Mustafa Özbağ Efendi hazretleri, Karabaş-ı Velî Tekkesi’nde icra buyurulan bu 50. sohbet-i şerîfinde üç temel eksen üzerinde durmuştur. İlk bölümde nefsin insanı helaka sürükleme tehlikesini ‘ahir zamanda iman ateşten kor gibidir’ hadîs-i şerîfiyle ilişkilendirmiş; haramlardan uzak duranların zahiren rahat göründüğünü ama manevi açıdan ateşin üzerine oturduğunu; gece eğlence hayatına dalanların ise bu ateşi su sanarak içinde eridiğini anlattı; Hz. Ali Efendimiz’in ‘insanoğluna şaşırım, ateşin üzerinde yürüdüklerine rağmen nasıl rahat edebiliyorlar’ sözüyle noktaladı. İkinci bölümde Nakşbendî Veli Ali Efendi’nin talebesi eskici Mehmet emminin fırın başında Allah’ı zikredip zikredip gözyıkını unut anekdotunu aktarmış; bu örneğin karşısına zikrin istismarcılarını koymuş; dünyanın hakikatte ateş, zahiren su olması paradoksunu tasavvuf çerçevesinden işlemiştir. Son bölümde her çocuğun anne karnından çıkarken gerçek anlamda ölüme doğduğunu; mana aleminin şekil ve kaydı olmadığını; tebliğ sorumluluğunun sınırını — ‘Ben seni davet ettim; kabul etmezsen hesabın sana’ — açıkladı.
Ahir Zamanda İman Ateşten Kor, Haramdan Uzak Duranların Rahatı ve Hz. Ali’nin Uyarısı
Selamün aleyküm. Allah gecenizi hayır etsin inşallah. Cenab-ı Hak gününüzünüzü hayırlı eylesin. Hayırınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Rabbim ümmeti Muhammed’i korusun, muhafaza eylesin. Ülkemizi de her türlü beladan, musibetten, sıkıntıdan, afattan koruduklarından eylesin inşallah. Bu beytten önce Hz. Pîr, nefsin âfatlarından bahsetmişti. Nefsin Firavun olduğunu, Firavun’un da her türlü oyunu, desiseyi, hileyi düzenleyip, insanı helaka götüreceğini anlatmıştı. Tabi bu bölümün başında da bizi tarihin derinliklerine doğru götürmüştü. Bir putperest, Yahudi putperest’in inananların üzerinde yapmış olduğu baskıyı zulmü anlatmıştı. Bu arada nefisle alakalı meseleleri anlattıktan sonra birden bizi yine hikayeye sürükledi. Yani o Yahudi padişahın inananlara yapmış olduğu zulmü anlatmaya başlamıştı. O Yahudi padişah inananları hendekler kazıp, içine ateşler, közler, korlar doldurup ve hendeklerin en başına da bir tane put koyup, o puta secde etmelerini, secde etmeyenleri de o ateşin içerisine atıyor idi.
Ve Hz. Mevlânâ Cerat-i Rûm Hazretleri bu meseleyi Kur’ân-ı Kerim’den alıntı yaparaktan, sen bu meseleyi öğrenmek istersen, bu ruç suresine bak demişti. İşte bu nefsin insanı nasıl helaka götürdüğünü, nasıl insanları perperişan ettiğini anlattıktan sonra tekrar bizi o hikaye ile baş başa bıraktı. O Yahudi padişahının küçük bir çocukla bir kadını getirip, o çocuğu ateşe atması, çocuğun dile gelerek halkı ateşe atılmaya teşvik eylemesi, bu bölüm başta gibi tekrar ne yaptı? Bizi bu hikayeye doğru götürdü. O Yahudi bir kadını çocuğuyla putun önüne getirdi. Ateş yalımlanmıştı. Çocuğu anasından alıp ateşe attı. Kadın korkup gönlünü imandan ayırdı. Kadın putun önünde secde etmek isteyince, çocuk ateşin içinden ben ölmedim diye haykırdı. Ana gel, gerçi zahirde ateş içinde isem de ben burada iyiyim, hoşum dedi.
Bu hikayenin başında bağlantı kurulması için söylüyorum. Tarihte İslam’dan önce Zünuvaz diye, M.Ö. 115’lerde veya M.Ö. 500’lerde, 525’lerde yaşadığı söylenen Him yerlilerin son Yahudi kralı. Bu putperestlikten Yahudiliğe dönme, zalim, gaddar etrafına acı veren, acı çektiren bir kimse. Tabi Yahudi kaynaklar böyle acımasız, böyle zalim, böyle gaddar kimseyi kendilerinde bahsetmemişler. Ama bu Zünuvaz ile alakalı biz tarihi bilgileri normalde Süriyanilerden ve Necranlı Hristiyanların yazıtlarından çıkarıyoruz. Bilhassa Hristiyan kaynaklar, Habeşli Hristiyan kaynaklar, Süriyani Hristiyan kaynaklar, Necranlı Hristiyan kaynaklar, bu etrafına deheşe saçan, Hristiyanları zulüm altında tutan, onları katleden, şehirlerini yakıp yıkan, insanları öldüren, kadınları ve çocukları esir alan, bu Zünuvaz’ın tabiri caizse acımasız, dehetane savaşlarını anlatır. anlatır. Öyle ki bu Zünivas barış yapacağım deyip bazı şehirlere girer ve şehirlerin insanlarını hepsini kılıçtan geçirir.
Böyle bir kimsedir. bu Zünivas da bütün insanları helak etmek için, kılıçtan geçirmek için bir put dikar şehrin önemli yerine ve der ki herkes buna secde edecek. Secde etmeyenler de ateşe atılacak der. Secde etmeyenler den birisi de bu kadın ve çocuğudur. Çocuğu kadının kucağından alır ve ateşin tam ortasına atar. Ateşin tam ortasına atar ama Cenab-ı Hak çocuğu ateşin tesirinden muhafaza eder. Korur. Ne zaman ki annesi puta secde edeceği zaman çocuk ateşin içerisinden feryat eder. Anne ben ölmedim. Dikkat edin Nemrut da İbrahim’i böyle ateşe atmıştı. İşte iman eden gerçek iman sahipleri Allah’ın yanında başka bir ilahı kabul etmez. Allah’la beraber başka ilahlar kabul etmez, kabullenmez ve nihayet o kucağında çocuğuyla gelen kadının çocuğunu attı ama anne imanını koruyamamıştı.
Muhafaza edememişti. Tam ki iman dairesinden çıkacağında çocuk bağırdı. Dedi ki anne ben yaşıyorum, sağım. Bu ateş çocuk söylüyor çocuğun dilinden. Bu ateş perde olarak zahirde bir göz bağıdır fakat hakikatte mana yakasından baş çıkarmış, zuhur etmiş bir rahmettir. Ateş hepimizi korkutur. İman da dışarıdan bakıldığında ateş gibi olur. Hani hadis-i şerifte Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri der ya öyle bir zaman gelecek ki iman ateşten bir kor olacak. Elinde tutanın eli yanacak ama dışarı atanın elinden atan da imanından olacak der. Yine başka bir hadis-i şerifte insanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki dininin gereklerini, emirlerini yerine getirmek ateş gibi olacak. O yüzden dinin emirlerinde dirençli olanlar, sabırlı olanlar, Müslümanca yaşamaya çalışanlar sanki avuçlarında ateş tutuyorlarmış ama dinin emirlerinden, dinin haramlarından, helallarından, farzlarından uzak duran kimseler ise bu dünyada rahat ediyormuş gibi görüncekler ama asıl gerçek ateşin içerisinde yaşayacak olan onlardır.
Hz. Pir bu dünya hayatını bir sinema perdesi gibi görür ve der ki bu dünya hayatı bir perdedir. Bu perdenin içerisinde ateş gibi görünenler gerçekte ateşte değil ateş değildir. Ateş gibi görünmeyenler gerçekte ateştir der. Tersine çevirir. Dünya hayatında bir zorluk görmeyen, bir sıkıntı görmeyen, bir bela, bir müsubet, bir dertle hemhal olmayan tabiri caizse bir eli yağda, bir eli balda bu harammış önemli değil, bu farzmış önemli değil. Hayatını yaşa, gününü yaşa. Sen de gençsin, sen de güzelsin, sen de delikanlısın. Hadi gel gecelere kayalım, eller havada yapalım, günümüzü yaşayalım. Nerede sabah orada akşam yapalım. Biraz Ankara havası, biraz Avrupa havası, biraz çalgı yapalım, biraz şengi yapalım. Bak bu ömür gelip geçecek, biz de gelip geçeceğiz. Dünyaya bir daha mı geleceğiz canım?
Bir daha da gelmeyeceğiz. Hep eller havada olsun. Haydi hayatı akalım, gidelim. Güzel bir hayat yaşayalım, tatlı bir hayat yaşayalım. Bak şimdi çeşme ne güzel, altın yunus ne güzel, kuşadası ne güzel, bodrum ne güzel. Eller havada yıkılsın her taraf. Lingolunga şişeler. Harika hayat. Öyle değil mi? Tango her gece bir barda, gönlü hovarda, ring ring ring ring ring ring. Harika. Ama ateşin içi. Hazreti Pir diyor ki siz bu dünyanın güzelliğine, debdebesine baktınız. Gerçeğini görmediniz. Bu dünya bir perde. Asıl hakikat ötelerde. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri, burada yaşayacağın kadar burası için, orada yaşayacağın kadar orası için Ne yapacaksan yap demiş ya. E bu da işin sıkıntılı. zahirde baktığınızda bir kısım insanlar çok rahat hayat yaşıyorlar. Ama asıl ateşte olan onlar.
Zaten dünya hayatı ateşten ibaret değil mi? Evimizi kaybetsek ciğerimiz yanmaz mı? Annemizi kaybedince ciğerimiz yanmaz mı? Elimizin altındakinden birisini kaybetsek ciğerimiz yanmaz mı? Birisi cüzdanımızı çalsa ciğerimiz yanmaz mı? Hırsızın birisi gelse, birinki dilerimizi bizim alıp götürse ciğerimiz yanmaz mı? Ne deriz biz? İçimize ateş düştü. Sebeb, dünya ile alakalı bir şeyi kaybettik. Bir kadını kaybetmek ne kadar acı veriyor adama öyle değil mi? Erkek için, kadın için bir adamı kaybetmek ne kadar acı? İnsanın çocuğunu kaybetmesi ne kadar acı dünya hayatı için öyle değil mi? Dünya hayatında sevdiğimiz bir şeyi kaybetmek ne kadar acı bir şey? Aslında kaybettiğimizde kendi kendimize baktığımızda bize ateş gibi gelmiyor mu? Aslında dünya hayatı dediğimiz şey ateşten ibaret. Biz onu su gibi görüyoruz.
Onun manasına ermedik. Hani Hz. Ali’nin sözüdür. Der ki bu insanoğluna şaşarım. Ateşin üzerinde yürüdükleri halde nasıl rahat edebiliyorlar? Bu Hz. Ali Efendimiz’in sözü. İnsanlar ateşin üzerinde yürürlerken nasıl rahat neşe içerisinde yürüyebiliyorlar diye söyler. O zaman dünya ateşten ibaret. Ama bu ateş bir veçeden insanlara cennettir. Bir veçeden de nedir? Cehennemdir. Kimisi bu dünyada cennette yaşar, kimisi bu dünyada cehennemde yaşar. Kimisi dünyasını cennet haline getirir, kimisi dünyasını cehennem haline getirir. Kendi elleriyle getirir, kendi cüzi iradesiyle getirir. Çocuk içeriden bağırıyor. Ana gel de Allah’ın burhanını gör ki bu suretle hak haslarının zevk ve işaretini de göresin. Çocuk annesine bağırıyor. Bu dışarıdan ateş gibi görünen, bu zalimin, bu nemrudun, bu firavun artığının bizleri cezalandırmak için yakmış olduğu bu ateşe kendini at.
Kendini at ki bu ateşin içerisinde peygamberler var, bu ateşin içerisinde veliler var. Bu ateşin içerisinde Allah’ın has dostları var. Sebebi onlar iman ettiklerinden dolayı ve salih amel işlediklerinden dolayı kafir olanlar onları cezalandırmışlar, içeri atmışlar. Annesine diyor ki gel burası güllük gülistanlık, gel burası dıştan ateş gibi kokuyor ama içi ateş değil. Ben İzmir Bayındırlıyım. Ödemiş’te de yaklaşık bir yıl kadar kaldım. Ödemiş’te bir Rufai Şeyhi varmış. Herkes Yunan işgalinde tekkesini medresesini kapatıp bir kenara giderken bu tekkesini açmış. Yunan işgaline son vermek için dervişleriyle mücadele ediyormuş. Tekka açık değişik harikulada haller oluyor. Bir gün Yunan komutan gelmiş bunun cesaretine, bunun böyle bir secdeatının önünde şaşırmış. Demiş ki seni öldürürüm. Gülmüş. Demiş ki biz her gün ölüyoruz, diriliyoruz. Rufailer de hani bize şimdi bunu kötü addettiler.
Biz şimdi bir Rufai Şeyhi’nin şiş vurduğunu, yanağının bir tarafından şişi vurup öbür taraftan çıkardığını ayy ne yapıyorlar diyoruz. Din bu mu? Veyahut da ateş yalıyorlar. Biz diyoruz ki ooo din bu mu? Ya bunlar birer delil, bunlar birer burhan delil. Bunlar var. Bu karşınızda ateşi yalayan insan var ben de bilmiyordum. Ben meslek lisesi, demircilikte okudum ben demiri kızdırmasını bilirim. O demiri dilinize sürüyorsunuz kızgın demiri. Dilinizdeki tüy yanıyor da diliniz yanmıyor. Bizatihi şahidim. İşte o Rufai Şeyhi de böyle ekmek fırını yanıyormuş dergahta. Dergahta o yüzbaşı demiş ki madem ki demiş siz iman ettik diyorsunuz, Müslümanız biz cennete gideceğiz. Bizi ateş yakmayacak diyorsunuz bunun delilini göster demiş. Şeyh Efendi demiş açın fırını. Açmışlar fırını, cahir cahir yanıyor o fırın.
Bismillahirrahmanirrahim atmış kendini fırının içine. Kapatmış içeriden kendisi. 10 dakika, 15 dakika, 20 dakika, 25 dakika, 30 dakika, 35 dakika, 40 dakika, 50 dakika, sessede daha yok içeriden. Yunan yüzbaşısı demiş ki bu artık yanmıştır tamam bitmiştir bu mesele. Askerlerine demiş açın fırını. Askerler açmışlar fırını. O Rufai Şeyhi bağdaş kurmuş fırının içine. Hay hay hay Allah diye Allah’ı zikrediyor. Bunu bizatihi birinci ağızdan, duyan dan, gören den, yaşayan da nakleden kimseden dinledim. Ödemiş’te eskici Meh
Nakşbendî Zikir Anekdotu, Zikrin İstismarı ve Dünyanın Ateş/Su Paradoksu
met emmimiz vardı Allah rahmet eylesin. Naz-ı Lili Nakşibendi Şeyhi Ali Efendi’nin Ödemiş halifesiydi. Bana bizatihi anlattı. Ben de böyle bir hal olmuştu dedim burada dediğim bir Rufai tekkesi olması lazım. Ondan sonra vardı Mustafa Efendi dedi şuradaydı buradaydı gittik tarlaların içerisinde o yeri bulduk tespit ettik filan. O anlatmıştı ateş iman ehline bir şey yapmaz. Ateş iman ehli olmayana yapar ne yapacaksa. İman ehliysen ateş seni yakmaz. yine bir papazın birisi gelmiş ya demiş hepimiz ateşi göreceğiz siz de öyle inanıyorsunuz. O yine bir Şeyh Efendi demiş hepimiz ateşi göreceğiz ama demiş hemen oradan mangal varmış. Mangalın içerisinden közleri eline almış. O ateş kimimiz yakacak kimimiz yakmayacak demiş. Aç avucunu demiş aç avucunu. Tabi bizi bu yollardan uzaklaştırdılar. Bunun içerisinde bu işlerin istismarıcıları da oldu.
Bunu da kabul etmekte fayda var. Anne hakikatte ateş olan fakat zahiren suya benzeyen bu alemden çık. Bu ateşe gir de ateşe benzeyen suyu gör. Bu dünya hakikatte ateş ama sudan yaratılmış ya biz suyunu görüyoruz onu. Aslında biz suya baktığımızda su da ateşten olmadır. Haş-i ki oğbir miydi bize öyle öğretmişlerdi. Kimyacı haş-i ki oğbir mi? Haş-i ki oğbir nedir? Su bileşkeni ayırdığında ne olur? Efendim? Hiçbir şey duymuyorum. Birisi oksijen birisi ne hidrojen birisi yanıcı birisi yakıcı öyle değil mi? Allah Allah. Haş-i ki oğbir birisi yanıcı birisi yakıcı yanıcı ve yakıcı ya da yıkıcı. Yanıcı birisi yakıcı yanıcı ve yakıcıya Allah birleştirmiş su meydana gelmiş. Ama hakikatte ne? Yanıcı ve yakıcı bakın sekiz yüz elli yıl önce Hz.
Mevlânâ Celalettin Rumi Hazretleri suyun bileşimlerini açıklıyor. Diyor ki ey insanlar su sizin gördüğünüz gibi sureten su hakikatte ateşten olma yani ne? Birici yanıcı birisi de yakıcı siz yanıcı ve yakıcı olanı görmüyorsunuz suyu görüyorsunuz. Bunun hakikati ne? Yanıcı ve yakıcı yani ateş. Hz. Pirde diyor ki hakikatte ateş olan ama sizin zahiren su gördüğünüzde suya benzeyen bu alemden çık ya bu ateşe gir de ateşe benzeyen suyu gör. Bu eğer mana alemine doğru yürürseniz bu ateşe benzer ama gerçekte sudur. Akıl hiçbir zaman o mana alemine gitmek istemez. Aslında burada Allahu alem çocuk akıldır. O çocuk akıl aşkla buluşursa aşka düşerse o zaman hakikati bulur ve hakikati görür. Akıl aşkla buluşmadığı müddetçe ilahi aşkla tanışmadığı müddetçe hep aldanmışlık içindedir.
Ne zaman ki akıl ilahi aşka düştü ne zaman ki akıl ilahi aşkla buluştu o zaman onun önünde hakikat perdesi açılır. Hakikat perdesi de açıldığında gerçekte gerçekte hakikatte ateşin içinde olanlara başlar çağırmaya der ki gelin bu dışarıdan ateşmiş gibi görünen mana alemine dalın. Gelin dışı size sertmiş gibi gelen dışı size acı veriyormuş gibi gelen dışı sizi rahatsız ediyormuş gibi gelen bu mana alemine dalın. Dalın ki bu mana alemi hakikatte rahmettir, berekettir, lütuftur, ikramdır diyor. Ateşe gir de ateş içinde Gül ve Yasemin bulan İbrahim’in sırlarını gör. Ateşin içerisinde İbrahim’in sırlarını gör. Hani Hz. İbrahim aleyhisselam’ın Nemrut ateşe atmıştı ya Nemrut ateşe attı Nemrut ateşin içerisinde dışarıda kalanlar İbrahim’in ne olduğunun farkında değil. Nemrut ilan etti dedi ki bu İbrahim’e iman eden var mı içinizde?
Bu içinizde. Sare annemiz geldi. Gencecik güzel mi güzel bir kız. İbrahim’e iman etmiş. Yüzüne bakmaya kıyamazsın. Güzel. Nemrut’a dedi ki ben İbrahim’e iman ettim. Onun Rabbisine de iman ettim. Nemrut askerlerini emretti. Dedi ki atın ateşe onu da. Sare de ateşe atıldı. Sare de ateşe atıldı. Bir baktı ki Sare annemiz İbrahim aleyhisselam Allah’ı zikrediyor. İçerisi gül bahçesi. İçerisi bahar bahçesi. Ateş dışarıdan yakıcı ve yanıcı ama İbrahim’e gül bahçesi. İşte Sare de bağırdı dışarı. Anneciğim gel senin ateş gördüğün yer ateş değil. Annecik değil. Annesi atlayamadı. Ve o ateşin içerisinden İbrahim, Sare ile beraber çıktı. İbrahim, Sare ile beraber çıktıktan sonra yürüdü Şam’a yerleşti. Şam’dan Mısır’a gitti. Mısır’dan tekrar geldi Mekke’ye ve Sare’yi kendine nikahladı. Sare’yi kendine nikahladı ve Sare İbrahim’e olan aşkı, İbrahim’e olan imanı ile hala da İbrahim’e olan aşkından konuşulur hale geldi.
Yani Sare İbrahim’i öylesine sevdi, öylesine sevdi, Everest’in tepesine bayrağını dikti. Öylesine sevdi, öylesine sevdi, yolun üzerinde ciğerinin kokularını attı. Her ne tarafa dönersen, Sare’nin ciğerinin aşkı yanık kokusunu duyar hale geldi. Aşıklar, ateşe giren yani ilahi aşka düşen, ilahi aşkla tanışan, ilahi aşkın yolunda gidenler, gerçekte, gerçekte, mane aleminde güllük gülistanlığı buldular. Senden doğarken ölümü görüyordum, senden ayrılmaktan pek korkuyordum. Halbuki senden doğunca havası hoş, rengi güzel bir aleme gelip dar bir zindandan kurtuldum. Çocuk konuşuyor, bir çocuk anne karnından doğarken korkuyla doğuyor. Dar bir karanlık bir yoldan geçiyor, sıkıntılardan geçiyor ve neyle karşılaşacağı belli değil. Ve o yüzden her çocuk doğarken ölümü görü
Anne Karnından Çıkış Ölüme Doğrudur, Mana Alemi ve Tebliğ Sorumluluğu
yor ve her çocuk gerçekte doğuşta ölüme doğru gidiyor. Ölüme doğuyor her çocuk ve senden ayrılmaktan pek korkuyordum. Anne karnından, anne karnından çocuğun ayrılması kendince büyük bir korkudur. Veya da çocuk doğar ya, çocuk doğduktan sonra bir müddet daha çocuk annesini emer. O küçük çocuk annesinden hiçbir zaman ayrılmak istemez. Anne karnında da ayrılmak istemiyordu, doğduğunda da ayrılmak istemez. Korkar çünkü, annesinden ayrıldığında perişan olacağını düşünür. Ailesinden ayrıldığında perişan olacağını düşünür. Anne karnından sudur ettiğinde de nasıl korktuysan, perişan olduğunu düşündüysen, bu dünyadan da kurtulduğunda perişan olacağını düşünürsün. Bu dünya sevgisinden kurtulduğunda da perişan olacağını düşünürsün. Bu perdeden kurtulduğunda perişan olacağını, tabiri caizse helak olacağını düşünürsün. O yüzden nasıl anne karnından doğduğunda perişan olmadıysan, güllük gülistanlık bir dünyaya gözlerini açtıysan, bu dünyadan da kurtulduğunda güllük gülistanlık ayrı bir alemde gözlerini açacaksın.
Bunun bir mecburi istikameti var, ne? Herkesin normal şartlarda yaşadığı ölüm. Bu ölüm mecburi istikamet. Bu dünyada gözlerinizi yumacaksınız. İsteseniz de istemeseniz de, sevseniz de sevmeseniz de, ister kafir, ister mümin, ister münafık, ister Türk, ister Kürt, ister Ermeni, ister ne olursanız olun o ölüm şerbetini içeceksiniz. Ve dönüşünüz ona olacak. O son nefeste tanışacağız, hep beraber. İşte şimdi bu ateş içindeki sükün ve rahatı bulunca dünyayı ana rahmi gibi görmeye başladım. Şimdi bu ateşin içerisine girdim. Burada o maneviyatı görünce, burada Allah’a yakınlığı görünce, burada Allah dostlarının hallerini görünce, burada dostlarla dost olunca, dünyayı şimdi ana rahmi gibi gördüm. Bu ateş içinde bir alem gördüm ki her zerresinde bir İsa nefesi var. Bu mana aleminde, bu mana perdesinde öyle bir alem gördüm ki her zerresinde İsa’nın nefesi var.
Bu perdede öyle bir şey gördüm ki bu perdede peygamberlerin nefesleri var. Bu alemde Allah dostlarının nefesleri var. Bu alemde Allah dostlarıyla sohbet var. Allah dostlarıyla sohbet var. Peygamberlerle sohbet var. Şekli yok. Kendisi var bir cihan. O zahiren var olan dünya ise sebatsız şekilde ibaret. O mana alemin şekli yok. O mana aleminin şemali yok. O mana aleminin sayısı yok. Ama o mana alemi kendisi gerçekten var. Rüya görüyorsunuz. Rüyanız kendi mana aleminiz. Rüyanızda Beytullah’a gitseniz, rüyanızda cennete girseniz, rüyanızda birisiyle konuşsanız, kendi kendinize bu yok der misiniz? Demezsiniz. Ölmüş annenizi görüyorsunuz rüyanızda, konuşuyorsunuz. öldüydü? Hani yok olduydu? ölümden sonra hayat yoktu? Hani öldükten sonra herkes yok oluyordu? hesap kitap olmuyordu? Madem yok oluyordu, neden anneni gördün? Neden babanı gördün rüyanda?
Neden dedeni gördün? Neden nineni gördün? Neden ölen bir akrabanı gördün? Onlar var mı? Var. E göster bana. E yok. Neden? Şehadet aleminde yok. Ama mana aleminde var mı? Var. o mana alemi ki şekli şemali yok. O mana alemi herhangi bir kaydı yok. Ama bu dünya diyor ki zahiren var olan dünya, sebatsız yani bir kararda durmayan, bir noktada durmayan dünya, her an değişen, her an farklılaşan dünya. Farkındayız ama değiliz. Ana, analık hakkı için gel gir. Bu ateşin ateşlik hassası yok. Ana, gel gir. Tam talih ve devlet zamanı. Ana, gel gir. Devleti elinden kaçırma. İşte aşıklar. O aşk meydanına çıkınca, o mana alemine çıkınca, etrafındaki herkesi oraya davet eder. Oraya davet eder. Der ki gelin. Sizin bildiğiniz gibi değil.
Hani Cenab-ı Hak da peygamberine diyor ya, ilk önce tebliğ etmek için, nasihat etmek için, yakınlarından başla, akrabalarından başla. o aşk ateşine düşen kimse, önce etrafını çağırır. Gelin der. Allah’a koşun. Gelin Allah’a doğru yürüyün. Gelin Allah’a aşık olun. Bu gördüğünüz her şeyin üstündedir Allah aşkı diye. Feryat eder. Tabiri caizse kendi perdesine çağırır. Tabiri caizse kendi dairesine çağırır. İster ki bütün insanlar kurtuluşa ersin. İster ki bütün insanlar hidayet etsin. İster ki bütün insanlar hidayet etsin. İster ki bütün insanlar kendisinin sevdiğini sevsin. Kendisinin aşık olduğuna aşık olsun. O yüzden onlar nida ederler etrafa. Gelin diye. O köpeğin kudretini gördün. Gel de bir de Allah’ın lütuf ve kudretini gör. O köpek dediği zeni vas. O köpek dediği dünya. O köpek dediği dünya perestler.
Dünyaya aşık olmuş. Dünyanın debdebözüne kapılmış olanlar. Diyor ki onların kudretini gördün. Onlar dünyalıktı. Bakın Firavun’un kudreti dünyada kaldı. Nemrut’un kudreti dünyada kaldı. Utbe’nin şeybe’nin kudreti dünyada kaldı bitti. devam ediyor mu? Devam etmiyor. Ama peygamberlerin kudret ve kuvveti ve mesleği devam ediyor. Bak sana acıdığımdan ayımanı çekiyorum. Yoksa neşemden zaten seni kayıracak halde değilim. Anne ben seni seviyorum. Ben seni sevdiğimden dolayı seni bu tarafa doğru çağırıyorum. Yoksa ben burada öylesine iyiyim, öylesine güzelim, öylesine neşeliyim, öylesine mükemmel bir noktadayım ki benim sana ayıracak çok fazla zamanım yok. Ben seni davet ettim. Sen benim bu davetime icabet edersen ne âlâ. İcabet etmezsen sen icabet etmedin diye ben kınanacak değilim. Sen icabet etmedin diye ben Allah katında hesaba çekilecek de değilim.
Ben tebliğimi yaptım. Ben sana davetimi yaptım. Gel anne ne olursun bu ilahi aşk ateşine düş diye çocuk yalvarıyor. Allah izin verirse inşallah önümüzdeki ay 800. beytten inşallah Rabbim izin verirse devam edeceğiz. Haklarınızı helal edin. Sema’da buluşacağız inşallah. Sema esnasında biz Allah’ı zikredeceğiz. Hep beraber zikredelim. Hep beraber af olmuş olarak buradan dağılıp gidenlerden olalım inşallah. Sema’da buluşmak üzere selamünaleyküm.
Kaynaklar ve Referanslar
Hadîs-i şerîf — Ahir Zamanda İman Ateşten Kor — ‘Ahir zamanda iman ateşten kor gibi olacak; elinde tutanların eli yanacak, atan ise dinden imandan olacak.’ Efendi hazretleri bunu ikinci bir hadîs-i şerîfle pekiştirdi: ‘İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki dinin gereklerini yerine getirmek ateşi avucunda tutmak gibi olacak.’ Bu iki hadîs-i şerîf ahir zamanın iman bedelini ortaya koyar.
Hz. Ali Kerremallahu Veccâhâ — Ateşin Üzerinde Yürümek — ‘Bu insanoğluna şaşırım: Ateşin üzerinde yürüdüklerine rağmen nasıl rahat edebiliyorlar?’ — Hz. Ali Efendimiz’in bu sözü Efendi hazretlerinin temel tezini özetler: Dünya zahiren su gibi gözükse de hakikatte ateştir. Farkında olmadan ateşin üzerinde dans etmek en büyük gaflet halidir.
Hz. Mevlânâ — Buruç Suresi Bâğlamında Nefs — Efendi hazretleri, Hz. Mevlânâ’nın nefsin insanı helaka götürmesi meselesini Buruç Suresi çerçevesinden ele aldığını aktardı. Nefsin ateşe benzetilmesi ve Zünüvasvarî yapılanmanın put-ateş sistemi, Hz. Mevlânâ’nın işlediği bu temanın tasavvufi zeminidir.
Nakşbendî Geleneği — Zikrin Derinliği — Efendi hazretleri Nakşbendî Şeyhi Ali Efendi’nin talebesi eskici Mehmet emmiyi anlattı: Adam fırın başında gýn boyunca Allah’ı zikrederken gözyıkını unuturdu. Bu zikrin sürdürülebilirliği ve iş hayatıyla entegrasyonunun somut örneğidir. Nakşbendî öğretisinde zikir dil-kalp-iş üçlüünü aynı anda taşıyabilir.
Dünyanın Ateş/Su Paradoksu — Tasavvufi Bakış — Efendi hazretleri şu paradoksu işledi: Dünya hakikatte ateştir, fakat zahiren su gibi görünür. İnsanın gördüğü suyu aşıp ateşe girmesi gerekir; o zaman ateşten yapılmış su’nun gerçek yüzünü görür. Sufinin görevi bu perdeyi aşmaktır.
Doğum = Ölüme Doğmak — Tasavvufi Yorumlama — Efendi hazretleri şoyle dedi: Her çocuk anne karnından çıkarken ölümü görür; gerçekte ölüme doğmaktadır. Anne karnından ayrılık nasıl büyük bir korku ise, ruhun bedenden ayrılışı da aynı seviyede bir geçiştir. Bu yaklaşım Hz. Mevlânâ’nın ‘ölüm = düğün’ görüşüyle örtüşür.
Tebliğ Sorumluluğunun Sınırı — Kur’ânî Çerçeve — Efendi hazretleri beyan buyurdu: ‘Ben seni davet ettim. Sen icabet edersen ne âlâ; etmezsen ben Allah katında hesaba çekilecek değilim.’ Bu Kur’ân’ın ‘‘Sen yalnızca bir uyarıcısın’’ ilkesinin pratik yansımasıdır: Tebliğ sorumluluk doğurur; zorlama ise değil.
Bu sohbet-i şerîf, Mustafa Özbağ Efendi hazretlerinin 2018 yılında Karabaş-ı Velî Tekkesi’nde icra buyurduğu 50. sohbetin transkriptinden tez formatında düzenlenmiştir. Orijinal video: https://www.youtube.com/watch?v=EyK07xVEXhk