Karabaş-i Veli Tekkesi 2016

44. Karabaş-i Velî Tekkesi Sohbeti — Mehdî Meselesi, Hz. İbrâhîm’in Oğlu İsmâîl Rüyâsının Tevîli ve “Her Müslüman Birer Mehdî Olmalı” Çağrısı

Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisinin son (44.) oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; Zülkarneyn’in kim olduğu meselesini, Peygamber Efendimiz’in nefsinin olup olmadığı sorusunu, Mehdî inancının bütün ilâhî dinlerde ve hatta İslâm öncesi inanışlarda (Budizm, Türk inanışları, Yahûdîlik, Hristiyanlık) bulunan kadîm bir hakîkat olduğunu, bütün peygamberlerin kendi ümmetlerini Deccâl ile korkuttuğunu ve bunun karşılığında Mehdî beklentisinin doğduğunu, Buhârî ve Müslim’de “Mehdî” adıyla geçmese de Mehdî’nin bütün özelliklerini anlatan hadîslerin bulunduğunu, Kur’ân’da açık bir âyetin olmadığı için bu meselenin Ehl-i Sünnet’te bir îmân esası olmadığını, İbn Arabî’nin Mehdî’yi “hâtemü’l-evliyâ” (velîlerin sonuncusu) olarak anmasını ve İbn Haldûn’un İbn Arabî’ye atfettiği hicrî 683 ve 710 tarihlerinin tutmayışını, Şeyh Efendi’nin Mehdî rüyâsının Hz. İbrâhîm aleyhisselâmın oğlu İsmâîl rüyâsı gibi hak olduğunu ama tevîlinin farklı olabileceğini, Çorumlu Hacı Mustafa Efendi’nin dervişlerinin “Mehdî’yi bekliyoruz” diye Abdullâh Efendi’ye intisâb etmemelerinin yobaz bir tavır olduğunu, Mehdî beklemenin miskinliğin alâmeti olduğunu ve her Müslümanın birer Mehdî olması gerektiğini, Efendi hazretlerinin kendi dergâh dönemindeki “domates seçmek” üzerine Şeyh Efendi’den aldığı azarın ve mehr unutma yüzünden zâkirliğinin alınıp geri verilmesi menkıbelerini tafsîlâtlı bir şekilde açıklamaktadır.


Mehdî: Kısa Sorular: Zülkarneyn, Renkli Semâzen Kıyâfetleri, Peygamber’in Nefsi

Sohbetin başında Efendi hazretleri birkaç kısa soruyu cevaplamıştır: (1) Zülkarneyn meselesi: “Müteşabih bir mesele. Bunu ‘doğrusu budur’ deyip dayatmak mümkün değil. Allâh peygamberlerini ve velî dostlarını harikulâde hâllerle hallendirmiştir. Zamanda mı, mekânda mı derken zaman da sonuçta mekân üzerinde yürür. Fazla bir fark olmaz.” Zülkarneyn’in Hz. Hızır olup olmadığı sorusuna da benzer bir ihtiyâtla yaklaşır. (2) Semâzen kıyâfetlerinin renkli olmasındaki mânâ: “Herkesin kendince bir mânâsı vardır; sizin renkli gördüğünüzü başkası renksiz der, kırmızı dediğinizi mavi der. Sizin mavi gördüğünüzü biri renksiz dese ne diyeceksiniz?” (3) Peygamber Efendimiz’in nefsi var mıydı: “Var olan her şeyin kendince nefsi vardır. Evet.”


Mehdî İnancı: Bütün Dinlerde Bulunan Kadîm Bir Hakîkat

Sohbetin ana konusu Mehdî meselesidir. Bir derviş Mehdî hakkında uzun bir soru hazırlamıştır ve Efendi hazretleri her bir bölümüne tek tek cevap vermektedir. “Her dinde Mehdî algısı ve anlayışı vardır. Her din müntesipleri kendilerince bir Mehdî beklerler. Bu Mehdî beklentisini Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri de teyid eder.” Efendi hazretleri burada çok önemli bir hadis-i şerife atıf yapar: “Âdem’den itibaren her peygamber kavmini Deccâl ile korkutmuştur.” Bu hadîs, Mehdî beklentisinin kadîm bir hakîkat olduğunun ispatıdır. Çünkü her Deccâl’in karşılığında bir Mûsâ vardır; her Ebû Cehil’in karşılığında bir Muhammed Mustafâ vardır. Cenâb-ı Hakk’ın sünnetullahında her peygamber yolunda yürüyen kavmin karşılığında küfürle ayakta duran bir kavim vardır — ve peygamberin kavmini Deccâl ile korkuttuğu yerde bir de Mehdî beklentisi zuhûr eder.

Efendi hazretleri burada dikkat çekici bir ayrım yapmaktadır: “Bütün peygamberler müşriklerle mücâdele etmişlerdir. Bakın — müşriklerle, dinsizlerle değil, ateistlerle değil.” Gerçek bir ateist ile oturup konuşulabilir; din tebliğ edilen dinsiz sonunda inanan olur. Asıl sıkıntı müşriklerledir — çünkü onların kafalarında kendilerince doğmatik olarak oluşturulmuş, ekonomik-kültürel-sülâlevi-siyâsi-askerî etkenlerle beslenmiş bir “din” vardır. Bu sahte-inancı yıkmak çok zordur. Mehdî de işte bu müşrik dünyânın karşısına çıkacak manevî bir kurtarıcıdır.

Efendi hazretleri Türkiye’deki bazı zâhirî ilim ehlinin Mehdî inancını “İsrâiliyât, geçmiş kavimlerden gelen bir şey” diye reddetmesini sert bir dille eleştirmektedir: “Aslında böyle söyleyerek reddedilecek bir şey değildir. Söyleniyorsa tevâtür derecesinde demek ki bu. Bütün inançlı sahipleri söylemiş. İslâm Âdem’den itibaren bugüne kadar İslâm’dır. Bütün peygamberlerin getirdiği din İslâm’dır. Bütün ilâhî kitaplar İslâm’ı anlatır.” Buna göre Musevîlerin, İsevîlerin, hatta Türk Orta Asya inanışının, Budistlerin bile kendilerine mahsus bir “kurtarıcı bekleme” inancı vardır. Eğer bu inanış bütün kadîm dinlerde müşterekse, bu bir İsrâiliyât değil — aksine İslâm’ın bütünlüğünün kanıtıdır.

Namaz, Oruç, Hac’cın Kadîmliği İle Mehdî’nin Kadîmliği Arasındaki Benzerlik

Efendi hazretleri bu noktada çok etkili bir argüman kullanır: “Namazla alâkalı ‘geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı’ âyet-i kerîmesini inkâr edin hadi. Oruçla alâkalı ‘geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı’ âyet-i kerîmesini inkâr edin hadi. İbrâhîm’den itibaren haccın farz kılındığını… Hadi bu İbrâhîmî bir ibâdet diye yapmıyoruz mu diyeceğiz?” İslâm’daki bütün temel ibâdetler kadîmdir, geçmiş peygamberlerden devrolmuştur. Aynı şekilde Mehdî beklentisi de kadîmdir — Kur’ân’ın Lût kavminin helâkini, Hûd kavminin helâkini, Sâlih aleyhisselâmın kavminin başına gelenleri anlattığı gibi, Hz. Peygamber Efendimiz de geçmiş peygamberlerin hâllerini bize nakletmiştir (emirle). Mehdî meselesi de bunlardan biridir.


Buhârî ve Müslim’de Mehdî İsmi Yok Ama Özellikleri Var

Efendi hazretleri Mehdî hadislerinin hadis literatüründeki yerini de açıklar. Buhârî ve Müslim’de “Mehdî” kelimesinin geçtiği bir hadîs bulunmamaktadır; bu doğrudur. Ama “Buhârî ve Müslim’de Mehdî’nin bütün özelliklerini anlatan hadîs-i şerîf mevcuttur — sadece adı Mehdî değildir.” Bunu inkâr edenler genelde hadîslerin kendisini reddetme konusunda çelişkiye düşerler: “Buna karşı gelenler laf sırası gelince İmâm Buhârî’yi en büyük yalancı olarak görüyorlar. ‘İslâm’da fitneyi o çıkardı, Buhârî’den bize bahsetme’ diyorlar. Ama Mehdî hadîsleri Buhârî’de yok deyince de dört elle Buhârî’ye sarılıyorlar. ‘Buhârî’de bile yok’ diyorlar.” Bu çelişkiden ötürü Efendi hazretleri der ki: “Buhârî ve Müslim’de olmayan meseleleri hepsini red mi edeceğiz?”

Nitekim Tirmîzî’nin Sünen-i Tirmîzî’si, Ebû Dâvûd, İbn Mâce, Nesâî, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i gibi temel hadîs mecmûalarının hemen hepsinde ve tarih kitaplarında Mehdî hadîsleri vardır. İbn Teymiyye, İmâm el-Beyhakî, Kurtubî, Ukaylî gibi hadis âlimleri bu konudaki hadîslerin kabul edilebilir senedle geldiklerini tasdîk etmişlerdir. Yemen’in ünlü fıkıh ve hadîs âlimi Şevkânî, bu konudaki hadîslerin elliye ulaştığını ve tevâtüren geldiğini belirtmiştir. Dolayısıyla Mehdî hakkındaki hadîslerin varlığı tartışmasızdır.

Teymiyyecilerin ve Vahhâbîlerin İçine Düştükleri Çelişki

Efendi hazretleri akla dayalı hadîs kritikerlerinin içine düştükleri çelişkiyi çok net bir şekilde ortaya koyar: “Reddedenler hadîs kriterleri üzerinden bu yoldan gidemiyorlar. Çünkü hadîs kriterleri üzerinden giderlerse kabûl etmek zorunda kalacaklar. Kime gidecekler? İbn Hacer’e dayanacaklar — İbn Hacer’in kriterlerinde var. Kime gidecekler? Teymiyye’ye gidecekler — Teymiyye’nin kriterlerinde var, çünkü imâmı İmâm Ahmed b. Hanbel nakletmiş. Hangi koldan giderlerse gitsinler tıkanıyorlar.” Bu sebeple hadîs alanında çıkmaza giren reddediciler, televizyonlara sosyologları, araştırmacı yazarları, edebiyatçıları çıkarmakla yetiniyorlar — hadisçi çıkaramıyorlar: “Kardeş, şiir mi konuşuyoruz? Hikâye mi? Masal mı? Hadîs konuşuyoruz. Dört tâne hadîs alimi çıkar, dört tâne fıkıhçı çıkar, dört tâne dinler tarihçisi çıkar. Eyvallah. Ama nerede alâkasız insanlar var, onları konuşturuyorlar. En acı tarafı da bu ya.”


Mehdî Ehl-i Sünnet’te Bir İmân Esası Değildir — Ama Reddedilmez

Efendi hazretleri bu meseleyi dengeli bir şekilde açıklar: “Ehl-i Sünnet’te Mehdîlik bir îmân esası olarak kabûl edilmiş değildir.” İlk akâid kitaplarında Mehdî meselesinden bahsedilmez. İmâm Ebû Hanîfe’nin el-Fıkhu’l-Ekber’inde de bu husûstan bahsedilmez. Bâkıllânî, Cüveynî, el-Îcî, Nesefî, Mehdî isimli bir kurtarıcıdan bahsetmezler. Gazâlî de Mehdî’den bahsetmez. Kelâm âlimleri Mehdîliği imâmetle ilgili bir mesele kabul etmişlerdir. Neden? Çünkü “Bir şeyin îmân meselesi olması için Kur’ân’da açık bir âyet olması gerekir. İmâm Ebû Hanîfe Kur’ân’da açık veyâhud da Kur’ân’ın doğrudan işaret ettiği şeyi îmân meselesi olarak alır.” Mehdî hakkında Kur’ân’da açık-sarî bir âyet yoktur. Dolayısıyla Hanefîler, Şâfi’îler, Mâlikîler, Hanbelîler — Sünnî kesimin büyük bir çoğunluğu — bunu îmân meselesi olarak almamışlardır.

Ancak reddetmemişlerdir de! “Bunun üzerinde çok itinayla durmamışlar. Bu konuda hadîsler var mı? Var. Böyle bir kimse gelecek mi? El-cevâp gelecek. Bunu reddetmemişler.” Efendi hazretlerinin kendi duruşu da böyledir: “Ben bu meselenin üzerine fazla takılmam. Böyle bir hadîsler var mı? Var. Geleceğine inanıyor musunuz? Evet. İllâ ki bir saplantı ve takıntı hâline alınmasını da istemem.” Ama asıl uyarı: “Mehdî geleceğine inananlar — böyle bir şey gelecekse — şimdiden onun geliş pozisyonunu, geliş zeminini oluştursunlar. Bizim yol yürüdüğümüz kardeşler bu manada bir Mehdî gelecek, bir kurtarıcı gelecek deyip de yan yatıp yan gelip yatmayacaklar.”


Sûfîlerde Mehdî ve Kutub Anlayışı: İbn Arabî’nin Tefsîri

Sûfîler Mehdî meselesine farklı bir açıdan yaklaşmıştır. Bir kısım araştırmacıların iddiâsı şudur: “Sûfîler Mehdî yerine Kutub anlayışı getirdiler.” Efendi hazretleri bu tesbite kısmen katılır, kısmen reddeder: “Mehdî yerine Kutub’u koymuyorum. Çünkü Kutub’la alâkalı meseleler hem İmâm Ahmed b. Hanbel’in hem de Tirmîzî’nin hadîslerinde geçer.” Her dönemde bir zamanın Kutbu, onun etrafında üçler, beşler, yediler, kırklar vardır — bunları anlatan hadîs-i şerîfler mevcuttur. Ama “Hadis-i şerif metinlerinde bunların bütün dünyâdaki işleri çekip çevirdiğine dair bir rivâyet bulamazsınız.” İşlerin hepsinin kutub eliyle döndüğüne dâir kitaplardaki iddiâlara Efendi hazretleri katılmaz.

Efendi hazretlerinin durduğu nokta: Zamanın Kutbu vardır, kutbun sağında-solunda kırklar vardır, bu velîlerin hadîslerle ve âyet-i kerîmelerle desteklendiği noktalar vardır (“Allâh’ın öyle kulları vardır ki onlara baktığınızda Allâh hâtıra gelir” gibi). Ama bu velîlerin vazîfesi dînin ayakta durmasını, yaşanmasını Cenâb-ı Hakk’ın onların üzerinden mücâdele ile tatbîk etmesidir. “Yok işte çiçekler onların yüzü sürmetine açacakmış da, yok bütün dünyâdaki işler bunlara âitmiş de — bunlara katılıyor muyum? Hayır.”

Efendi hazretleri İbn Arabî’nin Mehdî yorumuna da dikkat çeker: “İbn Arabî, ‘Mehdî’ kelimesini fazla kullanmaz. Dünya’nın sonu geldiğinde zuhûr edecek olan Mehdî’yi ‘hâtemü’l-evliyâ’ (velîlerin sonuncusu) adı ile anar.” Yâni İbn Arabî hem Mehdî’yi hem son kutbu tek bir noktada birleştirir ve onun vefâtından sonra kıyâmetin kopacağını söyler. İbn Haldûn’un naklettiğine göre İbn Arabî ebcet hesâbıyla hicrî 683’te Mehdî’nin zuhûr edeceğini söylemişti; o tarih geçince hicrî 710’a çevirmiştir. Efendi hazretleri bu tür tarih verişlere kesinlikle katılmaz: “Mehdî’nin zuhûruyla alâkalı tarih verenlerin hiçbirinin tarihine katılmıyorum. Bir derviş kardeş de hâlinde-rüyasında bunu görse buna da katılmam. Bu hakka sâhibim din olarak.”


Şeyh Efendi’nin Mehdî Rüyâsı ve Hz. İbrâhîm’in İsmâîl Rüyâsı

Efendi hazretleri burada çok çarpıcı ve hassas bir menkıbe nakleder. Kendi şeyhi Nevşehirli Abdullâh Efendi hazretleri bir gün rüyâsında Mehdî’yi kucağında bir çocuk olarak görmüştür. Efendi hazretlerine bunu sorduklarında “Rüyâsı haktır” derdi. Ancak Şeyh Efendi’nin yaşadığı dönemde Mehdî zuhûr etmedi. Daha sonra dervişler ona sordular: “Ne düşünüyorsun?” Efendi hazretleri şöyle cevâp verir: “Ben şimdi rahat konuşabilirim. Daha önce söylemiş olsaydım, bunu herkes Şeyh Efendi’ye farklı yetiştirirdi.”

Burada Efendi hazretleri büyük bir hakîkat ortaya koyar: “Şeyh Efendi’nin rüyâsı haktı. Bütün velîler ona benzer bir rüyâ görürler. Mehdî onun kucağında çocuk gibidir. Hepsi de Mehdî görürler. Mehdî ile sarmaşırlar. Çocuksa gözlerinden-annından öperler. Büyükse sarmaşırlar. Kimisi genç delikanlı gibi görür, kimi kırk yaşlarında görür.” Efendi hazretleri bu rüyâları Hz. İbrâhîm aleyhisselâmın oğlu İsmâîl’i kurban ederken gördüğü rüyâya benzetir. Hz. İbrâhîm rüyâsını tevîl etmeden, rüyâda gördüğü şeyi tecellî ettirmek için yürüdü mü? Evet. Rüyâ hak mıydı? Evet. Ama “rüyânın hakîkati bir koç kurban etmekmiş — sonradan hem İbrâhîm aleyhisselâm gördü hem biz gördük.”

Mehdî rüyâlarının tevîli de böyledir: “Mehdî’yi kucağında görmek doğrudur, haktır. Onu gözünden öpmek doğrudur, haktır. Onu görmek doğrudur, haktır. Ama tevîli farklıdır. Tevîli ancak rüyânın ve hâlin konumuna göre ve tevîl edecek olan kimsenin rüyâ ilmine göre değişir.” Bu ölçü, rüyâyı inkâr etmeden onun hakîkat katmanlarını ayırt edebilmenin gerekliliğini öğretir. Şeyh Efendi de Hz. İbrâhîm de bu rüyâ ilmine sâhiptiler, ama rüyânın ilk zâhirî tevîli ile nihâî hakîkati arasında bir fark olabileceği bir hakîkattir. Bu, tasavvuf usûlünün en ince noktalarından biridir.


Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Dervişleri: “Mehdî’yi Bekliyoruz” Tuzağı

Efendi hazretleri bu bahiste çok açık bir uyarı yapar. Çorumlu Hacı Mustafa Efendi hazretlerinden kalan dervişlerin büyük bir çoğunluğu “Mehdî’yi bekliyoruz” diyerek Abdullâh Efendi’ye intisâb etmemişlerdi. Efendi hazretleri bunu “Abdullâh Efendi’ye biat etmemek için Mehdî’yi bekliyoruz diyorlardı bana. Bunu vallahi duymuş bir insanım” diye naklediyor. Bu bahâne, aslında dervişlerin yeni bir rehbere tâbi olmak için gerekli cesâreti gösterememelerinin bir örtüsüdür: “Mehdî zuhûr edecek, Mehdî zuhûr edince gerek kalmayacak. Yani Mehdî’yi bekliyoruz.”

Efendi hazretleri bu tavrın sosyolojik niteliğini çok açıkça tarif eder: “Bu Mehdî bekleyenler tembel, yobaz, kalpleri çalışmayan, akılları çalışmayan, dînî çalışmalara güç yetiremeyen, dînî çalışmalara koşturmak için kuvvet yetiremeyen, zavallı, hımbıl, işe yaramaz, miskin adamlar. Bunlar evlerinde Mehdî bekliyor. Çünkü gayret etmek, koşmak, mücâdele etmek, cihâd etmek, nefisle mücâdele etmek er kişinin işi. Kadın-erkek önemli değil. Evde sobanın arkasında kediler gibi mırmır dur. Hanım hadi bir de çay demle. Ha, Mehdî çıkınca düzeltecek zâten ya. Bak yobaza. Bak hâine. Memleketi kötülük götürmüş, bu evde kurtarıcı bekliyor. Bir de bunu İslâm adına yapıyor. Bir de bunu Muhammed Mustafâ adına yapıyor.”

Efendi hazretleri bu kıssanın ikinci bir tezâhürü için de uyarır: “Şimdi daha acı tarafını söyleyeyim. Şimdi Abdullâh Efendi’den kalan dervişler var — onlar da Mehdî bekliyorlar. Aynı filmi ikinci kez izliyorum şimdi. Onlar da diyorlar ki: ‘Mehdî çıkacak, onu bekliyoruz biz.’ Size de vasiyet ediyorum: Sakın ha! ‘Mehdî çıkacak, biz Mehdî’ye intisâb edeceğiz’ demeyin. Ne zaman çıkacağı belli değil, nerede çıkacağı belli değil. Ne kadar yaşayacağı belli değil. Bir hadîs-i şerîfte yedi gün diyor — dünyanın ömrü yedi günde kalsa Allâh onu gönderir. Belki de yedi günlük ömürde gönderecek, yetecek mi ama?”


“Her Müslüman Birer Mehdî Olmalı” — Asıl Çağrı

Soru soran derviş sonunda çarpıcı bir noktaya gelir: “Bence de Mehdî’yi beklemek yerine, dünyâda adâleti sağlamak için her bir Müslümanın birer Mehdî olması gerektiğine inanıyorum sizce?” Efendi hazretleri bu sözün altına sarîhen imza atar: “Bence de aynen bunun altına imza atıyorum. Asıl vazîfemizin bu olduğuna inanıyorum. Asıl işimizin bu olduğuna inanıyorum. Bir kenarda Mehdî beklemenin zayıflık, miskinlik, bu konuda aymazlık olduğuna inanıyorum.”

Efendi hazretleri daha da ileri gider: “İster gelsin, ister gelmesin. Umurumda değil. Yüz bin sefer rüyamda da görsem umurumda değil. Daha ileri söyleyeceğim: Gelsin elimi öpsün, gelsin sizin elinizi öpsün, gelsin sizin ayağınızın altını öpsün.” Neden? Çünkü derdi büyüklenmek değildir. “Harikulâde hâllerle donatılmış bir kimsenin hizmetiyle değil; her türlü zorluğun, sıkıntının, çilenin, derdin, baskının, zulmün, soğuğun, kışın, fakirliğin altında inim inim inlerken İslâm’ı yaşatmak ve yaşamak için mücâdele edenler önemli.” Efendi hazretleri bu noktada çok duygulu örnekler verir:

  • “Gel yedi yaşındaki çocuğun 300-400 kilometre yol gidip orada semâ vurup Çark vurup Allâh deyip dönen çocuğu gör!”
  • “Gel ekmek arası köfteyle 10-15 saat hizmet edeceğim diye giden 13 yaşındaki çocuğu gör!”
  • “Hz. Muhammed Mustafâ’nın başını okşadığı bir kimse — Mehdî ne yapacak onun yanında? Onun yanında kim ki Muhammed Mustafâ’nın yanında?”
  • “Gelsin bizim çocukların ellerinden öpsün. Desin ki: ‘Para yok, pul yok, karşılığında ücret yok. Sizler Allâh’ın dînini ayakta tutmak için var gücünüze mücâdele ediyorsunuz.'”

Efendi hazretleri nihâyette sert bir söz söyler: “Bir parmak çıtlatıp da kuru ağaçtan meyva verme kerâmetiyle Müslüman olacaksan olma! Bir parmak çıtlatmakla kuru ağaçtan meyva çıktı aman ne büyük kerâmetmiş deyip de derviş olacaksan olma!” Asıl kerâmet, harikulâde hâller değil; çocukların soğuk kışta zikrullaha koşması, babasından izin alamayan kadının zikir meclisine gidebilmek için “dokuz parende atması”, eşini-kocasını kırmadan dîni yaşamaya gayret etmesidir. “Mehdî’ye değil, Hz. Muhammed Mustafâ’ya gözünüzü dikin. Onun sünnetini yaşamaya çalışın. Onun hâliyle hallenin.”


Kendi Dervişlik Dönemimden İki Menkıbe: Domates Seçmek ve Mehr Unutma

Efendi hazretleri sohbetin sonuna doğru kendi dervişlik döneminden iki hassas menkıbe nakleder — bunlar Mehdî beklerken yapılacak olanın yerine neyin konması gerektiğini gösterir.

Birinci Menkıbe: Pazardan Domates Seçmek

Efendi hazretleri Bayındır’da dervişliğin ilk heyecanlı günlerinde Şeyh Efendi’ye gelir: “Efendim, ben helâk oldum. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellemi her dâim görürdüm; bu ara göremiyorum. Tövbe üzerine tövbe indiriyorum, hiçbir haram işlemediğime eminim.” Şeyh Efendi sorar: “Oğlum, geçenlerde pazara gittin mi? Domates mi seçtin sergiden? Hiç mi Allâh’tan korkmadın! O pazarcı kötüsünü kime satacak? Sûfî adam pazardan domates mi seçer? Git ondan helâllaş, tövbe et.” Efendi hazretleri cuma günü gider, pazarcıya “Geçen hafta domates aldım, seçtim, hakkını helâl et” der. Pazarcı: “Sen kafayı mı kırdın? Sen bizim tanıdığımız abimiz değil misin? Derviş oldu derviş değil devriş oldu diyorlardı, vallâhî inanmadıydım!” der ama nihâyette helâlleşirler.

Bu menkıbenin dersi: Tasavvuf yolu, domates seçme kadar küçük bir işten bile “pazarcının hakkını gözetmemek” gerekçesiyle perdenin kapanabileceği kadar hassastır. Üç-dört gün sonra mescide gidip sıradan bir zikir halkasına oturur Efendi hazretleri; ama yanında birisi “Bugün Geylânî hazretlerini gördüm” demektedir — oysa adam toto oynayan, cigara içen bir kimsedir. Efendi hazretleri içten içe şaşırır: “Lan kimisine kepçeyle, bize çay kaşığından…” Bu küçük iç kıssa, sûfî yolun insanın ruhsal âleminde nasıl işlediğini gösterir.

İkinci Menkıbe: Nikâhta Mehr Unutma

Efendi hazretleri nikâhında mehri konuşmayı unutmuştur. Durduğu yerde Şeyh Efendi onun zâkirliğini alır. Efendi hazretleri ses çıkarmaz. Nevşehir’e gidip dönerken Şeyh Efendi tekrar zâkirliğini geri verir. Bir köyün çavuşu (dergâh sorumlusu) bunun sebebini Şeyh Efendi’ye sorar. Şeyh Efendi’nin cevâbı: “Evlâdım, Mustafa Efendi nikâh esnâsında mehrini konuşmayı unutmuş. Pirânlar toplandılar, ceza vereceklerdi. Ceza vermelerine gönlümüz râzı olmadı; dedik ki zâkirliğini alalım, ceza vermeyin. Sonra oğlum ne yapayım, pir efendiler çok seviyorlar onu; toplandılar, zâkirliğini ver onu tekrar dediler.”

Bu menkıbenin dersi: Sûfîlik, fıkhi bir incelik olan nikâhta mehrin unutulması gibi bir hatâyı bile mânevî âlemde pir efendilerin sarfa girmesini gerektiren bir hassasiyette görür. Efendi hazretleri sonunda şöyle der: “Siz dîninizi yaşayın. Öyle hatunu oynatmakla Mehdî olunmuyor. Görseniz Mehdî burada kapının önünde, deyin ki: ‘Biz Kur’ân ve Sünnet’i yaşama ve yaşatmak için emrolunduk — Mehdî beklemek için değil.'”


Doğum Hanede Eşinin Yanında Bulunma ve Gerçek Erkeklik

Sohbetin sonuna yaklaşırken bir derviş sorar: “Erkek bir evladın doğum hanede doğum esnâsında eşinin yanında bulunması konusunda ne düşünüyorsunuz?” Efendi hazretleri kısa ve kesin cevap verir: “Bu Sünnet-i Resûlullâh’ta yok. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem doğum esnâsında hiçbir eşinin başına gitmemiş.” Sonra sûfîce bir ayrım yapar: “Doğumda başında beklemek erkeklik değil. O çocuk doğduğunda ateşlendiğinde sabaha kadar beklemek erkeklik. O kadını dövmemek erkeklik. O kadına küfür etmemek erkeklik. O kadının yaşam kalitesini yükseltmek erkeklik. Doğumda başında beklemek değil.” Bu, modern Batı tarzı “birlikte doğum” uygulamasına karşı Sünnet’in koyduğu bir ölçüdür.


Sohbetten Çıkan Ameli Dersler

  • Mehdî inancı kadîm bir hakîkattir — bütün ilâhî dinlerde ve hatta İslâm öncesi inanışlarda (Budizm, Türkler) vardır
  • Bütün peygamberler kavimlerini Deccâl ile korkutmuştur; Mehdî bu Deccâl’in karşılığında gelmektedir
  • Buhârî ve Müslim’de “Mehdî” kelimesi geçmese de Mehdî’nin bütün özelliklerini anlatan hadîsler mevcuttur
  • Mehdî inancı Ehl-i Sünnet’te bir îmân esası değildir (Kur’ân’da açık âyet olmadığı için) — ama reddedilmez
  • İbn Arabî Mehdî’yi “hâtemü’l-evliyâ” olarak anar ve Mehdî vefat ettiğinde kıyâmetin kopacağını söyler
  • Mehdî’nin zuhûruyla alâkalı verilen tarihler (İbn Arabî’ye atfedilen 683 veyâ 710 gibi) kabul edilmez
  • Mehdî rüyâları haktır ama tevîli farklıdır — Hz. İbrâhîm’in İsmâîl rüyâsının tevîli bir koç olması gibi
  • “Mehdî’yi bekliyoruz” diye yaşayan şeyhe intisâb etmemek tembellik ve miskinliktir
  • Her Müslüman kendince birer Mehdî olmaya çalışmalıdır — dışarıdan bir kurtarıcı beklemek değil
  • Parmak çıtlatıp kerâmet gösteren değil, İslâm’ı yaşatmak için çile çekenler asıl makbûldür
  • Sûfî için pazardan domates seçmek gibi küçük bir haksızlık bile perdeyi kapatabilir
  • Gerçek erkeklik doğumda eşin başında beklemek değil, çocuğu hasta olduğunda sabaha kadar beklemektir

Bibliyografya — Zikredilen Kaynaklar

  • Kur’ân-ı Kerîm: “Namaz ve orucun geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi…” âyetleri; Hz. İbrâhîm’in oğlu İsmâîl rüyâsı (Sâffât 102); Lût-Hûd-Sâlih kavimlerinin helâk âyetleri
  • Hadîs-i Şerîfler: “Âdem’den itibaren her peygamber kavmini Deccâl ile korkutmuştur”; Mehdî hakkında Tirmîzî, Ebû Dâvûd, İbn Mâce, Nesâî, Ahmed b. Hanbel’in Müsnedi’nde geçen hadîsler; “Dünyanın ömrü yedi güne kalsa Allâh Mehdî’yi gönderir”; “Allâh’ın öyle kulları vardır ki onlara baktığınızda Allâh hâtıra gelir”
  • Hadîs Âlimleri: İmâm Ukaylî, İmâm el-Beyhakî, Kurtubî, İbn Teymiyye (hadîslerin sahih olduğunu tasdîk); Şevkânî (hadîslerin elliye ulaştığı ve tevâtür); Abdurrahmân el-Mübârekpûrî (Tirmîzî Sünen şerhinin müellifi — hadîslerin çoğunun zayıf olduğunu söyleyen); İbn Haldûn (ravîlerin bazılarının Şîa veyâ meçhul-güvenilmez olduğunu tenkîd ettiği)
  • Kelâm Âlimleri: İmâm Ebû Hanîfe (el-Fıkhu’l-Ekber’de Mehdî’den bahsetmez); Bâkıllânî, Cüveynî, el-Îcî, Nesefî, Sâbûnî, Gazâlî (Mehdî’yi îmân esası saymazlar)
  • Sûfî Kaynaklar: İbn Arabî el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye’de Mehdî’yi “hâtemü’l-evliyâ” olarak anar; İbn Haldûn İbn Arabî’ye atfen ebcet hesâbı (683, 710 hicrî); Şîa gizli imâm inancı; Hallâc-ı Mansûr’a atfedilen Mehdî iddiâları (Efendi tasdîk etmez)
  • Diğer İnanç Sistemleri: Yahûdîlerde İlyâs peygamberin dönüşü; Hristiyanlarda Hz. İsâ’nın ikinci gelişi; Şîa’da gizli İmâm inancı; Budizmde Maitreya beklentisi; Orta Asya Türklerinde kurtarıcı inanışı (5000 yıllık kadîm miras)
  • Tasavvuf Uygulamaları: Kutub, Üçler, Beşler, Yediler, Kırklar hadîsleri (İmâm Ahmed b. Hanbel, Tirmîzî); Çorumlu Hacı Mustafa Efendi; Nevşehirli Abdullâh Efendi silsilesi; Bayındır dergâhındaki sınav dönemleri

Sohbetin Özeti

44. (son) Karabaş-i Velî Tekkesi sohbetinde Mustafa Özbağ Efendi; Zülkarneyn-Hızır meselesinin müteşâbihliğini, semâzen kıyâfetlerinin renklerinde herkesin bir algısı olduğunu, Mehdî inancının bütün ilâhî dinlerde ve hatta İslâm öncesi inanışlarda (Budizm, Türk inanışları, Yahûdîlik, Hristiyanlık) bulunan kadîm bir hakîkat olduğunu, bütün peygamberlerin ümmetlerini Deccâl ile korkuttuğunu ve Mehdî beklentisinin bunun karşılığı olduğunu, bütün peygamberlerin ateistlerle değil müşriklerle mücâdele ettiğini, Türkiye’deki zâhirî ilim ehlinin Mehdî inancını “İsrâiliyât” diyerek reddetmesinin hatâlı olduğunu, namaz-oruç-haccın geçmiş ümmetlerden devrolunduğu gibi Mehdî inancının da devrolunduğunu, Buhârî ve Müslim’de “Mehdî” kelimesinin geçmemesinin ama özelliklerinin mevcut olduğunu, Tirmîzî-Ebû Dâvûd-İbn Mâce-Nesâî-Ahmed b. Hanbel’de Mehdî hadîslerinin bulunduğunu, hadîs alanında reddedenlerin çelişkiye düştüğünü ve televizyonlara sosyologları-edebiyatçıları çıkardıklarını, Mehdî’nin Ehl-i Sünnet’te bir îmân esası olmadığını (Kur’ân’da açık âyet olmadığı için) ama reddedilmediğini, İbn Arabî’nin Mehdî’yi “hâtemü’l-evliyâ” olarak andığını ve ebcet hesabı ile verdiği 683 ve 710 hicrî tarihlerinin tutmadığını, Şeyh Efendi’nin Mehdî’yi kucağında çocuk olarak gördüğü rüyâsının Hz. İbrâhîm aleyhisselâmın İsmâîl rüyâsı gibi hak olduğunu ama tevîlinin farklı olabileceğini, Çorumlu Hacı Mustafa Efendi’nin dervişlerinin Abdullâh Efendi’ye intisâb etmemek için “Mehdî’yi bekliyoruz” demelerinin yobazlık olduğunu, Mehdî beklemenin miskin-tembel-işsiz adamların saklanma yeri olduğunu, her Müslümanın kendince birer Mehdî olması gerektiğini, kendi Bayındır dervişlik döneminde pazardan domates seçtiği için Şeyh Efendi’den aldığı azarı ve nikâhta mehr unuttuğu için pir efendilerin toplanıp zâkirliğinin alınıp verildiği menkıbeyi, televizyonda Mehdîlik oynayanların para basarak kendilerini ilân etmelerini ve gerçek erkekliğin doğumda eşin yanında beklemek değil çocuk hasta olduğunda sabaha kadar beklemek olduğunu tafsîlâtlı bir şekilde açıklamıştır.


Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 44. Karabaş-i Velî Tekkesi Sohbeti (Son) | Video: YouTube | Playlist: 2016 Karabaş-i Velî Tekkesi

Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri