Mustafa Özbağ Efendi’nin Karabaş-i Velî Tekkesi 2016 sohbet serisinin yirmi birinci dersi, soru-cevap bölümüyle başlar ve ardından İbnü’l-Arabî’nin Fütûhât-ı Mekkiyye okumasına geçer. Sohbette şu derin meseleler ele alınır: Hastalık sebebiyle oruç tutamayanların fidye hükmü; Türkiye’deki laiklik kavramının uygulanma biçimindeki problemler ve İmam Mâtürîdî’nin “Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resûlullâh” diyen kimseye küfür isnâd edilememesi ilkesi; Türkiye’de “laiklik” adı altında yapılan din ve dindar düşmanlığının tarihî seyri; Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin Necrân Hristiyanlarına mescidini ibâdet için açması örneği; sahte hoca-medyum ve “kerata cinler” şarlatanlığı; İbnü’l-Arabî’nin Fütûhât 3. cilt 522. sayfasından alınan “Bu dünyâda o senin sûretine bürünürken, âhirette sen onun sûretine bürünürsün” pasajının tahlîli; velînin bu dünyâda da “ol” deyince olabileceği tezinin savunması; Hazret-i Ali radıyallâhu anh Hazretlerinin duâsı (“Alî’nin döndüğü tarafa Hakk’ı döndür”) ve Hazret-i Ömer radıyallâhu anh Hazretlerinin “Allâh’ın öyle kulları vardır ki yağmura yağ deseler yağar” hadîsi; Süleymân aleyhisselâm’ın cinlîlere hükmetmesi; dünyâda iken âhireti yaşayabilmek; aynı anda birden fazla yerde bulunan sûfî (kih çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi, kih inerim yeryüzüne seyreder âlem beni); zikrullâhın gerçek yolu; Seyyid Nesîmî’nin meşhûr dizeleri ve Efendi’nin umre yolculuğu duyurusu.
Hazret Hakkında
Soru-Cevap Açılışı: Oruç Tutamayanın Fidyesi
Sohbetin girişinde çeşitli dinleyici soruları ele alınır. İlk soru fidye hakkındadır: “Rahatsızlığımdan dolayı oruçlarımın bir kısmını tutamıyorum. Tutamadığım günlerin diyeti konusunda bilgi verir misiniz?” Efendi’nin cevâbı kısa ve nettir: “Bir kimse oruç tutamıyorsa, tutamadığı günler için bir fakiri doyurması gerekir, her gün için, eğer mâli durumu yerindeyse.” Bu hüküm İslâm fıkhının klasik kitaplarında kabûl gören fidye ölçüsüdür: Her bir oruç günü için bir fakirin bir günlük yemeği karşılığı bir miktar para veya yemek verilir.
Laiklik Kavramının Tahlîli: Türkiye’deki Uygulama Problemi
İkinci soru daha ağırdır: “Kız arkadaşım laik ve Atatürkçü. ‘Laik insan kâfir’ diyorlar. Nikâhım geçersiz mi olur? Kalbim ona meyilliyse ben de kâfir olur muyum?” Efendi bu soruya çok uzun ve aydınlatıcı bir cevap vererek laiklik kavramının tarihî arka plânını serimler.
Öncelikle kavramın yabancı menşei: “Türkiye’de laiklik kavramı tam olarak bilinmiyor. Bir de yabancı bir terim olduğu için — Fransız terimi — normalde hiçbir şey yerli yerine oturmuyor. Uygulanış biçimi açısından da Türkiye’de problemli, her şey problemli.” Laisizm Fransa’dan Cumhuriyet’in ilk yıllarında ithâl edilmiş bir kavramdır ve Türk toplumunun dînî ve kültürel dokusuna hiç oturmamıştır. Bu yüzden “herkese göre laiklik var, her gündeme göre laikliğin anlamı değişiyor.”
İmam Mâtürîdî’nin Temel İlkesi: Küfür İsnâdı Yapılamaz
Efendi bu konunun teolojik çerçevesini İmam Mâtürîdî’nin çok önemli bir ilkesiyle çizer:
“İmam Mâtürîdî’nin şöyle bir tespîti vardır: Bir kimse ‘Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resûlullâh’ diyorsa Müslümândır. Bir Müslümân, herhangi bir farzları yerine getirmediğinden veya herhangi bir günâh-ı kebâire işlediğinden dolayı ona küfür isnâd edilmez. Küfür isnâdı yapılmaz. Hanefîler bu konuda târih boyunca bu ölçüde, bu dâirede durmuşlar.”
Bu ilke, bir Müslümânın namaz kılmaması, oruç tutmaması, tesettüre riâyet etmemesi, büyük günâh işlemesi gibi durumların onu İslâm dâiresinden çıkarmayacağını söyler. Efendi bunu örneklerle zenginleştirir: “Sahâbenin içerisinde namazı gevşeten, terk edenler var. Orucu gevşeten terk edenler var. Orucu bozanlar var. Sahâbenin içinde bunlar. Sahâbenin içerisinde değişik harâmları işleyenler var. İslâm’ın hukûku nereden icrâ oldu? Böyle meydana çıktı.”
İçki İçen Sahâbe Hâdisesi: “O Allâh ve Resûlünü Sever”
Efendi bu ilkeyi çok dokunaklı bir sahâbe hâdisesiyle somutlaştırır:
“İçki içen bir sahâbe Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri had cezâsı uygularken — bu örnek çok güzel, çok muhteşem, müteşâbih bir örnek — sahâbelerin içerisinde yaşanan bir şey çünkü. Bir kısım sahâbeler onu tahkîr edici davranırken Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri tahkîr edenlere çok kızarak ‘susun. O Allâh ve Resûlünü sever’ diyor.”
Efendi bu hâdiseden çıkardığı hükmü çok açık bir şekilde îlân eder: “Bir kimsenin bir günâh-ı kebâir işlemesi Allâh ve Resûlünü sevmediği anlamına gelmez. Bir kimsenin herhangi bir ibâdetlerden birisini terk etmesi, yapamaması, yapmaması onun Allâh ve Resûlünü sevmediğini, şiâre sevmediğini biz iddiâ edemeyiz.”
Bu noktada Efendi “son dönem İslâm algılarına” sert bir eleştiri yöneltir: “Bu son dönem değişik böyle konjonktürel İslâm algıları var. Bütün insanlara zorla Lâ ilâhe illallâh dediren, bütün insanlara zorla namaz kıldıran, bütün insanlara zorla oruç tutturan, bütün insanları zorla tesettüre tâbi eden, sakal bıraktıran, şalvar giydiren, sarık taktıran gibi bir İslâm algısı oluşturuluyor. Bu İslâm’ın hiçbir döneminde oluşmuş bir şey değil.”
Gayrimüslimlerin ve Farklı İnançlıların Yaşam Hakkı
Efendi İslâm’ın toplumsal çerçevesini şöyle çizer: “Bir Hristiyan’ın da, bir Mûsevî’nin de, bir Budist’in de, bir ateistin de, bir dinsizin de yaşam hakkı var. İslâm topraklarının içerisinde olsa da yaşam hakkı var. Onun normalde yaşam hakkını ortadan kaldıracak herhangi bir İslâmî hukuk, İslâmî bir prosedür yok.”
Efendi, Vahhabî-Selefî çizgisinin bu dengeyi bozmaya çalıştığını söyler: “Bu son dönem işte vahhabî-selefî çizgisiyle bunları böyle farklı noktalarda götürmeye başladılar. Farklı noktalarda algılatıp, farklı şeyler yapmaya başladılar.” Efendi’nin Matürîdî hanefî geleneğine dayanan yaklaşımı, dinin ferdî vicdâna saygı duyduğunu ve zorla değil gönül yoluyla yayıldığını vurgular.
Necrân Hristiyanları ve Mescid-i Nebevî’nin Kapısı
Efendi, bu konudaki en çarpıcı tarihî örneği vererek siyâsî bir hayâl kurar:
“Benim ölçüm Hazret-i Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem. Geldi Necrân Hristiyanları din tartıştılar. Onun peygamberliğini reddettiler, peygamberliğiyle beraber ona indirilen kitâbı da reddettiler. Öyle olmasına rağmen ‘biz ibâdet etmek istiyoruz ey Muhammed’ dediklerinde, Hazret-i Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem Mescid-i Nebevî’nin kapısını açtı, ‘burada ibâdet edebilirsiniz’ dedi.”
Bu tarihî olay Efendi’nin hayâlinin dayanağıdır: “Benim ölçüm bu. Bursa’da bir Hristiyan topluluk var ise, bir kişi dahi olsa, o ibâdet etmek istiyorsa ve burada kendi dinine âit bir ibâdethâne yoksa, Ulu Câmi’nin kapısını açıp ‘gel kardeşim burada ibâdetini sen et’ diyebilmeliyiz. Ama laiklik adına ensemizde boza pişti ya. Boza pişti.”
Laiklik Adına Yapılan Baskıların Somut Örnekleri
Efendi, Türkiye’de “laiklik” adı altında din ve dindarlara yapılan baskıları somut olarak sıralar: Kur’ân kurslarının kapatılması, İmam Hatipler’in kapatılması, câmîlerde Kur’ân-ı Kerîm öğretilmesinin yasaklanması. “Ne yaptılarsa, yâni dinin ve dindarlığın karşısında Türkiye’de ne icrâ ettilerse, hepsini de laiklik adına yaptılar. Kelimelerin arkasına saklandılar.”
Efendi, 28 Şubat döneminin çok çarpıcı bir hâtırasını paylaşır: “Harun Hoca kaç yaşındaydın derviş olduğunda? 13-14 yaşındaydın. Derslerde sizin önünüze Mevlûd kitâbı koyduğumu biliyorsun. Onlar o zaman İmam Hatibe gidiyorlardı. Ben zikrullâh esnâsında derslerde onların önüne İmam Hatipli Mevlûd kitâbı koyuyordum. ‘Polis bastığında hemen Mevlûd’e başlayacaksınız’ diye antrenmanını yaptırıyordum onlara. ‘Polis bastığında biz siz Mevlûd okumaya başlayacaksınız. Ne var Mevlûd okutuyoruz diyeceğiz.’”
Bu hâtıra, 28 Şubat döneminin baskısının ne denli bir baskı olduğunu ve Efendi’nin bu baskı karşısında dahi derslerini nasıl sürdürdüğünü göstermektedir. Laiklik adına yapılan zulüm, “dinin-devletin ayrılması” tanımına sığmayacak derinliktedir.
Efendi en acı tespîti şöyle yapar: “Eğer laiklik insanların dinlerine, îmânlarına, ibâdetlerine karışmamaksa bunda bir sıkıntı yok. Ama Türkiye’de hiç böyle uygulanmadı.” Devamla, “Ben en az Hristiyânlar kadar özgür olmak istiyorum” der. “En az Mûsevîler kadar özgür olmak istiyorum. Aslında ben aslî unsurum.” Bu, Müslümânın kendi topraklarında azınlık gibi yaşaması paradoksuna karşı çok çarpıcı bir itirâzdır.
Diyânet ve “Din-Devlet Ayrılığı” Çelişkisi
Efendi laiklik kavramının Türkiye’deki uygulanmasının kendi içindeki tutarsızlığına dikkat çeker:
“Laiklik ilkesini kim getirdi? Atatürk. Diyâneti kim kurdu? Atatürk. Lan neresi laikliğin bunun? Neresi laiklik? Din ve devlet işleri ayrılacak — iyi. Hadi ayırın Diyânet’i, lâğvedin. Türkiye’deki Müslümânlar da Ortodokslar gibi örgütlensin. Türkiye’deki Müslümânlar Katolikler gibi örgütlensin. Türkiye’deki Müslümânlar hadi Mûsevîler gibi örgütlensin. Bırakırlar mı? Bırakmazlar. Mümkün değil.”
Efendi’nin bu tespîti çok kritiktir: Türkiye’deki laiklik sözde “din ve devletin ayrılması” olarak tanımlanır, ama fiilen devlet diyânet aracılığıyla İslâm’ı kontrol etmektedir. Bu ikili standart, gerçek bir laik yapının olmadığını gösterir. “Laikim diyenler de neye laikim dediklerinin farkında değiller.”
Sonuç olarak Efendi’nin kız arkadaş sorusuna cevâbı örtülüdür: Laik olduğunu söyleyen kişiye hemen “kâfir” demek Mâtürîdî’nin temel ilkesine aykırıdır. Kelime-i şehâdeti söyleyen kişi Müslümândır. Ancak laikliğin gerçek mânâsı konuşulduğunda, hem laik olmayı hem de diyâneti savunmanın kendi içinde çeliştiği görülür.
“Kerata Cinler” ve Sahte Hocalar
Sohbetin bu bölümünde başka bir soru gelir: “Dört yaşındaki kuzenim ağlayarak korktuğunu söylüyor. Hocaya götürdük. Evde herkesin kötü cinler tarafından korkutulduğunu söyledi.” Efendi bu konuda çok keskin bir şaka-eleştiri yapar:
“Kerata cinler. O kötü cinler yok mu? Ne kerata onlar ya? O hoca da böyle birili bir para istemiştir şimdi o kötü cinleri kovmak için. Çok kötüdür onlar. O kötü cinler olmasa zâten o üfürükçüler nereden geçinecekler belli değil.”
Efendi’nin bu sözü, halk dindârlığındaki sahte medyum-üfürükçü-hoca endüstrisine karşı sert bir ikazıdır. Bir çocuğun korkutulması veya ağlaması, “cin” gibi metafizik açıklamalara muhtaç değildir; genellikle psikolojik ya da gelişimsel bir durumdur. Ancak sahte hocalar bu durumdan istifâde ederek insanları sömürürler.
İbnü’l-Arabî Okumasına Dönüş: Cennet ve Hayâllerin Sûret Kazanması
Soru-cevap bölümünden sonra Efendi İbnü’l-Arabî okumasına döner. Okunan pasaj şudur:
“Şeyh, cennet ehline ‘Burada canlarınızın çektiği şeyler sizedir ve burada siz umduğunuz şeyler vardır’ (Fussilet 31) şeklinde hitap edildiği Kur’ân âyetini sık sık zikreder. Bunun yanında Allâh’ın cennet ehline göndereceği mektûbu anlatan Hazret-i Peygamber’in bir hadîsine işâret eder. Mektupta şu yazılıdır: ‘Diri ve ebedî olan, aslâ ölmeyecek olandan; diri ve ebedî ve aslâ ölmeyecek olana: Bir şeye ol derim ve o şey hemen oluverir. Size de bir şeye ‘ol’ demenizi ve o şeyin oluvermesini bağışlıyorum.’ (Fütûhât 295.16)”
İbnü’l-Arabî’nin devâm eden sözü şudur: “Bu dünyâdayken Allâh düşüncelerimize ve hayâllerimize sûret verdiği gibi âhiretteki düşüncelerimize ve hayâllerimize de sûret verir. Bu dünyâda o senin sûretine bürünürken âhirette sen onun sûretine bürünürsün.” (Fütûhât 3. cilt 522.24)
İbnü’l-Arabî’ye İtirâz: “Bu Dünyâ ve Öte Dünyâ Kavramı Avâm İçindir”
Efendi burada, büyük bir saygıyla ama aynı zamanda büyük bir cesâretle İbnü’l-Arabî’ye bir itirâz yöneltir. Bu itirâz İbnü’l-Arabî’yi reddetmek değil, onun söylediğini başka bir derinlikte okumaktır:
“Burada İbnü’l-Arabî’ye karşı gelmek değil. İbnü’l-Arabî’nin bu noktadan söylediğini itirâz etmek değil derdim. Ama Allâh’ın öyle kulları vardır ki onlar için bu dünyâ ve öte dünyâ kavramı yoktur. Bu dünyâ ve âhiret kavramı avâm içindir. Avâm için dünyâ ve âhiret kavramı, mahşer kavramı, cennet-cehennem kavramı geçerlidir.”
Efendi’ye göre sûfî için dünyâ-âhiret ayrımı ortadan kalkar. Sûfî, âhireti ânında yaşayabilir; âhiret ona ölümden sonra geleceği yer değil, şimdi ve burada açılabilen bir boyuttur. “Biz kendi kendimize biz anlatılana göre uyduğumuzdan bizde bu dünyâ kavramı var. Yâni ânında âhiret yaşayabileceğimize dâir önümüzde bir kavram yok.”
“Ol” Emri Bu Dünyâda da Tecellî Eder: Hazret-i Ali ve Hazret-i Ömer Örneği
Efendi, İbnü’l-Arabî’nin “ol” emrinin sâdece âhirette velîlere bahşedileceği tezini çok kritik bir şekilde genişletir. Ona göre “ol” emri bu dünyâda da bazı kullara ihsân edilmiştir:
“Allâh’ın yeryüzünde öyle kulları vardır ki onlar bir şeye ‘ol’ deseler olur. Bu Hazret-i Ömer radıyallâhu anh Hazretlerinin naklettiği bir hadîs-i şerîftir. Hattâ sûfîliğe karşı olan İbn-i Teymiyye’nin talebesi olan Ali’l-Karî dahi hadîslerle Kur’ân tefsîrinde bunu böyle ‘garîb’ dese de almak zorunda kalmıştır. Hazret-i Ömer Hadîsi muhteşemdir çünkü.”
Efendi hadîsi şöyle devâm ettirir: “Allâh’ın öyle kulları vardır ki onlar yağmura ‘yağ’ deseler yağmur yağar. Demek ki Cenâb-ı Hakk’ın öyle kulları vardır ki onlar yağmurun yağmasını dilerlerse Allâh yağmur yağdırır.” Bu hadîs, Kur’ân’daki “Sen atmadın, Ben attım” (Enfâl 17) âyetiyle teyît edilir.
Hazret-i Ali’nin Duâsı: “Alî’nin Döndüğü Tarafa Hakk’ı Döndür”
Efendi, bu noktada Hazret-i Ali radıyallâhu anh Hazretlerinin meşhûr duâsına atıfta bulunur:
“Hazret-i Ali radıyallâhu anh Hazretlerinin üzerinde duâsı vardır ya: ‘Yâ Rabbi, Alî’nin döndüğü tarafa Hakk’ı döndür.’ Muhteşem bir şeydir bu. Yâni Hazret-i Ali radıyallâhu anh Hazretleri bir meselede bir şeye şerh düşecek, hükmedecek — hükmettiği şey Hakk’ın hükmü olacak. Yâni Hak olacak.”
Bu duâ, klâsik Ehl-i Beyt literatüründe nâdir bir tarza sâhiptir: Velînin hükmünün Hakk’ın hükmü olacağını ummak. Bu, velînin “ol” emrine mazhar olmasının bir tezâhürüdür. Efendi bunu sûfî düşüncesinin merkezine koyar: “Bu dünyada da Allâh’ın öyle kulları vardır ki onlar bir şey hayâl etseler Cenâb-ı Hak o hayâli onlara bahşeder.”
İbnü’l-Arabî’nin Tezinin Eksik Bıraktığı Nokta
Efendi’nin İbnü’l-Arabî’ye eleştirisi şudur: “Bunun için sadece âhireti beklemek, sâdece bunların âhirette tecellî edeceğine inanmak bu meselenin eksik tarafıdır. Ve mü’minler bu noktada ne yazık ki bu algıya kurbân olmuşlardır. Mü’minlerin kurbân olduğu algı şudur: İyilikler, güzellikler, tatlılıklar — bütün her şey âhirette tecellî edecek. Bu dünyâda böyle bir şey yaşanmayacak. Hayır, bu dünyâda da bunu yaşamanız mümkün.”
Bu, Efendi’nin Müslümân camiasına yönelttiği çok cesur bir uyarıdır: “Âhireti bekleyenler” tuzağına düşmeyin. Cennet-cehennem sâdece öldükten sonra değil, şimdi ve burada tecellî edebilir. Sûfînin işi de zâten budur: Dünyâda iken âhireti açmak.
Metafizik Olgulara Karşı “Şizofrenik” Yaklaşım Eleştirisi
Efendi sohbetin sarsıcı bölümlerinden birinde, modern İslâmî söylemin metafizik olguları nasıl patolojize ettiğini anlatır:
“Bu tip metafizik meselelere şizofrenik vak’aymış gibi bakıyor İslâm dünyâsının bir kısım insanları. Bunların içerisinde Diyânet’in meşhûr hocaları da var. İlâhiyâtçılar da var. Bütün hepsi de var. Metafizik olguları, bu âlemin dışındaki âlem algısını ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.”
Efendi, sûfîlerin yaşadıkları metafizik olguları somut olarak sıralar: “Sûfîler, dervişler kabirde vefât etmiş bir kimseyle konuşabiliyorlar. Veyâhut da sûfîler ölmemiş olsa dahi başka bir yerde olan bir kimseyle konuşabiliyorlar. Sûfîler oturdukları yerde başka bir mekânı tamâmiyetle seyredebiliyorlar. Gönül dünyâlarında. Biz bunu öte âlem olarak algısı alıyoruz. Öte âlem, bu âlem — hepsi de bu âlemin içerisinde, bu varlığın içerisinde. Sen bu varlığın içerisinde perdeden perdeye geçebilir perdeler arasında dolaşabilirsen bunu yaşaman mümkün.”
Efendi bu kanaatinin dayanağı olarak Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin Mi’râc tecrübesini, vefât eden sahâbenin kabir azâbını görmesini ve hadîs-i kudsîlerde geçmiş ümmetlerle ilgili bilgilerin nakledilmesini gösterir: “Geçmiş ümmetlerle alâkalı meseleleri anlatırken bu bilgi, bu ilim onda nereden geldi ki? Bir kitâb-ı eğitim olmadığına göre o ilmin ledünnün sultânı, o zaman Âdem’den itibâren bütün peygamberlerin ve ümmetlerin başına gelen her şeyi Hazret-i Muhammed Mustafâ biiznillâh onları gördü ve yaşadı. Onlardan bize nakiller yapıyor.”
Efendi, hadîs inkarcılarına karşı çok sert bir ikaz yapar: “Tabi hadîs inkarcıları böyle çok rahat bir şekilde konuşurlarsa bu hadîslerin üzerindeki insanların inançları kayboluyor. Tabi yine bu hadîs inkarcıları bunları kabul etmeyecek.”
Hazret-i Peygamber’in Hurma Mucizesi: Çekirdeğin Ânında Ağaç Olması
Efendi, “bu dünyâda da ‘ol’ emrinin tecellî edebileceği” tezini meşhûr bir mucize ile destekler:
“Cennette bir kimsenin canı hurma istediğinde ‘ben hurma istiyorum’ dediğinde Cenâb-ı Hak ona hurmayı verecek mi? Evet. Hazret-i Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri ağzındaki hurma çekirdeğini toprağa dikti. Biiznillâh Cenâb-ı Hakk’ın izniyle hurma ağacı ânında tohum yeşerdi. Küçücük böyle bir ağaç oldu, ânında hurma verdi ve ânında o hurmayı yediler.”
Efendi bu mucizeden çıkardığı ders şudur: “Demek ki öte âleme gitmene gerek yok. Sen Allâh’a öyle bir yakınlık peydâ et ki ağzından çıkan hurmayı toprağa dik, Cenâb-ı Hak senin o hurmana binlerce başak versin.” Yâni “ol” emrine mazhariyet sâdece peygamberler ve cennet ehline münhasır değildir; Allâh’a yakınlık kesb eden velîler de bu mazhariyete nâil olabilirler.
Süleymân Aleyhisselâm ve Cinlîler: Akıl Perestlere Meydan Okuma
Efendi akıl-perest ve hadîs inkarcı kesime çok keskin bir meydan okuma getirir:
“Bana söyler misiniz, Süleymân aleyhisselâm’ın yanındaki havâsından bir kimse Belkıs’ı koltuğuyla berâber nasıl getirdi Süleymân’ın yanına? Akıl işiyse aklınızla hadi çözün bunu. Hadi hiçbir hadîse dayanmadan, hiçbir hadîs-i şerîfe dayanmadan Kur’ân’ın direkt bu lafzından çözün bunu. Hadi Süleymân cinlîlere emretti, şeytâna da emretti, hepsi de Süleymân’ın emrindedir. Hadi bunu aklınızla söyleyin.”
Bu meydan okuma önemlidir çünkü cinlî varlığı Kur’ân-ı Kerîm’de — Cin sûresi başta olmak üzere — açıkça yer almaktadır. Cinlîleri reddetmek, Kur’ân’ı reddetmekle eşdeğerdir. “Cinlîleri reddetmeye kalkıyorlar. Sebep? Çünkü akılları onları almıyor. Böyle bir metafizik varlığın olabileceğini düşünmüyorlar. Akılları ermediğinden dolayı bunu ‘aklım ermedi, reddetti’ — bu sefer cin sûresini de reddedeceksin.”
“Ölmeden Önce Ölünüz”: Âhireti Şimdi Yaşamak
Efendi sohbetin doruk noktasında çok sarsıcı bir pratik teklîfte bulunur: “Kardeşler, uyanalım gâfletten. Ölmeyi beklemeyin cenneti görmek için. Cehennemi görmek için ölmeyi beklemeyin. Biz şuna inanıyoruz biz kendimize. Geldik, son nefes verdik, gittik. Son nefeste son anda âyetle de sâbit ya. O esnâda cenneti de cehennemi de göreceksin.”
Efendi meşhûr hadîs-i şerîfi hatırlatır: “Ölmeden önce ölünüz. Ölmeden gör orayı. Gör de topla kendini. Bir cehennemden bir esantene gör. Gör de topla kendini. Oradaki o bağırıştan, çığlıktan, kulağınıza, rüyânızda dâhi… Az bir şey, tam olarak değil, dehşetiyle. Rüyânızda tam dehşetiyle her sûfî göremez onu. Allâh korur, muhafaza eder. Aklını kaybeder o kimse. Günlerce yemek yiyemez. Günlerce eşinin yüzüne, çocuklarının yüzüne bakamaz.”
Efendi, insanların dünyâya bu kadar haris olmalarının sebebini de açıklar: “Görmediğinden dolayı herkes dünyâya haris. Eline geleni yiyor, diline geleni diyor. Bedâva, beyhûde, hovarda bir hayât yaşıyor. Görmediğinden yaşıyor. Eğer bir nebze cehennemden bir şey görse yemîn ediyorum kapıdan dışarı çıkarken bin bir destûrla çıkar. Eğer cennetten bir nebze bir şey görse yemîn ediyorum dünyâdan hiçbir lezzet almaz.”
Efendi kendi tasavvuf pratiğindeki bir somut mazhariyeti de paylaşır: “Söylüyorum ben: Beşinci esmâyı cennette alırsınız. Beşinci esmâyı. Cennete girdiğinizi rüyânızda, hâlinizde görürsünüz. Beşinci esmâyı orada size esmâ verilir. Bakın açıkça söylüyorum. Hakîkati budur. Bütün vücûdunuzda ‘Hak Hak Hak Hak Hak’ esmâsını cennete girip de alırsınız.”
“Melekleri Görmeyenler Kördür”
Efendi, gafletle yaşayan insanları çok şiddetli bir şekilde eleştirir: “‘Kirâmen Kâtibîn’in meleklerini göreniniz var mı, her an omuzlarınızda üstünüzde dolaştığını? Ama bunları bize öyle öğretiyorlar, ‘görünmez bunlar.’ Görünüyor kardeşim, görünüyor. Kirâmen Kâtibîn’in meleğini görüyorsun. Tevhîde başlayınca ‘lâ ilâhe illallâh’ yolda yürürken her tehlîl okumanda 10 tane muhâfaza meleğinin geldiğini etrafına görüyorsun.”
Efendi çok keskin bir ifâde kullanır: “Görünmüyor diyenler yalan söylüyor. Görmediklerinden öyle söylüyorlar. Asıl inanılmaması gereken onlar. Görmüyorlar. Körler. Bildiğiniz kör. Âmâya kör denmez. Melekleri görmeyenler körlerdir. Cenneti-cehennemi görmeyen kördür. Mahşeri, sırâtı görmeyen kördür. Orada hesâbı kitâbı görmeyen kördür. Mahşerde nûrdan minberleri görmeyen kördür. Mahşerde nûrdan elbiseleri görmeyen kördür. Başına nûrdan tâc konulanları görmeyen kördür. Zikrullâh halkasında ‘af olmuş olarak kalkınız’ hitâbını duymayan sağırdır. Asıl sağırlar onlardır.”
Ahireti Anlatırken Ahireti Görmek
Efendi sûfîliğin karakterini çok net bir ifâdeyle tanımlar: “Sûfî vaktin çocuğudur. Âhiret konuşulurken âhireti görür. Kabir konuşulurken kabri görür. Cennet konuşulurken cenneti görür. Cehennem konuşulurken cehennemi görür. Arş-ı A’lâ konuşulurken Arş-ı A’lâ’yı görür.”
Özellikle Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin hayâtı için bu çok önemlidir: “Hazret-i Muhammed Mustafâ’dan bir kesit, bir esantene anlatılıyorsa vallâhi de billâhi de tillâhi de o esantene’yi aynen görür sûfî. Uhud’sa Uhud’u görür. Hendekse Hendek’i görür. Sanki kendi savaşıyormuş gibi Hendek’i canlı yaşar sûfî. Hendek’i o zaman anlar. Öbür türlü oku oku oku — yok, o yok.”
Efendi bu noktada çok dokunaklı bir örnek verir: “Oruç tuttuk, Allâh kabûl etsin. İftârda orucumuz nereye gitti gördük mü? Sofranızda orucunuzun oturduğunu gördünüz mü? İftâr vakti bekliyorsunuz. Ne güzel. Sofrada beklemek iftâr vakti sünnet. Hattâ elinde hurmayla. Daha ilk elif çıktığı anda okunduğu anda elinde hurmayla bekleyip iftâr etmek sünnet. ‘Mübârek dedi ki: Oruçlunun ağız kokusu bana misk-ü anber gibidir.’ Senin ağzından çıkarken dedi ‘çektiğini gördün mü?’ İftârda kimdi misâfiriniz? Ahmed’in Mehmed’in hâricinde? İftâra bir misâfir aldıysanız onunla berâber on tâne de melek gelmiştir en az.”
Aynı Anda Birden Fazla Yerde Bulunmak: Seyr ü Sülûk’un Zirvesi
İbnü’l-Arabî’nin Fütûhât’ından alınan bir diğer pasaj şudur: “Her ikisi de isimlerle ve insan sûretinde bir araya gelse de, âhiretteki insan durumu bu dünyâdakine benzemez. Âhiretin düzenlenişi içinde rûhânî hakîkat cismânî hissî hakîkate hâkim olur. Dünyânın yoğunluğuna rağmen biz bunu tattık. Buna göre bir kimse aynı anda birçok yerde olabilir. Avâm ise bunu sâdece rüyâlarda tadabilir.”
Efendi bu pasajı teyîd eder ve derinleştirir: “Aynı anda birçok yerde olmak muhteşem bir şeydir. Böyle Maraş dondurması gibi hiç tadını unutamazsınız. Antep baklavası gibi, Urfa kebabı gibi, Diyârbakır tavası gibi, Karadeniz hamsisi gibi, Rize fasulyesi gibi. Unutulmaz, muhteşem bir şey. O yüzden durduğunuz yerde duramazsınız o zaman.”
Efendi’nin anlattığı bir “Tekirdağ’da görüldü” hâdisesi çok renklidir: “Kadının birisi kocasına ‘sen Tekirdağ’daydın’ diyor. Oysa adam Bursa’da derse gelmiş. Kadın bana gece saat 3’te arıyor: ‘Efendim, benim adam beni aldatıyor.’ ‘Kızım ne oldu?’ ‘Bu adam aynı zamanda benim Bursa’ya derse gittiğimi söyledi. Filanca yerdeki kardeşler beyim buradaymış dedi, beni aradı.’ ‘Kızım normâl. Nasıl yâni?’ ‘O 3-4 yerde de zikrullâhda görünür o.’ ‘Ben böyle bir adamla mı evliyim?’ ‘Böyledir, görünürler onlar dedim.’ ‘Ben şimdi onun yanına nasıl yatacağım?’ ‘Daha iyi yat, çok nûrânî, rûhânî bir adamla yatıyorsun dedim.’”
Efendi bu hâdiseyi kendi özellikle dikkat çekici bir gerçeklik çerçevesinde anlatır: “Aynı anda birçok yerde bulunulur mu? Evet. Genelde sûfîler bunu zikrullâh esnâsında ulaşırlar. Zikrullâh derim ya, zikrullâh halkasında bulunacaksınız diye. Derim ya, gece oturduğunuzda zikriniz olacak diye. Bunlar öyle üstâdsız, zikirsiz, halkasız, böyle meşakketsiz, koşuşturmasız olacak diye kimse beklemesin böyle bir şey. Yok. Bir üstâdın olacak, ona teslîm olacaksın, ona tâbi olacaksın.”
Farklı Sûretlerde Aynı Anda Farklı Yerlerde Bulunmak
Efendi’nin açıkladığı bu mazhariyet çok ayrıntılıdır: “Aynı anda aynı beden, bir başkasının bedenine girmek değil. Bir başkasının bedenine giremezsiniz. Bir başkasının kalbinden geçenleri hissedebilirsiniz. Bir başkasının aklından geçenleri hissedebilirsiniz. Bir başkasının kalbindeki ilmi alabilirsiniz. Bir başkasının gördüğü rüyâya âşinâ olabilirsiniz. Bir başkasının gördüğü hâle âşinâ olabilirsiniz.”
Daha sarsıcı olanı: “Aynı anda üç yerde, beş yerde bulunabilirsiniz. On yerde, elli yerde, yüz yerde bulunabilirsiniz. Aynı anda bir sûretiniz Medîne-i Münevvere’de Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin başında duâ ederken, bir sûretiniz Beytullâh’ta semâ edide tavâf edebilir. Bir sûretiniz Arş-ı A’lâ’da oturup Allâh’ı zikredebilir. Bir sûretiniz normâl zikrullâh halkasında oturup Allâh’ı zikredebilir. Hattâ bir sûretiniz başka bir zikrullâh halkasında bulunabilir.”
Daha da ilerisi: Farklı zamanlarda da aynı anda bulunmak. “Aynı anda değişik zamanlarda. Zikrullâh halkasında oturduğunuz anda, Âdem aleyhisselâm’ın yaşadığı bir zamanda Âdem aleyhisselâm’ın hayâtına vâkıf olabilirsiniz. Âdem aleyhisselâmla görüşebilirsiniz. Âdem’in çocuklarıyla konuşabilirsiniz. Aynı anda Âdem aleyhisselâmla konuşurken, aynı anda aynı perdede Şît aleyhisselâmla da, Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleriyle de konuşursunuz. Bunların hepsi de seyr ü sülûkte olması mümkün olan şeylerdir.”
Efendi çok önemli bir kriter koyar: “Seyr ü sülûk olmayan bir mürşidin mürşidliği sorgulanır bu sebepten. Böyle bir hâl yaşamadıysa, ‘Çok affedersiniz, apışır kalır o zaman.’” Yâni bir mürşid, bu türden metafizik tecrübeleri hâlis olarak yaşamadıysa onun mürşidliği eksiktir. Bu, sûfî gelenekteki “üstâdsız mürşid olmaz” prensibinin çok ileri bir uygulamasıdır.
Hazret-i Peygamber’in Parmaklarından Akan Sular
Efendi somut bir örnek daha verir: Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin mucizelerinden biri olan, parmaklarından suların akması. “Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin elinden suların aktığını aynı anda kendisi de içer onun. İçtiği anda Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin o mucizesine îmân eder. Onun kafasında ‘acaba’ diye bir şey kalmaz. Der ki: ‘Hakîkat, onu daha da sıkıştırsan içtim’ der çıkar. Neden? İçmiştir çünkü.”
Bu, îmânın bilgi düzeyinden müşâhade düzeyine geçmesidir. Sûfî, hadîs rivâyetlerinden öğrendiği şeyi artık doğrudan yaşamaktadır. Uhud ve Hendek savaşları, Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleriyle olan yakınlık — bütün bunlar ölmüş olaylar değildir; şimdi ve burada canlı olarak yaşanabilir.
“Kınanmaktan Korkmayan” Allâh Dostları
Efendi sohbetin sonunda sûfîlerin niye bu tecrübelerini açıklamadığına dâir bir analiz yapar: “Bir kısım şeyhler buna erişebilmiş değil. Bilmiyorlar. Seyr ü sülûkleri yok. Bir kısmı bu erişemeyip de söylemeyenler var. İlim olarak biliyorlar, söylemiyorlar. Söylemelerinin sebebi şu: Onlar da diyorlar ki ‘yaşamadığını anlatma, yalancı olma.’ O yüzden susuyorlar. Bir kısmı da ilim olarak biliyorlar, ama onlara laf söyleyecekler, kötülenecekler. Onlara bu noktada laf atacaklar diye kınanmaktan korkuyorlar.”
Efendi’nin duruşu ise net: “Oysa bir kimse bir şeyi yaşıyorsa, o haksa âyet-i kerîme tecellî edecek. Allâh’ın dostları kınanmaktan korkmazlar. Kınanmaktan korkmayandır Allâh’ın âşıkları. Kınanmaktan korkma. ‘Deli’ diyecekler, diyecekler. Kendilerince ‘uçuk bir adam’ diyecekler, diyecekler. ‘Böyle şeyler olmaz’ diyecekler. Ama bu hak mı? Evet. Doğru mu? Evet.”
Seyyid Nesîmî ve Mâlâmet Hırkası
Efendi sohbetin sonunda kendi anısına geldiğini söylediği Seyyid Nesîmî’nin meşhûr bir şiirini okur:
“Kih çıkarım gökyüzüne, seyrederim âlemi.
Kih inerim yeryüzüne, seyreder âlem beni.
Ben mâlâmet hırkasını kendim giydim boyuma,
Ar nâmus şişesini taşa çaldım kime ne?
Haydar haydar, taşa çaldım kime ne?
Nesîmî’ye sordular, o yâriyle hoş musun?
Hoş mu olayım olmayayım, o yâr benim kime ne?
Kınasalar da, sevseler de, sövseler de, o yâr benim kime ne?
O tat da benim, o lezzet de benim kime ne?
Çıkın gökyüzüne, seyredin âlemi.
İnin yeryüzüne, âlemsin seyretsin.”
Bu şiirin merkezinde mâlâmet (kınanma) hırkasını giyme tercihi vardır. Seyyid Nesîmî Hurûfî bir şâirdir ama mâlâmetî ekolün en büyük dâvetçilerindendir. “Ar-nâmus şişesini taşa çaldım” ifâdesi, toplumsal îtibâr ve kibir yüzünden hakîkat yolundan çıkmamanın şiirsel beyânıdır.
Şiir, Efendi’nin tüm sohbetinin özetini verir: Sûfî hem gökyüzüne çıkar hem yeryüzüne iner; hem âlemi seyreder hem âlem onu seyreder. Bu aynı anda birden fazla yerde bulunma motifinin şiirsel ifâdesidir. Kınanmaya aldırmadan hakîkati yaşamak, Allâh dostlarının şânıdır.
Umre Yolculuğu Duyurusu
Sohbetin sonunda Efendi Pazartesi sabahı Haşimîşcan meydanlığından yapacakları umre yolculuğunu duyurur: “İnşâAllâh kardeşlerle bu sene böyle bir şey nasîp olacak, inşâAllâh. Ben de 2002’den beri umreye gitmiyordum. Bundan sonra inşâAllâh kendi kendime, Allâh gayret güç kuvvet verirse, her sene hem hacca hem umreye gitmeye niyetlendim.”
Efendi kardeşlere hatırlatmada bulunur: “Bu sene gidemedik diyenler seneye niyetlensinler. Seneye gelemeyenler bir dahaki seneye niyetlensinler. Hac için de gelemeyenler Allâh izin verirse ‘işçi vizesi’ ile hacca da bu sene inşâAllâh gideceğim. İnşâAllâh ona niyetlensinler, öyle gelsinler.” Bu, Efendi’nin cemâatine sürekli haccı-umreyi teşvîk ettiğini ve bu konuda herkesin niyetini tâzelemesi gerektiğini hatırlatan bir çağrıdır.
Sohbetin Özeti
Mustafa Özbağ Efendi’nin bu sohbeti, Türkiye’deki laiklik kavramının eleştirel tahlîli ile başlar. İmam Mâtürîdî’nin “Lâ ilâhe illallâh diyene küfür isnâd edilmez” ilkesi, bir Müslümânın günâh işlese bile dâireden çıkmayacağını gösterir. İçki içen bir sahâbeye Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in “O Allâh ve Resûlünü sever” demesi, bu ilkeninin somut dayanağıdır. Türkiye’de ise “laiklik” adı altında dinin ve dindarların sistematik olarak baskıya uğraması — Kur’ân kursu kapatmaları, İmam Hatiplerin kapatılması, 28 Şubat’ta Mevlûd kitâbı altında zikir yaptırılması — bunun ne kadar sahte bir laiklik olduğunu göstermektedir. Efendi kendisi en az Hristiyanlar ve Mûsevîler kadar özgür olmak istediğini söylemektedir ki bu, kendi topraklarında Müslümânın azınlık gibi yaşadığı paradoksun itirâfıdır.
Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in Necrân Hristiyanlarına Mescid-i Nebevî’nin kapısını ibâdet için açması, gerçek İslâmî hoşgörünün somut örneğidir. “Bursa’da Ulu Câmi’nin kapısını bir Hristiyana açıp ‘gel kardeşim burada ibâdetini sen et’ diyebilmeliyiz” diyen Efendi, bu tarihî örneği günümüze taşımaktadır. Ancak gerçek tabloda Türkiye’deki laiklik bu hoşgörüden çok uzaktır ve Diyânet’in varlığıyla kendi içinde çelişkilidir.
İbnü’l-Arabî’nin Fütûhât’ından okunan pasaj (“Bu dünyâda o senin sûretine bürünürken, âhirette sen onun sûretine bürünürsün”) Efendi tarafından büyük bir saygı ile ancak cesûr bir eleştiri ile ele alınır. Efendi’nin tezi şudur: Bu dünyâ ve öte dünyâ ayrımı avâm içindir; Allâh’ın öyle kulları vardır ki onlar için bu ayrım yoktur. “Ol” emri sâdece âhirette değil, bu dünyâda da bâzı velîlere ihsân edilmiştir. Hazret-i Ömer radıyallâhu anh Hazretlerinin naklettiği hadîs (“Allâh’ın öyle kulları vardır ki yağmura yağ deseler yağar”), Hazret-i Ali radıyallâhu anh Hazretlerinin duâsı (“Alî’nin döndüğü tarafa Hakk’ı döndür”), Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in hurma çekirdeğini ânında ağaç hâline getirmesi — bütün bunlar velînin “ol” mazhariyetine nâil olabileceğinin delîlleridir.
Modern İslâmî söylemin metafizik olguları şizofrenik olarak değerlendirmesi büyük bir yanlıştır. Sûfîler kabirdeki kimseyle konuşabilirler, başka yerde olan kimseyle konuşabilirler, başka mekânları seyredebilirler. Öte âlem ve bu âlem aynı varlık düzleminin içindedir; perdeler arasında dolaşarak aynı anda birçok yerde bulunmak mümkündür. Medîne-i Münevvere’de, Beytullâh’ta, Arş-ı A’lâ’da ve dünyâ zikrullâh halkasında aynı anda bulunulabilir. Hattâ farklı zamanlarda — Âdem aleyhisselâm, Şît aleyhisselâm, Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile aynı anda konuşulabilir.
Süleymân aleyhisselâm’ın cinlîlere hükmetmesi, akıl-perest hadîs inkarcılarına çok keskin bir meydan okumadır. Cinleri reddetmek Kur’ân’ın Cin sûresini de reddetmek demektir. Cenâb-ı Hakk’ın kudreti aklın sınırlarının çok ötesindedir ve bu kudreti yalnızca akla irca etmek küfre götüren bir yoldur.
“Ölmeden önce ölünüz” hadîsi bağlamında Efendi insanları âhireti bekleyerek yaşamaktan vazgeçmeye çağırır. Sûfî vaktin çocuğudur — âhiret konuşulurken âhireti, cennet konuşulurken cenneti, Uhud konuşulurken Uhud’u görür. Seyr ü sülûk yapmayan bir mürşid bu mazhariyetlere nâil olamaz ve onun mürşidliği sorgulanır. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in parmaklarından akan suları gerçekten içebilmek, îmânın bilgi düzeyinden müşâhade düzeyine geçişidir.
Seyyid Nesîmî’nin “kih çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi, kih inerim yeryüzüne seyreder âlem beni” dizesi, sohbetin özeti mâhiyetindedir. Mâlâmet hırkasını giyip kınanmaktan korkmamak, Allâh dostlarının şânıdır. Allâh’ın âşıkları kınanmaktan korkmazlar; ar-nâmus şişesini taşa çalıp o yâr ile yaşamaya devâm ederler.
Kaynakça ve Başvuru Eserleri
- Muhyiddîn İbnü’l-Arabî: el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, 1. cilt sayfa 295 (satır 16) ve 3. cilt sayfa 522 (satır 24). “Bir şeye ol derim ve oluverir” hadîs-i kudsîsi ve “bu dünyâda o senin sûretine bürünürken, âhirette sen onun sûretine bürünürsün” pasajı.
- Kur’ân-ı Kerîm: Fussilet 31 — “Burada canlarınızın çektiği şeyler sizedir.” Enfâl 17 — “Attığın zaman sen atmadın, Allâh attı.” Nahl 40 — “Bir şeyin olmasını istediğimiz zaman ona sözümüz sadece ‘ol’ demektir.” Neml 38-40 — Süleymân aleyhisselâm’ın havâsından bir kimsenin Belkıs’ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar getirmesi. Cin sûresi — cinlîlerin varlığının Kur’ânî delîli.
- Hadîs-i Şerîf: “Allâh’ın öyle kulları vardır ki bir şeye ‘ol’ deseler olur” — Hazret-i Ömer radıyallâhu anh rivâyeti (bk. İmâm Aliyyü’l-Kârî’nin tefsîrlerinde kabûl edildi). “Ölmeden önce ölünüz” — tasavvufî hayâtın özü olan hadîs-i şerîf. İçki içen sahâbeye “O Allâh ve Resûlünü sever” hadîsi — Buhârî, Hudûd 5.
- İmâm Mâtürîdî (ö. 944): Kitâbü’t-Tevhîd. “Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resûlullâh” diyene küfür isnâd edilemeyeceğine dâir temel ilke. Hanefî-Mâtürîdî îmân anlayışının temelini oluşturur.
- İmâm Aliyyü’l-Kârî (ö. 1605): Mirkâtü’l-Mefâtîh (Mişkâtü’l-Mesâbîh şerhi). İbn Teymiyye’nin talebesi olmasına rağmen Hazret-i Ömer hadîsindeki “ol” emrine dâir rivâyeti “garîb” olarak da olsa kabul etmek zorunda kalmıştır.
- Necrân Hristiyanları Hâdisesi: Medîne-i Münevvere’ye gelen Necrân Hristiyan heyetine Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in Mescid-i Nebevî’yi ibâdet için açması. Kaynaklar: İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye.
- Hazret-i Ali’nin Duâsı: “Yâ Rabbi, Alî’nin döndüğü tarafa Hakk’ı döndür” — Şiî ve bir kısım Sünnî kaynaklarda yer alan meşhûr duâ. Velînin hükmünün Hakk’ın hükmü olması için yapılan duâ.
- Seyyid Nesîmî (ö. 1417): Azerbaycan Türkçesiyle yazan büyük Hurûfî şâir. “Kih çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi” mısraları. Mâlâmetî gelenek içinde çok önemli bir yere sâhip.
- Süleymân Çelebi: Mevlîd-i Şerîf. “Bir kez Allâh dese lisân, dökülür cümle günâhlar misli hazân” mısraı — Allâh’ı zikretmenin günâhları dökmesine dâir en meşhûr beytlerden.
- Türkiye’deki Laiklik Uygulaması: Cumhûriyetin ilk yıllarından 28 Şubat’a uzanan din ve dindar baskısı — Kur’ân kursu kapatmaları, İmam Hatip yasakları, tesettür yasakları, tarîkat yasakları. “Diyânet İşleri Başkanlığı” varlığı ile “laiklik” kavramının çelişkili uygulanışı.
- Tasavvufî Tecrübe: Zikrullâh halkasında “af olmuş olarak kalkınız” meleklerinin duâ etmesi; Kirâmen Kâtibîn meleklerinin her an omuzlarda olması; aynı anda birden fazla yerde bulunma (bi-levne’l-ervâh); Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in parmaklarından akan sularla temâs.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 2016 yılı Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisi, 21. ders. Ses kaydı ve hakikat emânetçiliği için ümmet-i Muhammed’in her ferdine mesûliyet yüklenmiştir. Allâh-u Teâlâ bu yolun üzerinde bulunanlara sıhhat ve sebât ihsân eylesin, âmîn.