2017 Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisinin 7. oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; Hadîs-i Şerîf’ten “ben kendime akıldan daha sevgili bir şey yaratmadım”ı şerh ederek vahiy ve emre itaat eden akıl ile dinin hükümlerinde şüphe arz eden iblisî akıl arasındaki farkı, Şeytân’ın “ben Âdem’e secde etmem” itirâzındaki ince fikri ve abdestin farzlarındaki “başı meshetme” ritüelinin akıl yürütmeye değil teslimiyete dayandığını, evlilik öncesi rüya görüntülerinin sûfîler için ölçü olmadığını, “üç görüşmede mutmain olunmazsa Allâh yolunu açık etsin” Sünnet-i Resûlullâh prensibini, Hz. Hızır-Hz. Mûsâ kıssası üzerinden kalbî akıl ile mevcut akıl ayrımını, “akıl kalpte, acıma karaciğerde, şefkat dalakta, nefes akciğerdedir” Hz. Ali sözünün bâtinî mânâsını, sûfînin sohbetin adâbına riâyet etmesi gerektiğini, kurban kesmenin sünnet ölçüsünü ve “araba kaza önlemek için kan akıtma” gibi cahilî adetlerin İslâm’la ilgisi olmadığını, Tire yolundaki “yemek yiye yiye” derviş yapma kıssasını, yola ve insanlara dair tasnîfi (kalbi marazlılar marazlıları sever, zikir ehli zikir ehlini bulur), Mahmud-u Hüdâyî hazretlerinin Üftâde’nin tekkesine yaya yürümesi menkıbesini ve Mesnevî’den “mübârek olmayan gülme lâlenin gülmesidir, ağzını açınca kalbinin karalığını gösterir” beytinin pratik tefsîrini tafsîlâtlı bir şekilde açıklamaktadır.
Akıl: “Ben Kendime Akıldan Daha Sevgili Bir Şey Yaratmadım” — Hangi Akıl?
Sohbetin başında bir derviş Mesnevî-i Şerîf’ten 718. beyit civârında bir suâl yöneltir: “Hz. Mevlânâ ‘Ben kendime akıldan daha sevgili bir şey yaratmadım’ diyor — akıl için böyle buyuruluyor. Ama biz hep ‘aklımıza uymama’ öğretisi alıyoruz. Burada kastedilen akıl nasıl bir akıldır? Uymayı reddettiğimiz akıl mıdır?” Efendi hazretleri çok hassas bir ayrım yapar:
Aklın iki veçhesi vardır:
- Vahye ve emre itaat eden akıl — Söz konusu olan akıl budur. “Senden daha güzel bir şey yaratmadım” dediği akıl bu akıldır. Vahye, Kur’ân’a ve Sünnet’e tâbîse o akıl, Allâh’ı tanıma ve bilme onun üzerinden tecellî edecektir
- Şüphe arz eden, kıyaslayan akıl — Bizim reddettiğimiz akıl budur. Dinin hükümlerinin üzerinde, îmân üzerinde şüphe arz eden akıl. Bu aklın temsîlcisi şeytandır
Şeytan’ın hatâsı ince bir fikir taşır: “Cenâb-ı Hak Âdem’i yarattı ve dedi ‘Âdem’e secde edin.’ Şeytan dedi ki ‘ben ona secde etmem.’ Niçin? ‘Ben yaratılış olarak ondan üstünüm. O topraktan yaratıldı, ben ateşten.’ Burada ince fikir var. Şeytan ‘ben senin emrine karşı gelmem’ demiyor — ‘ben Âdem’e secde etmem’ diyor. Bu, karşı olduğumuz akıl bu akıldır.”
Abdestin Farzları: Akıl Yürütme Yeri Değil
Efendi hazretleri pratik bir misâl verir: “Abdestin farzı 4: Elleri kollarına kadar yıkamak, başı meshetmek, yüzünü yıkamak, ayaklarını yıkamak. Biz buna iman ettik. Bir kimse şimdi başı meshetmeyi aklına vurursa: ‘Yüzü yıkamayı anladık temizlik, kolu yıkamayı anladık temizlik, ayağı yıkamayı anladık temizlik — başı meshetmenin anlamı ne? Temizlik mi? Değil.’ Ama Âyet-i Kerîmede ‘başınızı meshedin’ diyor. Biz burada akıl yürütmüyoruz. Biz Âyet-i Kerîmede belirlenen bu ritüele iman ettik.” Bir kimse Kur’ân-Sünnet’in hükmü üzerine mantık yürütmeye kalkarsa o aklı reddediyoruz; ama Kur’ân’a ve Sünnet’e itaat eden akılla bir zorumuz yoktur — o akıl dinin temelidir. “Akıl olmasa din zaten gerekmiyor.”
Evlilik Öncesi Rüya Görüntüleri Ölçü Değildir: Üç Görüşme Sünneti
Bir derviş “evlilik görüşmesi yapmayı düşündüğüm adamın saçlarını sapsarı ve uzun, gözlerini ise mor olarak gördüm” diye bir rüya nakleder ve Efendi hazretlerinden yorum bekler. Efendi hazretleri sert bir ölçü koyar: “Bizim kalbimiz öyle çalışan kalplerden değil. Bu tip şeyler buranın, bu muhabbetin, bu sohbetin işi değildir. Yarın öbür gün birisi başka bir rüya yazar. Burası o televizyonlardaki gibi değildir — adam duruyor, ‘bunu böyle yap’ diyen bir yer değildir. Bu din değildir.”
Efendi hazretleri evlilik için Sünnet-i Resûlullâh’ı tekrarlar: “Bir kimse evlilik görüşmesi için oturur. Erkek-kadın üç sefer konuşmaya hakları var. Otururlar, bir görüşürler. Mutmain oldular-olmadılar bir daha görüşürler. Mutmain oldular-olmadılar bir daha görüşürler. Üç görüşmeden sonra kalpleri mutmain olmadı — Allâh yolunu açık etsin herkesin. Üç görüşmeden sonra mutmain oldular — evlenebiliriz, evlenecekler. Bu kadar basit. Veyâ hiç şey değil — evlilik görüşmesi hiç yapmadılar, bir görüşte âşık oldu, gördüm tamam bitti. Selâmün aleyküm, evlendi.”
Efendi hazretleri evlenememe-geçinememe bahânelerini de kabûl etmez: “Hayvanlar geçiniyor — insanlar neden geçinmesin? Eğer ölçüleri Kur’ân ve Sünnet olursa, herkesin hakkı-hukuku-hududu bellidir. Yok durmuyor — Allâh yolunu açık etsin. Kadın-erkek hiç önemli değil. Bu ölüm değil sonu. Yeter ki taraflar Kur’ân ve Sünnet’e uysunlar. Birisi uymuyor, sen bilirsin. Karar senin.”
Efendi hazretleri evlenme arifelerine güçlü bir uyarı yapar: “Evlilikten korkmayın. Bir, evliliği zorlaştırmayın. İki, evliliklerinizi koruyun-muhâfaza edin. Üç, eşlerinizi-çocuklarınızı koruyun Kur’ân ve Sünnet târîhisinden.” “Ben babamdan böyle gördüm, ben annemden böyle gördüm” demek doğru değildir; çünkü “Senin sülale dîn mi? Senin baban dîn mi? Senin annen dîn mi? Senin sülale özel seçilmiş bir sülâle mi? Allâh size ayrı bir sülale yaptığı için dînin hükümleri sizde geçmez mi dedi?”
Kalbî Akıl ile Mevcut Akıl: Hz. Mûsâ-Hızır Kıssası
Bir derviş “Hadîs-i şerifte ‘akıl kalptedir’ diyor — buna göre akıl kalpten geride midir? Benim hep kalbimle hareket etmem doğru mudur, yanlış mıdır?” diye sorar. Efendi hazretleri çok kıymetli bir tasnîf yapar:
“Bir kimse ‘kalbimle hareket ediyorum’ dese dahi o yine akılla hareket eder. Kalbiyle hareket etmek demek şudur: O kimse görmüş olduğu rüyâya tâbî olur. O kimsenin kalbine ilhâm gelir, kalbine gelen ilhâmla hareket eder. Akıl olmayan kalbin bir mânâsı var mıdır? Bakın kalbî akıl ayrıdır, normal bir insanın aklı ayrıdır. Kalbî aklın çalışması zikrullah ile olur. Bir kimse farzı yerine getirir, nâfilelerle Allâh’a yaklaşır, Allâh’ı zikreder, Allâh’ı sever, Allâh da onu sever — o kimsenin kalbî aklı çalışmaya başlar.”
Bunun nasıl olduğunu Efendi hazretleri açıklar: “Cenâb-ı Hak onu sevince onun kalbine bir nûr verir — feraset nûru. Onun kalbine vermiş olduğu bu feraset nûruyla o kimse görür. Bu feraset nûruyla hareket eder. O zaman o kimse kalbine göre hareket ediyor denilir. Ona uymak, ona tâbî olmak zor bir şeydir.”
Hz. Mûsâ-Hızır Kıssasından Ders
Efendi hazretleri Kehf sûresindeki Mûsâ-Hızır kıssasını hatırlatır: “Hızır kalbî akla göre hareket ediyordu. Mûsâ ise normal akla göre hareket ediyordu. Normal akla göre geminin dibi delinir mi? Delinmez. Kalbî akla göre delinir. Çünkü ne? Kalbine gelen ilhâm ile yapıyor. Kalbine gelen ilhâma göre geminin dibini delmek mümkün mü? Değil. Ne diye düşünür o kimse? ‘Yâhu, gemi batar’ der. Arasındaki fark budur.” Bu, sûfîlerin “bizim usûlümüz akıl-mantık üstü değil — ama akıl-mantığın da üstüdür” demesinin temelidir.
Kur’ân’dan delîl: “‘Acı suyla tatlı suyu birbirine saldık, yakasını koyuverdik. Birbirine karışmıyor.’ Bu ne? Birisi kalbî akıl, öbürkü mevcut akıldır. Mevcut akla göre bir kimsenin işi ne burada şimdi? Gitsin mahvelde otursun, çay-kahve etsin. Kalbî akıl burada tutar insanı.”
Sohbet Adâbı: Her Yerin Bir Edebi Vardır
Sohbet esnâsında dışarıdan uğultu gelmeye başlar. Efendi hazretleri sesini biraz yükselterek konuşur ama bunu cemaate eğitim fırsatı olarak kullanır. Önce kendisinin mecbûriyetini açıklar: “Dışarıdan çok uğultu geliyor. Sesim duyulsun diye bağırmak zorunda hissediyorum kendimi. Zannedecekler ki çok agresif bir adam, ya da bugün çok sinirli.”
Sonra sohbet adâbına bir ders verir: “Sohbet esnâsında bu tip yerlerde konuşmamak, yorum yapmamak gerekir. Çünkü insanlar sohbet dinlemeye geldiler. ‘Yok, sohbet dinlemeyeceğiz’ diyorlarsa sabredecekler — birazdan bitecek sohbet. ‘Yok, daha da duymak istemiyoruz’ diyorsa yapacak bir şey yok. Buranın adâbı-erkânı budur.”
Her Yerin Bir Adâbı Vardır
- Restoran: Bağıra bağıra konuşulmaz; yan tarafdaki rahatsız olur
- Câmî: Dünyâ kelâmı konuşulmaz. Adam câmide telefon açıp maaşları soruyor — “Câmidesin yâ! Sus! Namazını kıl, çık”
- Ticârethâne: Adamın dükkânı, ticâret yapıyor. Orada dergâh-tarîkat-tasavvuf konuşma. Yeri değil — işin varsa işini gör git
- Yol: Bevlederek yolda gitmek kınanır — insanların bunun için belirli yerleri vardır
- Sohbet meclisi: Konuşmacıya hürmet etmeyebilirsin, ama dinleyenlere hürmeten susacaksın
Efendi hazretleri sert bir tesbît koyar: “İnsanlar saygısız fiiller yerine getirirse birinci derecede kendisine saygısızlık yapıyordur. Bir kimse adâb-ı muâşeret kurallarına uymuyorsa birinci derecede o kimsenin kendisine saygısı yoktur. O câhilin de câhilidir. Âyet-i Kerîmede de ‘siz cahillerden yüz çevirin’ (A’râf 199) der.”
“Akıl Kalpte, Acıma Karaciğerde, Şefkat Dalakta, Nefes Akciğerde” — Hz. Ali Sözü
Bir derviş Hz. Ali radıyallâhu anh’ın Sıffîn savaşında söylediği bir sözü sorar: “Muhakkak akıl kalpte, acıma duygusu karaciğerde, şefkat dalakta ve nefes akciğerdedir. Burada bahsedilen organların işlevlerindeki asıl mânâlar nelerdir?”
Efendi hazretleri çok çarpıcı bir tasavvufî yorum yapar: “Bir kimsenin bâtinîliği vardır. Bâtinîliği — mânâsı. Bu mânânın vücutta tecellî ettiği yerler vardır. Vücutta tecellî ettiği yer — bu elle tutulacak, gözle görülecek bir şey değil. O yüzden ‘aklın kalpte olduğu’ meselesi bu kalbî akılla alâkalıdır. Geri kalın hepsi de — ‘acıma karaciğerde’ dedi — yâni bir manevî süliyet düşünün. O manevî süliyetin üzerindeki duyguları düşünün — duygu. O duyguların vücutta tecellî ettiği noktalar bunlar.”
Yâni Hz. Ali’nin bu sözü anatomik bir hüküm değil, manevî bir tasvîrdir. İnsanın iç âleminin (bâtın) vücut üzerine yansıdığı noktaları işâret eder. Akıl gerçekten kalpte değildir; ama kalbî akıl manevî olarak kalbe bağlıdır. Şefkat dalakta değildir, ama dalağa bağlanan bâtinî bir kuvvettir. Bu, sûfî psikolojisinin ince bir tezâhürüdür.
Kurban Kesmenin Sünnet Ölçüsü ve “Araba Önünde Kan Dökme” Cahilî Adeti
Bir derviş çok pratik bir suâl yöneltir: “Komşum araba almış, arabasının önüne bir koyun kesmek istemiş. Kurbanı dağıtmak için değil — sâdece arabasının önünde bir kan döküyorsun diye. Bu durumda ne yapılmalı?”
Efendi hazretleri bunun bir İslâmî hareket olmadığını net bir şekilde söyler: “Bunlar Allâh’ın kaderini değiştirecek şeyler değil. Bu İslâmî bir hareket de değil. Bir kimse kurban kesmek isteyebilir — nâfile kurban — keser. Ama ‘arabanın önünde bir kan akıtalım’, ‘evin önünde bir kan akıtalım’ — bu Orta Asya’dan gelme bize. Din değil. Sünnet-i Resûlullâh’ta yok sallallâhu aleyhi ve sellem.”
Sahabe örneği: “Hz. Peygamber Medîne-i Münevvere’ye hicret etti, ev aldı — kurban mı kesti? Mescid-i Nebevî yapıldı — kurban mı kesti? Sahabeler Mekke’den Medine’ye hicret ettiler, kimisi ev aldı, kimisi iş yaptı — her şeyi kurban mı kestiler? Dînin böyle bir hükmü yok.”
Kurbanın Türleri
- Vâcip kurban (Bayram kurbanı): Hanefî fıkhına göre zekât vermeye muktedir olanlar Kurban Bayramı’nın birinci gününden üçüncü gün ikindi namazı vaktine kadar keserler. “İnnâ a’taynâkel-Kevser, fe-salli li-rabbike vanhar” (Kevser sûresi) emrine uyarlar — “namazı kıl, kurbanı kes”
- Şükür kurbanı: Câizdir. Bir kimse aldığı bir nimete şükür için kesebilir
- Nâfile hayır-hasenat kurbanı: Câizdir. Dağıtmak için kesilebilir
- Adak kurbanı: Adağı varsa keser
Ama “araba önüne kan akıtmak için kurban kesmek” hiçbir kategoriye girmez: “Bunlar boş, başka bir şey değil. Dağıtmak için bir kurban kesebilir mi? Evet. Ama ‘araba aldım, bir kan akıtayım’ — bu boş. Çünkü Allâh böyle bir şeyi emretmemiş. Sünnet’te yok.”
Hadîs-i Şerîf: “Akla Gel, Geri Dön” — Mahlûkun En Sevgilisine Bindirildi
Bir derviş Resûlullâh’ın çok kıymetli bir hadîsini sorar: “Allâh-u Te’âlâ aklı yarattığı zaman ona ‘gel’ dedi, sonra ‘geri dön’ dedi. O da geri döndü. Bunun üzerine akla şunu söyledi: ‘Ben kendime senden daha sevgili olan bir şey yaratmadım. Seni nezdimde mahlûkun en sevgilisi olana bindireceğim.’ Bu hadîsteki kalbi bindirdiği yer neresidir?”
Efendi hazretleri açıklar: “Hadîs-i şerîfte ‘seni nezdimde mahlûkun en sevgilisi olana bindireceğim’ diyor. Bu da ne? İnsan. Cenâb-ı Hak bu mânâda aklı insana vermiş oldu.” Yâni akıl Allâh’ın katında en sevgili mahlûk olan insanın üzerine bindirilmiştir. Bu, insanın varlık âlemindeki yüceliğinin bir ifâdesidir — akıl gibi en sevgili bir mahlûk insana hediye olarak verilmiştir.
Tire Yolculuğu Kıssası: “Yemek Yiye Yiye Derviş Yapmak”
Efendi hazretleri çok eğlenceli ama dersli bir kıssasını anlatır. Bir gün Şeyh Efendi’nin Tire’deki bir programa berâber gitmek için yola çıktıklarını anlatır. Yanındaki bir arkadaşını “derviş yapmaya çalışıyordu”. Arabayı Efendi hazretleri kullanıyor, yumuşak davranıyor:
“‘Lan Mustafa, lan oğlum, şurada bir çorba içelim yâ.’ ‘Olur abi, bir çorba içelim.’ Giriyoruz, çorba içiyoruz. Aradan iki saat geçmiyor — ‘Ulan, şurada bir çay içelim yâ.’ Hadi çay içelim, çorba içelim, yemek yiyelim. Buranın kavurmasıydı, kebabıydı. Biz sabah çıktık, akşam zor vardık Tire’ye. İzmir yolunda ne kadar çayci, çorbacı, kebapçı, kavurmacı varsa hepsini de tanıdık-bildik.”
Tire’ye varır varmaz Şeyh Efendi sorar: “‘Mustafa Efendi hoş geldiniz!’ ‘Hoş bulduk efendim.’ ‘Oğlum, yemek yediniz mi?’ ‘Bursa’dan İzmir’e kadar yedik efendim!” Bunu söyleyince, Efendi hazretlerinin yanındaki arkadaşı dönmüş: “‘Ne o öyle diyorsun yâ? Ne yedik ki?’ Çöktüm bir anda. Şeyh Efendi onlara dedi: ‘Mustafa Efendi’ye bakmayın siz. Bu ‘az yiyeceğim, az uyuyacağım, az konuşacağım’ diye etrafındaki insanları perişan-rezil eder.’ ‘Vallâhi öyle yaptı bize yâ’ dedi arkadaş.”
Eve dönerken aynı şey tekrarlanmaya başlar. Efendi hazretleri bu sefer sertleşir: “‘Lan Mustafa, şuraya gir lan, bir çay içelim.’ Döndüm: ‘Çayları evinizde içeceksiniz! Yemekleri evinizde yiyeceksiniz! Kullanıyorsanız alın arabayla dönün geriye. Kullanmayacaksanız benden hiçbir şey istemeyin. Ben sizi Bursa’da evlerinize kadar götüreceğim.'” Yola devâm ederken o kadar hızlı gitmeye başlar ki yandakiler korkar. Birisi uyumamasını sağlamak için: “‘Şşşt, abi, Şeyh Efendi’nin şeyhi kimdi?’ ‘Şeyh Efendi’nin şeyhinin şeyhinin silsilesi…’ diye sorulara başlar.” Efendi hazretleri çok şâir bir tepki verir: “‘130 ile gidersem uyurum. 120-130 benim uyku sürâtım. 180 ile gidersem normal giderim. 100’den aşağı düşersem bil ki uyuyorum. Benim bu yola başka türlü bir şey dayanmaz.'” Sonuçta yandakiler “uyutmamak için” yoldan gelinceye kadar muhabbet edip Efendi hazretlerini meşgûl ederler.
Bu kıssanın asıl dersi şudur: “Bir kimse yemeğe meraklıysa, yemeğe meraklı, kalbinde yemek var. Onun gözü-kaşı nerede? Lokantada. Bir kimsenin kalbinde dünyâ varsa, ağzından ne çıkacak? Hep dünyâ çıkacak. Senin için ne ise, dışına hep o tecellî edecek başka bir şey değil. Senin için ne ise senin için ne ise.” Bu, “kalp dükkân, dil tüccar” hakîkatinin pratik bir misâlidir.
Kalbî Marazlılar Marazlıları Sever: Eş Değer Bulma Kanûnu
Efendi hazretleri çok mühim bir tasavvufî sosyolojik kanunu açıklar: “Bir kimsenin kalbi marazlıysa kalbi marazlılarla arkadaş olur. Kimde ne var ise kalbinde, onu sever. Onun yanında rahat-huzur bulur. Cenâb-ı Hak Âyet-i Kerîme’de ‘kavim kavim yarattık’ diyor — biz bunu Türk’tü, Kürt’tü, Lâz’dı, Çerkez’di, Arap’tı zannediyoruz. Hayır — bu işin zâhir tarafı, renkle alâkalı kısmı. Cenâb-ı Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu: ‘Ey insanlar! Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Kardeş — bir tarağın dişlileri gibisiniz. Birbirinize üstünlüğünüz yok. Takvâca üstün olan Allâh katında üstündür.'”
O zaman “kavim” ne demektir? Efendi hazretleri çarpıcı bir cevap verir: “Kibirliler bir yerde. Kalbinde maraz olanlar bir yerde. Marazlı — kalbinde sıkıntı var — bir yerde. Hepsi toplanır onlar. Bu topluluğun içerisinde dahi âşık olanlar, tam âşık olanlar, yarım âşık olanlar, eksik âşık olanlar — birbirlerini bulurlar.” Yâni Allâh insanları renkle değil, kalp hastalıklarına göre tasnîf eder; her birey kendi kalbî hastalığına denk gelen toplulukta yerini bulur.
Pratik tatbîk: “‘Uçuk, ben onunla muhabbete girmiyorum’ der biri. ‘Bu her şeyi şeyhine bağlıyor yâ — böyle bir şey mi olur’ der diğer. ‘Onun yanında bir şey konuşulmuyor ki yâ — onu konuşun, gıybet diyor; bunu konuşun, dedikodu diyor; bizi susturuyor, bir muhabbet edemiyoruz’ der bir başkası. Canı içeride dayanmıyor — onun yanında duramıyor. Bak, herkes eş değerini bulur. Sakın kendini çok kıymetli görüp ‘ben kıymetsizlerin içindeyim’ deme. Sevdiğini söyle bana, en çok anlaştığın kimseyi söyle bana. Senin neye lâyık olduğun o.”
Tersi de doğrudur: “Kalbinde zikrullah var olanın yanına gittin — ‘Selâmün aleyküm.’ ‘Aleyküm selâm.’ ‘Gel şurada bir tevhîd çekelim.’ ‘Lâ ilâhe illallâh, lâ ilâhe illallâh.’ Yemek yemeği seven bir insan, yemek yemeği sevmeyen biriyle berâber canı rahat eder mi? Etmez. Dünyâya hırsı olan, kalbinde dünyâ var — onun ağzından ne çıkacak? Hep dünyâ çıkacak. Ama içi Allâh sevgisiyle hemhâl olmuş insanlar var. Onlara baktığınızda hâtırınıza Allâh gelir. Düşüncenize Allâh gelir.”
Mahmud-u Hüdâyî Kıssası: Atın Kaçışı, Yaya Yürüyüş
Efendi hazretleri bir tasavvufî menkıbeyi anlatır: “Mahmûd-u Hüdâyî hazretleri, Üftâde hazretlerine intisâb etme niyetiyle valilik makâmından kalkıp yukarı Üftâde hazretlerinin tekkesine doğru giderken, atı serkeşlik yaptı. Attı üstünden onu — düşürdü Mahmûd-u Hüdâyî hazretlerine. Mahmûd-u Hüdâyî alim adam, kadı — anladı atın bir mürşid-i kâmilin dergâhına gitmekten uzak durmak istediğini. Şeytanın onu dürtüklediğini anladı. At çekti gitti. Ama Mahmûd-u Hüdâyî hazretleri yayan yürüdü gitti, Üftâde hazretlerinin önünde durdu.”
Bu kıssadan büyük bir hakîkat çıkar: “Nefis bir velînin, bir mürşid-i kâmilin, bir Allâh dostunun, bir mü’minin yanında durmak istemez. Dursa dahi onda eksiklik-noksanlık aramaya çalışır. Sakalını gördün mü, yok böyleydi. Bıyığını gördün mü, yok şöyleydi. Sarığını gördün mü, yok şöyleydi. Yok elbisesi, yok pantolonu eskidi, yok yeniydi. Kalbine bakmıyor. Neden? Anlamıyor. Kalbi kararmış-tozlu.” Hz. Mevlânâ buna işâret eder: “Senin kalbin neden haber vermez? Senin aynan neden haber vermez? Tozlu da ondan.” Tozu silecek olan tevhîddir, lâ ilâhe illallâh’tır, zikrullahtır. Eğer o kimsede zikrullah yoksa, kalbi haber almıyor; ne yapacak? Dedikodu, iftira, laf üretecek.
“Mübârek Olmayan Gülme Lâlenin Gülmesidir” — Mesnevî Beyti
Sohbetin son kısmında Efendi hazretleri Mesnevî’den bir beyti şerh eder: “Nâr alıyorsan gülen-çatlak nârı al ki onun gülmesi sana tânesi olduğuna haber versin. O ne mübârek gülmedir ki can kutusundaki inci gibi ağızdan gönlü gösterir.”
Pratik açıklama: “İnsanlar pazarda nâr alacaklar. Çatlak nâr var ya — çatlak nârı alır. Sebebi: içi görünüyor. Kırmızı mı-değil mi, çekirdekli mi-çekirdeksiz mi belli oluyor. Karpuz seçmekten anlamıyorlar — bıçağı oradan bir kare çıkarıyorlar, ergin-olgun mu bakıyorlar. Aynı şekilde insanlar bir kimsenin peşine gidecekse, onunla dostluk-arkadaşlık yapacaksa, onun içinin dışa olan tecellîyâtını görmelidir.”
Mesnevî’nin bir başka beytinin şerhi şöyledir: “Mübârek olmayan gülme lâlenin gülmesidir. Ağzını açınca kalbinin karalığını gösterir. Biz lâleye dışarıdan bakarız — çok hoşumuza gider. ‘Ay ne kadar güzel’ deriz. Oysa lâlenin içi karadır. Dışı yeşil türbe içi estağfurullah-tövbe gibi. Lâle ilk önce tomurcuk hâlinden açar; açınca içinden kapkara göbeği çıkar — tam böyle özü-merkezi, tohum olacak yer. Biraz daha beklerseniz yapraklar dökülür, oradan tohum çıkar.” Yâni lâle dışarıdan kıpkırmızı-güzel görünür ama içi karanlıktır. Bu, içi-dışı bir olmayan münâfık karakteri sembolize eder.
Bunun karşısındaki “gülen nâr” ise: Nâr çatladığında içinin kırmızı tâneleri görünür; içi-dışı bir olur. Sûfî için ölçü budur: “Hadîs-i şerîfte Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem dedi ya: ‘İnsanda bir uzuv vardır — orası iyiyse bütün vücûdu iyidir; orası kötü ise bütün vücûd kötüdür. O da kalptir.’ Bu mânâda sûfîler: ‘Kalp dükkân, dil de onun tüccarıdır’ der. Bir kimsenin kalbinde edep varsa dilinde de edep vardır. Bir kimsenin kalbi Kur’ân ve Sünnet ile süslenmişse, onun eli-dili-gözü-kulağı-ayağı, yaptıkları işler Kur’ân ve Sünnet’e uygundur.”
Sohbetten Çıkan Ameli Dersler
- Aklın iki veçhesi vardır: Kur’ân-Sünnet’e itaat eden akıl makbul, şüphe arz eden akıl reddedilir
- Şeytan “Allâh’a karşı geliyorum” demedi, “Âdem’e secde etmem” dedi — itirâzı bir mantıkî kıyasa dayandırdı
- Abdestin başı meshetme farzı temizlik amacını aşan bir teslimiyet ritüelidir — akıl yürütme yeri değildir
- Evlilik öncesi rüya görüntüleri ölçü değildir; üç görüşmede mutmain olunmazsa Allâh yolunu açık etsin
- Kalbî akıl ile mevcut akıl ayrı şeylerdir — Mûsâ-Hızır kıssası bunun en büyük delîlidir
- Hz. Ali’nin “akıl kalpte, acıma karaciğerde” sözü manevî tecellîlere işâret eder, anatomi bilgisi değildir
- Sohbet meclisinde-câmide-restoranda her yerin ayrı bir adâbı vardır; sûfî bunların hepsine riâyet eder
- Araba/ev önünde “kan akıtmak için” kurban kesmek Orta Asya’dan gelme bir cahilî adettir, Sünnet’te yoktur
- Vâcip kurban Hanefî’ye göre Bayramda kesilir; şükür-nâfile kurbanı da câizdir
- Kalbi marazlı olanlar marazlıları sever, zikir ehli zikir ehlini bulur — eş değer bulma kanûnu
- Mahmûd-u Hüdâyî atın kaçışına direnerek Üftâde hazretlerine yaya yürümüştür — nefis velîye yaklaşmaktan kaçınır
- “Mübârek olmayan gülme lâlenin gülmesidir” — içi-dışı bir olmayanların maskesi sözünden anlaşılır
Bibliyografya — Zikredilen Kaynaklar
- Kur’ân-ı Kerîm: Kehf sûresi (Mûsâ-Hızır kıssası); Mâide 6 (abdest âyetleri); A’râf 199 (cahillerden yüz çevir); “İki denizi birbirine saldı, aralarında perde var” (Furkân 53); Kevser sûresi (“namazı kıl, kurbanı kes”)
- Hadîs-i Şerîfler: “Allâh akla ‘gel’ dedi geldi, ‘geri dön’ dedi geri döndü; ben kendime senden sevgili bir şey yaratmadım, seni mahlûkun en sevgilisine bindireceğim”; “İnsanda bir uzuv vardır, o iyiyse vücut iyidir, o kötüyse vücut kötüdür — o da kalptir” (Buhârî-Müslim); “Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, bir tarağın dişlileri gibisiniz, takvâca üstün olan Allâh katında üstündür”; “Üç görüşme hakkı” (evlilikte)
- Mesnevî-i Şerîf: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî — 718. beyit civârı: “Ben kendime akıldan daha sevgili bir şey yaratmadım”; “Mübârek olmayan gülme lâlenin gülmesidir, ağzını açınca kalbinin karalığını gösterir”; “Nâr alıyorsan gülen çatlak nârı al”; “Senin kalbin neden haber vermez? Senin aynan neden haber vermez? Tozlu da ondan”
- Hz. Ali Sözü: Sıffîn savaşında “Muhakkak akıl kalpte, acıma duygusu karaciğerde, şefkat dalakta ve nefes akciğerdedir” — bâtinî tecellîlerin organlarda yansıyışı
- Mahmûd-u Hüdâyî Menkıbesi: Üftâde hazretlerine intisâb için tekkeye giderken atının kaçması; alim-kadı Mahmûd-u Hüdâyî’nin bunu nefsin direnişi olarak okuyup yaya yürüyüşü
- Akâid-Fıkıh: Hanefî mezhebine göre kurban (vâcip-şükür-nâfile-adak çeşitleri); İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin Bayram kurbanı içtihâdı; abdestin 4 farzı
- Tasavvuf Istılâhları: Akl-ı zâhir, akl-ı bâtın, kalbî akıl, feraset nûru, hayret-tahallüf, kalbî maraz, eş değer bulma kanûnu, nefsin nefret tutumu
Sohbetin Özeti
2017 Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisinin 7. oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; Hadîs-i Şerîf’ten “Allâh akla gel-dön dedi, geldi-döndü, ben kendime senden sevgili bir şey yaratmadım” hadîsini şerh ederek Kur’ân-Sünnet’e itaat eden akıl ile şüphe arz eden iblisî akıl arasındaki farkı, Şeytân’ın “ben Âdem’e secde etmem” itirâzındaki ince fikri ve abdestin “başı meshetme” farzının akıl yürütmeye değil teslimiyete dayandığını, evlilik öncesi rüya görüntülerinin ölçü olmadığını ve “üç görüşme hakkı” Sünnet’ini, Hz. Hızır-Hz. Mûsâ kıssası üzerinden kalbî akıl ile mevcut akıl ayrımını ve “Cenâb-ı Hak’ın sevdiği kuluna feraset nûru verdiğini”, Hz. Ali’nin “akıl kalpte, acıma karaciğerde, şefkat dalakta, nefes akciğerde” sözünün bâtinî tecellîlere işâret ettiğini, sohbet meclisi-câmî-restoran-yol gibi her yerin kendi adâbının olduğunu ve adâba uymayan kişinin “câhilin câhili” olduğunu, kurban kesmenin sünnet ölçüsünü ve “araba/ev önünde kan akıtmak” cahilî adetinin Orta Asya’dan gelen bir bidat olduğunu, akıl Allâh’ın katında en sevgili mahlûka — yâni insana — bindirildiğini, Tire yolculuğundaki “yemek yiye yiye derviş yapma” kıssasını ve Şeyh Efendi’nin “Mustafa Efendi az yiyecek-az uyuyacak diye etrafındakileri perişân eder” tesbîtini, kalbi marazlı olanların marazlıları sevmesi-zikir ehlinin zikir ehlini bulması “eş değer kanûnunu”, Mahmûd-u Hüdâyî hazretlerinin Üftâde hazretlerine yaya yürümesi menkıbesi ile nefsin velîden uzak durma tabiatını ve Mesnevî’den “mübârek olmayan gülme lâlenin gülmesidir, ağzını açınca kalbinin karalığını gösterir” beyti ile içi-dışı bir olmayanların maskesinin er-geç düşeceğini tafsîlâtlı bir şekilde açıklamıştır.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 7. Karabaş-i Velî Tekkesi 2017 Sohbeti | Video: YouTube | Playlist: 2017 Karabaş-i Velî Tekkesi
Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri