Mustafa Özbağ Efendi’nin Karabaş-i Velî Tekkesi 2016 sohbet serisinin yirminci dersi, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin Fütûhât-ı Mekkiyye’sinin birinci cildinin 387. sayfasından bir pasajın tahlîli üzerinden yapılandırılmıştır. Sohbette şu ağır teolojik meseleler ele alınır: Cehennemin “maddî ve mânevî yönden ilâhî sûretleri zâhir olmamış insanları arayan” bir yer olması; Hazret-i Ömer radıyallâhu anh Hazretlerinden rivâyet edilen hadîs-i şerîfe dayanarak cehennemin içerisindeki azâbın ebedî olmaması (cehennem ebedîdir ama içerisindeki ateş bir gün kesilir); rahmetin gazabı sardığı (örttüğü, aştığı değil) doğru tercümesi; İbnü’l-Arabî’nin ateşin temizleyiciliği doktrini ve halı dövme-keşkek tokmak örneği; Âdem’in Rahmân’ın sûretinde yaratılması meselesinde zâtî-sıfatî tecellî ayrımı; Hallâc-ı Mansûr’un “Enel Hak” (Allâh demeyişi), Bâyezîd-i Bistâmî’nin “cübbemin altında” sözü ve bunların sıfatsal sarhoşluk halinde söylenmesi; Şiblî’nin “ateşte kızmış demir ben ateşim derse hakkıdır” mesâli; halk etmenin evveli olmadığı ve Big Bang’in çocuk oyuncağı hükmünde olduğu; dünya-hayatın “göz açıp kapayıncaya kadar” oluşu; mânâ âlemine geçişte “coz’tak” kalma hâli; “ol” emrinin yalnızca âhirette hem hayal hem his boyutunu kapsaması; ve son olarak büyü-nazar-medyum şarlatanlığına karşı çarpıcı bir ikaz (“Antalya’da havalar bulutlu, bakamıyorum”).
Cehennem Maddî-Mânevî İlâhî Sûretleri Zâhir Olmamışları Arar
Sohbetin açılışında Mustafa Özbağ Efendi, önceki derslerden kalınan Pîr Sultân Abdâl okumasını tamamlayarak Muhyiddîn İbnü’l-Arabî Hazretlerinin Fütûhât-ı Mekkiyye’sinin birinci cildinden 387. sayfasına geçer. Oradaki pasaj şudur:
“Cehennem sâdece maddî ve mânevî yönden ilâhî sûretleri zâhir olmamış insanları arar.”
Efendi bu pasajı açarken hem cennetin hem cehennemin yaratıldıkları andan itibâren Cenâb-ı Hak’ka münâcât ettiklerini söyler: “Bizi kimler için yarattın?” mânâsında. Cenâb-ı Hak da her ikisine: “Her ikinizi de dolduracak insanlar da yarattım” buyurur. Bu cevap Buhârî ve Müslim’de yer alan meşhûr hadîs-i şerîfe dayanır.
Sahâbe-i Kirâm bu hadîsten sonra Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerine “O zaman niçin ibâdet ediyoruz?” diye sormuşlar; Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem de şu meşhûr cevâbı buyurmuştur: “Cennetlik olanlar cennetlik ameller işlerler, cehennemlik olanlar da cehennemlik ameller işlerler.”
Efendi’nin bundan çıkardığı pratik hüküm çok nettir: “O zaman kendine bak, kendi yaptığın amellerine bak. Eğer cehennemlik ameller işliyorsan, cehenneme doğru yol gideceğini, senin ayak izlerinin, senin yolunun cehennem olduğunu kendin bil. Bir başkasına ‘sen cehennemlik misin?’ diye demesine gerek yok. Eğer cennetlik ameller işliyorsan, bir başkasına kendini teyîd ettirmene de bir anlam yok. Hani hepinizin kalbinde bir müftü var ya, fetvâ veren — o kalbinizdeki müftü size doğruyu söyleyecektir.”
Rahmet Gazabı Sardı: Doğru Tercüme ve Sûfî Yorumu
Efendi bu noktada Kur’ân-ı Kerîm’deki çok tartışmalı bir pasajın tercümesine itirâz eder. Genellikle “rahmetim gazabımı aşmıştır” diye tercüme edilen hadîs-i kudsîdeki asıl lafız “rahmetim gazabımı sarmıştır (sebekat)”dır:
“Rahmetim gazabımı aşmıştır olarak çeviriyorlar — değil. Rahmetim gazabımı sarmıştır, örtmüştür. Yâni bir gazab var, o gazabın üzerine rahmet örtmüş, rahmet onu sarmış, rahmet onu çepeçevrelemiş. Sûfîler bunu doğru noktada kullanılmasını isterler. Rahmet gazabtan aşmış değildir, sarmıştır. Sarmış demek onu çepeçevre çevrelemiş, onu bu noktada zaptu’raht altına almıştır.”
Bu farklı tercüme, büyük teolojik sonuçlar doğurur. “Aşma”da bir sıralama, bir miktar fazlalığı vardır; rahmet gazabtan bir derece çoktur gibi. Oysa “sarma”da tam bir kuşatıcılık, tam bir zaptiyet vardır — gazab rahmetin içine alınmış, çevrelenmiş ve kontrol altına alınmıştır. Bu, cehennemin mâhiyetinin ne olması gerektiğine dair temel bir çerçeve oluşturur.
Ateşin Temizleyiciliği: Halı Dövme ve Keşkeklik Buğday Örneği
Efendi, İbnü’l-Arabî’nin Fusûs’ta ve Fütûhât’ta tekrar ettiği “ateşin temizleyiciliği” doktrinini çok somut iki örnekle açar:
Halı Dövme Örneği: “Şimdi gençler bilmezler bunu. Önceden böyle dere kenarında, mahallelerde çeşmelerde, köylerde belli yerlerde halı yıkanırdı. Kadınlar mahalle olarak toplanır, hâlıları yıkarlarken büyük bir tokmak vardı. O tokmakla vururlardı üzerlerine. Dışarıdan bakıldığında tokmakla halıya vurulurken halı temizleniyor.”
Keşkeklik Buğday Örneği: “Keşkeklik buğday döverler. Buğdayı hafiften ıslatırlar, nemlendirirler. Tokmak vardır, dibek taşı vardır, vururlar onunla. Buğdayın üzerindeki kabuk gider ve altındaki sâf bembeyaz buğday kalır. O sâf bembeyaz buğdayla keşkeği yaparlar. Dışarıdan baktığınızda buğdayın tepesine kilolarca ağırlıkla tokmak gelmektedir. Ama tokmak onu tâbiri câizse posasından ayırır, kabuğundan ayırır. Böylece pırıl pırıl ne kalır? Buğday kalır. Dışarıdan bakan kimse ‘buğdayı neden dövüyorsun?’ demez. O buğdayı temizliyor çünkü.”
Efendi bu iki örneği cehennem ateşinin mâhiyetini açıklamak için kullanır: “Bu mânâda cehennem ateşi bir temizleyici noktasındadır, sûfîlerce. O ateş, o kendi kirlerinden arınmayan, tevbe edip doğru yolda buluşmayan, doğru yolda yürümeyenler için temizleyici bir şeydir. Ve o kimse ateşle temizlenir.”
Hazret-i Ömer’in Naklettiği Hadîs: “Bir Gün Cehennem Kupkuru Toprak Olur”
Efendi sûfîlerin bu “temizlik” yorumuna dayanak olarak Hazret-i Ömer radıyallâhu anh Hazretlerinden gelen çok önemli bir hadîsi zikreder:
“Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri bir avuç kuru toprağı alır, böyle savurur. Der ki: ‘Bir gün cehennem böyle olur.’ Yâni kupkuru toprak hâline gelir. Başka bir rivâyette de hafif rutûbetli, çamurumsu bir toprağı elindeki hurma dalıyla karıştırarak der ki: ‘Cehennem bir gün bu hâle gelir.'”
Sûfîler bu hadîs-i şerîfe dayanarak şöyle derler: “Allâh’ın rahmeti gazabını sarmıştır. Cehennemdeki terbiye edici unsurlar, terbiye vazîfelerini yerine getirdikten sonra cehennem ehli için terbiye edici unsurlar biter.” Efendi burada çok kritik bir ayrım yapar ki bu nokta mutlaka altını çizilmesi gereken bir husustur:
“Cehennem hayâtı devam eder, cehennem de devam eder. Cehennemlik ebedî cehennemde yaşayacak olanlar ebediyyen cehennemde yaşarlar. Ama ebediyyen cezâ çeker hükmü vermemiz mümkün değil.”
Efendi bu ayrımın ehemmiyetini vurgular: “Bunu ‘cehennem hayâtı bir gün sona erer, cehennem sona erer’ olarak lafı taşıyorlar buradan. Bunu tekrar altını çizerek söylüyorum. Cennet de, cehennem de ebedîdir. Ama cehennemdeki terbiye edici unsurlar, veyâhut da avâmın diliyle cehennemdeki cezâlandırıcı unsurlar — avâmın diliyle cehennemdeki ateş, cehennemdeki ızdırâp, çîle — avâmın diliyle bir gün son bulur.”
Bunun sebebini Efendi Cenâb-ı Hakk’ın rahmet-râhîm-latîf-kerîm gibi isimlerine dayandırır: “Bir kimse 80 yıllık bir ömür için ebediyyen cezâ altında durması rahmet olan Allâh’a uygun bir şey değildir.” 80 yıl îmânsız yaşayan biri için sonsuz cezâ, Rahmân’ın rahmetiyle bağdaşmaz. Bu îtibârla sûfîler şunu derler: Cehennem ateşi bir süre sonra söner; geride kalan îmân ehli olan ama cehenneme girmiş olanlar rahmet ırmağına daldırılarak cennete alınırlar. İmân etmeyenler ise cehennemde yaşamaya devam ederler — ama ebediyyen azap çekerek değil, “cehennemli olarak.”
Âdem Rahmân’ın Sûretinde Yaratıldı: Zâtî Değil Sıfatsal Tecellî
Efendi sohbetin en inceltilmiş teolojik bölümünde, “Allâh halkı boşuna yaratmamıştır. Kendisine benzerler getirmek için yaratmıştır” cümlesini yorumlamaktadır. İlk refleks, “Allâh kendi sûretinde yaratmış” diye düşünmektir. Ancak Efendi burada çok hassâs bir ayrım yapar:
“Âlemi Âdem’in sûretinde, Âdem’i de Rahmân’ın sûretinde yarattı. Bir hadîs-i kudsîde ‘kendi sûretimde’ diyor. Ama çoğunluk ‘Rahmân’ın sûretinde’ der. Sûfîler bu mânâda Rahmân ismi şerîfini büyük bir titizlikle ayırırlar.”
Efendi isimlerin hiyerarşisini çok açık bir şekilde ortaya koyar: “Allâh ismi şerîfi bütün isimlerin en büyüğüdür. İsm-i kebîr diyelim. Ve bütün isimler Allâh ismi şerîfinde cem olur, toplanır. Bir alt anlaşılsın diye söylüyorum, kategorizasyon versiyonu — Rahmân ismi şerîfidir. Cenâb-ı Hakk’ın bütün sıfatlarının cem olduğu sıfat Rahmân ismi şerîfidir. Bütün sıfatları Rahmân ismi şerîfinin altında toplar.”
Bu hiyerarşi Kur’ân’a dayanır: “Âyet-i Kerîme’de Cenâb-ı Hak ‘Allâh’ı zikrederken ister Allâh deyin, ister Rahmân diye çağırın’ der. Bir kimse Cenâb-ı Hakk’ı Rahmân ismi şerîfiyle söylerse bütün sıfatsal boyutlarının cem olduğu ismi söyler. O yüzden Bismillâhirrahmânirrahîm — Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla.”
Zâtî Tecellî Mümkün Değildir, Sıfatsal Tecellî Vardır
Efendi’nin burada yaptığı ayrım, İslâm teolojisinin en ince ve en önemli ayrımlarından biridir: Rahmân ismi şerîfi dendiğinde Cenâb-ı Hakk’ın bütün sıfatsal boyutları kastedilir — Zât boyutu kastedilmez. Oysa Allâh ismi şerîfinde hem Zât hem de sıfatlar vardır.
“O yüzden bir kimsenin üzerinde Zât boyutunun tecellî etmesi mümkün değildir. O hiçbir şeye benzemez. O hiçbir şeye benzemez olunca bu Zât noktasıdır. Bizim görmemiz Allâh’ın görmesi gibi değildir. Ama biz de görürüz. Bakın bu sıfattır. Bu Basîr ismi şerîfinin tecelliyâtıdır. Bizim duymamız Allâh’ın duyması gibi değildir. Ama biz de duyarız. Bu nedir? Bu Semî’ ismi şerîfinin tecelliyâtıdır.”
Efendi bu ayrımın “bir kısım Ehl-i Sûfî’nin ayağının kaydığı yer” olduğunu söyler: “İnsânı Allâh’a benzetirler. Oysa Cenâb-ı Hak Rahmân ismi şerîfinin üzerinden, insanın üzerine tecellî ettirmiştir. Rahmân ismi şerîfi dediğimizde Cenâb-ı Hakk’ın bütün sıfatsal boyutlarıdır. Cenâb-ı Hakk’ın zâtî boyutu yoktur bunda.”
Efendi dayanak olarak Hazret-i Mûsâ aleyhisselâm’ın Tur dağındaki talebini hatırlatır: “Mûsâ aleyhisselâm dedi ki ‘seni görebilir miyim?’ Seninle konuşuyorum, seni görebilir miyim. ‘Sen olabilir miyim’ demedi. ‘Ben sen olmak istiyorum’ demedi. Dikkatinizi çekerim burada. Ama Cenâb-ı Hak ona görme sıfatsal boyutunda tecellî ettirmedi.” Yâni Mûsâ aleyhisselâm dahi Zât-ı Mutlak’ı görmek istedi ancak ona sıfatsal tecellî (dağın parçalanması) ile cevap verildi.
Bu doktrin rü’yetullâh (âhirette Allâh’ı görme) meselesinde de geçerlidir: “Rü’yetullâh haktır. Rüyâda Allâh görülür mü? Evet. Sıfatsal noktada. Hadîs-i şerîf’te Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri yine ayırt eder burayı. ‘Bana Rahmân göründü’ der. ‘Bana Allâh göründü’ demez. ‘Bana Rahmân genç delikanlı bir erkek sûretinde göründü’ der. Rahmân der ama Allâh demez. Onu bir kısım sûfîler çevirirken ‘Allâh’ olarak çevirler. Cenâb-ı Hakk’ı Allâh olarak çevirdiğinizde onun zâtullâh’ı da girer işin içerisine. Orada sıkıntı var.”
Hallâc-ı Mansûr ve Bâyezîd-i Bistâmî: Sıfatsal Sarhoşlukta Söylenen Sözler
Efendi bu ayrımı iki büyük sûfî örneğiyle somutlaştırır:
Hallâc-ı Mansûr: “Hallâc-ı Mansûr ‘Enel Hak’ dedi. ‘Enel Allâh’ demedi. ‘Enel Allâh’ deseydi ‘ben Allâh’ım’ olacaktı. Ama ‘ben Allâh’ım’ demedi. Ne dedi? ‘Enel Hak.’ ‘Ben Hak’ım’ dedi. Doğru söyledi. Ama yâni Allâh demedi.” Efendi’nin bu ayrımı çok hayâtîdir: “Hak” bir sıfattır; “Allâh” ise Zât’ı da içeren en büyük isimdir. Hallâc, sıfatsal bir tecelliyi dile getirmiştir, Zât’la özdeşleşmediğini söylemiştir.
Bâyezîd-i Bistâmî: “Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri ‘cübbemin altında Allâh’tan başkası yoktur’ dedi — aslında ‘cübbemin altında sizin tanrınız vardır’ dedi. Cübbenin altında. ‘Var mı bugün şânı benden daha yüce olan?’ dedi. ‘Benden daha azîzi var mı?’ dedi. Sıfatsal boyutları söyledi. Çünkü o sıfat onun üzerinde öylesine tecellî etti. Öylesine tecellî etti ki kendi üzerindeki tecelliyâta baktığında o sıfattan başka bir şey görmeyip, onun sarhoşluğuyla o sıfatsal boyutu îlân etti.”
Efendi bu sarhoşluk halinin felsefî arka plânını şöyle açar: “Dedi ki ‘ben semîim.’ Bu ne demek? Öylesine Cenâb-ı Hak ona yakınlık verdi. Hani dedi ya hadîs-i kudsîde ‘gören gözü olurum.’ O ‘gören gözü olurum’ dediği ânda sarhoşlukla ‘ene’s-semî” dedi. ‘Ben semîim, gören benim’ dedi.”
Bu hâl, velînin fenâ fi’s-sıfâtıdır: “Sonuçta burada söz konusu olan bir sıfatın bir velînin üzerinde tecellî edip o velînin sarhoşlukla o sıfatı özümsemesi ve o sıfatın içerisinde yok olması, kaybolması, kendinden geçmesi, kendinden geçtiğinde de komple o sıfat hâline gelmesidir.” Efendi buna karşın çok önemli bir denge ifâdesi kullanır: “Bunun ortasında, arasında incecik bir ince perde vardır. Bu velî hâlk geldiğinde… kendisi fenâ hâline gelirse o esnâda onun zâhirî noktadaki aklı şaşar kalır, donar kalır. Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretlerinin tâbiriyle apışır kalır, başka bir tâbiriyle çamura saplanmış eşek gibi olur.”
Şiblî’nin Ateşte Kızmış Demir Mesâli
Efendi bu fenâ hâlini somut bir benzetme ile açar. Büyük sûfî Şiblî’nin eserindeki bir meşhûr örnek:
“Bir demir, bir ocağın içine, ateşin içerisine gider, yanar, yanar, yanar, yanar. Öyle bir hâle gelir ki demir o kızgınlıkla ‘ben ateşim’ dese hakkıdır, der Şiblî. Çünkü o ateşin bütün özelliklerini üzerinde taşımıştır. Ateş değildir. Ama ateşin bütün vazîfelerini ve özelliklerini taşır. Gerçekte demirdir. Ama öylesine o hâle gelir ki o ‘ben ateşim’ diye haykırsa, özelliklerini taşımasından dolayı haktır. Ama hiçbir zaman ateş değildir o.”
Efendi’ye göre velînin fenâ hâli aynıdır: Velî, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarını üzerinde taşımaktadır. O ateşin bütün özelliklerini taşır ama ateş değildir — yâni sıfatları yansıtır ama Zât’la özdeş değildir. “Ateşin özelliklerini kendi üzerinde taşımasıdır.” Bu, sûfî metafiziğinin en hayâtî ayrımıdır ve pek çok yanlış yoruma kapıyı kapatır.
Halk Etmenin Evveli Yoktur: Big Bang Çocuk Oyuncağıdır
Efendi bu derste kozmolojik bir bombshell sunar. İbnü’l-Arabî’nin “Hakk’ın maksadından dolayı yaratılmışlar sonsuz sayıdadır” cümlesinden hareketle Efendi şöyle der:
“Yaratılmışları bir sayıvermek, ‘bu kadar yaratılmıştır’ demek mümkün değildir. Bunu saymak da mümkün değildir. O yüzden yaratma işlemi sonsuzdur. Halk etme sonsuzdur. Biz halk etmenin sonunu bulmamız mümkün değildir. Halk edilenin sonunu buluruz, halk etmenin sonunu bulamayız. Halk edilen bir şeyin sonunu bulmak mümkündür. Ama halk etmenin… onun sonunu bulmak mümkün değildir. Başını da bulmak mümkün değildir.”
Bu noktada Efendi okuyucuyu zihnen sarsacak bir söz söyler: “O yüzden ben dedim ki ‘hangi âlemdeyiz, kaçıncı âlemdeyiz, nerede>siz? Bizden önce hangi âlemleri yarattı? Hâlâ da hangi âlemleri yaratmada bu âlemleri saymak, bu âlemlerin içerisinde dolaşmak ne kadar dolaşmıştır bir kimse?'”
Efendi’nin Big Bang ve modern kozmoloji üzerine kesin bir ifâdesi vardır: “Cenâb-ı Hakk’ın bütün sıfatları ezelî ve ebedîdir. Sonradan bir sıfat var olmuş veya yok olmuş değildir. Bu mânâda o zaman Cenâb-ı Hakk’ın halk etmesinin başlangıcı yok. Öyle kendi kendinizi, bin yıllık, beş bin yıllık, on bin yıllık, elli bin yıllık, yüz bin yıllık, bir milyar yıllık, bir trilyon, bir katrilyon yıllık veya bir kentilyon yıllık bir şey — çocuk oyuncağı. Bu bizim Big Bang deyip de yere göğe sığdıramadığımız veya ‘işte şu kadar muhteşem bir şey oldu’ dediğimiz — çocuk oyuncağı o. Cırcılı oynar gibi.”
Efendi’nin bu tesbîti ehli tefekkür için muazzam bir kapı açar: “Biz çözemiyoruz. Evveli olmayan bir Allâh’tan bahsediyoruz. Başlangıcı olmayan bir Allâh’tan bahsediyoruz.” Efendi bu sarsıcılığı bir karikatür ile de yumuşatır: “Yâni Allâh bacak bacak üstüne attı, bir zaman geldi ‘bir şeyler yaratayım ya’ dedi — böyle değil. Onun halk etmesi evvelî.”
Kaçıncı Âdem Yaratıldı Bilmiyoruz
Efendi, dünyânın tek bir yaratılış döngüsüne hapsedilmiş olmadığına dair çok çarpıcı bir kanaat paylaşır: “Kaçıncı Âdem’i yarattı bilmiyoruz. Dünyâ kaç sefer var oldu, yok oldu, başka paralel evrenlerde dünyâ oldu gitti? Bilmiyoruz, vehmediyoruz. ‘Dünyâ hayâtı dediğiniz nedir ki?’ diyor Kur’ân. ‘Bir göz açıp kapayıncaya kadardır.'”
Efendi bu âyeti açarken sorar: “Dünyâ hayâtı göz açıp kapayıncaya kadarsa, bu göz açıp kapayınma noktası — kimin göz açıp kapama noktası kadar acaba? Bizim göz açıp kapama noktamız kadarsa uzun. Belki de tarif etmek için böyle bir şey kullanılmıştır.”
Perde Metaforu: Varlık Bir Sinema Perdesidir
Efendi İbnü’l-Arabî’nin “yaratılmışlar bir mekâna sâhip olmalarından dolayı değersizdir” cümlesini çok özgün bir biçimde yeniden yorumlar: “mekân” yerine “perde” kelimesini kullanır.
“Yaratılan her şey bir sinema perdesi gibi görün. Bir sinema perdesi ve yaratılan her şey o an içinde yaratıldığında hükmü bitti. Yâni burada bir sinema perdesi düşünün. Habire buradan görüntülerin geçtiğini düşünün. Her geçen görüntünün hükmü bitti. Düşünebiliyor musunuz bir ânda ne perdeler geçiyor bir tefekkür edin.”
Efendi bu metaforun zihinsel yükünü kabûl eder: “Sayısız bir varlık düşünün ve sayısız varlık her an var olmalı. Beyin alacak gibi değil. O varlığa düşen her şey bir perdede düştü ve bir perdede düştükten sonra değeri kalmadı. Yenisi geldi çünkü. Yenisi gelince eskisi ne oldu? Hükümsüz oldu.”
Somut bir benzetme ile: “Bir para tedâvülden çıkıyor, öyle değil mi? Yeni bir para tedâvüle geçince eski para tedâvülde kalıyor mu? Kalmıyor. Ne oluyor? Hükümsüz.”
Var Olmak İçin Bilen ve Bilinen Gereklidir
İbnü’l-Arabî’nin Fütûhât’ından sohbetin son cümlesi şudur: “Bir bilen ve bilinen olması gerekir. Bu nedenle bir halk bir de Hak olmalıdır. Vücut kendi mükemmelliğine her ikisi olmadan ulaşmaz.”
Efendi bu cümleyi yorumlar: “Bir bilen bir de bilinen olmazsa ve her ikisi de tecellî etmezse bu sefer mükemmelliğe ulaşılmaz.” Efendi burada “vücût” kavramının çevirmen hatâsı olabileceğine de dikkat çeker: “Bunu Arabî’yi çeviren çeviriciler bunu ‘vücût’ olarak çevirdiği yerler de var. Arabî kendi Fusûs’unda kendi Fütûhât’ında böyle ‘vahdet-i vücût’ lafızlarını kullandığı çok nâdirdir. Bir iki yerinde geçer.”
Burada önemli olan şudur: Vücût kelimesi Cenâb-ı Hakk’ın kendi zâtına değil, O’nun yaratısına uygulanır. Çünkü alemin bir başlangıcı vardır, bir sonu vardır. Alemin başlangıcı ve sonu olunca, o zaman Cenâb-ı Hakk’ın da vücûdunun başlangıcı ve sonu olması gerekir düşüncesi çıkar ki bu hatâdır. Oysa doğrusu şudur: Cenâb-ı Hak âleme sıfatlarıyla tecellî etmiştir. “Tecellî etmek aynısı değildir. Bir şeye tecellî etmek aynısı değildir. O olmuş olmaz.”
Mânâ Âlemi ve “Coz’tak” Kalma Hâli
Efendi sohbetin en psikolojik ve deneyimsel bölümünde, sûfînin mânâ âlemine geçişinin nasıl olduğunu anlatır. “Bu âlemde ise âhiret mükemmellik yönünden bu dünyâya göre daha heybetlidir” cümlesini açarken şöyle der:
“Mânâ âleminde Cemâlullâh’ın kendi iç boyutundan boyutuna dalgadan dalgaya, perdeden perdeye her devamlı daha da mükemmelliyete doğru geçiş olduğundan Allâh’ın dostları, velîleri ve peygamberler bir an önce o tarafa doğru kulaç atmak isterler. Çünkü oradaki mükemmelliyetlik buradaki mükemmelliyetliğin üstündedir.”
Dervişin Bir Ânda Kopup Coz’tak Kalması
Efendi mânâ âlemine geçişin gündelik hayâtta nasıl bir ânî kesintiyle olabileceğini çok renkli örneklerle anlatır: “Dünyanın içinde de yaşarken siz hızla işte x yere yetişmeye çalışıyorsunuzdur. Ama köşeden şeyhinizi görüverirsiniz bir anda. Coz’tak kalırsınız, ne olduğunu bilemezsiniz, gideceğiniz yeri unutursunuz, yapacağınız işi unutursunuz. ‘Gerçek miydi, değil miydi?’ diye düşünürsünüz, o oradan tebessüm eder size. Kalırsınız, ne yapacağınızı bilemezsiniz.”
Daha da somut bir hikâye: “Ve hattâ evden hanım size demiştir, iki kilo pirinç al, iki kilo şeker al. Siz iki kilo pirinç, iki kilo şeker almak için marketin kapısına gidersiniz. Marketin kapısında bir bakarsınız ki tam ineceksiniz, Hazret-i Pîr orada. Ne alacağınızı, ne almayacağınızı karıştırırsınız, ne yapacağınızı da karıştırırsınız. Ne yaptığınızı bilemezsiniz, nereye gittiğinizi de bilemezsiniz.”
Efendi bu hallerin devâmını da anlatır: “Sonradan zaman geçer, devran döner, bir bakarsınız ‘siz arabayı nereye bırakmıştım’ dersiniz. Ondan sonra arabayı bıraktığınız yeri hatırlamaya çalışırsınız. Bir koşarsınız, bir bakarsınız ki arabayla aranızda 5 kilometre olmuş. Yürümüşsünüz, haberiniz yok. Veya yürütülmüşsünüz. Veya başka bir perdeden başka bir perdeye geçmişsiniz. Ne yaşadığınızı bilemezsiniz.”
Efendi bu tecrübelerin çağdaş psikiyatride nasıl karşılandığına dâir de sert bir eleştiri getirir: “Kimseye de anlatamazsınız bunu, kimseye de söyleyemezsiniz, kimseyle de paylaşamazsınız. Bizim doktora söylerseniz, bizim doktor ‘şizofrenik teşhis koyar’, der ki ‘şizofrenik bir mesele’ der. Neden? Aldığı eğitim bu, ‘böyle bir şey olmaz, mümkün değil’ der. Bu şizofrenik teşhisi dayar size, uyuşturucuları dayar.”
Bu, Efendi’nin tasavvuf tecrübesinin modern psikiyatri tarafından patolojileştirilmesine karşı kendine has bir duruşudur.
Beytullâh’ı Tavâf Ederken Kendinizi Sabit Bulmak
Efendi’nin mânâ âleminden verdiği en çarpıcı örneklerden biri Beytullâh’ın tavâfı sırasında yaşanan tecrübedir: “Beytullâh’ı tavâf ederken herkes tavâf ediyordur, bir bakarsınız ki bir sûret var orada. Der ki ‘ben Muhammed-i Mustafâ’yım’ — coz’tak kalırsınız orada. Beytullâh sizi mi tavâf ediyor, siz mi Beytullâh’ı tavâf ediyorsunuz? Farkına varmazsınız. Geçersiniz kendinizden ve kaçıncı şartmış bilmezsiniz, millet ne okuyormuş duymazsınız. Ama oradasınızdır, tavâf ediyorsunuzdur, hattâ cemaatle tavâf ediyorsunuzdur. Ama siz kendinizi bir noktada sâbit kalmış, öyle bekliyor görürsünüz.”
Ve o andan döndüğünüzde pişmanlık içeriniri kaplar: “Oradan geri döndüğünüze pişmân olursunuz, onun devâm etmesini istersiniz. ‘Devâm etmeliydi’ dersiniz. Bir daha ararsınız, bir daha ararsınız. Daha uzununu istersiniz, daha derinini istersiniz, daha yüksekini istersiniz, ‘yok mu daha’ dersiniz, ‘yok mu daha, yok mu daha’ — hep onun en mükemmelinin mânâda olduğunu düşünürsünüz.”
Bu hâl, Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin “dünyâ bir cifedir” sözünün hikmetini açıklar: Peygamber Efendimiz o mânâ denizine bakmış, oradaki sevgilinin kokusunu almış, hoş sohbete dalmış ve döndüğünde dünyâ ona cîfe (leş) gibi görünmüştür. “Efendimiz buyurduğu gibi ‘dünyâ bir cîfedir’ dediği anı anlamam mümkün değil. Ucundan birazcık anlıyorsam — o mânâ denizine baktı.”
“Ol” Emri: Dünyâ-Âhiret Asimetrisi
Efendi sohbetin metafiziksel bir başka önemli noktasına geçer. İbnü’l-Arabî’nin “âhirette diledikleri şeye ‘ol’ demeleri yeterli olacaktır” cümlesi üzerinde şunu açar:
“Ne var ki âhirette diledikleri şeye ‘ol’ demeleri yeterli olacaktır. Ol demeleriyle birlikte zâhirî âlemde kendi özleriyle var olurlar. Öteye geçince bu tarafta da ‘ol’ dediğinde oluyor. Buradan öteyi olduramıyorsun. Ama oradan bu tarafa olduruyorsun, Allâh’ın izniyle.”
Efendi bu asimetriyi dualarla örnekler: “Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ki ‘Yâ Rabbi şu kuluma şunu bahşeyle’ diyor. Çak oluyor bu âlemde. Bak öteden geldi duâ. Öteden üstâdı ‘ol’ dedi bir şeye. Çak oluyor zâhire. Ama siz zâhirde kurduğunuz hayâllerinizi ötede olduramıyorsunuz.”
“Bu ilâhî ‘ol’ emrinin âlemde dilediği şeyi ikinci sebeplerle var etmesine benzer. Buna göre âhiret mükemmellik yönünden bu dünyâya göre daha heybetlidir. Çünkü ‘ol’ kelimesi hem hayâl hem de his âlemini kapsar. Evet, ötelerden bir ‘ol’ kelimesi bu dünyâyı da, bu dünyânın içindekileri de kapsar.”
Şarlatan Medyumlar ve “Antalya’da Havalar Bulutlu” Hâdisesi
Sohbetin sonunda bir kardeşin gönderdiği çok çarpıcı bir soru gelir. Kardeşimiz kendi evine giremediğini, durduk yere sinir krizi geçirip hastanelik olduğunu, bir “hocaya” gittiğini, su fâli baktırdığını ve o “hoca”nın kendisine evinde “lâf-nazar-karabasan” olduğunu söylediğini anlatır. Efendi bu mesele hakkında çok sert bir duruş sergiler:
“Evi satın. Eve ihtiyâcı olan varsa ucuz bir ev var satılık. Hele birkaç kişi bu evde hasta oldu birisi dediyse daha da ucuza. Allâh bizi affetsin. Bunlar psikolojik. Bu bir takıntı, saplantı hâlinde. Asıl şizofrenî başlangıcı bu işler. Yâni doktor Abdullâh bana söylüyor ‘şizofrenî başlangıcı’ diye — ama asıl şizofrenî başlangıçları bunlar.”
Efendi’nin çâre teklîfi ise ilgi çekicidir: Psikolojik saplantılara karşı “bunun psikolojik bir saplantı olduğunu görüp tahrîk çekerek orada yaşamaya devam etmesi” gerekir. Ancak kişi çok zorlanırsa, psikolojik olarak zayıf bir fıtratta ise, daha da kötüleşebilir. “Sat dememin sebebi bu” diye açıklar. Bu pragmatik bir çıkışdır: Psikolojik hastalıkta bâzen çevreden uzaklaşmak gerekebilir.
Efendi bu konu üzerinden milletimize de tarihî bir eleştiri yöneltir: “Bunları bizim milletimiz yok hocaydı, yok büyüydü, yok nazardı, yok su fâlıydı, yok kahve fâlıydı… Bir sürü şeyler var. Geçen gün bir yerde de gördüm adam pankartasıymış, ‘medyum’ diye. Bunlar bayağı arttı. Bir şey değil, milletin bu tip rahatsızlıklarını onlar körüklüyorlardı.”
“Antalya’da Havalar Bulutlu, Bakamıyorum”
Efendi bu bölümde tasavvufun ciddiyetini şarlatanların rezaletinden ayırmak için çok komik ama o kadar da acı bir hâdise anlatır. Birisi kendisine bir “hoca”ya gitmişti; hoca orada bekleyenlere şöyle demiş:
“‘Antalya’da hava bulutlu, o yüzden cinnîler gelmiyor.’ Dedim ki ‘hava bulutlu olunca gidecekleri istikâmeti göremiyor herhâlde.’ Ne güldüydüm.”
Efendi meselenin ekonomik boyutunu çözdüğünü söyler: “Ben ‘siz 17-18 kişisiniz’ dedim. ‘Bir kişi de yanınızda refâkatçi olsa 34 kişi. 2 kişi olsa 50 kişi otelde kaldınız.’ Dedim ‘Allâh bilir, otele de siz 35-40 lira vermişsinizdir o günkü parayla.’ ’50 lira verdik’ dediler.”
Yâni “Antalya’da havalar bulutlu” bahânesiyle şarlatan hoca müşterileri bir gün otele kalmak zorunda bıraktırıyor; otel şarlatan hocaya komisyon veriyor; böylece her gün 50 kişilik otel dolu oluyor. “Çantada keklik bir gecede kalsınlar, otel parası versinler. Böylece ne oluyor? Her gece 50 kişilik otel dolu.”
Efendi bu üzerine sözünü bağlar ve bazı dergâhların da aynı sistemi uygulayıp uygulamadığına dâir şüpheli bir soru ortaya atar: “E şimdi öyle şeyhlerde yok mu? Dergâhların yanında oteller var. Adam şeyhini ziyârete gidiyor. Öyle bir günlük yalan yapacak ziyâret mi olur? Ne o? Gideceksin orada 3-5 gün kalacaksın. Öyle tarlada, bağda çalışacaksın. Şeyhine hizmet edeceksin. Üzüm zamânı üzüm toplayacaksın. Buğday zamânı buğday toplayacaksın. Bir de otelde kalacaksın. Oteli de parasını vereceksin. Lokantada da aç durmayacaksın.”
Efendi kendi durumlarını da bu noktada açıklar: “Sâf olan biziz. Burada bir yer tuttuk. Tâdilat ettiriyoruz. Bir de üç katını misâfirhâne yapacağız. Millet gelip gittiğinde yatsın kalksın diye düşünüyoruz. Sâf olan biziz. Ama biz de bir otel kurabiliriz desem yalan olur.”
Sohbetin Özeti
Mustafa Özbağ Efendi’nin bu sohbeti, İbnü’l-Arabî’nin Fütûhât-ı Mekkiyye’sinin birinci cildinin 387. sayfasından alınan bir pasajın tahlîli etrafında örgütlenmiş ağır bir teolojik derstir. Merkezdeki tez şudur: Cehennem kendilerinde ilâhî sûretleri zâhir olmamış insanları arar. Ancak buradaki “arama” cezâlandırma değil, temizlemedir — tıpkı halının tokmakla dövülmesi veya keşkek buğdayının dibek taşında ezilmesi gibi.
Efendi, “rahmetim gazabımı sardı” hadîs-i kudsîsinin doğru tercümesi üzerinde durur. “Aşmak” değil “sarmak” — yâni çepeçevre örtmek ve zaptu’raht altına almak. Bu, cehennemin içerisindeki azâbın ebedî olmadığına dâir sûfî doktrinin temelini oluşturur. Hazret-i Ömer radıyallâhu anh Hazretlerinden gelen hadîs-i şerîfle (cehennemin bir gün kupkuru toprak gibi olacağı) sûfîler şöyle derler: Cennet de cehennem de ebedîdir; cehennemlikler de ebediyyen cehennemde yaşarlar — ama cehennemdeki terbiye edici unsurlar (ateş, azâp, çîle) bir gün son bulur. 80 yıllık bir ömür için sonsuz cezâ Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine uygun değildir.
Âdem’in Rahmân’ın sûretinde yaratılması meselesinde Efendi çok ince bir ayrım yapar: Rahmân ismi şerîfi Cenâb-ı Hakk’ın bütün sıfatsal boyutlarını toplar; ancak Zât boyutunu içermez. Bu îtibârla Âdem Rahmân’ın sıfatsal sûretinde yaratılmıştır — Zât’ında değil. Basîr (gören), Semî’ (işiten), Hakîm (hikmet sâhibi) gibi isimler insân üzerinde tecellî eder; ancak Zât-ı Bârî hiçbir şeye benzemez ve hiçbir kulun üzerinde zâtî olarak tecellî etmez.
Bu ayrım Hallâc-ı Mansûr’un “Enel Hak” (“Ben Hakkım”) ve Bâyezîd-i Bistâmî’nin “cübbemin altında Allâh’tan başkası yoktur” sözlerinin doğru yorumunu sağlar: Bunlar sıfatsal sarhoşlukta söylenmiş sözlerdir; velî, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının kendi üzerinde tecellî ettiğini ifâde eder — kendisini Allâh’la özdeşleştirmez. Şiblî’nin “ateşte kızmış demir” mesâli bunu mükemmel bir şekilde anlatır: Demir, ateşin bütün özelliklerini taşır ama hâlâ demirdir.
Halk etmenin evvelî olmadığı — yâni Cenâb-ı Hakk’ın yaratma faâliyetinin ezelî ve ebedî olduğu — tesbîti, Big Bang kozmolojisinin bir “çocuk oyuncağı” olarak hükmünü alır. Kaçıncı Âdem’in yaratıldığı bilinmez; dünyâ sayısız kere var olmuş ve yok olmuş olabilir. Varlık bir sinema perdesi gibidir: Her âna yeni bir perde düşer, eskisi hükümsüzleşir.
Mânâ âlemine geçişteki “coz’tak kalma” hâli çok canlı bir şekilde anlatılmıştır. Dervişin marketin kapısında şeyhini görmesi, Beytullâh’ı tavâfederken kendini sâbit bir noktada bulup “Muhammed-i Mustafâ’yım” diyen bir sûretle karşılaşması, arabasını bıraktığı yerden 5 km uzaktaki bir noktada bulması — bunlar sûfî tecrübesinin somut örnekleridir ve modern psikiyatrinin “şizofrenî teşhisi” altında patolojileştirilmesine Efendi sert bir itirâz yöneltir.
“Ol” emri yalnızca âhirette hayâl ile his arasındaki perdeyi yırtar. Dünyâda hayâllerimiz his olmaz; ancak âhirette velî “ol” der ve o ân olur. Buradan ötesine “ol” emri geçmez, ötesi buraya “ol” emri geçer — duâların kabûlü bu asimetrinin ifâdesidir.
Son olarak Efendi, şarlatan medyum-hocalara karşı sert bir ikaz yöneltir. “Antalya’da havalar bulutlu, bakamıyorum” hâdisesi, bu şarlatanların nasıl otel komisyonuyla çalıştıklarını göstermektedir. Efendi, bâzı dergâhların da aynı düzeni kurup kurmadıklarına dâir şüpheli bir soru ortaya atmakta; kendisinin sâf olduğunu, misâfirhâne yapacağını ama otel kurmayı düşünmediğini söylemektedir.
Kaynakça ve Başvuru Eserleri
- Muhyiddîn İbnü’l-Arabî: el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, Cilt 1, sayfa 387. Cehennemin ilâhî sûretleri zâhir olmamış insanları araması meselesi.
- Fusûsu’l-Hikem: İbnü’l-Arabî’nin ateşin temizleyiciliği, demirin ateşte saflaşması ve âlemin varlıkta sonsuz perdelere benzer yapısı üzerine getirdiği izâhlar.
- Kur’ân-ı Kerîm: “İster Allâh diye çağırın, ister Rahmân diye — hangisiyle çağırırsanız çağırın, en güzel isimler O’nundur” (İsrâ 110). “Dünyâ hayâtı bir göz açıp kapayıncaya kadardır” (Nahl 77). Hazret-i Mûsâ’nın Tûr’da “Rabbim bana kendini göster” (A’râf 143) talebi.
- Hadîs-i Kudsî: “Rahmetim gazabımı sarmıştır (sebekat rahmetî gadabî)” — Buhârî, Tevhîd 15 ve 22; Müslim, Tevbe 14-15. Sûfîler “sarma” mânâsı üzerinde ısrar ederler.
- Hazret-i Ömer Hadîsi: Cehennem bir gün kupkuru toprak hâline gelir — kabz mânâsında bir mecâz. Sûfîler cehennemin ebedîliğini inkâr etmezler ancak içindeki cezâlandırma unsurlarının ebedîliğini reddederler.
- Hadîs-i Kudsî: “Gören gözü olurum, işiten kulağı olurum, tutan eli olurum, yürüyen ayağı olurum” — Buhârî, Rikâk 38. Fenâ fi’l-sıfâtın temel dayanağı.
- Hallâc-ı Mansûr (ö. 922): “Enel Hak” sözü ve bunun “Enel Allâh” olmamasının teolojik önemi — el-Hallâc’ın Ahbârü’l-Hallâc ve Tavâsîn eserlerinde detaylandırılmıştır.
- Bâyezîd-i Bistâmî (ö. 874): “Sübhânî mâ a’zame şe’nî” (Şânım ne yücedir) ve “Cübbemin altında Allâh’tan başkası yoktur” sözleri. Sıfatsal sarhoşluğun (sekr) en meşhûr örnekleri.
- Ebû Bekir eş-Şiblî (ö. 945): Bağdâd ekolünün önde gelen sûfîlerinden. “Ateşte kızmış demir” mesâli fenâ fi’l-sıfât doktrinini anlamak için klâsik bir temsîldir.
- Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî: Velînin fenâ hâlinde “apışıp kalması”, “çamura saplanmış eşek” gibi olması tâbirleri — Mesnevî’de sıkça kullanılan imgeler.
- Pîr Sultân Abdâl: “Cehennem dediğinde bir dal odun yoktur; herkes ateşini buradan götürür” dizesi — önceki derslerde okunmuş olan tasavvufî şiirlerden. Cehennemin “rahmetten kaynaklanan temizleyici” yorumunun Alevî-Bektaşî gelenekteki izi.
- Dünyâ Cîfedir Hadîsi: “ed-Dünyâ cîfetün” — dünyânın âhiret karşısında değersizliğini ifâde eden meşhûr hadîs. Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin mânâ âleminden dönüşte söylediği söz olarak yorumlanır.
- Modern Kozmoloji Eleştirisi: Big Bang teorisinin Cenâb-ı Hakk’ın halk etmesinin sonsuzluğuna göre “çocuk oyuncağı” hükmünde olduğu tesbîti — İbnü’l-Arabî’nin “yaratılmışlar sonsuzdur” doktrinine dayanır.
- Şarlatan Medyum Eleştirisi: “Antalya’da havalar bulutlu, cinnîler gelmiyor” hâdisesi Türkiye’deki halk dindârlığının sömürülmesine dâir somut bir tanıklık.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 2016 yılı Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisi, 20. ders. Ses kaydı ve hakikat emânetçiliği için ümmet-i Muhammed’in her ferdine mesûliyet yüklenmiştir. Allâh-u Teâlâ bu yolun üzerinde bulunanlara sıhhat ve sebât ihsân eylesin, âmîn.