi kafanızdan hiç kimseyi öldüremezsiniz.”

Efendi hazretleri DAİŞ’in gerçek yüzünü açıklar: “Sen orada on kişi toplanacaksın, elli kişi-yüz kişi toplanacaksın. Sıyâhiyeden, Mossad’dan silahları alacaksın. Sonra ‘lâ ilâhe illallâh, Allâhu ekber’ diyerek namaz kılanları öldüreceksin. Yok böyle bir din! Hadîslerde yok, âyet-i kerîmelerde yok, Hanefî’de yok, Şâfi’î’de yok, Mâlikî’de yok, Hanbelî’de yok, sûfîlerde yok. Yok.”

Hadîs inkârının zinciri: “Çıkıyor bir tânesi, hadîslerin hepsini inkâr ediyor. Onun nefsine tatlı geliyor Müslümanın. ‘Hadîsleri inkâr ediyor ya — kim inkâr ediyor? Taslamam. Kim? Okyan. Kim? İslamoğlu. Kim? İbâdet etmeyen adamlar — zâten İslâm düşmanı.’ Müslümanların nefsine hoş geliyor. ‘Farklı yâ. Hadîsler sahî mi hocam?’ 16 yaşındaki çocuk söylüyor bunu. ‘Oğlum evinizde bir hadîs kitabı var mı?’ ‘Yok.’ ‘İnternetten öğrendim hocam.’ O çocuk geleceğin teröristi.”

Afganistan-Çeçenistan-Irak Cihâdı Aldatmacası

Efendi hazretleri uluslararası “cihad” iddiâlarının arkasındaki gerçek hesabı açıklar: “Bizde daha önce Afganistan’a cihâda gidecek arkadaşlar vardı. ‘Yavrum otur, bu işler uluslararası şeylerdir, otur dünyâya, gitme.’ Çocuk gitmedi. Aradan zaman geçti — Afganistan cihâdı denilen şeyin uluslararası bir kavga olduğu çıktı meydana. Nerede şimdi Afganistan cihâdı yapanlar? Şimdi kimle cihâd ediyorlar? Ne oldu Afganistan’da, İslâm hukûku mu var? Çeçenistan cihâdı ne oldu? Nerede Çeçen cihatçıları? Amerika geldi, Irak yerle bir oldu. Nerede bu cihatçılar? Müslüman kadınların namusları parçalandı, çocukları parçalandı, evler yıkıldı, ekonomi bitti. Nerede bu Amerika’ya karşı cihâd edenler?”

Felluce-Ayetullah Sistanî kıssası: “İngilizlere karşı Şia bir hareket etti. Hemen Ayetullah Sistanî’yi getirdiler — Londra’dan. İkamet kâğıdı Londra’dadır. Apar topar getirdiler. ‘Ayetullah’ olunca altındakilerin hepsi ona itaat etmek zorunda. Felluce’de el-Sadr cihâd ediyordu İngilizlerle — Sistanî geldi cihâdı durdurdu. İngilizlerle anlaştılar. Bu cihatçılar Müslümanları yok etmekteler. Bunu durduracak olan ne? Âyet, hadîs, imâmların içtihâdları.”

İslâm Hukûkunda Silâh Edebi

Efendi hazretleri çok hassas bir fıkhî mes’eleyi açıklar: “‘Lâ ilâhe illallâh, Muhammedun Resûlullâh’ diyene sen bırak öldürmeyi — silahını bile kaldıramazsın. İşâret etmek için daha iyi. Sen ‘lâ ilâhe illallâh’ diyen kimseyi şakadan da olsa korkutamazsın. Eşinizi, çocuğunuzu, sokakta geçen bir kimseyi şakadan da olsa korkutamazsınız.”

İslâm hukûku silâh konusunda son derece hassastır: “İslâm hukûku olmuş olsa, sen düğünde güm güm silah çekemezsin. Bir kimse elini silahına atsa, karşıdaki düşmanı seni vurursa, vuran kimse katil olmaz — elini silahına atan iki kat katil olur. İslâm hukûku olmuş olsa sen belinde silahla dolaşamazsın. Sebebi: karşıdaki düşmanın olan kimseye kazara senin silahın görünse, ‘ya bu beni öldürmeye geldi’ deyip seni öldürse, sen iki katil olursun. Hadîs sâbittir bunlar. İslâm hukûku ne kadar ince ayrıntıları düşünüyor.” Sâdece savaş esnasında silâh altındakiler, ancak emniyet görevlileri silâhla dolaşır.


Fıtrata Aykırı Uzuvların Düzeltilmesi: Kaş Alma Mes’elesi

Sohbetin sonunda bir derviş “kadınların kaş alması câiz mi?” diye sorar. Efendi hazretleri çok dengeli bir cevap verir: “Eğer kadınların kaşlarında fıtrata aykırı bir hâl varsa — erkekler için de geçerli bu — fıtrata uygun hâle getirebilirler. Sâdece kaşla alâkalı değil bu. Burnu, dudağı, eli, ayağı, herhangi bir uzvu fıtrata uygun değilse: dudağının ortasında yarık var, kulağının burası yarılmış, üstünde bir çentik var, burnu yamuk, burnu aşırı kalkık, burnu iyice şey kıvrık, burnu yağlı kocaman bir şey olmuş. Bunların fıtrata uygun hâle getirilmesi câizdir.”

Efendi hazretleri kendi misâlini de verir: “Mesela benim burnumun bu sağ tarafının içerisinde kemik çıkıntısı var, yara yapıyor içinde. Bunun düzeltilmesi câizdir. Erkeklerin anında saç çıktı örneğin — anında saç çıkar mı? Çıkmaz. Onu temizlemek-aldırmak câizdir.” Yâni hiçbir uzvun “süslenme” amacıyla değiştirilmesi değil; ama fıtratta var olmayan, anormal-fonksiyon bozucu bir hâl varsa onun düzeltilmesi câizdir.


Sohbetten Çıkan Ameli Dersler

  • Geceden virdini çekemeyen sabah-öğle arası kazâ edebilir — Hz. Ömer hadîsi (Riyâzu’s-Sâlihîn)
  • “Sensin bize bizden yakın” — Allâh’ın bize olan yakınlığı bizim kendimize olan yakınlığımızdan fazladır
  • Zâhir-Bâtın isimleri ve hicâb teşbîh-tenzîh dengesinde anlaşılır; her gördüğün “O” ama “O” değildir
  • Suçu kendi üzerine almak Âdem’in yolu, suçu Allâh’a atfetmek şeytanın yoludur
  • Sûfî dili ehline söylenir; yazıya dökülmesi yanlış anlamalara yol açar — Cüneyd-i Bağdâdî pencereyi kapatırdı
  • Hz. Mevlânâ Hz. Şems ile karşılaşıp tekke şeyhliğinden sûfî üstâdlığına geçti — “biz pergelin iki sivri ucu gibiyiz”
  • “Bütün insanlar her nefes hüsrandadır; hüsrandan kurtuluş her nefes Allâh’ı zikretmektir”
  • Rüyetullâh haktır — Allâh rüyâda görülür; İmâm-ı A’zam 99 kez gördüğünü söylemiştir
  • İbn Arabî’ye göre tasavvuf “Allâh’ın isimleriyle ahlâklanmak”tır
  • Sûfînin nâfile ibâdeti hiç kimseye zarar vermemektir
  • Tarîkat şeyhinin “minder altı harçlığı” yolu sûfî üstâdın yolu değildir; sûfî sadece Sünnet-i Resûlullâh’a bağlıdır
  • Hadîs inkârcılığı DAİŞ-cihâd örgütlerinin doğum yatağıdır; Sünnet kalkarsa kim sahîh-yanlış demek mümkün olmaz
  • İslâm hukûkunda silah taşımak son derece sıkı edeplere bağlıdır — şakadan dahi korkutmak yasaktır
  • Fıtrata aykırı uzuvlar (yamuk burun, yarık dudak, anormal kıllanma) düzeltilebilir; süsleme amacıyla değiştirilemez

Bibliyografya — Zikredilen Kaynaklar

  • Kur’ân-ı Kerîm: Kâf 16 (şah damarından daha yakın); Asr sûresi (vasiyet); Âl-i İmrân 31 (“Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyun”)
  • Hadîs-i Şerîfler: “Geceden virdini çekemeyen sabah-öğle arası kazâ eder” (Riyâzu’s-Sâlihîn); “Nefsini bilen Rabbini bilir”; “Allâh Âdem’i Rahmân’ın sûretinde yarattı” (Hadîs-i Kudsî); “İmânın en üstü güzel ahlâktır”; “Mizânda güzel ahlâktan değerli bir şey yoktur”; “Sizin en hayırlığınız etrafına zarar vermeyeninizdir”; “Müslüman dilinden ve elinden mü’minlerin emîn olduğu kimsedir”; “Allâh’ı rüyâda gördüm” (Resûlullâh)
  • Mesnevî-i Şerîf: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî — “Sen Âdem’in yolunu seç” (suçu üzerine almak); “Biz pergelin iki sivri ucu gibiyiz”; “Terzi bir elbiseyi yırtar, yenisini yeniden diker”; “Ey oğul, hür ol, ne zamâna kadar altına ve gümüşe bağlı kalacaksın”
  • Yûnus Emre Dîvânı: “Sensin bize bizden yakın, görünmezsin hicâb nedir, ayıbı çok yüzün üzerinde nikâb nedir, lev üzeri kimdir yazan, azdıran kim, kimdir azan, bu işleri kimdir düzen, lehvi yazan kim, lehvi yazan sensin, bu mülkün sultanı, bu ten ise hani canı, bu göz görmek diler onu, bu mercii ve meâb nedir, Yûnus bu göz onu görmez, görenler hod haber vermez, bu menzile akıl ermez, bu kodun serâb nedir”; “Bir gönül kırdın ise kıldın namaz namaz değil”
  • Avârifu’l-Maârif: Şehâbeddîn Sühreverdî — Hz. Mevlânâ’nın havuza atmadığı 4 ciltlik tasavvufî eser, Hz. Şems’in mu’cizesiyle ıslanmadan çıkmıştır
  • İbn Arabî: el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, Fusûsü’l-Hikem — “tahalluk bi-ahlâkillâh” (Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanmak), Allâh’ın isimleriyle ahlâklanmak
  • Akâid Kaynakları: Fıkh-ı Ekber (İmâm-ı A’zam), Sâbûnî, Mâturîdî, Nesefî — rüyetullâh konusu, “İmâm-ı A’zam 99 kez Allâh’ı rüyâsında gördüm”
  • Hadîs Kaynakları: Tirmizî — “Güzel ahlâk nâfile ibâdetlerin en üstünüdür”; “Güzel ahlâk namaz ve oruçla müsâvîdir”
  • Tarîkat Tarihçesi: Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri (sûfî sözünü ehline söyleme edebi), Mevlevihane-Mesnevihane usûlleri, Çorumlu Hacı Mustafa Efendi (minder altı harçlık)
  • Çağdaş Hadîs İnkârcılığı: Caner Taslaman, Mustafa İslamoğlu, Edip Yüksel — Sünnet inkârcı projesi; DAİŞ ve diğer terör örgütlerinin doğuşundaki rolü; Afganistan-Çeçenistan-Irak cihâd aldatmacası
  • Tasavvuf Istılâhları: Zâhir-Bâtın isimleri, hicâb (70.000 perde), teşbîh-tenzîh, ilm-el yakîn, Cebriyye-Kaderiyye, sûfî nefes (söz değil), tahalluk bi-ahlâkillâh, fenâ fi’r-resul

Sohbetin Özeti

2017 Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisinin 5. oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; geceden virdini çekemeyenin sabah-öğle namazı arasında kazâ etmesinin Hz. Ömer hadîsiyle sâbit olduğunu, Yûnus Emre’nin “Sensin bize bizden yakın” şiirinin tasavvufî yorumunu, “nefsini bilen Rabbini bilir” hadîsini, hicâb-zâhir-bâtın isimleri ve teşbîh-tenzîh dengesini, “lev üzeri kimdir yazan” mısralarındaki Cebriyye tehlikesini ve Hz. Mevlânâ’nın “sen Âdem’in yolunu seç” beytini, sûfî dilinin niçin ehline söylendiğini ve Cüneyd-i Bağdâdî’nin tevhîd konuşurken pencereyi kapatış edebini, Mevlevihane-Mesnevihane usûlünü, Hz. Mevlânâ’nın Hz. Şems-i Tebrîzî ile karşılaşıp tekke şeyhliğinden sûfî üstâdlığına geçişi ve “Avârifu’l-Maârif” kıssasını, “biz pergelin iki sivri ucu gibiyiz” beytini, Şeyh Efendi Abdullâh’ın son ömrede vasiyet ettiği “bütün insanlar her nefes hüsrandadır, kurtuluş her nefes Allâh’ı zikretmektir” hakîkatini, rüyetullâhın hak olduğunu ve Hz. Peygamber’in “ben Allâh’ı genç delikanlı sûretinde gördüm” hadîsini, İbn Arabî hazretlerinin “tahalluk bi-ahlâkillâh” (Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanmak) tezini, Hz. Âişe’ye Resûlullâh’ın ahlâkı sorulduğunda “siz Kur’ân okumuyor musunuz?” cevabını, sûfînin nâfile ibâdetinin “hiç kimseye zarar vermemek” olduğunu, tarîkat şeyhinin minder-altı harçlık alma usûlü ile sûfî üstâdın sâdece Hz. Peygamber’in Sünnet’iyle yetinmesi arasındaki farkı, Yûnus’un “bir gönül kırdın ise kıldın namaz namaz değil” beytini, hadîs inkârcılığının DAİŞ ve diğer cihâd terör örgütlerini doğurduğunu, Afganistan-Çeçenistan-Irak cihâdlarının Müslümanları yok eden uluslararası hesaplar olduğunu, Felluce’de Ayetullah Sistanî’nin Londra’dan getirilip cihâdın durdurulduğunu, İslâm hukûkundaki silâh taşıma edebinin son derece hassas olduğunu (şakadan dahi korkutmak yasaktır) ve fıtrata aykırı uzuvların (yamuk burun, yarık dudak vs.) düzeltilmesinin câiz olduğunu tafsîlâtlı bir şekilde açıklamıştır.


Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 5. Karabaş-i Velî Tekkesi 2017 Sohbeti | Video: YouTube | Playlist: 2017 Karabaş-i Velî Tekkesi

Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri