2017 Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisinin 6. oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; meşhûr “aramakla bulunmaz lâkin bulanlar arayanlardır” sözünü Hadîs-i Kudsî ile taçlandırarak “arayan bulur, bulan tanır, tanıyan sever, seven âşık olur, o bana âşık olursa ben de ona âşık olurum” hadîsini şerh ettiğini, Tanrı arama fıtratının bütün insanlarda var olduğunu ve “elestü bi rabbiküm” mîsâkına dayandığını, dînin Âdem’den itibâren İslâm olduğunu, insanın varlığın incisi olarak Allâh’ın halîfesi konumunda bulunduğunu, Hilton-Zemzem otellerinden namaz kılan “mübârek” kıssasını tekrarlayarak Müslümanların kapitalizm-lüks-şatâfâtın esiri hâline gelişini, “Sufi söylemediği müddetçe insanlar irdelenmez” gerçeğini ve İbn Arabî’nin “sizin taptığınız Allâh benim ayağımın altındadır” sözünün bin yıldan beri Avrupa kürsülerinde tartışıldığını, “küfür örtmek demektir, her an küfür üzerinden yenilenmezsek bayatlamış olarak kalırız” hakîkatini ve “ey iman edenler iman ediniz” emrinin günde kaç sefer yenilenmesi gerektiğini, ehl-i keşf vel vücûdun perdelerden geçişini, Cenâb-ı Hakk’ın her an bir şe’n üzerinde olduğunu ve sâlikin her nefes hayret makâmında bulunması gerektiğini, kalp deryasında 70.000 zulüm perdesinin çayın bir bardakta dahi aynı tat olmaması gibi her dem değişen tecellîyâta işâret ettiğini, “Allâh’ı ancak Allâh bilir” hakîkatinin Hz. Muhammed Mustafâ’nın varlığın içerisinde Allâh’ı en iyi bilen olduğu hakîkatine bağlandığını ve “Onun öyle olmadığı hâlde sonradan oldu” şeklindeki algının küfrün özü olduğunu tafsîlâtlı bir şekilde açıklamaktadır.
Allâh: “Aramakla Bulunmaz Lâkin Bulanlar Arayanlardır” — Hadîs-i Kudsî ile Taçlandırma
Sohbetin başında Efendi hazretleri sûfîlerin meşhûr sözünü zikreder: “Aramakla bulunmaz lâkin bulanlar arayanlardır.” Bu söz bütün sûfîlerin distur edindiği bir kâidedir. Ama Efendi hazretleri bunu çok daha ileri bir noktaya — Hadîs-i Kudsî’ye — bağlar: “Arayan bulur, bulan tanır, tanıyan sever, seven âşık olur. O bana âşık olursa ben de ona âşık olurum. Ben ona âşık olduğumda gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı, söyleyen dili olurum. Benimle görür, benimle duyar, benimle tutar, benimle yürür, benimle konuşur.” Bu Hadîs-i Kudsî’yi tamamlayan başka bir hadîs vardır: “Onun canını ancak ben alırım. Ve onun pahası — yâni karşılığı — ancak bana âittir.”
Efendi hazretleri “aramakla bulunmaz” ifâdesinin niçin söylendiğini açıklar: “Bu ‘aramakla bulunmaz’ dediği şey, materializmi batırmak ve aklı ilâhlaştırmanın önünü kesmektir. Aklı ilâhlaştırmanın önünü kesmektir.” Bu söz bize bir paradoksla — havf ve recâ noktasında durmayı, korkuyla ümît arasında olmayı — öğretir. Ama netîcede dervişe verilen ders şudur: “Aramaya çıkmamız lâzım. Onu bulmamız lâzım.”
Tanrı Arama Fıtrîdir: “Elestü Bi Rabbiküm” Mîsâkı
Bir derviş İbn Arabî hazretlerinden alıntıyla bir suâl yöneltir: “Tanrıyı nasıl bulabilirim?” Efendi hazretleri önce bir tasnîf yapar: “İnsan olduğunun farkında olan insanlar, kimisi insan olduğunun farkında değil henüz. İnsan olduğunun farkında olanlar bu dünyâya âit olmadıklarını görüp kendilerince derinleşme ihtiyâcı duyarlar.” Yâni Tanrı arama, ilk önce “ben bu dünyâya âit miyim, yoksa daha derin bir hakîkate mi âitim?” sorusundan başlar. İnsan bu soruyu sormazsa hayvandan bir farkı kalmaz; “hayvan gibi yer-içer-cinsel ilişkiye girer-uyur ve ölür.”
Efendi hazretleri Batı’nın insanı târîfini eleştirir: “Batı insanı ‘konuşan hayvan’ diye târîf eder. Bizde de bu Batı târîfini sorgulayıp doğru kabûl eden insanlar çıkmıştır. Ama bu doğru değildir. İnsan yeryüzünde Allâh’ın halîfesidir. İnsan sâdece konuşan bir varlık değildir. Cenâb-ı Hakk’ın esmâî sıfatının tecellî ettiği — ister farkında olsun, ister olmasın — varlığın nâdide bir çiçeğidir. İnsan var ise varlık âlemi kıymetlidir; insan yok ise varlığın hiçbir anlamı yoktur.”
Tanrı arama fıtratının kaynağı Efendi hazretlerine göre “elestü bi rabbiküm” mîsâkıdır: “Cenâb-ı Hak rûhları yarattı, rûhları yarattıktan sonra onlara sordu: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ Rûhların hepsi de ‘belâ’ (evet, sen bizim Rabbimizsin) dedi. Bu, Yeni Ahid, İncîl, Eski Ahid, Tevrât, Zebûr ve Âdem’den itibâren bütün peygamberlerin ve nebilerin kabûl ettiği bir inanıştır. Hattâ siz Doğu’nun daha uzağına, Uzak Doğu’ya kadar gitseniz ve hangi inanış felsefesine uğrarsanız uğrayın, dilleri farklı da olsa aynı anlayışı size söyleyeceklerdir.”
Efendi hazretleri çok büyük bir târihî hüküm koyar: “Çünkü din Âdem’den itibâren İslâm’dır. Kaçıncı Âdem olursa olsun, hangi Âdem olursa olsun — ister ilk yaratılmış olan Âdem aleyhisselâmdan itibâren olsun, ister sonradan gelen Âdemler olsun — sizler de Âdemsiniz. Âdem olmayan hiç kimse yok, kadını-erkeği Âdem. Eğer Âdem olabildiyse nûr hâlâ nûr.” Bu, bütün dinlerin temelinde aynı tevhîd inancının olduğunu, sâdece dillerinin değiştiğini gösteren bir tasavvufî tezdir.
İnsan Varlığın İncisi: Allâh’ın Halîfesi
Efendi hazretleri insanın varlık âlemindeki konumunu çok kıymetli bir teşbîhle açıklar: “Varlık âlemi dediğimizde Allâh’ın zâtının dışındaki Allâh’tan südûr eden her ne var ise varlık âlemidir. Bu varlığın tâcı, tahtı, en kıymetli hazînesi insandır. İnsandır Cenâb-ı Hakk’ı arayacak olan, insandır Allâh’ı bilecek olan, insandır Allâh’ı sevecek olan.”
Hatta insan olarak günâh işleyenin bile kıymeti vardır: “İnsandır Allâh’a sırtını dönecek olan, insandır Allâh’tan sırtını döndükten sonra yeniden Allâh’a yönelecek olan, insandır günâh işledikten sonra tövbe edip yeniden Allâh’a yüz sürecek olan, insandır ne kadar günâh isterse işlesin tövbe ettiğinde tövbesini kabûl edecek olan bir Allâh’a inanan.”
Buradan çok şâir bir hüküme ulaşır: “İnsan varlığın incisi hükmündedir. Varlığı bütünüyle bir okyanus gibi görseniz — ki öyledir — o okyanusun içerisinde en nâdide inci insandır. Konuşan kedi de bulursunuz, konuşan kuş da bulursunuz, ama o konuştu diye Allâh’ı bilmez. Sâdece insansa, manevî bir derinliği, kendini tanımaklı olan bir varlık ise — ‘beni böyle yaratan var’ deyip arar bulur.”
Hilton-Zemzem Otellerinden Namaz: Müslüman Şatâfatı
Efendi hazretleri kapitalizmin Müslümanları nasıl boğduğunu yine vurgular: “Dünyâ üzerindeki bu vahşi kapitalist sistem insanlara bütün soruları sormaya müsâade etmez. Almanya’da Hans da bunu soramaz, Amerika’daki George da soramaz, Müslüman dünyâsındaki Ahmet de soramaz. Sebep? Hepinizi de boğazından yakalamış. Yemekten, içmekten, seks yapmaktan, giyinmekten, modadan yakalamış sizi.”
Efendi hazretleri kendi cemaatine de sorar: “Sabahleyin kalktığınızda namaz mı, abdest mi, oruç mu, ne kadar bir fazîletlilik, ne kadar bir erdemlilik onu mu düşünüyorsunuz? Yoksa kahvaltıyı nerede yapalım onu mu düşünüyorsunuz? Yattığınız yerde ‘ne yiyeceğiz bugün sabah kahvaltısını?’ diye düşünüyor musunuz? Ya akşamdan bir şey incelediniz, araştırdınız, kafanız orada kaldı, onun üzerinde mi duruyorsunuz? Kendinize bakın — kendinize baktığınızda kendi derinliğinizi ve kendi entelektüelliğinizi de göreceksiniz.”
Hac’da Hilton’dan Namaz Mübarekleri
Efendi hazretleri Hac-Umre’deki “mübârek” gözlemini tekrarlar: “Normal hac yaparken Hilton’un terasından namaza duruyorsa Müslümanlar, Beytullâh’ın hemen dizinin dibinde devasa yükselen otellerden — otel lobilerinden — namaza duruyorsa Müslümanlar, bunları düşünmesini bekleyemezsiniz. Önce oteldeki yemekleri soruyorsa, Müslümanlardan bir derinlik beklemeniz mümkün değil. Oradan alacak olduğu tesbihi araştırıyorsa önce, Beytullâh’ın Rüknü’l-Yemânî’sini, Hacer-i Esved’in olduğu yeri, Rüknü’l-Irâkî’yi bilmiyor — ama tesbihler nerede satılıyor, en iyi alışveriş nerede onu biliyorsa, Müslümanlardan bu derinliği beklemek mümkün değil.”
Çok çarpıcı bir kıssa: “Birisi bana dedi ki: ‘Yâ ben dedi mübareğin yanına götüreyim seni dedi.’ ‘Ben geleceğim mübareğin elini öpeceğim ziyâret edeceğim’ dedim. Ama kendi kendime düşündüm: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri sağ olsaydı Hilton’un kapısından içeri girer miydi? Hz. Ebû Bekr, Ömer, Osmân, Ali, Şâh-ı Nakşibendî hazretleri acaba Hilton’un kapısından içeri girer miydi? Orada hac-ömre yapar mıydı? Kaldı arkadaş!” Bu sorgulamalar Müslümanın derinliğini ölçen ölçütlerdir.
Avrupa’daki Mercedes işçisi misâli de aynıdır: “Avrupa’da işten çıkıp gidip bir bira, yanına bir patates kızartması cips. Sonra yarı sarhoş bir şekilde eve yat, sabahleyin saat 4.30’da kalk. Mercedes fabrikasına tekrar koşa koşa git. Elinde sefer tası veyâ soğuk sandviçle. 1000 metroyla in git, 4 saat çalış, sandviç ye, 4 saat daha çalış. Sonra çık, 1000 metroyla mahallene, barda yine bira, eve git tekrar yarı sarhoş bir şekilde yat. Bundan bu entelektüelliği ara!” Bu hayat tarzı ne New York’taki bir sıradan vatandaşa, ne de Türkiye’deki bir ortalama Müslümana Tanrı arama fırsatı vermez.
Sûfî Söylemediği Müddetçe İnsanlar İrdelenmez
Efendi hazretleri sûfînin târihî vazîfesini vurgular: “Tarîh boyunca bunu hep sûfîler düşünmüşler. Birisi gelmiş onların kulağına fısıldamış ‘ara!’ Birisi gelmiş uçuk bir laf söylemiş. Onların uçuk laf söylemesi insanları irdelemek, ırgalamak, kendine getirmek içindir.” Hallâc-ı Mansûr “Ene’l-Hak” demiş — herkes taş atmış. Ama dememiş olsaydı hiç kimse sorgulamayacaktı, hiç kimsenin umurunda değildi hiçbir şey. Attığı taşın dalgası bugüne kadar geldi.
İbn Arabî hazretlerinin meşhûr sözü: “Sizin taptığınız Allâh benim ayağımın altındadır.” Efendi hazretleri bunu nakleder: “Yer yerinden oynadı. Kaç yıl geçti? Bin yıl geçti. Değişti mi bir şey? Değişmedi. Ben Karabaş-i Velî tekkesinde ‘sizin inandığınız Allâh yok’ dedim. Birisi çıkıp da ‘var’ demedi. Demek ki toplum içerisinde o günkü zaman içerisinde çılgının birisi çıkıyor bir şey söylüyor — kim söylüyor bunu? Sûfî söylüyor. Herkes taş atıyor ona. Bana birisini gösterin bir taş atsın, dalgası hep ebediyen gidecek olsun.”
Efendi hazretleri çok mühim bir misâl verir: “Mesnevî bahsediyor Hallâc-ı Mansûr’dan; kendisinden sonra gelen bütün sûfîler bahsediyor. Yetmiyor — Muhammedîlerin konuştuğu yetmiyor: İsevîler konuşuyor, Mûsevîler konuşuyor, Hindular konuşuyor, Oso konuşuyor, Avrupa konuşuyor, Amerika konuşuyor. Herkes konuşuyor. Bir taş atıyor — bin yıl üzerinden geçmiş. Doğrudur-yanlıştır ayrı bir şey; seni ırgalamış-irdelemiş. New York’ta kürsü kurmuşlar, Londra’da kürsü kurmuşlar, Berlin’de kürsü kurmuşlar — İbn Arabî araştırma kürsüleri. 500 yıldan beri Avrupa İbn Arabî’yi konuşuyor. Biz kendi değerimizi konuşmaktan korkuyoruz.”
“Küfür Örtmek Demektir”: Her Nefes İmânı Yenilemek
Efendi hazretleri “küfür” kelimesinin asıl kök anlamına atıf yapar: “‘Kâfir’ ‘örten’ demektir. Her an küfür üzerinde olmazsa nasıl imânını tazeleyeceksin? Allâh her an bir şe’n üzerinedir. Sen o şe’nin üzerinde misin, bayatlamadın mı? Bayatladıysan bir önceki şe’nde kaldıysan eskidin — küfür örttün.”
Efendi hazretleri çok çarpıcı sorular sıralar: “Hiç öyle düşündünüz mü? Kaç günlük Allâh inancını yiyorsunuz siz? Ekmek bile fırından çıktıktan sonra bayatlıyor. Senin düşüncen bayatlamadı mı? Senin imânın bayatlamadı mı? Âyet-i Kerîme var: ‘Ey iman edenler, iman ediniz!’ Günde kaç sefer iman ettin? Kimin dîni üzerindesin — babanın mı, annenin mi, mahallenin mi, köyün mü, kentin mi, devletin mi? Kim öğretti, kimin Allâh’ına iman ettin? Kalbinden gelen bir fevezân var mı ki Allâh ile alâkalı?”
Yenilenmenin nasıl olacağını da açıklar: “‘Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lâzım’ demiş Hz. Mevlânâ. Sen yeniden iman ettin mi? Yoksa dünkünü mü arıyorsun? Dünkünü arıyorsan geçti, kendisini değiştirdi — o dünkü değil. O zaman kendini değiştirmen lâzım. Kendini değiştiremiyorsan sen eski tanrı inanışında kaldın. Putberesten farkın var mı? Kafanda Allâh’ı putlaştırdın koydun oraya. O Allâh’a tapınıyorsun. Put o değiştirdi kendini. Sen görünen putu arıyorsun — bırak görünen putu. Sen asıl içindeki putu yık. Sufilik içindeki putu yıkmaktır önce.”
70.000 Hicâb Perdesi: Ehl-i Keşf vel Vücûd’un Yolu
Efendi hazretleri İbn Arabî hazretlerinden bir alıntıyla devâm eder: “Cevaplarının doğruluğunu başarılı bir şekilde teyit edenleri ‘ehlü’l-keşf ve’l-vücûd’ olarak adlandırır. Onlar kendileriyle Rableri arasındaki perdenin ötesine geçen ve onun huzûruna ulaşabilenlerdir. Geçtikleri bu yol herkese açıktır.”
Bu yol şudur: “Yolumuzda mücâhede edenlere yollarımızı açarız” (Ankebût 69) âyetinin tatbîki. Allâh’ın ihsânına erişmek yoldur — bu ancak Allâh’ın ihsânının kabarmasıyla alâkalıdır. Ama o ihsânı coşturan, o ihsânı kabartan, o ihsânı velveleli hâle getiren kulun kendisidir. O hep önce zikrullah, ardından hep teşbîh, ardından hep tenzîh ile gider. Ve her teşbîhi ‘bu değil’ diyerek tenzîh eder. Her teşbîhi tenzîh eder; öyle bir hâle gelir ki artık tenzîh edilecek perde kalmaz hâle gelir.”
Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin meşhûr hadîsi: “Mü’minin kalbinde 70.000 perde vardır. Zulümât perdesidir, zulüm perdesidir, karanlık perdedir bu. Bu perdeler aralanmadıkça o mü’min ehl-i keşf olmaz. Onun perdesi gönlündedir. Gözde gibi konuşulur ama o da gönlündedir. Kalptedir o perde. O perdenin aşılması zikir, teşbîh ve tenzîh iledir.”
Allâh Her An Bir Şe’n Üzerindedir
Bu hicâblar arasında Cenâb-ı Hak hep değişmez bir şekilde iş üzerindedir: “O her an bir iş üzerindedir. O her an bir şân üzerindedir. O her an bir padişâhlık üzerinedir. O her an bir şeyi yaratır, bir şeyi yok eder, bir şeyi var eder, bir şeyi değiştirir. O her an, ama her an, her şeyi hep değiştirir. Ve sen yorulmak bilmeden, durmak bilmeden, uyku tanımadan — sen uykunda da o keşf üzerine olursun. Bir tarafın uyur, bir tarafın uyumaz hâle geldiği anda keşf sana bulaşmıştır.”
Hz. Peygamber’in örneği verilir: “Hani gelirler Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin başında melekler konuşur ya — Hz. Peygamber onları duyar; melekler der ki ‘bunun normalde uyur göründüğüne bakma, bu aslında uyanıktır.’ Bu keşf ehlidir. İşte o kimse o zaman Allâh’ı tanıma noktasında belli bir mesafe etmiştir.”
Sonunda perde kalkınca tenzîh ile teşbîh ortadan kalkar: “Artık o teşbîh de etmez, tenzîh de etmez. Yâni onun artık gördüğü Hak’tan başka bir şey değildir. Onun duyduğu Hak’tan başka bir şey değildir. Artık o tenzîhi atar, teşbîhi atar — o zikir ve hamd üzerine olur. Çünkü yolun başı zikirdir, yolun sonu da zikirdir. Ve hamd bu noktada onun değişmeyen sığınağıdır.”
Sûfînin Hamdi: Ekmeğe Değil Allâh’ı Tanımaya
Efendi hazretleri sûfînin hamdinin sıradan kişinin hamdinden nasıl farklı olduğunu açıklar: “Artık o yediği suya hamd etmez. Sen suya hamd edersin, sen şekere hamd edersin. Sen hayatına hamd edersin, sen çocuğuna hamd edersin, sen arabana hamd edersin. Sen Allâh’ın sana verdiği dünyâlıklara hamd edersin. Ama ârif-i billâh Allâh’ı tanıma ve bilmeye hamd eder. Onun hamdi Allâh’ın ilmiyle alâkalıdır.”
Ârifin hamdinin gerçek mâhiyeti: “O O’nu görmek, O’nu duymak, O’nu işitmek, O’nunla konuşmak, O’nun sevgisini, O’nun muhabbetini, O’nun düstûrunu, O’nun aşkını kalbinde hissetmek ister. O buna hamd eder. Onun hamdi ile senin hamdinin arasında fark vardır.”
Buğday-ekmek-öküz misâliyle: “Sen ekmeğe-buğdaya hamd edersin. O ekmeğin ve buğdayın hayâl olduğunu bilir. Ekmek önüne gelinceye kadar neredeydi? Buğdaydan önce neydi? Ottu. Ottan önce neydi? Tohumdu. Otun bir hükmü var mı? Olmazsa buğdayın nasıl hükmü olacak? Bugüne kadar bir öküz yemişiz değil mi? Bir insan yemiştir. Nerede bu öküz yâ? Yediğimiz etlerden bir öküz olur mu? Hani öküz nerede? Yok. Yok mu yedik biz yoksa? Altı-üstü olmayana hamd etmişiz biz!”
Padişâh sarayı temsîli: “Kimisi padişâhdan gelecek olan yemek kazanlarının gözünü dikmiş. Kapıda kazan bekliyor. Birine sorsalar ‘sen ne bekliyorsun?’ ‘Ben padişâhın huzûruna çıkmak için bekliyorum. Yemek kazanları her sabah yemek kazanına alan gidiyor. Alan gitti, alan gitti, alan gitti — biri kaldı orada. Sen ne bekliyorsun? Ben onun huzûruna çıkmak istiyorum. Ben her gün bu yemekleri vereni görmek istiyorum. Ben yemek almaya gelmedim. Ben kazan taşımaya da gelmedim. Yâ ben o padişâhın cemâlini seyretmeye geldim.’ O da dese ki: ‘Cemâlimi gören sarayımdan dışarı çıkamaz. Fitneye mahal verir yoksa. Hiç gördünüz mü siz saraydan dışarı çıkanı?'”
Hayret Makâmı: Şaşkınlık Değil, Bilmenin İdrâki
Efendi hazretleri İbn Arabî’nin “hayret makâmı” tanımına döner: “Tanrı’yı bulmak hayrete düşmek demektir. Fakat bu insanın kendisini kaybedip yolunu bulamayacak hâle gelmesinin şaşkınlığı değil, hem Tanrı’yı bulup bilmenin hem de bulamayıp bilmemenin hayret hâlidir.”
Efendi hazretleri ekler: “O kimse hep hayrettedir artık. Aslında bu ‘bilmeme hayreti’ değildir; bir an önceki bildiğinin eskimesinin hayretidir.” Şelale temsîliyle açıklar: “Bir şelale düşünün, dibinde dursanız — oradan geçen bir çöp tanesini bir anda görebilirsiniz, bir sefer görürsünüz onu. İkinci sefer göremezsiniz. Varlığın üzerindeki tecellîyât böyledir. Bu şelaleyi sudan çıkarın, nûr hâline getirin, hayal edin — bu şelalenin Cenâb-ı Hakk’ın kendi zât-ı ilâhiyesinden çıkan bir ilim olarak görün.”
Padişâh çay kıssası ile pekiştirir: “Padişâhın özel bir kapısı var. Bu özel kapısından âriflere ayrı ihsânlar var. Padişâhın şânına yakışır mı her gün kuru fasülye vermek? Yakışmaz. O her gün yeni yemek veriyor. Hattâ her yemek yiyen her an değişik yemek yiyor ve değişik lezzet alıyor. Enteresan, herkes bir yere toplansa dahi herkes aynı tadı almıyor. Herkes aynı pirinçten yiyor ama aynı pirinci yemiyor. Hepiniz çay içiyorsunuz, hepinizin çayı birbirine benziyor — aynı çay değil. Sizin körlüğünüzden aynı görüyorsunuz; hepiniz ayrı ayrı çay içiyor. Ve her içtiğiniz çayın ayrı bir özelliği var, ayrı bir tat var. Bir bardak sonrası da aynı değil.”
Buradan Efendi hazretleri büyük bir hükme ulaşır: “Çayı çorbayı dahi aynı vermeyen O, ilmini aynı verir mi? Vermez. O zaman O perdeden perdeye hep değişkendir. Sen ‘hep daha da, hep daha da’ diyeceksin. O her dâim öyle yapıyor. Hep daha da diyeceksen, hepsini bu mânâda besleyecektir. Ve perde sonsuz olacaktır. Ve o kimse de her dâim kendince hayret makamında oturacaktır.”
Hayret ile şaşkınlık arasındaki ince fark: “Bu hayret makamı İbn Arabî’nin dediği gibi şaşkınlık değildir. Şaşkınlık ayrıdır, hayret ayrıdır. Aptallık ayrıdır. Ârifler ne şaşkındır ne aptaldır. Onlar hayrettedir hep.”
“Allâh’ı Ancak Allâh Bilir”: Sûfî Sözünün Ontolojik Temeli
Sohbetin kalbinde yer alan büyük sûfî sözü: “Allâh’ı ancak Allâh bilir.” Efendi hazretleri bunu açıklar: “Hiçbir şey var olmadan bilinemez. Sıkça söylenen sûfî sözünde olduğu gibi: ‘Allâh’ı ancak Allâh bilir.’ Allâh’ın bildiği Allâh ‘Allâhlık hâli’dir. Allâhlık hâlinin en büyük, en olgun, kemâlermiş, en yüksek derecedeki tecellîyâtı Hz. Muhammed Mustafâ’dır. O insanların arasında — varlığın içerisinde — Allâh’ın Allâhlık hâlini bilmekte en yüce mertebededir.”
Sıralama: “Ondan sonra da Allâh’ın velî kulları gelir. Tirmizî’nin, İmâm Ahmed b. Hanbel’in, Hâkim’in naklettiği — Cenâb-ı Hakk’ın ‘kırklar’ın içerisinde olan zamânın kutbu, Hadîs-i Şerîflerin metinlerinde ‘ebdâl’ olarak geçen, her dönemin ebdâllarının içerisinde bir kutub vardır. Bu kutub da o günkü insanların içerisinde Allâh’ın Allâhlık hâlini en fazla bilen odur.”
“Allâhlık Hâli” Kavramı
Efendi hazretleri bu sıra dışı kavramı açıklar: “Şimdi tabî dilimi fark etmişsinizdir — ‘Allâh’ın Allâhlık hâli’ olarak. Çünkü Cenâb-ı Hak meşhûr Hadîs-i Kudsî’de ‘ben bilinmez idim’ diyor. ‘Ben bilinmez idim’ denilen hâlini biz bilmiyoruz. Cenâb-ı Hak da burayla alâkalı bir bilgi vermiyor zâhir mânâda. Hadîs-i Kudsî devâm ediyor: ‘Bilinmekli istedi.’ Onun bilinmekli istemesi Allâhlık hâlidir.”
Yaratışın akışı: “‘Ve bir şey yarattı.’ O yarattığı şey de O’nu bildi. Onu yaratır yaratmaz O’nu zikretti — O’nu teşbîh etti, O’nu tenzîh etti. Bu varlığın başlangıcı olan ‘kendi rûhumdan ve nûrumdan üfledim’ dediği Hz. Muhammed Mustafâ’nın sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin rûhâniyeti ve nûrâniyeti — varlığın başlangıcı, varlığın evveli, peygamberlerin evveli ve âhiri.” Yâni Nûr-u Muhammedî bütün varlığın ilk yaratılışıdır; ve o, Cenâb-ı Hakk’ı yaratıldığı andan itibâren tanıyıp zikreden tek varlıktır. “Eğer varlık olmamış olsaydı Allâh’ı bilme-tanıma da olmayacaktı. Hattâ Allâh’ın Allâhlık hâlinin de bir anlamı olmayacaktı.”
Küfrün Özü: “Allâh Sonradan Oldu” Algısı
Efendi hazretleri sohbetin en hassas noktalarından birinde “küfür”ün asıl sebebini açıklar: “Bunu bütün herkes anlarken-algılarken sanki bu tecellîyâtın bir zaman içerisinde oluyormuş gibi algılıyorlar. Bunu bir zaman içerisinde oluyormuş gibi algılarsanız küfürdür bu. Asıl küfür budur. Küfrün özü-aslı budur.”
Yâni bizler “Allâh bir önceki çıttta bilinmez idi, sonra dedi ki bilineyim, yarattı” diye düşünüyoruz. Ama bu tamâmen yanlıştır: “Bu normalde bilinmez idi. Bilinmez idi ile bilinirlik arasında bir hayâl perdesi var — bunu ayrıştırma açısından söylüyorum. Siz bilinmezliği beyninizin içi fiiliyatınızda bilinirlik olarak düşünün. Beyninizin içerisindeki bir fiiliyatın oluşması, oluşturulması ne kadar kısa bir birimde olur — saniyenin altında. Ya normalde aslında o kadar çok hızlı çalışır ki beyniniz.”
Bu bizim algımızdır; Cenâb-ı Hak için “önce”-“sonra” yoktur. Allâh’ın sıfatları sonradan oluşmaz: “Allâh sonradan görmez. Allâh sonradan duymaz. Allâh sonradan tutmaz. Allâh’ın sıfatları sonradan oluşmaz. Elma gibi değildir, erginleşmez sonradan. O öyledir aslında. Ama biz perdeliyiz.” Bu, kelâmın “kıdem-bekâ-vâcibu’l-vücûd” sıfatlarının tasavvufî tatbîkidir — Allâh’ın bütün sıfatları ezelî ve ebedîdir; sonradan oluşan-değişen hiçbir şey yoktur.
Efendi hazretleri sohbeti bağlar: “O gören gözdür. O duyan kulaktır. O tutan eldir. O söyleyen dildir. O yürüyen ayaktır. Aslında herkes konuşurken O’nunla konuşur. Onsuz bir şey yapmak, bir şeyin oluşması mümkün değildir. O çünkü her an, her bir iştedir. Ama varlık kördür. Sizin gök gördüğünüz, deniz gördüğünüz, su gördüğünüz, tahta gördüğünüz şey bundan ibârettir. Ve varlığın içerisindeki vücûd bulmuş her ne var ise hepsi de O’nunla görür, O’nunla yaşar, O’nunla tutar. Ama perdeli olduğundan ‘ben tuttum’ der. Şurası da perdeli olduğundan dolayı der ki: ‘Hiçbir şey yok idi, sonra bir şey yaratmaya karar verdi.’ Bu Allâh için mümkün değildir. Böyle inananlar küfür üzerindedir.”
Sohbetin sonunda Efendi hazretleri yine Yûnus Emre’nin meşhûr şiirine döner ve “Vah Yûnus, vah! Buradan devâm edeceğiz, selâmün aleyküm” diyerek sohbeti bitirir.
Sohbetten Çıkan Ameli Dersler
- “Aramakla bulunmaz lâkin bulanlar arayanlardır” — sûfîye verilen ders aramaya çıkmaktır
- Hadîs-i Kudsî: “Arayan bulur, bulan tanır, tanıyan sever, seven âşık olur”
- Tanrı arama fıtrîdir — “elestü bi rabbiküm” mîsâkına dayanır
- Din Âdem’den itibâren İslâm’dır; dilleri farklı olsa da bütün inançlar aynı mîsâka döner
- İnsan varlığın incisidir, Allâh’ın halîfesidir — sâdece “konuşan hayvan” değildir
- Hilton’dan-Zemzem’den namaz kılan müslüman şatâfat-lüks-kapitalizm esiri olmuştur
- Sûfî söylemediği müddetçe insanlar irdelenmez — Hallâc, İbn Arabî gibi taş atanlar olmazsa kimse sorgulamazdı
- “Küfür örtmek demektir” — her nefes imânı yenilemezsen bayatlamış olursun
- “Ey iman edenler iman ediniz” — bu emir günde kaç sefer yeniledin mi?
- Mü’minin kalbinde 70.000 zulüm perdesi vardır — bunlar zikir-teşbîh-tenzîh ile aşılır
- Cenâb-ı Hak her an bir şe’n üzerindedir — sâlik her nefes bu şe’ni takip etmelidir
- Sûfînin hamdi ekmeğe-suya değil, Allâh’ı tanımaya yöneliktir
- Hayret makâmı şaşkınlık değildir — “bir an önceki bildiğinin eskimesinin hayreti”dir
- “Allâh’ı ancak Allâh bilir” — bu varlık-bilgi (ontolojik) mes’elesidir; en fazla bilen Hz. Muhammed Mustafâ’dır
- “Allâh sonradan oldu” diye düşünmek küfrün özüdür — Allâh’ın sıfatları ezelîdir, sonradan oluşmaz
Bibliyografya — Zikredilen Kaynaklar
- Kur’ân-ı Kerîm: “Elestü bi rabbiküm” mîsâkı (A’râf 172); “Yolumuzda mücâhede edenlere yollarımızı açarız” (Ankebût 69); “Ey iman edenler iman ediniz” (Nisâ 136); “Hiçbir şey O’nun zikrini değiştirmez”
- Hadîs-i Kudsî ve Hadîs-i Şerîfler: “Arayan bulur, bulan tanır, tanıyan sever, seven âşık olur, o bana âşık olursa ben de ona âşık olurum, gören gözü-duyan kulağı-tutan eli-yürüyen ayağı-söyleyen dili olurum” (Hadîs-i Kudsî); “Onun canını ancak ben alırım”; “Ben bilinmez idim, bilinmekliğimi istedim” (Kuntu kenzen mahfiyyen); “Mü’minin kalbinde 70.000 perde vardır”; ebdâl-aktâb-kutub hadîsleri (Tirmizî, Ahmed b. Hanbel, Hâkim); Hz. Peygamber’in “uyur göründüğüne bakma, bu uyanıktır” (uyku hâli)
- İbn Arabî: Tanrıyı bulmak konusu — el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, Fusûsü’l-Hikem; “ehlü’l-keşf ve’l-vücûd”; “sizin taptığınız Allâh benim ayağımın altındadır” sözü; “hayret makâmı”; “perdelerin sonsuzluğu”
- Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî: “Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lâzım”
- Hallâc-ı Mansûr: “Ene’l-Hak” sözü ve bin yıldır süren tartışmalar
- Yûnus Emre Dîvânı: “Sensin bize bizden yakın…” şiirinin tekrârı; “Vah Yûnus, vah!”
- Hz. Ebû Bekir Sözü: “Anlamaktan âciz olduğunu bilmenin kendisi idrâktir”
- Akâid Kaynakları: Allâh’ın sıfatlarının ezelîliği — kıdem-bekâ-vâcibu’l-vücûd; “Allâh sonradan görmez-duymaz-tutmaz” (kelâm akâidi); İmâm-ı A’zam Fıkh-ı Ekber
- Tasavvuf Istılâhları: Allâhlık hâli, Nûr-u Muhammedî, ehlü’l-keşf ve’l-vücûd, ebdâl-aktâb-kutub-nükabâ, hicâb (70.000 perde), zulüm perdesi, şe’n, hayret makamı, ârif-i billâh, hamd-i ârifin
Sohbetin Özeti
2017 Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisinin 6. oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; meşhûr “aramakla bulunmaz lâkin bulanlar arayanlardır” sözünü Hadîs-i Kudsî ile taçlandırarak “arayan bulur, bulan tanır, tanıyan sever, seven âşık olur” hadîsini şerh ettiğini, bu sözün materializmi batırma ve aklı ilâhlaştırmanın önünü kesme amaçlı olduğunu, Tanrı arama fıtratının “elestü bi rabbiküm” mîsâkına dayandığını ve Âdem’den itibâren bütün dînlerin İslâm olduğunu, insanın varlığın incisi olarak Allâh’ın halîfesi konumunda bulunduğunu, sâdece “konuşan hayvan” tarîfinin Batı uşaklarınca kabûl edilen yanlış bir tanım olduğunu, vahşi kapitalizmin Müslümanları lüks-modaya boğarak Tanrı arama derinliğinden mahrum bıraktığını, Hilton-Zemzem otellerinden namaz kılan “mübârek”lerin trajedisini ve Avrupa’daki Mercedes işçisinin entelektüel boşluğunu, sûfî söylemediği müddetçe insanların irdelenmediğini ve İbn Arabî’nin “sizin taptığınız Allâh benim ayağımın altındadır” sözünün bin yıldan beri Avrupa’da kürsü kurularak araştırıldığını, “küfür” kelimesinin “örtmek” demek olduğunu ve her nefes imânın yenilenmesi gerektiğini, “ey iman edenler iman ediniz” emrinin günde kaç kere uyguladığımızı sormamız gerektiğini, bayatlamış imânın putberestlikten farkı olmadığını, ehlü’l-keşf ve’l-vücûdun mü’minin kalbindeki 70.000 zulüm perdesini zikir-teşbîh-tenzîh ile aşacağını, Cenâb-ı Hakk’ın her an bir şe’n üzerinde olduğunu ve sâlikin uykusunda dahi keşf üzerinde kalması gerektiğini, sûfînin hamdinin ekmeğe-suya değil Allâh’ı tanımaya yönelik olduğunu, padişâh-yemek-cemâl temsîlini, hayret makâmının şaşkınlık değil “bir an önceki bildiğinin eskimesinin hayreti” olduğunu, İbn Arabî’nin “perdelerin sonsuz olduğunu ve her anının perdelerin kalkışını temsîl ettiği” tezini, “Allâh’ı ancak Allâh bilir” hakîkatinin altında “Allâhlık hâli”nin Hz. Muhammed Mustafâ’da en yüce derecede tecellî ettiği, Nûr-u Muhammedî olarak ilk yaratılan varlık olduğu ve onun Cenâb-ı Hakk’ı yaratıldığı andan zikredip teşbîh-tenzîh ettiği gerçeğini ve nihâyet “Allâh sonradan oldu” şeklindeki algının küfrün özü olduğunu — Allâh’ın sıfatlarının ezelî bulunduğunu, “Allâh sonradan görmez, sonradan duymaz, sonradan tutmaz” hakîkatini tafsîlâtlı bir şekilde açıklamıştır.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 6. Karabaş-i Velî Tekkesi 2017 Sohbeti | Video: YouTube | Playlist: 2017 Karabaş-i Velî Tekkesi
Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri