Mustafa Özbağ Efendi hazretleri, Karabaş-ı Velî Tekkesi’nde icra buyurulan bu 47. sohbet-i şerîfinde; Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’sinin 297. beytinden hareketle dört ana eksen üzerinde durmuştur. İlk bölümde acı-tatlı deniz metaforunu ele almış; ibadet motivasyonunun korku, ümit ve sevgi boyutlarını karşılaştırmış; eşine tokat atan kocanın ve ‘ibadetin Allah’la aranda’ diyen yaklaşımın doğru çerçevesini çizmiştir. İkinci bölümde hakiki altını sahtesinden ayıran mihenk taşı benzetmesiyle gerçek mümin ile sahte dervişi birbirinden ayırd etmenin ölçütlerini ortaya koymuş; kurban, zekat ve himmet toplayarak zenginleşen sahte yapılanmaları teşhis etmiş; farklı ibadethanelerin değeri konusundaki yanlış algıları düzeltmiştir. Üçüncü bölümde evlilik kültürünün aile dinamikleri üzerindeki etkisini ‘aşkım çeşmeden akıyor’ hikayesiyle somutlaştırmış; ebeveyn baskısı altında ayrılmak isteyen çiftlerin durumunu ele almış; Nurculuk başta olmak üzere cemaatlerin tarihsel kökenlerini ve tasavvufun Hz. Âdem’e dayanan çok daha derin kökünü göstermiştir. Son bölümde Mesnevî’de hakikatin okyanus incisi gibi olduğunu, dolaşmakla değil dalarak bulunabileceğini işlemiş; Adnan Oktar örneğini uzun yıllar önceden yapılan uyarıların doğrulanması olarak aktarmış ve ‘gene bak, işimize yaradı’ cümlesiyle sohbeti kapamıştır.
Mesnevi 297. Beyt: Acı ve Tatlı Deniz, Perde ve İbadet Motivasyonunun Derinliği
Selamün aleyküm. Allah gecenize hayır etsin, gününüzü hayır etsin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşaallah. Salim kaçıncı beyt? İnşaallah. 297 Dünyada da acı ve tatlı deniz var. Aralarında bir perde var ki birbirine taşmaz, karışmazlar. Fakat şu var ki bu iki denizin her ikisi de bir asıldan akar. Bu ikisinden de geç. Tâ onun aslına kadar yürü. Tabi geçen ay demeyim, ondan önceki ay gelmiştik. Üzerine bir ay boş geçti, seçimlerden dolayı gelemedik. Malum seçimler vardı. O yüzden tam da buradaki sohbet gününe seçim rastladı. O yüzden gelemedik. Sohbetleri devamlı takip edenler hatırlayacaklar belki de. İşte inşaallah ben yine de birkaç beyt öncesinden okuyayım. O kötü adın çirkinliği harften değildir. O deniz suyunun acılığı kaptan değildir. Harf kaptır, mânâsı su gibidir. Mânâ denizinde ümmül kitap yanında bulunan kendisinde olan zâttır.
Bunu şerh etmiştik. Oradan devam ediyoruz. Dünyada da acı ve tatlı deniz var. Aralarında bir perde var ki birbirine karışmaz, taşmaz, karışmaz. Fakat şu var ki, bu iki denizin her ikisi de bir asıldan akar. Bu ikisinden de geç. Tâ onun aslına kadar yürü. Dünyada da iki deniz vardır ya acı ve tatlı su. Acı ve tatlı suyu Cenâb-ı Hak birbirine karıştırmaz. Hani Rahmân Sûresi, âyet 19-20. Allah birbirleriyle karşılaşan iki denizi salıverdi. Aralarında engel olduğu için birbirlerine karışmazlar. O yüzden o iki deniz, birbirlerine karışmazlar. Birbirlerinin işlerine de karışmazlar, birbirlerinin içine de girmezler. Normalde dünya üzerinde deniz böyleyse, her ikisi de sudur ya, insanlar da bu mânâda birbirlerine benzerler. Baktığımızda hepsi de insandır. Ama kimisi acıdır, kimisi tatlıdır. Bakarız biz, sudur. Ama suya baktığımızda kimisi acı sudur, kimisi tatlı sudur.
Onu ancak, onu tadan bilir acılığını ve tatlılığını. Onu tadıyorsa, biliyorsa o, o konuda onun ârifi olmuştur. Ârifi olduğu için tattığında bakar. Biz bütün insanları insan olarak görürüz. Ama öyle insanlar vardır. Âyet-i kerime mûcibince onlar hayvandan daha aşağı mahlûktur. Ama görüntüsü insandır. Biz ona insan nazarıyla bakarız. Ama nice insan nazarıyla baktığımız insanlar vardır ki onlar hayvan suretindedir, mânâ olarak. Ancak onu görmek için mânâ gözü lazım. Mânâ gözü olanlar, onun sureten insan, sihireten hayvan olduğunu bilirler. O zaman biz bu noktada da bakarız, hepsi de sudur. Sonuçta sudur. Ama birisi tuzludur, içilmez. Birisi acıdır, hiçbir işe yermez. Acı su var mı? Evet. Ben gözümle görmedim, gitmedim, rivayet ediyorlar. Diyorlar ki Uludağ’ın zirvesinde bir göl var, o göl acı. Öyle mi muhtar? Sen de duydun. Duyduğumuza göre bir şâhiyye varsa gerçeği vardır diyelim.
Her şâhiyyenin gerçeği yoktur ama demek ki orada böyle bir… Demek ki orada böyle bir, bildiğimiz acıymış suyu. Acı su, bildiğimiz acı su. Acı göl. Veya da acı göl diye bir göl ismi de var ya. Neden? Su çünkü acı. Bakarız biz, üzerine su. Normalde mesela İslam fıkıhçıları, hanefiler bilhassa suya bakarlar. Tadı, kokusu, rengi suya benziyorsa o su hükmündedir. Kullanılabilinir, abdest alınabilinir onunla. Ama tadı su tadında değilse, kokusu su kokusunda değilse, rengi su renginde değilse, o abdest alınmaz, kusledilmez, içilmez, kullanılmaz. Bir şeyin rengi, tadı ve görüntüsü bozulmadığı müddetçe biz ona hükmederiz. Bu sudur. Biz ona hükmederiz. Bu şeftali suyudur. Biz hükmederiz. Bu ettir. Rengi, tadı ve görüntüsü bozulmadığı müddetçe. İnsana da bakarız. İnsanın bozulmadığını nereden anlayacağız? İnsanın acılığı ve tatlılığı, kendi fiiliyatlarından anlayacağız. İnsan su değil ki içelim.
O zaman insanın tatlılığı dilinde, gözünde, elinde, ayağında, azalarında. Biz onun dilinden çıkana bakacağız. Biz onun azalarından sudur edene bakacağız. Dilinden çıkan tatlı ise, azalarından çıkan tatlı ise o tatlı bir insan. Görüntü olarak insan, tadını içemeyeceğimize göre insanı fiiliyatlarından tanıyacağız. İnsanı fiiliyatlarından. O zaman görüntüsü insan, fiiliyatları da insan ise ve ağzından çıkan da insan ise biz diyeceğiz ki bu insan. Ama onun sözü acı ise, bakışı acı ise, davranış biçimi acı ise insana benziyor ama tadı insan değil. Görüntüsü insan ama, tadı insan değil. O zaman özelliklerinden bir tanesi tutmadı. Tutmayınca onunla abdest alınmaz. Tutmayınca onunla kusledilmez. Tutmayınca o yenilip içilmez. Ya o tabiri caizse necistir? Necistir. Din termolojisinde o necis hükmündedir. Sebep? Çünkü o yenilebilecek, içilebilecek bir noktada değil. O zaman nice temiz görünümlü insanlar vardır ki aslında içleri necaset doludur.
Nice, üzeri böyle hırpani giyimli veyahut da çok lüst giyinmemiş insanlar vardır ki onların içleri nedir? Pirupaktır, tertemizdir. Eğer sen kabuğa bakarsan, kabuğa bakarsan, dışa bakar aldanırsın. Dışı yeşil türbe, içi –estağfurullah– töbedir. Yok, hem dışa hem içe bakarsan bu muhteşem bir şeydir. İçi dışına, dışı içine silmiş, aksetmiştir. Harikadır bu. Ama içi düzgün, dışı sıkıntılıysa onun terbiyeye ihtiyacı vardır. O zaman bizim içeceğimiz su gibi olmalı insan. Bu neyle mümkün? Bu, o kimsenin tatlı olmasıyla mümkün. Eğer sizin kalbinizde iyilik, güzellik, tatlılık var ise, sizin dilinizde de, gözünüzde de, elinizde de iyilik ve tatlılık olacaktır. Eğer sizin kalbinizde iyilik yok ise, kin, nefret, buğuz, isyan var ise, sizin dilinizde de bu acılık olacaktır. Siz kinle, nefretle, buğuzla, etrafınıza sıkıntı vereceksiniz. Allah muhafaza eylesin. Hiçbir zaman, diyor ya, iki denizle ikisi de bir asıldan akar.
Hiçbir zaman iyilik kötülüğe, kötülük iyiliğe karışmaz. Hiçbir zaman. Fihiliyat noktasında ya iyilik yapmışsındır ya da kötülük yapmışsındır. Ortası yoktur. İyilik asla kötülüğün içerisine girmez. Kötülük de asla iyiliğin içerisinde barınmaz. Siz gönül itibariyle iyiseniz, hiçbir zaman kötülük sizde barınmayacaktır. Benim kalbim temiz dediğine bakmayın. Gençliğimizde çok dinlerdik. Yani, bu kadar da çok. Benim kalbim temiz dediğine bakmayın. Gençliğimizde çok dinlerdik biz bunu., ibadet etmiyor, benim kalbim temiz diyor. Ya senin kalbin temizliğini, temiz olmadığını beni ilgilendirmiyor. İbadetin de Allah’la senin aranda, beni ilgilendiren senin bana bakış açın, bana davranış biçimin, bana karşı hal ve hareketlerin. Beni ilgilendiren bu. Sen kalbim temizliyorsun, benim anlamı yırıyorsun. Sen kalbim temizliyorsun, benim başımı gözümü çıkarıyorsun. Sen benim kalbim temizliyorsun, ağzına gelene bana söylüyorsun. Benim kalbim temizliyorsun. Neden vurdun diyorum hanımına? Ben ona kötülük için vurmadım diyor.
Dedim ben çok iyi adam döverim. Ben kalksam şimdi dedim seni bir güzel dövsem, desem ki kötülük için dövmedim, bana baktı öyle. Hadi dedim bana da iyilik yap, bana da bir tokat vursana. Kadına iyilik amacıyla tokat vurmak basit. Tokat vurmak basit. Veya kadının çocuğuna iyilik için tokat vurması basit. Kadın çocuğunu dövüyor. Sebeb iyilik için dövüyor. Kadına desen ki iyilik için sen dayak yemek ister misin? O çocuk on yaşında dövebiliyorsun. Otuz yaşına geldiğinde dövebilecek misin onu? Hayır, hadi otuz yaşındayken döv. Dövemeyeceksin. Hadi git dengin olan bir kimseye iyilik için bir tokat vur. Vuramayacaksın. O zaman kalbinizde iyilik varsa, elinizde de iyilik var, dilinizde de iyilik olacak. Ve iyilikler de kötülükler de karışmayacak. Hazret-i Mevlânâ Celâet-i Rûmâzetleri, bunun ikisinden de geç diyor. Sen işin aslını ara, sen işin mânâsını ara, sen o suyun sahibini ara.
İyiliği de kötülüğü de yaratan, iyilik çeşmesinin de kötülük çeşmesinin de başında bulunan özün özü, aslın aslını ara. Hani İsa Aleyhisselâm bunu çok anlatırım. Seyahat hâlindeyken bir kısım ibadet edenleri gördü. Onlara dedi ki, siz niçin ibadet ediyorsunuz? Onlardan birisi dedi ki, biz cehennemden korktuğumuzdan ibadet ediyoruz. Aradım sizler değilsiniz dedi, biraz daha yürüdü. Bir kısmı yine ibadet ediyordu. Dedi ki, siz ne yapıyorsunuz? İbadet ediyoruz. Niçin? Biz de Allah’ın cennetine girmek için ibadet ediyoruz. Benim aradım sizler de değilsiniz dedi. Biraz daha yürüdü, Allah’ı zikreden bir toplulukla karşılaştı. Onlara sordu, niçin Allah’ı zikrediyorsunuz? Niçin toplandınız böyle ibadet ediyorsunuz? Onlar dediler ki, biz Allah’ı sevdiğimiz için onu zikrediyoruz. İşte benim aradım bunlar dedi, onların yanına oturdu. Şimdi sufilik, cennet sevdasından, cehennem korkusundan uzak olup, sırf Allah’ı sevdiği için ona iman edip ibadet etmektir.
Hz. Piri de diyor ki, sen bu acılıktan da, bu tatlılıktan da, bu görünen de, bu görünmeyen de, bu zahir ilimden de, batın ilimden de, bildiğin her şeyden geç. Ya ona döndürüleceksiniz, onu ara. İman edenler de ona döndürülecek, iman etmeyenler de ona döndürülecek. Bu dünyada iyilik de yapsan, kötülük de yapsan, sonuçta ona döndürüleceksin. Ya onun istediği, onun razı olduğu şekilde döneceksin, ya da onun razı olmadığı şekilde döndürüleceksin. Ya mecburi istikametten döneceksin, oraya varacaksın, ya da o yolu severekten, koşaraktan, onun istediği gibi yaşayaktan oraya döneceksin. Onun da ikisinden de geç diyor Hz. Pir. Ya sen normalde bu noktada onun istediği gibi olup, onun huzuruna oturacak hâle gel. Allah’ın öyle kulları vardır ki, onlar Allah’ın huzurullahında otururlar. Sen huzurullahda oturmak için yaşa, huzurullahda oturmak için gayret et. Huzurullahda oturmaya gözünü dik, huzurullahda oturmaya gözünü dikersen, işte o zaman dünyadan da, ahiretten de geçenlerden olursun.
Ve unutma, Allah istediğini aziz eder, istediğini de zelil eder. Allah’ın aziz etmesi, o kimse kendisinin aziz olmasını isteyip, aziz olma yolunda yürümesindendir. Öbürü de kendisini zelil edecek işler yapar, Cenâb-ı Hak da onu ne yapar? Onu zelil eder. O zaman sen vaktin var iken, seni aziz edecek ameller, seni aziz edecek iman, seni aziz edecek sâlih insanlarla beraber olmanın yolunu bul. Tabii, Allah’ın bir de ismini vardı. Neydi? Mu’îz. Mu’îz, dilediğine izzet ve kuvvet veren, ilimde yükselten. Çünkü izzet ancak Allah’a aittir. Ve izzet, onun elçisine, peygamberine ve iman eden müminlere aittir. Sen dünyada da, ahirete de izzet istiyorsan, o peygamberlerin yolundan yürü ki, sen bu her iki hâlden de uzak olasın. Allah bizi o aziz ettiği kullarından eylesin. Sakın sen zâlimler topluluğundan olma. Sakın sen Allah’a isyan eden, müminleri zora düşüren, müminleri sıkıntıya boğan zâlimlerden olma.
Çünkü Allah herkese hidayetini açmıştır. Ancak tövbe etmeyen zâlimler, Allah’ın hidayetinden uzak olurlar. Ve ancak iman etmeyen kâfirler, Allah’ın hidayetinden uzak olur. Ancak fâsıklar, tövbe etmeyen fâsıklar, Allah’ın hidayetinden uzak olur. Bizde şöyle bir şey var. Hidayet etmediyse ne yapalım? Onun hidayet etmemesi kulun fiiliyatından, kulun davranış biçimindendir. Allah üç toplulluğa hidayet etmez. Birincisi fâsıklardır. Bir kimse günaha devam ediyor ve günahına tövbe etmiyorsa, ona Cenâb-ı Hak hidayet etmez. İkinci grup insan, zâlimlerdir. O kimse zâlimliğe devam ediyorsa, o kimse insanların hakkına, hukukuna tecavüz ediyorsa, kamunun hakkına, hukukuna tecavüz ediyorsa, o ailesinin ve çocuklarının hakkına ve hukukuna tecavüz ediyorsa, o kimse zâlimdir. Ve bir kimse bu zâlimliğe devam ettiği müddetçe Allah ona hidayet etmez. Bir erkek düşünün, o erkek eşine zulm ediyor. Hakkı haksız dövüyor, haklı haksız küfrediyor, hakaret ediyor, oradaki kadını yok hükmünde görüyor.
Zulm ediyor. Kime? Eşine. Bir kadın düşünün, adama laf sokacağım, onu iğneleyeceğim, onu aşağı alacağım, onu böyle elense çekeceğim, lafla küfle diye uğraşıyor. Adama zulm ediyor. Adamın kazancını har vurup harman savuruyor. Dolapta bozuyor her şeyi, çürütüyor. Kadın diyor ki diğer kadına, güzelim diyor, madem eskidi yemek takımın diyor, tabağın birisini kırıvereceksin diyor. Rüccaciye dükkanı, ben de duyuyorum. Allah’ım bu nasıl bir mantık diyorum ya. Kadın takımı, sırf yeni takımı aldırmak için kocasına tabağı kırıyor, takımı bozuyor. Döndüm dedim hanımefendi ya, kırmadan alsanız dedim ya, kırma al gene alacaksan. Anlamıyor ki dedi, ben takım almak istiyorum, var evde bir takım diyor dedi. Ben de kırıyorum dedi, kırıldı bozuldu diyorum dedi. Bizim İzmitli Gürcan diyor, ne anlıyorlarsa diyor, kule gibi diyor, tabakları sıralıyorlar diyor. Üst üste, üst üste, üst üste diyor, altı üstü bir çorba içeceğiz ya diyor.
Altı üstü bir çorba içeceğiz diyor. Aman diyor, dört tane, beş tane tabak diyor, kule gibi sıralanıyor. Zannediyorsun ki diyor, bütün tabaklar dolacak. Oysa diyor, bir çorba içiyoruz üstünden diyor. Bir kase kullanılıyor diyor. Dedim doğru söylüyorsun. Ama bu tabaklar da bir çorba içiyoruz diyor. Dedim doğru söylüyorsun. Anamın çanakları kalmadı ki dedim, hepimiz bir çanaktan tarhana çorbası içelim. Hepimiz bir çanaktan bir şey yiyelim kalmadı. Tabak tabak sıralanacak hepsini. Şimdi zulmediyor o kadın. Kadın kocasına zulmediyor. Geçen bir soru vardı. Kadın yazmış. Adın yazmış, kocasına şikayet etmiş, bağırıyor, çağırıyor, küfr ediyor, ondan sonra oturuyor, zikrediyor diyor. Zulmedene Allah hidayet etmez. Üçüncüsü kim? Kâfirlere. Hidayet etmeyeceği insanların içerisinde üç zümre. Bir, günah-ı kebâillere devam edenler, tevbe etmeyenler. İki, bunlar fâsıklar oluyor. İki, mümin-müslüman ama zalim zulmediyor. Çocuğuna, eşine, iş yerine, patronuna, kamuya, insanlara zulmediyor.
Herhangi bir hâlinden hareketinden dolayı. O zalim hükmüne geçiyor. Allah ona da hidayet etmiyor. Üçüncüsü kim? Kâfirler. Allah ne yapıyor? Onlara da hidayet etmiyor. Hidayet etmemeyi, etme işinin sebebi o kulun fiiliyatı. Yoksa sen oturduğun yerde hidayeti isteyip de Allah sana hidayet etmedi. Bu mânâ çıkmaz. Allah bizi affetsin. O yüzden hidayet etmedikleri o acı suyun içinde olanlar. Onlar da bizim aramızda dolaşıyorlar mı? Evet. Aynı evin çatısının altında da yaşanabiliyor mu? Evet. Evde bir baba var, zalim. Aynı evin içerisinde çoluk çocuk, tombalak, hepsi de yaşıyor. Evde bir kadın var, zalim. Dolaşıyor ortalıkta, saçlar dikili, çocukları perişan ediyor. Zalim. Veya hatta kadın saçlarını dikmiş, adamı perişan ediyor. O öncedendi sadece zulüm erkeklere aitti. Kadınlar asla kocalarına zulme demiyorlardı. Bitti. Şimdi kadınlar da kocalarını çok rahat sokağa atabiliyorlar. Bir telefon, olsun olmasın, 155, alo buyurun, eşim bana fiziki müdahale edebilir.
Fiziken beni dövebilir, dövmemiş daha. Evet, kanunlarımız o hâle geldi. Hemen polis geliyor, hiçbir şey demiyor. Adamı bir evden uzaklaştırıyor, gece yarısı savcılık karar veriyor. İşte evinden bir ay uzaklaştırılmasına, ilk bir aymış. Bitti artık o. Değil mi? Gidiyor musunuz öyle vakalara? Sen toplum polisiydin ama değil mi? Tamam. Geçenlerde normalde bir polis arkadaş geldi. Dedi, gece dedi, saat iki buçuk, üç, dört, hiç önemli değil, nöbetçi savcılığı anında kararlılıyor, anında dedi uzaklaştırma veriliyor. Öyle erkekler kendi kendine, biz adamız, erkeğiz, evin reisiyiz. İstediğimiz, istediğimiz gibi yaparız, sakın ha. Bunları unutun artık, bitti. Bunları unutun artık, bitti. Ha, sonra adam arkadan intikam alır, o ayrı mesele. adam da evden uzaklaştırılma aldı mı? Aldı. Vay canıma canım, nasıl olsa uzaklaştırma aldım. Ben gidiyorum bir daha dönmüyorum diyebilir, diyebilir., Hanasettin Hoca’ya hanımı demiş ya, biraz öte git demiş, yatağın içinde.
Öte git deyince afyondan haber göndermiş, daha gideyim mi diye. Öyle adam olur, afyondan haber de göndermez. İzmir’den karşıya. Dünya varmış diyebilir. Allah bizi affetsin. Kalp altınla, hâlis alt
Hakiki ile Sahteyiyle Ayırt Eden Mihenk Taşı, Para/Himmet Toplayan Yapılar ve İbadethaneler
ın ayarda belli olur. Kalp ile hâlisi mihengi vurmadıkça tahmini olarak bilemezsin. Şimdi kalp dedikleri sahte altın. Hani sahte altınla, hakiki altını mübih mihenge vururlar. Kuyumcular da miheng taşı derler ya, o kuyumcu, o miheng taşına vurur. Miheng taşına vurarak da onun sahte mi gerçek mi olduğu belli olur. İnsanın da kalp olanı vardır, yani sahte olanı. Bir de has olanı vardır. Has olanla, kalp olan bir imtihanda meydana çıkar. Kalp olan bir imtihanda meydana çıkar. Bir imtihana tabi tutulduğunda başlarına bir sıkıntı, bir bela, bir müsibet, bir problem geldiğinde o kimsenin hâlis mi, yoksa dandik bir adam mı, insan mı olduğu, çıktılar meydana. Kimisi var Türk malı, kimisi var Çin malı. E şimdi onu Türk malı, Çin malı diye yazmıyor ki insanların üzerinde. O zaman neyle çıkacak? Bir imtihanda çıkacak.
En sıkıntılısı ne? Onu bir potaya atar, eritirseniz o zaman çıkar meydana. Biz normalde, Tire Endosu Meslek Lisesi’nde, metal işlerinde okudum ben. Biz bir maden gelince eline çok basit, oksijeni hemen yak, hemen üzerine ısıt biraz. Isıtınca onun üzerindeki boyası, ne bileyim aldatmacası ne varsa dökülüverir. Hemen anında veya bir altın suyuna bandırılıp çıkarıldıysa, hafiften ısıt, hemen onun üzerindeki altın dökülüverir. Onun içindeki gerçek madeni çıkar. Veyahut da boyanmış, boyalı maden. Onun üzerine ısıt ver, onun boyası üzerinden dökülüverir, gerçeği meydana çıkar. İnsanların da böyle rütuşlanmış, boyalanmış olanları vardır. Âhlâkân kendini saklar, muhafaza eder. Evlenecek ya, o esnada yarım saat, bir saat, iki saat kendisini korur, kendisini muhafaza eder. Onun üzerine bin bir tane iğne batırsan hiçbir şey demez. Der ki içinden o bir saat burada sabretsen gideceksin. O bir saat sabreder.
Evlendikten sonra boyası, neyi varsa çıkacak. Kimisi kendisini saklayabilir. Hatta kendisini saklamak için der ki, işte o insanlarla şimdi haram olur diye görüşmüyor. Yok o insana çıkmıyor, yok şunu şöyle yapmıyor, yok bunu böyle yapmıyor. Böyle bir şeffaflık yoksa bir şahısta, bir toplulukta şeffaflık yok ise, onun arkasından bir şey arayın. İnsan şeffaf değil, arkasından bir şey ara. Ara. Bir topluluk şeffaf değil, arkasından bir şey ara. Ara. Şeffaf. Biz o kadar şüpheci olduk ki şeffafın da arkasından bir şey arıyoruz. Ama asıl şüpheleneceğimiz yerlerden şüphelenmiyoruz. Asıl bir şey aramamız gereken yerlerden aramıyoruz. Allah muhafaza eylesin. İnsanlar bu noktada kalp veyahut da hası imtihanın sonunda çıkacak. Hatta bu dünyada belki de nice has bildiklerimiz olacak, mahşerde onların kalp olduğunu göreceğiz. Nice kalpmış gibi gördüklerimiz olacak, mahşere çıktığımızda onların has olduğunu göreceğiz.
Allah bizi yanılanlardan eylemesin inşaallah. Allah kimin ruhuna mihenk korsa ancak o kişi, yakini şüpheden ayırt edebilir. Cenâb-ı Hak kimisine mihenk koyar. o mihenk dediğimiz şey neydi? O kimseye bir ölçü aleti koymuş. O kimseye bir ölçü aleti koymuş. Eğer size bir ölçü aleti koyarsa, o zaman siz kimin iyi, kimin kötü, kimin has olduğunu anlarsınız. Ama sizde o ölçü aleti yok ise ve o meslekle mesleklenmediyseniz, siz aldatılmaya maruz kalırsınız. Orada da o kimse o ölçüyü elde etmesi gerekir. Ama insanlar o ölçüyü elde edebilecek bilgiye sahip değiller ise, o ölçüye sahip olacak, yola sahip değillersen, onlar ne yazık ki aldanmaya, aldatılmaya devam edecekler. Hoş sonuçta bizim gibi ülkelerde insanlar aldanınca, sanki o aldanmamış gibi, biz de aldatılmışız deyip meselenin içinden çıkıyorlar. Kandırılmışız diyorlar, çıkıyorlar. Bunların hepsi de soru mu?
Maşşâllâllâh! Ben böyle kabarık görünce o yüzden sohbeti kısa kestim. Kısa kestiğim kadar da varmış demek. Dersini isteyerek bırakan kardeşle görüşmekte sıkıntı var mı? Herkeste görüşün, hiçbir sıkıntımız yok. Bütün mü’minler kardeştirler. Kardeşler birbirleriyle görüşürler, konuşurlar, sıkıntı yok. Kredi kartıyla kurban alınır mı? İllâki kredi kartıyla mı almak zorundasınız? Kurban, hanefilere göre nisap miktarında paraya sahip olan kimseye vacip. Nisap miktarındaki para, örneğin 80 gram altın bir yıl o kimsede durduysa, ona kurban vacip olur. E neden kurban keserken illâki kredi kartı kullanmak zorunda hissediyorsunuz kendinizi? E neden kurban keserken illâki kredi kartı kullanmak zorunda hissediyorsunuz kendinizi? Başka çareniz yok. Eyvallah! Bir şey diyemem. Ben mümkün olduğunca, hal ne kadar bankacılar bana kızsa da, kapitalist sistemin savunucuları bana kızsa da, ben bankalardan uzak durmaya gayret edin diyenlerdenim. Kredi kartı ne kadar cebinizde fazla, o kadar derdiniz fazla.
Kredi kartından ne kadar uzaksanız, o kadar rahatsınız. Kafanız rahat. Benim kafam çok rahat, yok çünkü. O kadar kafam rahat ki. Bir ara çok samimi bir arkadaşım dedi ki ya, dedi, dışarılara gidiyorsun, yola gidiyorsun, paran kalır kalmaz bir şey olur, şu kredi kartını al. Dedim, verme bana. Ya dedi ya al, ne olacak dedi. İyi. Biz aldık. İlk önce dedi ki, telefon parası. Aha gidin kredi kartından çekin, gidiyorlar çekiyorlar. Ayın kaçında hesap ödemesi? 25’inde. Birinci ay biz 1000 lira kredi kartı parası ödedik. İkinci ay 2000 lira ödedik ayın 25’i ya. Üçüncü ayda gelirken, ayın 25 sendromu bende oluşmaya başladı. Ayın 25’inde kredi kartı ödenecek, ayın 25’inde kredi kartı ödenecek. Ayın 25’i geldi, 3000 lira ödedik. Dördüncü ay 4000 lira ödedik. Ne? Bu sefer ayın 10’undan sendrom başladı. 25’inde kredi kartı var, 25’inde kredi kartı var, 25’inde kredi kartı var.
Beşinci ay 5000 lira. 5000 liraya yatırdım kredi kartında, dedim gönderiyorum. Dedi dursun sen de, çat çat çat kırdım attım kredi kartını. Altıncı ay kredi kartı yok, sendrom da yok. Olmayınca bankadan o arkadaşı aramışlar. Ne oldu? Bu kredi kartı çalışmıyor. Demiş kırdı attı. Numaramı vermiş aradılar. İstanbul merkezden arıyorlarmış. Kredi kartı. Dedim kırdım attım. gönderelim ödeyecek misiniz? Ses yok. Ödeyecekseniz gönderin, ödemeyecekseniz göndermeyin. İstemiyorum, kurtuldum. Dedim ne büyük sendrommuş bu. Hiç kullanmadım zaten uzun müddet işte bu dediğim şey de on yıl oluyor. Dedim yok Allah muhafaza eylesin. Uzak durun kredi kartından. Adamın askeri cüzet, 1600 lira maaşı var, 10 tane kredi kartı var. Allah’ım Ya Rabbi. Borçlu. Bir yıl boyunca borçlu, iki yıl boyunca borçlu. Yok, iş değil. Kurban eti üzerinden pay edilen et kadar para ödenerek kesilen kurban kurban olur mu?
Yok biz kurban keseriz, et almayız. Bu doğru bir kurban kesme metodu değil. Kurbanı alıyorlar, aldı yedi hisse kurbanı, kestiler, tarttılar. Herkes aldığı et kadar kurban parası ödedi. Bu kurban olmadı. Bir kimse hissederlerden birisi et için o hissede girse, öbür günlerin de kurbanı bozulur. Yedi hisseder var, birisi dedi ki ne kurbanı ya ben et için girdim dedi, eti ucuza getirmek için girdim hisse aldım. Öbür 6 kişinin, kendisinin de hepsinin de kurbanı fâsit oldu. Hatta birisi nafileydi, ona vâcip değildi. O kurbana böyle hisse girdi, ona da vâcip oldu. Allah muhafaza eylesin. Kurban geliyor, gene ettir, deridir, tantanası çok olur. Oooo! Soru bir, cemaat ve tarikatlarda şeffaflık ve hesap verilebilirlik hakkında düşünceleriniz nelerdir? Cemaatleri ve tarikatları ayırt edelim. Türkiye’de cemaat oluşumları vardır. Türkiye’de hiçbir yerde tarikat yoktur. Kendilerine tarikat denilenler, gerçek manada tarikat değildir.
Çünkü Türkiye’de çünkü Türkiye’de tekke ve zaviyeler kanunu orada dururken bir tarikatın olması ve oluşması mümkün değildir. Bu bir, cemaatler ve ben bu tabiri kabul etmesem dahi soru olarak devam edeceğim. Tarikatlar, eğer paraya bulaşıyorlarsa, evet, incelenmeye açık olmalılar. Eğer bir cemaat, deri topluyorsa, et topluyorsa, kurban topluyorsa, zekat topluyorsa, sadaka topluyorsa, bu bizim dilimize geldi ya, himmet topluyorsa, yardım topluyorsa, talebe okutacağım diyorlar, kuran kursu açacağım diyorsa, bunların hepsinin de resmi olarak incelenmesi lazım. Hepsinin de. Olmaz. Böyle bir şey olmaz. Ama oluyor. Bunun ya komple her şeyi serbest bırakacaksınız. Serbest bırakacaksınız. Serbest bırakmıyorsanız, yasaklayacaksınız. Yasaklayamıyorsanız, serbest bırakacaksınız. Türkiye öyle değil. Niye yasaklayabiliyor, ne serbest ediyor. Ben mutluluk duyuyorum, bunda hiçbir sıkıntı yok. Geçen gün CNN’de radyo haberlerini dinliyorum. CNN’de radyo haberlerinde diyor ki İstanbul’daki bilmem ne Süriyani Kilisesi vakıf olarak sahiplerine verildi.
Bilmem kaç yıllık işte şeydi, ne o? Mahkemelikti. Harika. Bu topraklarda Süriyanisi var, Ermenisi var, Ortodoksu var, Yahudisi var, ondan sonra Müslümanı var. Müslümanların kendi içlerinde farklı felsefeye sahip, inanışa sahip kimseler var. Ya serbest bırakacaksınız herkesi? Devlet olarak sadece denetleme vazifesini alacaksınız elinize. Süriyani Kilisesi kadar Mevlevi Hanenin değeri yok mu ülkede? Bilmem hangi kilise değerli de, hangi Mevlevi Hane değersiz? Veya bilmem hangi Ortodoks Kilisesi önemli de, hangi bir Alevi tekkesi önemsiz? Bilmem hangi inanç grubuna ait bir ibadethane önemli de, farklı bir inanç grubuna ait ibadethane neden önemsiz? Siz bilmem hangi inanç grubuna ait bir şeyi denetliyorsunuz, her şeyine bakıyorsunuz da, siz başka bir inanç grubuna ait sahip olan bir kimseyi neden denetlemiyorsunuz? Bugün için siz bir Ortodoks Patri’nin veya Patrikli’ni denetleyebiliyor musunuz? Siz bir kilisenin gelirlerini denetleyebiliyor musunuz?
Siz bir kiliseye ne kadar yardım topluyorlar, bu yardımları nereye harcıyorlar denetleyebiliyor musunuz? Denetleyemiyorsunuz veya denetlemiyorsunuz. Ben de bu ülkenin vatandaşıyım, ben de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşıyım, ben de onun nüfus kağıdını taşıyorum, pasaportunu taşıyorum, benim de bir dini kimliğim var, benim de bir dini inanışım var. Neden bir başkasını denetlerken beni denetlemiyorsun, neden beni denetlerken bir başkasını denetlemiyorsun? Neden benim ibadet ettiğim yeri herhangi bir şikayet anında, anında gelip basıyorsun, neden başka bir yere basmıyorsun? Siz bir ortodoks kilisesinin basıldığını gördünüz mü? Duydunuz mu? Evet, bir devlet kendi tebaasını veya kendi sınırlarının içerisindeki bütün cemaatleri, bütün tarikatları denetleyebilmeli. Ama aynı şekilde de, diyaneti de denetlemeli. Bana söyler misiniz, Diyanet Vakfı haç ve ömre işi yapıyor, turizm şirketi gibi. Parasının ne kadar olduğunu biliyor musunuz? Ülkenin en zengin vakıflarından birisi olduğunu biliyor musunuz?
Bu vakıfın bir kısım parasının, Enver Ören’in İhlas Bank’ta battığını biliyor musunuz? Hepsi de denetlenmeli. Demeli ki getir bakalım Diyanet Vakfı’nın hesaplarını. Sen ne yapıyorsun? Hac Ömre işi yapıyor. Ya sen turizm şirketi misin? Bu ülkede yurt dışına giden insanların hepsi de Diyanet’den icazet mi alıyorlar? Avrupa Birliği’ne giderken siz Diyanet’den izin mi alıyorsunuz? Hayır. İngiltere’de bir dili var, bir dili var. İngiltere’de bir dili var, bir dili var. İngiltere’de bir dili var, bir dili var. Avrupa Birliği’ne giderken siz Diyanet’den izin mi alıyorsunuz? Hayır. İngiltere’ye gidecek olanlar Diyanet’den bir kart alıp Diyanet’e 100 dolar mı ödüyorlar Diyanet Vakfı’na? Hayır. Ama bu ülkede kimle hacca giderse gitsin, hangi şirkette giderse gitsin, herkes Diyanet Vakfı’na, aklımda kalanı söylüyorum, azdır çoktur miktarını bilmiyorum, 100 dolar para ödüyor. Eğer o parayı ödemez de, Diyanet’in kartını almazsanız, Suud o kart yok diye geri gönderiyor sizi.
Siz otel rezervasyonunuzu yaptırmışsınız, şeyi almışsınız, pasaporta vizeyi almışsınız, her şeyiniz bir tamam. Eğer Diyanet’ten o kart yoksa sizi havaalanından geri gönderiyor. Ben böyle söyleyince kızıyorlar bana. Diyorlar ki Diyanet’e düşman mısın? Düşman değilim. Ne düşman olayım? Uygulama bu. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak vizeni aldığın müddetçe dünyanın istediği yerine, istediği zaman gidebilirsin. Suud Arabistan’a haç veya ömrü için gideceksen, Diyanet Vakfı’na 100 dolar yatırmadan gidemezsin. Bütün her şey din ve Diyanet adına hepsi de incelensin. Hepsi de incelensin. Yerden göğe kadar incelensin. Ama laf hepsi de. Hepsi de laf. Allah bizi affetsin. Derviş anne babadan doğan çocuk diğer kardeşlerin abisi olur mu? Geç. Twitter’da İzmir ile ilgili paylaşımınızda bir gönderme var mı? Hayır. Yok. Aha! Ne alakası var? Kocam çocuklarıma karşı şiddet ve hakaret yapıyor. Hemen şikayet et. Dumanını çıkarıyorlar vallaha.
Gözlük, gözlük camı, lens, kulaklık, kulaklık pili, baston gibi şeyleri bulduğumuzda yapmamız gerekenler nelerdir? Hiç ellemeyin. Hiç ellemeyin. Bırakın orada dursun durduğu yerde kaybeden gelir alır. Allah Celle Celaluhu kalben ulaşmanın yolu nedir? İman edip iyi amel işlemektir. Efendimiz Muhammed Mustafa’nın sallallâhu aleyhi ve sellem dünya hayatında yapmak istediği ve yapamadığı bir şey var mıdır? Muhakkak onun yapmak istedikleri ve yapamadıkları da olmuştur. Kişi edep ve ahlak noktasındaki olgunlaşma heyecanını ve azmini nasıl diri tutar? Her dem ona yakın olma şevkiyle insanı ayakta tutan şevktir. Aşığın, aşığın ekmeği suyu şevktir. Aşığın şevki yok ise o aşık aşık değildir. Aşığı her da diri tutan şevkidir. Önemli olan aşık değil, şevk ehli olmaktır. Çünkü o aşıklığın aşıklığını her daim diri tutacak. Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem Peygamberimiz zamanında yaşam şartları çok zordu ve Peygamberimiz nasıl büyüdü.
Yani nereye ve neleri ziyaret etti. Ayrıntılı bir şekilde anlatır mısınız? Allah razı olsun. Muhakkak yaşam şartları her dönemin kendine göre zorluğu vardır. Onun döneminde de zordu ama o Peygamber ferasetiyle o zorluğun altından kalktı. Bir müridin üstadına bağlılığı nasıl olmalı ve üstadın da müridine bakışı ve duası nasıl olur, teşekkür ederim. Normalde bu mürid-üstad ilişkisi sulandırılmış ilişkidir Türkiye’de. Bakın şunu unutmayın. İster mürid-mürşid ilişkisi, ister eş-koca ilişkisi, ister koca-kadın ilişkisi, ister çocuk-anne-baba, ister anne-baba-çocuk. İster işçi, patron ilişçisi bu önemli değil. Kimle olan ilişkin olursa olsun önemli olan o ilişkinin hukukunu bilmektir. Eğer o ilişkinin hukukunu bilmiyorsa insanlar, o ilişkinin edebini, adabını bilmiyorlarsa onların o ilişkileri doğru düzende gitmeyecektir. Bizim insanlarımız evlenirler, evlilik hukukunu bilmezler. Bir evlilik ilişkisinde kadınla kocanın hakkı, hukuku, edebi, adabı, sınırları nedir? Bunu insanlar bilmezler.
Müslümansa onun İslami bir çizgisini bilmez. Müslüman değil ise kulaktan dolma annesinden babasından almış olduğu bilgilerle öğrenir. Bu sefer evde çatışma çıkar. Örneğin bir erkeğin evinde, despot bir baba vardır. Despot bir baba her şeyi etrafında döndürüyordur. Çocuk evin erkekliğinin öyle olduğunu düşünür. Evlenir evlenmez despotluya başlar. Oysa kadın despot bir aileden gelmiyordur. Hatta o ailede şöyledir, örneğin adam bir bardak su bana verir misiniz? Kadın içeriden bağırır. Aşkım çeşmeden akıyor. Bu normaldir o ailede. Adam kalkar, çeşmeye gider, çeşmeden suyunu doldurur. A akıyormuş diye de hayret etmez. Şimdi aynı bayan evlendi o evin kızı. Adam dedi ki bana bir bardak su verir misin?
Evlilik ve Aile Kültürü Farkı, Ebeveyn Baskısı ve Cemaatlerin Tarihsel Kökleri
Aşkım çeşmeden akıyor. Bana böyle dersin ha kıyamet koptu. Sebep? İkisinin aile kültürü farklı. İkisinin ailede hitabı farklı. Bir şimdi bir baba düşünün evde çocuklarına bir fiske dahi vurmamış. Eşine bir kötü söz söylememiş. Bu kız öyle bir ailenin içinde yetişmiş. Evlendi, dakika bir gol bir sabahleyin tokatlanarak uyan. O kızın evliliğe bakış açısını nereye oturtacaksınız? Bir evlenen yeni evlenen bir kız düşünün. Eve geldi, eve geldi gece dayak yedi eşinden. Evliliğini nereye oturtacak o? Evliliğini nereye oturtacak o? Şimdi bizde bu tip sıkıntılar var. O yüzden şimdi mürşid mürşid ilişkisi nasıl olmalı? Kardeş mürşid mürşid ilişkisi Kur’ân ve Sünnet dairesinde olur. Gerçek bir mürşid müridinden haram bir şey istemediği gibi onu harama da sevk etmez. Bu taslamam diline dolamış ya televizyonlarda söylüyor ya aynı kelimeleri söylüyor. İşte ölü yıkıcısının elindeki ölü gibi olacak.
Ya böyle bir mürid mürşid ilişkisi İslam’da yok. Kur’ân ve Sünnet’te böyle bir ilişki yok. Neden? Siz bir kötülüğü gördüğünüzde elinizde, mümkün değilse dilinizde, o da mümkün değilse kalben buğuz ederekten önlemeye çalışınız. Emir! Sana bir mürşid kötülüğe doğru sevk ederse sen diyeceksin ki bu kötülük bunu yapamayız. Neden bunu istiyorsun bizden? Bu haram. Olur mu böyle bir şey? O insanlar o topluluğa dinini öğrenmek için geliyorlar ve dinini yaşamak için geliyorlar. Siz onlara haramı helalini öğretmekle mükellefsiniz. Nasıl o kimseden haram bir şey isteyebilirsiniz? Bu mümkün değil. Ama taslamam gibi insanlar hangi dergahları, hangi cemaatleri, hangi tarikatları reel olarak gidip çalışma yaptılar. Bir profesör bir kimsenin çünkü ilmi olarak çalışma yapması lazım. O kanıya varmak için gidecek ilmi olarak çalışma yapacak. Kıymetli dostlar, ben 1986’da tasavvufla tanıştım. Yıl 2018.
Ben 32 yıldan beri tasavvuf dünyasının içindeyim. 32 yıldan beri ne dianetten ne ilahiyattan bir tane vazifeli, görevli benim bulunduğum ortamda, benim bulunduğum dairede hiçbir inceleme yapmadılar. Hiçbir kimse gelip sorgulamadı, hiçbir kimse gelip incelemedi, hiçbir kimse gelip araştırmadı. Ben Bursa ilahiyata haber gönderiyorum. Gelin bizi araştırın, gelin bizi soruşturun, gelin bizi inceleyin. Doktora tezi yapın, araştırma konusu yapın. Onlar etrafındaki insanları küçük görmekten başka bir şey yapmıyorlar. Bakın bunu övünmek için söylemiyorum. Yılda Bursa’da iki tane program yapıyoruz. Yaklaşık beşer bin kişinin katıldığı program yapıyoruz. İzmit’te dokuz bin kişilik salon var. Yılda bir sefer program yapıyoruz dokuz bin kişilik salonlarda. Ülkenin değişik salonlarında halka açık böyle programlarımız var. Ya biz bu ülkenin insanıyız, bu ülkenin çocuğuyuz. Bu toprakları kokuyoruz biz. Benim pirim Konya’da Meftun, bir tanesi Ankara’da Meftun, Hacı Bayram Veli, birisi Kırşehiy’de Meftun, Hacı Bektaş Veli, Üftada Hazretleri, Bursa’da Meftun, Mahmud-u Hiday, İstanbul’da Meftun.
Bu topraklarda yaşamışlar. Benim şeyhim Nevşehir’de. Onun şeyhi çorumda, onun şeyhi de çorumda, onun şeyhi de çorumda. Mezarlar orada. Benim bağlı bulunduğum dergah Kuva-i Milliye ile beraber bu ülkenin kurtuluş savaşına katılmış bir dergahın müvittesi birim. Parasıyla, dervişiyle, şeyhiyle hepsi de Kuva-i Milliye ile beraber kurtuluş savaşına katılmışlar. Allah için ya. Bir taneniz gelin. 120 aydan beri, 120 aydır Gelibolu Mevlânesi’ne gideriz. 120 aydır, 120 ay. Türkiye’nin ayaktaki en büyük Mevlevehanesi. Çanakkale Üniversitesi’nde İlahi Fakültesi var. Senin dalın, tasavvuf kürsüsü de var mı? Var. Senin dalın. Çocuklar size vazife, burnunuzun ucunda Gelibolu Mevlânesi’nde böyle bir şey yapıyorlar. Ve her sene Balkanlarda ne kadar tasavvufla ilgilenen dergah, tekke var ise böyle bir çalışmamız var. Gelibolu Mevlânesi’nde beş yıldan beri hepsini de topluyoruz. Yaklaşık yüze yakın misafir getiriyoruz. Bir tanesi incelese ya, bir tanesi araştırsa ya.
Konuşuyorlar. Ya bilim adamı değil misiniz siz? Evet. Ya bilim adamı real araştırarak konuşur ya. Siz Taslamam’ın bir tane dergahın üstadıyla konuştuğunu, reportaj ettiğini, onu onlar araştırdığında bir tezi var mı? Yok. Taslamam’ın bir tane Kur’ân ve Sünnetle alakalı bir tezi var mı? Yok. Kabul edilmiş uluslararası arenada kabul edilmiş bir makalesi var mı? Yok. Ama o çıkıyor televizyona diyor ki, mürid alay ederekten söylüyor. Mürşidinin önünde ölü yıkıyıcısı gibidir. Ya getir o müridi, ben onu müridlikten atayım bir tane ölü yıkıyıcısı gibi duracaksa. Akılsız mı bu adam? Bitti. Ama bununla İslam’a saldırıyor. Bununla saf, gerçek sufiliye saldırıyor. Böylece insanların nazarında o sufiliyi katlediyor. Ondan sonra diyor ki, dayış çıkar. Benden mi çıktı dayış? Dayış Mevlevi mi? Dayış Kadir’i mi? Rufai’i mi? Bektaş’i mi? Bedevi mi? Ne bu? Dayış ne?
Uşaki mi? Halveti mi? Celveti mi? Ne dayış? Sufiliye düşman olan vahabi-selefi bozuntusu. CIA’nin, Mossad’ın kurduğu sufiliye de, sünniliye de düşman, Yezidi topluluğu. Ben bunu taa en baştan söyleyince, tehtit alıyoruz, bilmem ne alıyoruz, bunu da söylüyorum. Ya bu adamlar bak bizi tehtit ediyorlar. Ortamı tehtit ediyorlar. Bunlarla nasıl mücadele edilecekse edin. Sebep? Çünkü ben dinimi biliyorum. Allahu Ekber diyerekten cami bombalanmaz. Allahu Ekber diyerekten bir Müslümanı öldüremezsin. Sen kendi kafandan gayri Müslüm bir kimseyi de öldüremezsin. Sen tren karını bombalayamazsın. Bu fetvayı nereden aldın? Tabi sen mezheplere karşı çıkarırsan, mezheplere aykırı davranır, mezheplere yok hükmünde görürsen, sen sufili aykırı davranır, sufili de yok görürsen, o kimse kalkar size Kur’ân yeter başka bir şeye gerek yok deyip, meal okuyarak din öğreneceğim der ise bu hale gelir. Kimse ona bakmıyor. Allah bizi affetsin.
O yüzden bunların ölçüsü ne yazık ki yerli yerine konulmuş değil. Tasavvuf bir cemaat kültürü müdür? Hayır. Geçen bir mevzu oldu. Açık açık konuşayım. Abim geldi de bir mevzu oldu. Oradan buradan açıldı. Dedim ki cemaat dediğiniz oluşumlar Türkiye’de en eskisi 50 seneliktir. En eskisi kimdir? Nurculardır. Nereye dayanır? 1940’lara dayanır. Yüz yıl bile değildir. Yüz yıl değildir. Bakın tasavvuf ta ademe dayanır. Tasavvuf ta ademe dayanır. Tasavvuf ademin dünya üzerine gönderilmezden öncesine dayanır. Tasavvuf ta eleste dayanır. Tasavvuf. Ne kadar cemaat var ise hepsi de 5 yıllık, 10 yıllık, 20 yıllık, 30 yıllıktır, 50 yıllıktır Türkiye’de. Sebep siz cemaate istediğiniz adamları toplayabilirsiniz. Cemaatın başında bir tane adam vardır. Laf bilen bir adam. O cemaatı yönlendirir. Ama tasavvuf öyle değildir. Tasavvuf o toplunun başında bir üstad gerekir. O üstadın da muhakkak üstadi lazımdır.
O üstad üstadsız değildir. Üstadsızsa çok özür dilerim sözüm mezisten dışarı. Soysuzdur o. Soysuzdur o. Sufilik üstada dayanır. Bir kimse üstadını söylemek zorundadır. Benim üstadım filanca, onun üstadı filanca, onun üstadı filanca, onun üstadı filanca. O insanlar o üstada rüyalarında görerekten intisap ederler. Rüyasında görerekten. Cemaat için böyle bir şart yoktur. Arasında en önemli, farta budur Allah muhafaza eylesin. Tasavvuf ile cemaat kültürünün ayrılan yönleri nelerdir? Bu cemaat kültürü içinde bulunduğu konuma duruma göre şekillenir. Şehrine göre şekillenir. Ama tasavvuf kültürü dediğimiz kültür sadece Muhammed Mustafa’ya kadar olanı almaz. Ondan öncesini de alır, geniştir. Kur’ân’da tasavvufun yeri nedir? Tasavvuf bir Kur’ân kültürü müdür? Tasavvuf bu mânada o mü’minler ki Allah’ı şedid bir sevgi ile severler. Bunun üzerine kuruludur. Kur’ân’dan bir ayetle de bu meseleyi bitirmiş olalım. Ben size şöyle bir şey sorsam.
Annem bana hamileyken ayrılma derecesine gelmiş. Dedem buna izin vermemiş. Ben kapısında duliyetimi istemem demiş. Bu ne? A-ah-tır mı? Artık buraya okuyamadım. Benim evimden duliyetim eksilmiyor. Hayatım yükü inanın çok zor. Fakat benim suçum ne ki bunları yaşıyorum. Bizim toplumumuzda böyle bir şey var. Ben evimde duliyetim istemiyorum diye yanlış. Bu toplumda Kur’ân ve Sünnet’in hâkim olmadığını gösteriyor. Şöyle bir şey var. İşte anne baba öncesinde bu çok vardı. çocuk geçinemiyor orada. Bir sıkıntı var. Adam zalim veya bir sıkıntı var. Ayrılmak istiyorlar. Kızın annesi babası diyor ki ben kapımda duliyetim istemiyorum. Ayrılmayacaksın. Orada duracaksın. Allah Allah. Sanki biz katolik nikahıyla nikahlandık. Asla boşanamıyoruz. Veyahut da ayrıldı. Anne çocuğunu da alıp geliyor. Ya bırak çocuğu adama. Görsün. Yok. Hep beraber çocukları da toplayıp geliyoruz biz. Şimdi ben arkadaşlara uygulattığım şeyi söylüyorum.
Adam diyor ki ben ayrılmaya düşünüyorum. Olur yavrum. Al çocuklarını git. Nasıl yanım? Basmaya. Bu kadıncağız çocuklarını babasının evinden mi getirdi? Hayır. Sen aldın değil mi bunu babasının evinden? Evet. Bu çocuklar sana ait dinen. Bakımı, IHC’si, her şey sana ait. Al götür çocuklarını. Kalıyor. Bizde ama Türk toplumunda şöyle bir şey var. Biz kümesinle beraber alıyoruz. Bir verip beş alıyoruz biz. Bir verdik beş aldık. Bir verdik. Biz bir verdik üç aldık üstüne. Allah Allah. Ya kızım biz seni evlendirdik bir tane. Evlendin. Gelirken üç tane de yanında getirdin. Dört oldu. Ben bir tane yapıyordum. Zor bakıyordum zaten. Ben şimdi dört tane bakacağım. Ama toplumun içerisinde yerleşmiş bu. Adam eşini alıyor. Çocuklarını da alıyor. Arabeye bindiriyor. Dostları götürüyor. Babasının, kızın babasının evine. Kızın babası aradı beni. Dostlar beni aradı dedi.
Mustafa Efendi böyle böyle bir durum var dedi. Kızını al çocukları bırak dedim. Ya ben torunlarımı nasıl yapayım? Beni aradın ya dedim. Bana soruyor musun? Evet. Kızını al. Çocukları bırak arabada dedi. Kapıyı açmış. Damat gelmiş. Kös kös böyle. Hepsini bırakacak. Evladım dur demiş. Dur. Kızına demiş sen gir içeri. Yavrum sen çocuklarını al götür demiş. Bana diyor ki ciğerim yandı ama Mustafa Efendi sen söyledin ya diyor. Yerine getirdim diyor. Allah senden razı olsun. Ne oldu dedim. İki gün sonra dedi damat geldi çocuklar yanında. Ben annesini alabilir miyim çocukların dedi. Ne yaptın dedim. Ben verdim dedi. Allah seni yesin dedi. O zaman aradın mı? O zaman ne aramadın dedim. Araman mı lazımdı? Evet dedim. Aracaktın. Neden aracaktım dedim biliyor musun? O geldiğinde yok sana kız diyecekti. Vermiyor. Neden?
Üç tane çocuğu al götür bakalım. Bakan adam çıkar mı? Çıkar. O zaman o zaten çocukları alıp babasının kapının önüne götürmez ki. Der ki buraya kadarmış ben seni annene kadar bırakayım veya bırakmak istediğin yere bırakayım. Kalmak istediğin yere bırakayım. Veya hatta ben sana bir ev tutayım. Üç ay orada dur iddet gününü orada geçir. Ya da üç ay sen burada dur. İddediğini burada geçir. Üç ayın sonunda evini boşalt. Bu arada da sen bir tane çocuklara bakacak bir mürebbi, bir kadın kimse getir evinde baktır çocuklara. Böyle bir adamsa zaten o kadının yapacak bir şey kalmaz. Gayet hakkı adamın. Ama bizde öyle değil. O yüzden o silsile devam ediyor. Biz gelsin çocuklarla beraber. Ya nereye geliyor ya? O çocuk 18 yaşına geldiğinde anneyi dinlemeyecek. O çocuk 20 yaşına geldiğinde anneyi dinlemeyecek.
Babayı dinler, anneyi dinlemez. Nasıl zapt edeceksin onu? Zapt edemezsin. Zaten İslam çocuğu babanın terbiyesine veriyor. Çok üzüldüğüm bir konu. İslam’ı yaşayış bakış açısından bölünüyoruz. Camiye gideni gitmeyenler çıkar için gittiğini düşünüyor. Bu çok kişi evde namaz kılıyor, menfaat dünya için gitmek tense diyor. Camiye gidenler de gitmeyenlere kötü gözle bakıyor. Hele gençlik Konya’daki bir araştırmaya göre %90’ı deis çıkmış gençler. Ben böyle düşünmüyorum. Gazetelerin yazdıklarına da bakmıyorum. Müslümanların bölündüğünü de düşünmüyorum. Bunu bir zenginlik olarak düşünüyorum. Bundan korkmayın. Bırakın farklı anlayışlar olsun, farklı bakış açıları olsun. Bunlar bölünme, ayrılma yolu değildir. Zenginlik yoludur. Biz nasıl ilmi daha yüksek seviyeye çıkaracağız ki? Bırakın insanlar farklı düşünsünler. Ama bu mahalle kültürü, basit bu. Camiye gidenler menfaat için camiye gidiyor. Ha, camide dolar dağıtıyorlar. Camiye gidenler var ya, evet hepsi de menfaat için gidiyor.
Ne dağıtıyorlar camide menfaat için gidecek? Doğalgazda ısınıyor diye mi menfaatleniyor? Veya klima çalışıyor, oh serinledim camide. Serinlemek için mi gittim diyor. Ne alakası var? Biz birbirlerine laf söylemeye alışmışız. Git kardeşim camiye sen namazını kıl. Cami de dolar dağıtırlarsa alma. TL isterlerse ben milliyetçi adımım, TL istiyorum de. Ne alakası var? Camiye de, cami ister senden. İstemeyen cami görmedim bugüne kadar. Camiye menfaat için gidip ne menfaati? Cebindekini verirsin daha. Bir cuma namazı kıldığım bir camide istenilmeyen bir cami görmedim daha. O isteyecek olan da böyle farzı kılar kılmaz. Arkasındaki sünneti münneti terk ederekten caminin önünde başlıyor bağırma. Topluyor musunuz hocam her ay? Köyde topluyorsunuz değil mi? Bağırmıyor mu öyle birisi? Hiç sen toplanılmadığı bir cami gördün mü? Köyde dahil değil mi? O zenginliğin içerisinde hala cami de topluyorsunuz değil mi?
Dihane yolluyor. Ne menfaati ya? Bursa’nın en zengin köyü, İğdir köyü. Belki de Türkiye’de sıralamadığı ilk bire girebilirler. Osmanlı köyü kaç 650 yıllık mıydı? 650 yıllık köy. Köy sınırlarının içerisinde köyde oturmayan köyün dışında bir kimseye bir karış toprak satmıyorlar daha. Ben dahilim buna. Kafaya takacağım böyle giderse alacağım oradan yer. Geleceğim bu yasağa. Cevdet plan hazır değil mi? Ondan sonra geleceğim burada diyeceğim ki birincisi benim. Böyle bir köy. Bakın onlar dahi her hafta topluyorlar. Çok güzel bir camileri var Allah için. Meydanın çok güzel, her şey çok güzel. Kocaman bir Türk bayrağı var. O ana yoldan gelen geçen herkes görüyor ama Osmanlı köyü. Herkes birbirini çok iyi tanıyor. Harika, benim çok hoşuma gidiyor. Latife takılıyorum, iyi bir şey yapıyorlar. Dışarı hiçbir şey satmıyorlar. Birisinin işi bozuldu, yeri satacak değil mi?
Onu kulaktan kulağa duyuyorlar. Muhtar diyor ki bu yeri sana al, sana yakışıyor. Ya parası fazla, ondan biraz çırpıyor, ondan biraz kertiyor, onu ona sattırıyor. Dışarı sattırıyor, dışarı sattırmıyor. Dışarıdan birisi muhtar arıyor ya, oradan bir yer alacağız ne yapalım? Almasana, vermeyiz buraya diyor. Net. Muhtar demek oranın valisi demek ya. O da burada zaten işte. Köyün valisi, Cumhurbaşkanlığı adamı temsil ediyor orada. Başkanı temsil ediyor. Gittin mi sen de şeye? Tabi ya, burada. Özel adam. E şimdi camiden ne menfaat olur insanın? Hele bir de sen tanınmışsan, sana bakıyor kapıdaki, sen nereye gidiyorsun? Mustafa Özba, sen ha bir şey ödemeden git. Senin arkandan tenekke değil, tavuğu bile çalarım. Bırak lan şu adamı. Bırak lan şu adamı. Burada para vermeden gitti. Mümkün mü? Bir de o toplayan imama da söyler.
Ya hocam çok canım sıkıldı ya, moralim bozuldu. Ne oldu? Burada Mustafa Özba var ya, o hani Mercedes olan, bir lira vermeden gitti ya. Bir de hocayım diye geçinir. Hadi verme. Ama ben vermiyorum. Buna rağmen vermiyorum. Yine vermiyorum. Bakıyor ben çıkarken böyle bana verecek misin diye böyle yapıyor. Hareket bu. Neden? Diyanet vakfı diyorum ben. Cebindeki paraları harcasın önce. birisi Hazret-i Ömer’e şey’en-i Allah demiş. Bir bakmış. Bu demiş senin dağ harcında çıkında ne var? Ondan sonra biraz arpa buğday vardı. Ver onu bakayım demiş. Almış. Onu develerin önünde silkeleyivermiş. Şimdi demiş senin istemeye hakkın oldu. Al demiş bu dinarı. Demiş şimdi dilenmeye hakkın oldu. Hiçbir şeyin yok şuanda. Al demiş bu dinarı. Eğer bir kimsenin bir öğünlük yiyecek ekmeği, yemeği var ise ona dilenmek haramdır. Ya Diyanet Vakfı’nın devrolanına milyon dolarları var.
Milyon dolar. Ve her sene geliyor daha. Ona nereye yardım edelim biz? Doğruya yol bir tanedir lakin bir bucakta gizlidir. Onu bulmak her yeri dolaşıp aramaya bağlıdır mesnevi. Her yeri dolaşıp aramaya bağlıdır açıklar mısınız dolaşmayı nasıl anlamalıyız? Doğru, okyanusta inci gibidir. Hakikat, okyanusta inci gibidir. Do
Mesnevi’de Hakikat Okyanus İncisi, Tasavvufun Hz. Âdem’e Dayanan Kökü ve Adnan Oktar
laşmakla değil dalmakla bulunur. Aşk nedir? İlahi aşk nedir? Aşk nedir? İlahi aşk nedir? Ayrı mı ki? Aşk bir tanedir. Onun ilâhisi gayrı ilâhisi mi var? İlahi aşk bir kimse üzerinden zuhur eder mi? Ederse nasıl eder? Bir kimsenin üzerinden zuhur ederse o kimse, kimse mi olur ki? Eğer bir kimsenin üzerinden zuhur ediyorsa siz hâlâ da onu kimse olarak mı görüyorsanız siz o zaman âşık değilsiniz. Aşk neyin üzerinden zuhur ederse o aşk olur. Bu ister birey, ister işte ot, ister çöp, ister kuş, ister ağaç, ister toprak neyin üzerinden tecelli ederse o adı aşk olur. O kâh tuğru sînâda bir ağacın arkasından seslenir. Kâh tuğru sînâda ateşin içinden seslenir. Kâh tuğru sînâda bulutun içerisinden seslenir. Kâh yûsufa kuyudan seslenir. Kâh yûnusa balığın karnında karanlıklardan seslenir. Kâh ibrâhime ateşin içinden seslenir.
O nereden seslenirse orası aşk olur. Eğer sen tuğru sînâda ateşten seslendiğinde hâlâ da ateş olarak görüyorsan, ağaçtan seslendiğinde ağaç olarak görüyorsan, yûsufa kuyudan seslendiğinde sen kuyu olarak görüyorsan, sende aşk gözü yok cenci azım, özür dilerim, sende ancak eşek gözü var. Eşek gözüyle bakarsan ateşe ateş görür kaçarsın, suyu yûsufun kuyusunu su görürsün, ürkersin, yûnusun balığına yaşanır mı burada der, kendince içinden çıkmaya gayret edersin. O âşık gözü değil, çok özür dilerim, eşek gözüdür. Aşık gözü her dem tecelliyatı aşktan geldiğini görür. O yüzden sen âşıklığı öğrenmek istiyorsan kendine bir âşık bul. Kendine âşık bulman için bir âşıklar meclisine git. Sen aşkı bulacaksan da âşıksız bulamazsın. Çünkü âşığın yeri aşkın sokağıdır. O aşkın sokağında yaşar. O aşkın kapısındadır. Sen beyhude bu eşek gözünle aşkı arama. Sen o gözü çıkart.
Bir insan gözü tak. Bir âşık ara. Bir âşık bul kendine. O âşığın peşine düş de muhakkak inan o âşığın peşine düşersen aşkın kokusunu alırsın. Ak’la oktarla ilgilendiğini düşünüyorsunuz. Düşünmemiz beyhude değil mi? Allah’ım gereksiz ilimden sana sığınırım demiş. Faydasız ilimden diye. O bizim böyle latife ettiğimiz bir tiplemeydi. Böyle cemaat sohbetin ağırlığından daraldığında bir adnanoktar anlatırdık. Herkes bir tebessüm eder, kabus halinden kurtulurdu. Buydu. Yıllardan beri de biz ona söylüyorduk. ona da söylüyorduk. Arkadaşlara ne olduğunu anlatıyorduk, söylüyorduk. Bizim söylediğimize 20 yıl sonra geliyorlar. Adnanoktar daha önce iyi bir Akit gazetesi yazar idi. Nasıldı gol? Adnanoktar Akit gazetesi yazar idi. Mevlânâ’nın dergahının gizemleri çok uzun zamandır anlatılıyor. Böyle bir gizem var mıdır yoksa bunlar dedikodudan mıdır ibarettir. Bu normalde bu gizemleri anlatan, bundan para kazanmıyorsa harika diyeceğim. Ama bunları gizem olduğunu, bu gizemleri çözdüğünü, bu gizemleri anlatan insanlar kitap yazıp habire para kazanıyorlar.
Hz. Mevlânâ’yı bugünkü Oşo muhabbeti oldu. Oşo’ya benzediyorlar. Mevlânâ’nın paranormal özellikleri var mıdır, varsa bilgi verebilir misiniz? Allah’ınızı severseniz, Türkçe yazar mısınız, paranormal nedir? Nedir paranormal? Sizin ilminiz dinleyicilerin anlayamadığı kadardır. Paranormali bilmiyorum. Mesnevîsi meydanda, divan-ı kebiri meydanda, en önemli eserleri, mektubatı meydanda, muhakkak içi mânâ dolu hepsinde. Ama o mânâya anlamak da uzak bir yer değil. Dini yaşantısını çok zaman ayırıp, ailesini ve sosyal yaşantısını çok fazla ihmal etmenin hükmü ya da çözümü var mıdır? Bir kimse dini yaşantısının içerisindedir, sosyal yaşantısı ve ailesi de. Bir bütündür insan. Ben dini yaşantım var, o yüzden ailemi ihmal ediyorum. Bunu söyleme hakkına sahip değil, doğru değil, böyle bir şey yapıyorsa. Evli mi? Evli. Adam çok aktif, harika. Erkeğin o aktifliğinin içerisinde eşini ben sana buraya götüremem deme lüksüne sahip değil. Kadın da onunla beraber olmak istiyor mu?
Evet. Nereye gidiyorsun bugün? Nerede? Bir İzmir’de sohbet var, biz gideceğiz, ben de gelmek istiyorum bey. Ya uzak ama, sana da uzak, bana da uzak ya, ben gelirim seninle beraber. Erkeğin ona hayır deme hakkı yok. Bakın erkeğin ona hayır deme hakkı yok. Hatta erkek bundan mutluluk duyacak, o harika, eş çoluk çocuk hep beraber sohbete gidiyoruz. İbadet edeceğiz, sıhhat bulacağız, şifa bulacağız. Neden? Seyahat edin, sıhhat bulun. İşlerin düzelmesi için odaklanıp, adak adanıp ve yapılması işlerin açılmasına engel olur mu? Allah Allah. Adak adamak. Adak zaten adamaktır, neden adak adamak, kurban adamak deyin. Veya oruç adamak veya başka bir şey adamak. Bunlar işlerin açılması için uygulanabilir şeyler değil. İşinizin iyi olmasını istiyorsanız, yapmış olduğunuz işin üzerine odaklanıp, o işin ilmini öğrenip, iyi iş yapmaya gayret edin. İşlerim açılması için on tane koyun adadım.
İyi cümrüm için on tane koyunun gitti. Hocam, kızım evlenmiyor, evlendirmek için ben üç tane adak adasam olur mu? Bir gün dedim, bu kız mı? Ben evet dedi. Böyle baktım içimden geçeni söylemeyeyim şimdi dedim ya. Kız bir bakış fırlattı, o bakışı normal bir adam görse ömür boy almaz onu. Asla olmaz. Kadın böyle şey yapıyor, ben bir şey diyemiyorum. Ondan sonra en sonunda dedim, kız biraz dışarı çıktı, sen bu kız için dedim, üç tane değil, yüz otuz tane adasan gene evlenmez bu dedim. İnsanlar evladın olabilir. Sen elindeki malzemeye bir baksana. Elindeki malzemeye bakmıyor. Veya kendine bakmıyor. Hani Hz. Mevlânâ diyor ya, isterken ölçülü, bir saman çöpü dağı kaldırabilir mi? Ne istediğinin farkında değil insanlar. İyi bir özgüven ama insanlar için. Veya evlenmemiş. Evlenmezsin, bir sürü kriterin var.
Birisine bir gün işte ben evlenmeye karar verdim, harika dedim ya ama kriterlerin var efendim dedi. Bu dedim, mükemmelsin ya, bir kağıt kalem aldın. Bana dedim, sıralar mısın kriterlerini? Bayana söylüyorum. Başladı sıralamaya. O şimdi koydukça ben şekillendiriyorum kendi kafamdan. Anam! Hayal travması yaşayacağım kadının istedikleriyle. Yani o kızın istediği. Dedim, bu dedim Mesnevî’deki Yahudi hikayesine benzedi. bir topluluğa gitti bir şey söyledi, öbür topluluğa gitti başka bir şey söyledi, öbür topluluğa gitti başka bir şey söyledi. Her madde birbiriyle çelişkili. Dedim, kesin sen evlenemezsin bu maddelerle. Bizde böyle bir şey var. İşimin açılması için adak adacağım. Ya sen dükkanda çalışmazsan, dostluğun malını takip etmezsen, işini takip etmezsen, çalışmaz dükkan. Nuri kaç tane adak adıyorsun sen böyle iş olsun diye? Hiç adamadın mı? Adam hiç adak adamamış. Ne kibir adammış.
Bir şey adada gelelim yiyelim. Adam hiç adamamış bir şey. Allah iyiliğini versin senin. Ben de hiç adamadım zaten. Böyle bir kültür var bizde. Türklerden kalma bu İslam’ın değil. Adak kurbanı var. Ama bu insanların kendini. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. de diyor sizin adamanızla olmaz o iş diyor. Adamın adadığından kalırsın. O olur yandan on tane kurbanı kesmek zorunda kalırsın. Çalış, gayret et, koştur. O işin matematiğini elde et. Hakkınızı helal edin. Geceniz hayır olsun. Sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim. Adnan Oktar için de millet kediciklere üzüldü. Adnan Oktar’a üzülmedi. İşin gerçeği de bu. Herkes böyle Adnan Oktar’a üzüldüğünü, vay Adnan Oktar’ın başına şöyle geldi. Olsun zaten. Kadınlar çok seviniyorlar. Kedicikler ortadan kaktı. Rakipleri bertaraf oldu. Türkiye’deki kadınlar derin bir nefes alsınlar. Rakipleri bertaraf oldu. Adamlar çok üzgün. Bunu itiraf edemiyorlar. Kendi kendilerine diyorlar şimdi. Ya yazık oldu. Selamünaleyküm. Selamünaleyküm. Bak gene Adnan Oktar bizim işimize yaradı. Gene bak.
Kaynaklar ve Referanslar
Hz. Mevlânâ — Mesnevî, I. Cilt, 297. Beyt — ‘Dünyada da acı ve tatlı deniz var; aralarında bir perde var ki birbirine taşmaz, karışmazlar.’ — Bu beyt, iyilik-kötülük, iman-küfür, hakikat-yalan arasındaki ilahi sınırı anlatır. Kur’ân-ı Kerîm’de de iki deniz arasına berzah (engel) konulduğu bildirilir (Rahmân, 19-20).
İbadet Motivasyonu — Korku, Ümit, Sevgi — Tasavvuf geleneğinde üç ibadet motivasyonu ayırt edilir: Cehennem korkusuyla, cennet ümidiyle veya sırf Allah sevgisiyle. Büyük Râbia el-Adeviyye, ‘Cenneti ümit ederek ibadet ediyorsanız sizi işçi yaparım’ diyerek en yüce ibadetin sırf Allah için olan olduğunu beyan etmiştir.
Mihenk Taşı — Hakiki ile Sahte Altının Ayrımı — Kuyumculukta hakiki altını sahtesinden ayırmak için mihenk taşı kullanılır. Efendi hazretleri bu benzetmeyi şöyle kurdu: Allah kimisine bir mihenk — ölçü aleti — koyar; yakini şüpheden ayırt edebilen kimse bu mihengi haizdir. O kimse, başkalarını hakiki mi sahte mi diye sınayabilecek bir kalbe sahip demektir.
Para ve Himmet Toplayan Yapıların Tehlikesi — Efendi hazretleri şunu vurguladı: Kurban, zekat, sadaka, himmet ve yardım toplayan; ‘talebe okutacağım, Kur’ân kursu açacağım’ diyen yapıların tümü denetlenmelidir. Bu faaliyetler gerçekten Allah için mi yapılıyor, yoksa servet biriktirmek için bir araç mı? Meşru amaçla toplanan para bile yanlış ellerde fesada yol açar.
Evlilik ve Aile Kültürü Uyumu — Efendi hazretleri ‘bardak su’ hikayesiyle evlilik krizlerinin kökenini gösterdi: Aynı evde büyüyen iki insan, aynı kültürel dilde konuşur. Farklı aile kültüründen gelen çiftlerde ise en basit ifade yanlış anlaşılır. Evlilik öncesi bu kültürel zemini değerlendirmek, sonraki pek çok kırılmayı önler.
Tasavvufun Kökü Hz. Âdem’e Dayanır — Efendi hazretleri şunu beyan etti: Türkiye’deki en eski cemaat hareketi Nurculuk olup 1940’lara dayanır — 100 yıl bile değildir. Tasavvuf ise Hz. Âdem’den bu yana var olan bir irfan geleneğidir. Hz. Âdem’in dünyaya indirilmesiyle başlayan tövbe-tevazu-Allah’a dönüş seyri, sufilerin ‘Hz. Âdem’den gelen’ dediği bu irfanın başlangıcıdır.
Mesnevî — Hakikat Okyanus İncisi — ‘Hakikat okyanusta inci gibidir; dolaşmakla değil, dalmakla bulunur.’ — Bu ilke sufilerin entelektüel dolaşımdan çok kalp derinliğini esas aldığını özetler. Efendi hazretleri şunu vurguladı: Her yeri aramak değil, içine dalmak ve orada kalmak — bu inci’nin yolu budur.
Adnan Oktar Örneği — Önceden Söylenmiş Uyarı — Efendi hazretleri şunu aktardı: Adnan Oktar’ın gerçek yüzü onlarca yıl öncesinden anlatılmış ve uyarılmıştı. Aradan 20 yıl geçtikten sonra aynı tespitler kamuoyuna kabul ettirildi. ‘Bizim söylediğimize 20 yıl sonra geliyorlar.’ Bu örnek, gerçek sufi gözünün toplumsal tehlikeleri çok önce görebileceğini kanıtlar.
Bu sohbet-i şerîf, Mustafa Özbağ Efendi hazretlerinin 2018 yılında Karabaş-ı Velî Tekkesi’nde icra buyurduğu 47. sohbetin transkriptinden tez formatında düzenlenmiştir. Orijinal video: https://www.youtube.com/watch?v=d3A0zJj3MjE