2017 Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisinin 4. oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; “kişi sevdiğiyle berâberdir” hadîs-i şerîfinin perdeli olarak öbür dünyâya geçenler için ümîd verici tezâhürünü, Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’sinden “gönülde yer tutan her hayal mahşer gününde bir surete bürünür” beyti ile cami yaptırma niyetinin gerçekleşmemiş olsa bile sevap kazandırması arasındaki bağlantıyı, Hz. Peygamber’in “ben arkamı da görürüm” hadîsi üzerinden 6 yöne odaklanmanın insan kemâlinin zirvesini gösterdiğini, sûfî için kötü düşünmenin haramlığını ve “Allâh sizin gönlünüzden geçenleri de bilir” âyetinin nesh edildiğini, Türkiye’de İslâm’da cinsel eğitimin tabu hâline getirildiğini ve Hz. Âişe’den rivâyet edilen “devsiz nikâh nikâh değildir” hadîsinin örnekliğini, Ali Rıza Demircan Hoca’nın “İslâm’da Cinsel Hayat” kitabının önemini, sûfînin şeyhini Geylânî veya sahâbeden üstün görme küstahlığının cahillik olduğunu, içtihâdın tartışıldığını ve şahsın tartışılmadığını, İmâm-ı A’zam’ın “Kur’ân mahlûktur” fetvâsına karşı çıkarak şehit oluşunu, Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözünün tasavvufî yorumunu (Tanrı insanın üzerinde tecellî edince üstün insanda yeniden var olmasını), Helenizmde Herakles ve Afrodit’in tanrı kralları, Hitler’in üstün Alman ırkı ile Cumhuriyetin ilk yıllarındaki “üstün Türk ırkı” fikrinin paralelliğini, insân-ı kâmilin tarîfini (üzerinden kötülük südûr etmeyen kimse), Hz. Peygamber’in tükürükle yara iyileştirme-parmaklarından su akıtma-sapan taşıyla Câlût’un öldürülmesi mucîzelerini, Vatikan-Papa’nın “oğul” konumunu, Suûd-Vahhâbî zihniyetinin tarihî vesîkaları yıkışını, Diyarbakır surun içindeki sünnî medreselerin yakılışını ve İslâm’da hiçbir zaman Tanrı’nın ölmediğini tafsîlâtlı bir şekilde açıklamaktadır.
Cinsel: “Kişi Sevdiğiyle Berâberdir” — Perdeli Olanın Ümîdi
Sohbetin başında bir derviş geçen haftaki konuya atıfla bir suâl yöneltir: “Bu dünyâda perdeli olanlar âhirette de perdeli olacaktır demiştiniz. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ‘insanlar yaşadıkları gibi ölürler, öldükleri gibi de haşrolunurlar’ buyuruyor. ‘Kişi sevdiğiyle berâberdir’ hadîs-i şerîfinden yola çıkarak, kişi son nefese kadar her an Allâh’ı görmese bile, görenlerle berâber olduğu için âhirete o perde kalkar mı?”
Efendi hazretleri ümît verici hadisleri sıralar: “Muhakkak ki ümît verecek hadîs-i şerîfler vardır. Bir kimse bir topluluğu veyâ bir kişiyi sevse, ama onların ameliyle amellenmemiş olsa, onların ameliyle amellenmiş gibi olur. Bir kimse normalde sevdiği kimsenin ameliyle amellenmiş olur. Onun sevdiğinden dolayı.” Bu hakîkatin kaynağı meşhûr “kişi sevdiği iledir” hadîsidir. Hadîsin hikâyesi şöyledir: Bir sahabe sabaha kadar uyku girmez gözüne, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile karşılaşır. Ona bu hâlinin sebebini sorar. Sahabe der ki: “Yâ Resûlallâh, ben düşündüm-ağladım-sızladım. Ben cennete gideceğimi ümît ediyorum, ama orada seninle berâber olamazsam diye üzülüyorum.” O zaman Hz. Peygamber Efendimiz: “Kişi sevdiğiyle berâberdir.” buyurur.
Efendi hazretleri bu hadîsin sufi yorumunu açıklar: “Kişi sevdiğiyle berâber olmak için çaba sarf eder, gayret sarf eder. Onun makamına-derecesine ulaşamaz, ameli yetmez, hâli ahvâli yetmez. Ama o kimse sevgisinin hürmetine onunla berâber olur. Sevgisinin hürmetine, sevgisinin bu noktada seviyesi kadar, derecesi kadar.” Yâni sevgi, amelin yetersizliğini telâfi eden bir vesîledir; aşk, kişinin makamını yükseltir.
Mesnevî: “Gönülde Yer Tutan Her Hayal Mahşer Gününde Surete Bürünür”
Bir derviş Mesnevî-i Şerîf’ten Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin bir beytini sorar: “Gönülde yer tutan her hayal mahşer gününde bir sûrete bürünecektir. Bu beyti açıklar mısınız?” Efendi hazretleri çok orijinal bir tasavvufî yorum yapar: “Aslında her hayal birer sûrete bürünmüş hâldedir. Hayal sûretsiz değildir.” Bizim kendi içimizde, kendi dâiremizde, kendimizce kendi ayağına sâbitemizde aslında o hayal sûrete bürünür; o hayale elbise giydirilir.
Efendi hazretleri bunun tasavvufî temelini açıklar: “İnsanlar kendilerince kendi hayallerinin peşine düşmediklerinden dolayı, onların sûrete giydirilmediğini, sûrete döndürülmediğini düşünürler. Oysa herkesin kendi bir ayağına sâbitesi vardır. Kendi derecesine, kendi hâline, kendi ahvâline göre kendi ayağına sâbitesinde kendi hayalini kurgular o kimse. Ve kurgulamış olduğu o hayal aslında sûrete bürünmüş olur.” Ama Efendi hazretleri bizim sıradan hayalimizin niteliği hakkında bir kayıt da koyar: “Bu bizim hayalimiz, kendi ayağına sâbitemizdeki bu hayal, ilhâmî değildir. Bu bizim kendi akıl dediğimiz olgunun etraftan aldığı bilgilerle bu hayali kurgular. Bunu görmediğiyle, bilmediğiyle kurgulamaz; gördüğüyle, bildiğiyle, gördüğü ve bildiği kadarını kurgular.”
Beyin Gerisinin Kayıt Hâfızası
Efendi hazretleri çok pratik bir nörobiyolojik tasvir yapar: “Siz bir şeye bakarken çok şey görürsünüz. Bir şeye bakarsınız, hedeflersiniz. Hedeflediğinizde bir şeye bakarsınız. Bir şeye bakarken o baktığınız şeyin etrafında ne varsa hepsini de görmüş olursunuz. Bu gördüğünüz bütün her şeyi tâbiri câizse beyin gerisi kaydeder. Yarın öbür gün size sorsalar ‘oturduğu yerde, arkasında ne vardı?’ dediklerinde siz beyin gerisinden çıkarırsınız. Siz onu gerçekte gördünüz aslında, ama bakış noktasında odaklanmanız farklı bir şeydi.” Bu, tasavvufun “her âzâ kendi gördüğüne göre kayıt tutar” anlayışını destekleyen bir gözlemdir.
“Ben Arkamı Da Görürüm” Hadîsi: 6 Yöne Odaklanmanın Zirvesi
Efendi hazretleri Hz. Peygamber Efendimiz’in çok sıra dışı bir hadîsini hatırlatır: “Hz. Peygamber’in enteresan adı şerîfi var. Diyor ki: ‘Ben arkamı da görürüm.’ ‘Ben arkamı da görürüm’ dediğinde demek ki bildiğimiz bu gözle görmüyor. Şimdi bir anda hem ön tarafa doğru odaklanıyor hem de arkaya doğru odaklanıyor. Sağını da görüyor solunu da görüyor. Altını da görüyor üstünü de görüyor. O zaman öylesine bir odaklanma var ki 6 yönün-6 cihetin 6 tarafına da odaklanıyor.”
Bu hadîsten Efendi hazretleri çok mühim bir prensip çıkarır: “Yâni insan için bu normalde mükemmelliğin en zirve noktasıdır. 6 yöne birden odaklanıyorsa bir kimse, artık onun odaklanmayla alâkalı kemâlâ ermiştir.” Sıradan insan tek bir hedefe odaklanırken etrafının “beyin gerisinde” kayıt tuttuğunu fark etmez. Mükemmel insan ise — Hz. Peygamber’in örnek olduğu gibi — aynı anda altı yöne odaklanabilir. Bu, bedensel-rûhânî kemalin bir tezâhürüdür.
Sûfî İçin Kötü Düşünmek Haramdır
Efendi hazretleri yine Mesnevî beyti üzerinden çok kıymetli bir hüküm verir: “Sûfîler için ‘kötü düşünmeyin’ derim ya. Sûfîler için kötü düşünmek haramdır. Sebep? Çünkü o sizin kalbinizi karartır.” Bu hüküm bir âyetle desteklenir gibi görünür, ama Efendi hazretleri çok hassas bir nesh meselesini açıklar: “Allâh sizin gönlünüzden geçenleri de bilir âyet-i kerîmesi sonradan gelen ‘Allâh kalbinizden geçenlerden sizi sorumlu tutmaz’ âyet-i kerîmesi neshetti. Bunu nesh etmemiş olsaydı biz gönlümüzden geçenlerden de sorumlu olacaktık.”
Ama Hz. Mevlânâ bizi daha ince bir noktaya götürür: “Mahşere çıktığınızda siz hayallerinizle de sorgulanırsınız. Mahşere çıktığınızda hayallerle de müjdelenebilirsiniz de.” Bu, hadîs-i şerîfle de tasdîk edilir: “Bir kimse câmi yaptırmayı düşünse ama o câmiyi yaptıramasa — gücü yetmese, zamanı yetmese — câmi yaptırmış gibi sevap alır. Bir kimse bir hayır-hasenât düşündü, ama yapacak gücü yok. O iyiliği düşündüğü için Cenâb-ı Hak ona, o iyiliği yapmış gibi sevap yazdı.”
Efendi hazretleri bu hakîkati dervişe pratik bir çağrıya çevirir: “İyilik düşün, güzellik düşün, hayır düşün — sen de iyilerden, güzellerden, hayırlılardan ol. Ama yapabilecek noktada durduğun iyilikleri ve güzelliklerin peşinden koş ama. Ham hayal olmasın, boş hayal olmasın. Namaz kılmayı düşündün ya — kalk abdest al. Zikretmeyi düşündün ya — bir tespih al eline, yürü, 10 tane, 5 tane, 50 tane, 100 tane lâ ilâhe illallâh de. Sen iyilik değil de kötülük düşündün ise — Cenâb-ı Hak sana günâh yazmıyor, ama bil ki kalbin kararıyor.”
İslâm’da Cinsel Eğitim: Tabular ve “Devsiz Nikâh” Hadîsi
Bir derviş kayda değer bir suâl yöneltir: “Toplumumuzda evlilikten önce herhangi bir dînsel eğitim verilmiyor. Hem kadınlar hem erkekler bu konuda bilinçsiz bir şekilde evleniyorlar. Olan bilgileri de filmlerde veyâ internette verilen bilgiler doğrultusunda. Bu hususta sahâbenin içerisinde bir uygulama var mı? Hz. Peygamber’in bu noktadaki duruşu nedir?”
Efendi hazretleri Türkiye’deki tabuları sert bir dille eleştirir ve Ali Rıza Demircan Hoca‘nın “İslâm’da Cinsel Hayat” kitabını referans gösterir: “Bu çok tartışılmıştı. Ben yeni böyle sufi olmaya adım attığımda Ali Rıza Demircan Hoca’nın ‘İslâm’da Cinsel Hayat’ diye bir kitabı yayınlanmıştı. Yeniydi 87’lerde-88’lerde. Aslında yeni bir şey söylememişti — kitabında derledi İslâm’daki cinsel hayatla alâkalı bütün âyet ve hadîsleri toparlayıp böyle bir kitap yayınlamıştı. Müslümanlar nasıl bir cinsel hayat kuracaklarını, helâl bir cinsel hayatı nasıl olduğunu bilmiyorlardı. Bunları konuşmak da edebe mugâyir bir şeymiş gibi algılanıyordu. Hâlâ daha öyle algılanır.”
Hz. Âişe ve “Devsiz Nikâh” Hadîsi
Efendi hazretleri tabu hâline gelmiş bir hadîsi nakleder: “Hz. Âişe annemize Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem soruyor: ‘Yâ Âişe, filancanın nikâhını kıydınız mı?’ ‘Kıydık yâ Resûlallâh.’ ‘Def vurdunuz mu?’ ‘Hayır yâ Resûlallâh.’ ‘Yâ Âişe, devsiz nikâh nikâh değildir. Ensâr defi severdi. Niçin def vurmadınız?'” Bu hadîs Buhârî, Tirmizî ve Kütüb-i Sitte’de mevcuttur. Efendi hazretleri çarpıcı bir kıyas yapar: “Adama soruyorum, sünnet sakal bırakmak — evet. Sünnet şalvar giymek — evet. Su içerken çömelmek, başını örtmek — evet, sünnet. Bunlar harika. ‘Bu seromoniye uydun, harika.’ Ama dedim hadis var: ‘Devsiz nikâh nikâh değildir.’ Su içme hadîsine ‘evet’, nikâhda def vurmaya ‘hayır’. Peygamber bunu söylemiş mi? Söylemiş. Aç oku Buhârî’den, Tirmizî’den, Kütüb-i Sitte’den. Hadîs oku.”
Cinsellik konusunda Efendi hazretleri başka bir hadîsi de zikreder: “Hz. Âişe annemiz dermiş ki: ‘Biz her gece soyunur Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin yatağına öyle yatardık. Tenimiz tenine değerdi.’ Ne o? Evli kadınlar, evli erkekler, teniniz teniniize değiyor mu? Değmiyor. Adam aç, kadın aç. ‘Yok İslâm’da cinsel hayat diye bir şey yok’ — tabular var.”
Sûfînin Cinsel Hayatta Bilmesi Gereken Yasaklar
Efendi hazretleri kendisinin bu konuda bildiğini özetler: “Benim bildiğim İslâm’da cinsel hayatta haram: kadın ay başı ve loğusa iken tam bir cinsel ilişkiye girmek; bir de kadını arkadan kullanmak. Bu kadar. Tam olarak söylememin sebebi şu: Yâni cinsel tam anlamıyla ilişkiye girmeden bir kimsenin eşiyle bu noktada oynaşması, sevişmesi câizdir — sâdece ay halinde olsa, loğusa olsa, ilişkiye giremeyecek noktada da olsa.” Yâni Müslümanlar önce haramları bilmelidir; çünkü “biz nelerden sakınmamız lâzım, biz bunu öğrenmiyoruz Müslüman dünyâsı olarak” demektedir Efendi hazretleri.
Sûfînin Küstahlığı: “Şeyhim Geylânî’den Üstündür” Cahilliği
Efendi hazretleri sûfî dünyâsındaki bir küstahlığı sert bir dille eleştirmiştir: “Bir kısım ehl-i tarîkat diyor ki ‘bizim mollalarımız bizim hocalarımız İmâm-ı A’zam’dan üstündür.’ Dedim ya bu büyük bir küstahlık. Bu nasıl bir küstahlık? Sûfîlikte böyle bir küstahlık var mı? Bu şuna benziyor: ‘Bizim şeyhimiz Abdülkâdir Geylânî’den daha fazladır. Bizim şeyhimiz sahabeden daha kıymetlidir.’ Bu ancak sûfîlerin câhilidir. Câhilden de sufî olmaz. Küstahtan sufî olmaz. Kibirliden sufî olmaz.”
Efendi hazretleri sûfînin kendi şeyhi hakkında söyleyebileceği sınırı koyar: “Bir sûfî ancak şunu diyebilir: ‘Benim şeyhim bu zamânın en iyi üstâdı.’ Hakkıdır onun. Hakkıdır. Ama derse ki ‘Benim şeyhim Geylânî’den de, Hz. Rufâî’den de, Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’den de üstündür’ — o câhilin tekidir, ahmak tekidir, yola laf getirenlerden, yola taş attıranlardandır.” Bu, sûfî terbiyesinin temel taşıdır: kendi şeyhini sevmek başka, onu klasik pîranın üzerine çıkarmak başkadır. İlki edep, ikincisi câhilliktir.
İçtihâd Tartışılır, Şahıs Tartışılmaz: İmâm-ı A’zam’ın Şehâdeti
Efendi hazretleri İslâm hukûkunun bir temel ilkesini hatırlatır: “İçtihâdın doğruluğu tartışılır meselelerde. Şahsın doğruluğu tartışılmaz. Ama İslâm toplumu şahsın doğruluğunu tartışır. İçtihâdın doğruluğu tartışılmalı. Çünkü doğru kimden gelirse gelsin doğrudur. Doğrunun kimden geldiğine bakılmaz. Doğru olarak kabûl edilen bir ilke tartışılır. Ama bizde şahıslar girer.”
Efendi hazretleri bu noktada İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin târihî mücâdelesini hatırlatır: “İmâm-ı A’zam devlet korkusundan fetvâ vermemiş — şehit etmişler. Şehit olmayı göze almış bir imâm ve şehit olmuş. Emevî kralı diyor ki ‘Kur’ân mahlûktur’ fetvâsına karşı geliyorlar. Emevî devletin etrafında çöreklenmiş, devletten nemâlanan, parayı yiyen, maaş alan din adamı görüntüsündeki kimseler Emevî adına fetvâ veriyorlar ‘Kur’ân mahlûktur’ diye. Ama İmâm-ı A’zam ve ekolü — İmâm-ı A’zam, İmâm Şâfi’î, İmâm Mâlik, İmâm Ahmed b. Hanbel ve İmâm Muhammed gibi gökte yıldız hükmünde imâmlar — buna canları pahasına da olsa mücâdele ediyorlar.”
Efendi hazretleri buradan çıkardığı dersi açıklar: “İslâm’da bu kadar özgürlük vardır: Sen ne kadar içtihâd edersen et, eğer benim kalbim bunu kabûl etmiyorsa onu nâmâl etme — hadis var. ‘Fetvâcı başıları ne kadar fetvâ verirlerse versinler, eğer senin kalbin o fetvâyı kabûl etmiyorsa onu nâmâl etme.'” Bu, İslâm’ın felsefik olarak ayakta durmasının en önemli noktalarından biridir: dindeki dayatma yoktur, herkes Kur’ân-Sünnet’e bağlı kalarak kendi içtihâdını seçebilir. İmâmlar dahi bu hürriyeti müdâfaa etmek için canlarını feda etmişlerdir.
Nietzsche’nin “Tanrı Öldü”sü ve Tasavvufî Yorumu
Bir derviş Nietzsche’nin meşhûr “Tanrı öldü” sözünü Mustafa Özbağ Efendi’ye sormuştur: “Nietzsche hiçbir adâlete sığmayan sayısız çatışma ve acılar iyi bir Tanrı’ya nasıl mâl edilebilir düşüncesinden yola çıkarak Tanrı’nın ölümünün insanın anlaşılmaz olan doğasını yenmesi için bir üst insana ulaşabilmesi için bir mecbûriyet olduğunu savunmuştur.”
Efendi hazretleri çok orijinal bir yorum getirir: “Batı kendi içerisinde dînsel anlamda ve felsefik anlamda çıkmazdadır. O materialist düşüncenin sonu vardır çünkü. Bizim aşk anlayışımızın sonu yoktur. Bizim Allâh inancımızda son yoktur. Bizim âşıklık inancımızda son yoktur. Son olmadığından dolayı tâbiri câizse dipsiz kuyu gibidir. Bizim inandığımız Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri mîrâç etmiştir. Eğer ümmet Hz. Peygamber’in ayak izlerini takip ederse, gidecek olduğu yer-varacak olduğu yer değil. Varmak bir şeyin sonudur. Bu mânâda gidecek olduğu yer mîrâçtır.”
Batı’nın çıkmazını şöyle açıklar: “Batı’nın materialist felsefesi ve materialistleşmiş bir din anlayışı son bulmuştur. Bundan 500 yıl, 1000 yıl, 1500 yıl önce. Sebep: Batı maddede kalmıştır. Maddeye sahip olmak onların birinci derecede ölçüleri olduğu için Tanrı anlayışlarını kendi yaşam standartlarına göre dizayn ettiler. Ekonomilerine, askerî yerlerine, devlet sistemine, milletinin sömürme sistemine, insanların sömürme sistemine uygun bir din anlayışı dizayn ettiler. Böyle olunca üst insan anlayışı noktasına ulaşabilecekleri bir hâl yok.”
Helenizmde “Tanrı Öldü, Yaşasın Yeni Tanrı”
Efendi hazretleri Nietzsche’nin sözünün Helenistik kökenini de açıklar: “Tanrı bütün özellikleriyle bir insanın üzerinde tecellî etti, var oldu — o kimse için Tanrı öldü, yeni Tanrı kendisi. Tanrı öldü, yaşasın yeni Tanrı! Size de bir şey hatırlatmıyor mu? ‘Kral öldü, yaşasın yeni kral!’ Batı anlayışının eski Yunan felsefesinde Tanrı krallar vardır. Helenizmde Tanrı insanlar vardır ve Helenizmde Tanrı krallar vardır. Herakles Tanrı kraldır. Onun Tanrıçası kimdi? Afrodit. Neydi? Güzellik Tanrıçası. Tanrı bütün güzelliği Afrodit’in üzerinde tecellî ettirince Afrodit için güzellik Tanrısı öldü — yaşasın Afrodit. Afrodit ne oldu? Tanrı oldu.”
Bu felsefi temel günümüzde de devâm etmektedir: “Şimdi Nietzsche ‘üstün insan’ diyor. Üstün insan ırkı dediğimizde de bir şey çağrıştırdı — Almanya Hitler’i çağrıştırdı. Ne dedi Hitler? ‘Üstün Alman ırkı oluşturuyoruz.’ Üstün Alman ırkı adayı olan bir erkekle üstün Alman ırkı olan bir kadını evlendiriyordu. Kafatası ölçüyordu, soylarına bakıyordu. Cumhûriyet’in ilk yılları bize ne getirdi? ‘En üstün ırk Türk’ün ırkıdır.’ Bakın ne kadar birbirine benzeşiyor değil mi? Bir tarafta üstün Alman ırkı, bir tarafta üstün Türk ırkı, bir tarafta üstün İngiliz ırkı, bir tarafta üstün Fransız ırkı. Bu Batı felsefesinin temelidir. Materializmin çöktüğü yerdir.”
İnsân-ı Kâmilin Tarîfi: “Üzerinden Kötülük Südûr Etmeyen Kimse”
Efendi hazretleri İslâm tasavvufundaki “insân-ı kâmil” (üst insan) kavramının asıl tarîfini verir: “İslâm’da insân-ı kâmil vardır — yâni olgunlaşmış insan, kemâle ermiş, erginleşmiş, dinginleşmiş. Bu ne demektir? Biz sûfîler olarak deriz ki o kimse kendi üzerinden südûr edecek olan bütün kötülükleri zapturapt altına almıştır. O kimsenin üzerinden bir kötülük südûr etmez. Ama bir kısım tarikatlar bunu bizde ‘çok ibâdet etmek’ diye yönlendirdiler — değildir. İnsân-ı kâmil çok ibâdet eden kimse değildir.”
Asıl tarîf şudur: “İnsân-ı kâmilin asıl özelliği üzerinden kötülük südûr etmeyen kimsedir. O kimse kötülüklerle savaşan bir kimsedir. Kötülüklerle savaşan, üzerinden kötülük südûr etmeyen, olabildiğince iyilik yapan kimsedir insân-ı kâmil. Gerçek sûfîlik mânâsında: kötülerle ve kötülüklerle mücâdele eden, kendi üzerinden kötülük südûr etmeyen, kendi üzerinden olabildiğince iyilik südûr eden kimsedir.” Bunun sonu yoktur — kemalâta erişmenin sonu yoktur. Batı’da Tanrı ölmüştür çünkü onlar maddî bir sınır koyarlar; İslâm’da ise Tanrı her dem diridir çünkü ulaşılacak hedef sonsuzdur.
Hz. Peygamber’in Mu’cizeleri: Tükürükten Şifa, Parmaklarından Su, Câlut’un Sapan Taşı
Efendi hazretleri peygamberlerin “ümmî” oldukları hâlde nasıl bilim ötesi mu’cizeler gösterdiklerini anlatır: “Hiçbir peygamber bilim adamı değildir, matematikçi değildir, tıbbcı değildir, kimyâgâr değildir, simyâcı değildir, astrofizikçi değildir, filozof değildir. Ama her peygamber hem kimya, hem simya, hem matematik, hem astrofizik, hem tıp — mevcut insanı ilgilendiren bütün bilim dallarının üzerinde davranışlar sergilemiştir.”
Davûd ve Sapan Taşı
Davûd aleyhisselâm dağda-bayırda dolaşan bir çobandır. Câlut’la savaşmaya gideceği zaman taş dile gelir: “‘Ey Davûd, beni al!’ der küçücük bir sapan taşı. Biraz daha yürürken bir taş daha dile gelir, üç tane taş alır. Câlut’u o zamana kadar herhangi bir kılıç-ok-mızrak-demir hiçbir şey delmez, deviremez. Ama Davûd üç tane taş koyar sapana, atar Câlut’u devirir. Aklın dışında bir şeydir. Bu matematiğin, kimyanın, simyanın, astrofiziğin, fiziğin üstünde bir şeydir.”
Süleyman ve Hayvanlarla Konuşma
Süleyman aleyhisselâm bütün hayvanlara, haşerâta söz geçirir ve dinler. Bu, hiçbir ilimle ölçülemeyecek bir şeydir. Hiç felsefe okumamıştır; hiçbir eğitim almamıştır. “Hepsi de ümmîdir peygamberlerin — bakın hepsi de ümmîdir. Biz Hz. Peygamber’in ümmîliğiyle övünürüz. Ümmî peygamber neden? Yâni hiçbir mektep görmedi, medrese görmedi. Öyle olmasına rağmen ondan öyle hikmetler çıktı ki. Sebep? Çünkü Cenâb-ı Hak onun üzerinde ilim olarak, sıfatsal olarak tecellî etti.”
Hz. Peygamber’in Şifa Mu’cizeleri
- Tükürükle yara iyileştirme: Yaralı kimse gelir, parmağından tükürünü sıvazlar yaranın üzerine — kanı durur, yapışır
- Kırık kemik tedâvîsi: Kolu kırılmış birine elini sıvazlar — “yürü git!” der, iyileşir
- Çıkmış göz mu’cizesi: Savaşta gözü çıkmış sahabenin gözünü alır, parmakla ve tükürükle yerine yerleştirir; sahabe 80 yaşında “öbür gözüm görmüyor ama o göz hâlâ 10 numara görüyor” der
- Sakal çıkmaması: “Sakalım çıkmıyor yâ Resûlallâh” diyen kimseye Efendimiz hançerini alıp kendi sakalından bir tâne kıl koparır, gencin yanağını yarıp sakalı içine yatırır — sakal çıkar
- Saç dökülmesi: Saçı dökülen kimse için kafasını yarıp benzer bir tedâvî yapar
- 10 parmaktan su akıtma: Susuz kalan ashaba 10 parmağından su akıtır
- Avuç toprak savaşı: Düşmana bir avuç toprak atar; etrafta fırtına-kaos oluşur. Cenâb-ı Hak âyetinde: “Sen atmadın ben attım” (Enfâl 17)
Bu mu’cizeler “hiçbir ilimle anlatamayacağınız” şeylerdir; ancak hadîs-i şerîf inkârcısı gerizekâlılar bunlara karşı çıkarlar.
Vatikan-Papa “Oğul” Konumunda: Tanrı Adına İş Yapmak
Efendi hazretleri Hristiyan dünyâsındaki “din adamlığı” anlayışını eleştirir: “Vatikan bir devlet — ekonomisiyle, parasıyla, varlıklarıyla bir devlet. Yâni maddesel. Batıda üst insan dînsel anlamda papalıktan geçecek. Burada İslâm-sûfîliyle ayrışan yer şu: İslâm’da din adamlığı profili yok. İslâm’da halîfe var. Bu halîfe siyâsî ve askerî otoritedir. Dînî otorite değildir.”
Hz. Ebû Bekir radıyallâhu anh’in halîfeliği bunun delîlidir: “Eğer Hz. Ebû Bekr halîfe olduğunda dînî otorite de olmuş olsaydı, içtihâd edilecek-fetvâ verilecek meseleleri istişâre etmezdi. ‘Bu konuda Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinden bir şey duyan varsa gelsin söylesin’ demezdi. ‘Ben dînî otoritenin başıyım, benim söylediğim doğrudur’ derdi. Ama o yol açılmadı, o yol yok, din tamam oldu. ‘Bugün dîninizi tamam ettim’ (Mâide 3) — denilen bir yerde bir kimsenin dînî otorite olma noktası yoktur.”
Vatikan-Papa-keşiş-budanın hepsi “Tanrı adına iş yapan” figürlerdir. Bunlar tanrıyı öldürmüş ama kendileri tanrı oluvermişlerdir. “Yeryüzündeki dînî inanışların hepsinde de Tanrı ölmüştür. Kim yapar Tanrı adına işi? O felsefenin en zirve noktasındaki kimse yapar. Dilediklerini affederler, dilediklerini cennete koyarlar, dilediklerini cehenneme koyarlar, aforoz ederler. Tanrı adına iş yaparlar. Bir tek istisnâ vardır: İslâm. İslâm’ı ifsâd etmek istediklerinin sebebi budur. Çünkü İslâm’da Tanrı adına dîni-hükümlerle oynayabilecek hiçbir merci yoktur.”
Suûd-Vahhâbî Zihniyetinin Tarihî Vesîkaları Yıkışı
Efendi hazretleri Batı’nın Osmanlı’yı yıkışındaki gerçek hedefin dîni ifsâd etmek olduğunu söyler: “Batı’nın amacı maksat Osmanlıyı yıkmak değildi — koca bir İslâm inancını yıkmak için mücâdele etti. Suûd’da Vahhâbî zihniyeti türetti. Vahhâbî zihniyeti türeterek tarihî ne kadar yapı, belge, mezar taşı varsa hepsini de yıktı. Mezar taşı dahi tarihî vesîkadır. Ama ne yazık ki Batı ve bizim içimizdeki Batı uşakları bizim tarihî vesîkalarımızı yıktılar.”
Yıkılanların listesi çok uzundur: “Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin Mekke’deki evi duruyordu, Medine’deki evi duruyordu. Sahâbelerin yaşadığı yerlerdeki tarihî yerler duruyordu. Her şey duruyordu. Yıktılar. Medîne-i Münevvere’de eskiye dayalı bir şey bıraktı mı? Hayır — mezar taşları dahil. 1992’de elimde bir kroki geçti benim. Krokide ‘burada Ehl-i Beyt mezarlığı, şurada İmâm Mâlik’in mezarı, şurada İmâm Şâfi’î’nin mezarı, şurada Hâcer-i Şürhâ’nın mezarı.’ O zaman da o kroki gidecek yollar belli, herkes o yollara geliyor, orada böyle bir dua ediyor. Ama vahhâbî kafası onu dahi tahammül etmedi — yolları da kaldırdı. Dümdüz şimdi. Cennetü’l-Bakî dümdüz.”
Diyarbakır örneği: “Bir hendekçiler çıktı. Diyarbakır’ın surun içerisindeki tarihî medreseler yakıldı-yıkıldı. Diyarbakır’daki sünnî inancın merkezi konumundaki surun içerisinde bir tâne ayakta medrese kalmadı. Sebep? Çünkü Güneydoğu Kürtleri sünnîdir. Sünnî olduğu müddetçe diğer sünnî kardeşleriyle savaşmaz. Ama sünnî eğitimin âlimlerinin çıktığı medreseleri siz yıkarsanız o gençlik ne tarafa gideceğini bilmez. Bataklığa gömülür. Amaç budur.”
Üstün İnsan Sistem İçin Kaos: Sûfîler Niçin Yok Edilmek İstenir
Efendi hazretleri sûfîlerin niçin her sistemde hor görüldüğünü, kapatıldığını, yasaklandığını açıklar: “Üstün insan o yüzden Batı için de kaostur. Sebep: Batı’daki hukuksuzluklar, yanlışlıklar ve eksiklikler üstün insan için eleştirilmesi gereken-değiştirilmesi gereken şeylerdir. O yüzden Batı, kemâle ermiş-olgunlaşmış bir kimsenin yetişmesine müsâade etmez. Batı bilim adamı yetiştirir; Batı üstün insan yetiştirmez. Bu noktada kısırdır.”
Aynı şey İslâm dünyâsındaki devletler için de geçerlidir: “Bugün hiçbir İslâm dünyâsında bulunan devlet sistemlerinin hiçbirisi de üstün insan yetişmesini istemezler. Suûdî Arabistan’da hak-batılı batıl gören âlimler olmuş olsa, üstün insanlar olmuş olsa, Suûdî Arabistan yönetimiyle savaşmayacaklar mı, mücâdele etmeyecekler mi? Aynı şey bütün Orta Doğu Müslüman ülkelerinde olmayacak mı? Aynı şey Türkiye’de de olmayacak mı?”
İslâmî bir üstün insan sorgular: “Zinâ neden suç değil? İçki neden suç değil? Kumar neden suç değil? Uyuşturucu neden suç değil? Eşcinsellik neden suç değil? Fâiz neden suç değil? İnsanların alın terleri neden fâizde yok ediliyor, neden fâiz resmî bir gelir aracı olarak kullanılıyor?” Bu suâlleri sorunca kapitalist sistemin çarklarının değişmesi lâzımdır — yâni kapitalizme karşı çıkılması lâzımdır. “Mevcut sistemler kapitalizmin dışına çıkmaya kalksa başlarına gelmedik iş kalır mı? Kalmaz. O yüzden dünyâ üzerindeki hiçbir sistem üstün insan istemez. Onlar için üstün insan kaostur.”
Sûfîlerin mevcut sistemle çatışmasının somut sebepleri şunlardır: “Biz ‘az yiyin’ deriz, onlar ‘çok yiyin’ der. Biz ‘az uyuyun’ deriz, onlar ‘çok uyuyun’ der. Biz ‘az tüketin’ deriz, onlar modacıdır. Biz ‘israf etmeyin’ deriz, onlar israfçıdır. Biz ‘boş kelâm konuşmayın’ deriz, onlar boş lafla dolaşırlar. Biz ‘hevâ-hevesinize uymayın, Kur’ân-Sünnet’e uyun’ deriz, onlar ‘hevâ-hevesinize uyun’ der. Zıtlaşır. Otomatikman üstün insan felsefesi mevcut dünyâyı dizayn eden sistemle çatışır. O yüzden üstün insanı Batı’da-Doğu’da-İslâm dünyâsında istemez. Çünkü onlar için üstün insan ve üstün insan yetiştiren ekoller kaostur.”
Batı Aydınlanması = Kilisenin Geri Çekilmesi
Efendi hazretleri Batı’nın “aydınlanma” iddiâsının asıl ne demek olduğunu açıklar: “Batı’nın aydınlanması kilisenin aktif hayattan ve devlet yönetiminden geri çekilmesidir. Bu Osmanlı’ya da sirayet etmiştir. Batılılaşma noktasında Osmanlı’da da dîni devlet sisteminden ve halkın kendi içerisinden çıkarmak istemişlerdir.”
Efendi hazretleri çok mühim bir târihî düzeltme yapar: “Tekkelerin kapatılması, zâviyelerin kapatılması, medreselerin kapatılması — bu süreç Osmanlı’da başlamıştır yalnız. Herkes bunun cumhûriyetle olduğunu söylüyor — haksızlık ediyorlar. Bu süreç Batı’nın Osmanlı’da başladı. Rakı fabrikası Osmanlı zamanında kuruldu; bira fabrikası Osmanlı zamanında kuruldu; şarap fabrikası Osmanlı zamanında kuruldu. Sarık Osmanlı zamanında yasaklandı; cübbe Osmanlı zamanında yasaklandı.” Yâni Cumhûriyet’in kıyâfet devrimi-yazı devrimi-tekke ve zâviyelerin kapatılması Osmanlı’da başlayan bir sürecin belli bir noktasıdır. Süreç orada da kalmamış: “Ezânın Türkçeleştirilmesi, namazın Türkçeleştirilmesi, Kur’ân’ın içerisindeki ahkâm âyetlerinin kaldırılma düşüncesi devâm etti.”
Bu süreç ülkenin dindarlaşmasıyla bozulmuştur: “Şimdi farklı oyunlar tezgâhlanıyor. Sulandırılıyor şimdi. Hadîs inkârcıları, mezhep inkârcıları sulandırıyor o meseleyi. İnsanların kafalarını karıştırıyorlar. Bunlar özel olarak yapılıyor.” Yâni doğrudan tekke kapatma yerine, hadîs-mezhep tartışmalarıyla içeriden zayıflatma stratejisi izleniyor.
İslâm’da Tanrı Hiçbir Zaman Ölmez
Sohbetin sonunda Efendi hazretleri bir özetleme yapar: “İslâm düşüncesinde hiçbir zaman Tanrı ölmeyecek. Tanrı hep diri, Tanrı hep sağ. Ve üstün insan-insân-ı kâmil düşüncesi her dâim gelişmeye açık. Bizim mihmandarımız, yol göstericimiz, rehberimiz Hz. Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri der ki: ‘Ben hakkıyla kulluk edemedim yâ Mâbûd.’ O hakkıyla edemediyse, düşünün bizim ne kadar yol gitmemiz lâzım. Bizim için hiçbir zaman Tanrı ölmez. Yâni kemâlatın sonu yoktur.”
Efendi hazretleri batı düşüncesine son sözünü söyler: “Üstün insanla insân-ı kâmil bu noktada birbirlerine yakın anlamlardır, manâlardır. Ama İslâm dâiresinde Tanrı hiçbir zaman ölmez. ‘Üstün insan Tanrı’ya daha az ihtiyaç duyulan bir dünyâ yaratabilir mi?’ — Bu anlayış Batı felsefesidir. Daha az değil, hiç ihtiyaç duymuyorlar şimdi. Tanrı adına biz işleri yapıyoruz diyorlar — Tanrı adına savaş çıkarıyorlar, insanları öldürüyorlar, sömürüyorlar, kaos çıkarıyorlar. Tanrı’ya ihtiyaç kalmadı Batı’da. Ama bireyler kendi değerlerini değil, mevcut değerleri üzerlerinde taşımakla mükelleflerle. Çünkü bizde güzellikler-iyilikler Allâh’tan, kötülükler nefsimizdendir.”
Sohbetten Çıkan Ameli Dersler
- “Kişi sevdiği iledir” hadîsi — sevgi amelin yetersizliğini telâfi eden bir vesîledir
- Hayal mahşer gününde sûrete bürünür; iyi düşünce de iyi amel gibi sevap kazandırır
- Hz. Peygamber’in “ben arkamı da görürüm” hadîsi — 6 yöne odaklanma kemâlin zirvesidir
- Sûfî için kötü düşünmek haramdır — kalbi karartır
- İslâm’da cinsel eğitim gereklidir; “devsiz nikâh nikâh değildir” hadîsi gibi tabular kaldırılmalıdır
- Bir sûfî kendi şeyhini Geylânî veyâ sahabeden üstün görme cüretine düşmemelidir — bu cahilliktir
- İçtihâd tartışılır, şahıs tartışılmaz — doğru kimden gelirse gelsin doğrudur
- İmâm-ı A’zam’ın “Kur’ân mahlûktur” fetvâsına karşı şehit oluşu içtihâd özgürlüğünün bedelidir
- İnsân-ı kâmil çok ibâdet eden kimse değil, “üzerinden kötülük südûr etmeyen” kimsedir
- Hz. Peygamber’in mu’cizeleri aklın-ilmin üstündedir; Cenâb-ı Hak ümmî peygamberlere kitap ile beraber hikmet vermiştir
- Vatikan-Papa “oğul” konumundadır; İslâm’da din adamlığı yoktur — halîfe siyâsî-askerîdir, dînî değildir
- Suûd-Vahhâbî zihniyeti tarihî vesîkaları yıkmıştır — Mekke’de, Medîne’de, Cennetü’l-Bakî’de
- Üstün insan mevcut sistem için kaostur — sûfîler kapitalizm-zinâ-fâiz-eşcinsellik-uyuşturucu konularında soru sorduğu için yok edilmek istenir
- Batı aydınlanması = kilisenin geri çekilmesidir; Osmanlı’da da bu süreç başlamış, Cumhûriyetle devâm etmiştir
- İslâm’da hiçbir zaman Tanrı ölmez — kemâlatın sonu yoktur
Bibliyografya — Zikredilen Kaynaklar
- Kur’ân-ı Kerîm: Mâide 3 (“Bugün dîninizi tamam ettim”); Enfâl 17 (“Sen atmadın ben attım”); Bakara 286 (“Allâh kalbinizden geçenlerden sizi sorumlu tutmaz”); âyât-ı Câlut’un kıssası
- Hadîs-i Şerîfler: “Kişi sevdiği iledir” (Buhârî-Müslim); “İnsanlar yaşadıkları gibi ölürler”; “Ben arkamı da görürüm”; “Devsiz nikâh nikâh değildir, ensâr defi severdi” (Buhârî-Tirmizî); “Hz. Âişe’nin Resûlullâh’la berâber yatması” rivâyetleri; “Câmi yaptırmayı niyet eden câmi yaptırmış gibi sevap alır”; “Ben hakkıyla kulluk edemedim yâ Mâbûd”
- Mesnevî-i Şerîf: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî — “Gönülde yer tutan her hayal mahşer gününde bir sûrete bürünür”; “Çocuk eline neşter alan doktoru görünce korkar — anne bilir ki çocuğu onda şifâ bulacak” benzetmesi
- İslâm’da Cinsel Hayat: Ali Rıza Demircan — Türkiye’de tabu olan cinsel meselelere dâir hadîs-âyet derlemesi (1987-1988 baskısı)
- Fıkıh ve İçtihâd: Hanefî mezhebi — İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin “Kur’ân mahlûktur” fetvâsına karşı şehâdeti; İmâm Şâfi’î, İmâm Mâlik, İmâm Ahmed b. Hanbel — içtihâd özgürlüğü; “fetvâcı başıları ne kadar fetvâ verirlerse versinler kalbin kabûl etmiyorsa namal etme” hadîsi
- Peygamber Mu’cizeleri: Davûd-Câlut sapan taşı; Süleyman’ın hayvanlarla konuşması; Mûsâ’nın çobanlığı; İsâ’nın kumaş boyacılığı; Hz. Peygamber’in tükürükle yara iyileştirme, çıkmış göz iadesi, sakal-saç tedâvîsi, parmaklarından su akıtma, avuç toprak savaşı
- Felsefe-Mukayese: Friedrich Nietzsche — “Tanrı öldü” tezi; üstün insan kavramı; Helenizm — Herakles, Afrodit (Tanrı krallar/tanrıçalar); Hitler ve üstün Alman ırkı; Cumhûriyet ilk yılları “üstün Türk ırkı”
- Tarihî Vesîka Yıkımı: Suûd-Vahhâbî’nin Mekke-Medîne-Cennetü’l-Bakî’deki yıkımları; İbn-i Üc; Hendekçilerin Diyarbakır surun içindeki sünnî medreseleri yakışı; Süleyman Mâbedi-Mescid-i Aksa-Bağdat-Şam yıkımları
- Tasavvuf Istılâhları: İnsân-ı kâmil, üstün insan, hayal-suret-mahşer, ayağına sâbite, ilm-el yakîn-ayn-el yakîn-hakk-el yakîn, sevgi-hürmet, içtihâd hürriyeti, kötülük südûru
Sohbetin Özeti
2017 Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisinin 4. oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; “kişi sevdiğiyle berâberdir” hadîsi üzerinden sevginin amelin yetersizliğini telâfi eden bir vesîle olduğunu, Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’sinden “gönülde yer tutan her hayal mahşer gününde sûrete bürünür” beytinin tasavvufî yorumunu, hayalin “ayağına sâbite”de zaten sûrete büründüğünü ve iyi düşüncenin de iyi amel gibi sevap kazandırdığını, Hz. Peygamber’in “ben arkamı da görürüm” hadîsi üzerinden 6 yöne odaklanmanın insan kemâlinin zirvesini gösterdiğini, sûfî için kötü düşünmenin haramlığını ve “Allâh kalbinizden geçenlerden sizi sorumlu tutmaz” âyetinin nesh meselesini, Türkiye’de İslâm’da cinsel eğitimin tabu hâline getirildiğini ve Hz. Âişe’den nakledilen “devsiz nikâh nikâh değildir” hadîsi ile Resûlullâh’la teninin teminizi değdiği rivâyeti üzerinden Ali Rıza Demircan Hoca’nın “İslâm’da Cinsel Hayat” kitabının önemini, sûfînin kendi şeyhini Geylânî/Rufâî/Mevlânâ’dan üstün görme küstahlığının cahillik olduğunu, içtihâdın tartışıldığını ama şahsın tartışılmadığını, İmâm-ı A’zam’ın Emevî devleti’nin “Kur’ân mahlûktur” fetvâsına karşı şehit oluşunu, Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözünün Helenistik kökenini (Herakles, Afrodit) ve Hitler’in üstün Alman ırkı ile Cumhûriyetin ilk yıllarındaki “üstün Türk ırkı” fikrinin paralelliğini, insân-ı kâmilin “üzerinden kötülük südûr etmeyen kimse” şeklindeki gerçek tarîfini ve “çok ibâdet eden” şeklindeki yanlış anlayışı, Hz. Peygamber Efendimiz’in tükürükle yara iyileştirme-parmaklarından su akıtma-Davûd’un sapan taşı-Süleyman’ın hayvan dilini bilmesi gibi mu’cizelerinin “ümmî peygamberlerin Cenâb-ı Hakk’ın ilim sıfatının üzerinde tecellîsiyle” gerçekleştiğini, Vatikan-Papa-keşiş-budanın “Tanrı adına iş yapan oğul” konumunda olduğunu ve İslâm’da din adamlığının olmadığını, Suûd-Vahhâbî zihniyetinin tarihî vesîkaları nasıl yıktığını ve Diyarbakır’da hendekçilerin sünnî medreseleri yakışını, üstün insanın mevcut sistemler için kaos olduğunu ve sûfîlerin niçin kapitalizm-zinâ-fâiz-eşcinsellik konularında soru sorduğu için yok edilmek istendiğini, Batı aydınlanmasının “kilisenin geri çekilmesi” olduğunu ve bu sürecin Osmanlı’da rakı fabrikaları-cübbe yasağı ile başlayıp Cumhûriyet’le devâm ettiğini ve İslâm’da hiçbir zaman Tanrı’nın ölmediğini-kemâlatın sonu olmadığını tafsîlâtlı bir şekilde açıklamıştır.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 4. Karabaş-i Velî Tekkesi 2017 Sohbeti | Video: YouTube | Playlist: 2017 Karabaş-i Velî Tekkesi
Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri