Karabaş-i Veli Tekkesi 2016

19. Karabaş-i Velî Tekkesi Sohbeti — Şâirlere Sormak: Türk Milletinin Tarihi, Neocon Darbe Desteği ve Kültür Birliği

Mustafa Özbağ Efendi’nin Karabaş-i Velî Tekkesi 2016 sohbet serisinin on dokuzuncu dersi, 15 Temmuz darbe kalkışmasının hemen ertesi günlerinde yapılmıştır ve çok geniş bir yelpazeye uzanır: Selefteki bir âlimin oğlunun vefâtı haberini dersin kesilmesine sebep saymaması üzerinden dersin ink’itâya uğramamasının önemi, Efendi’nin kısık sesle dahi olsa derse devam etmesi, darbelerin arkasındaki NATO-Neocon ittifâkı ve İncirlik Üssü uyarısı, darbecilere idâm cezâsı meselesinde hukûkî kâide, Charles de Gaulle’e “şâirleriniz ne diyor?” sorusu, Fuzûlî’nin İstanbul’a alınmaması ve rüşvet, Türk adının M.Ö. 14. yüzyıla uzanan tarihi, “Türk adında bir peygamber olabilir mi?” ictihâdı, Orhun yazıtları, Türklerin İslâm’a yakınlığı, Nâzım Hikmet’in mevlevî kökeni, Doğan Avcıoğlu’nun ulus tanımı, ekonomik birliktelik ve zekât, lüks yaşayan “muhafazakâr” İslâmcılar eleştirisi, düğün-kına ayrımında kültür bozulması, Arnavut-Demirtaş-Dramalı-Pomak kültür hâfızası örnekleri, ve Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinde tatil kültürünün olmayışı.

Türk Hakkında


Dersi İnkitâya Uğratmamak: Oğlu Vefât Eden Âlimin Duruşu

Sohbetin açılışında Mustafa Özbağ Efendi, kısık sesinin ders vermesine engel teşkil etmediğini göstermek için geçmişten bir menkıbe aktarır:

“Seleften bir zât, ders veren bir zât, talebe okutan bir zât — böyle ders esnâsında girmişler içeri. Demişler ‘Efendim, hakkınızı helâl edin. Oğlunuz vefât etti’ demişler. O içeri girenlere bir bakmış. ‘Siz’ demiş, ‘benim dersimi neden kestiniz? Dersi neden böldünüz benim? Neden ink’itâya uğrattınız?’ Tabii söyleyenler şaşırmışlar. Onlar dersi bırakmamışlar hiç. Dersin hâricinde olan biten hâdiselere kapılıp gitmemişler.”

Efendi bu menkıbeyi kendi durumuna örnek olarak gösterir: “O yüzden sesim kısık ama ders devam edecek. Ölürsek yerimize birisi gelecek, dersi yine devam ettirecek. Dersi ink’itâya uğratmak yok. Biz 28 Şubat’ta da uğratmadık. 28 Şubat’ta basılacağımızı bile bile derslere devam ettik. Zikrullâh’a devam ettik.”

Efendi bu bağlamda bütün Tasavvuf Vakfı’na mensup kardeşlere, bulundukları şehirlerde 15 Temmuz gecesi darbeye karşı direnmelerinden dolayı teşekkür etmektedir. “Bizim için söz konusu olan Kur’ân, Sünnet, Vatan, Millet’tir. Biz bu vatanımıza, milletimize bir zarar gelmesin diye mücâdele ederiz. Çünkü darbelerin arkasında kimlerin olduğu belli değildir. Senin darbecin, benim darbecim, sendenmiş, bendenmiş gibi görünür. Arkasında hangi karanlık odakların, hangi karanlık ülkelerin olduğu belli değildir.”


NATO’nun İçindeki Neocon Grup ve İncirlik Uyarısı

Efendi’nin bu sohbetteki en cesur siyâsî tesbitlerinden biri, darbenin arkasındaki ABD bağlantısını NATO içerisindeki spesifik bir gruba bağlamasıdır:

“Açık konuşmam gerekirse ben NATO’nun içerisinde Neocon Amerikalılarla berâber Neocon bir grubun bu darbecileri desteklediklerini düşünüyorum. O yüzden bu darbenin dibine dara ekmeye kalkarsa Türkiye, ucu Amerika’ya kadar gider diye tahmin ediyorum. Hattâ önümüzdeki ayların önemli olduğunu — çünkü bu şimdi darbecilerin ve arkasındaki karanlık güçlerin yenilmesi gibi görünür. Şu anda öyle görünüyor. Bu insanları aldatıp rehâvete düşürebilir.”

Efendi bu noktada çok somut bir uyarı verir: “O İncirlik Üssü denilen terör yuvası var ya, oradan uçakların kalkıp Ankara’yı, İstanbul’u, Bursa’yı, İzmir’i, Adana’yı, Malatya’yı, Konya’yı bombaladığını görebilirsiniz. Bir gecede bilmem hangi Amerikan filosunun Akdeniz’e yanaşıp Akdeniz’den bütün askerî tesislerinizin bombalandığını görebilirsiniz. Bilmem hangi ‘müttefik güçler’ var ya bizde, onların Türkiye’yi bir gecede bombaladıklarını görebilirsiniz.”

Bu tesbit paranoyak görünebilir; ancak Efendi’nin altını çizdiği nokta kritiktir: “Gözü dönmüş câniler nasıl Hiroşima’ya atom bombasını attılarsa, atarlar bize de. Bu yapılan şey küçük bir şey değil. Bu basit bir şey değil. Bu komplike bir şey, bunun arkasında yabancı bir güç olmazsa, bunun becerebileceğine, başarılabileceğine, bu kadar cesâretle hareket edilebileceğine inanmıyorum.”

Efendi’nin dikkat çektiği somut delil ise şudur: 15 Temmuz gecesi Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı makamı bombalanmıştır. “Bir milletin meclisi bombalanıyor. Bir milletin Cumhurbaşkanlığı’nın makamı bombalanıyor. Cumhurbaşkanı’nın kim olduğu önemli değil. Resmen bir milletin şahsiyetiyle oynanıyor.” Bu çapta bir saldırının yerli darbeciler tarafından tek başına kurgulanıp îcrâ edilmesi mümkün değildir.

Sıkı İdâre mi, Serbest İdâre mi?

Bir kardeşin “Sıkı idâre mi, serbest idâre mi?” sorusuna Efendi’nin cevâbı şöyledir: “Biz sıkı idâreyi istemeyiz hiç, serbest idârede de şımarırız. Ne olacak bizim hâlimiz?” Efendi bu çelişkiyi çözer: “İdârenin sıkı olması, gevşek olması diye bir şey yok. Biz bu topraklarda bize münhasır, kendimize münhasır bir yönetim biçimi oluşturup, kendi içimizde disiplinli olup, vatanımızı, milletimizi koruma adına disiplinli olup, Kur’ân ve Sünnet’i yaşama adına disiplinli olup, adâletli davranma, dürüst davranma, hak ve hakîkati yerine getirme noktasında disiplinli olma durumundayız.”

Yâni “sıkı” ya da “serbest” kavramları batı menşe’li siyâset felsefesine âit; İslâmî anlayışta söz konusu olan “hak-hakîkat ve adâlet ölçüsünde disiplinli olmak”tır.

Darbecileri İdâm Edebilir miyiz? Geçmişe Yürütülemeyen Yasalar

Bir diğer soru darbecilerin idâm cezâsı ile yargılanması meselesidir. Efendi bu konuda fıkıh disiplinine titizlikle sâdık kalır: “Normal değil, mevcût bir hukuk var, mevcût hukûkun cezâsı neyse o uygulanacak. Çünkü derseniz ki ‘bu idâm cezâsı önceden olmalıydı.’ Önceden olsaydı evet idâm edilirlerdi, ama şimdi yok. O yüzden de bir kimse kâtil de olsa onu normalde sonradan yasa çıkarıp yarg’ılayamazsınız. Böyle bir şey olmaz.”

Bu tesbît önemlidir çünkü, Efendi’nin gazâba gelip meydan okuduğu 15 Temmuz darbecileri için dahi — fıkhî prensip olarak “kânunsuz suç ve cezâ olmaz” (nullum crimen, nulla poena sine lege) ilkesine sâdık kalmasıdır. Hukûk ölçüsüne riâyet etmeyen bir adâlet, adâlet değil intikamdır.


Charles de Gaulle’e “Şâirleriniz Ne Diyor?” Sorusu

Efendi sohbetin en zarif bölümlerinden birinde, Fransa’nın II. Dünyâ Savaşı kahramanı Charles de Gaulle’ün kültür bakanına ait bir anektodu aktarır:

“Charles de Gaulle’ün kültür bakanı sorun yaşayan bir ülkeye gider. Önüne hazırlanmış bir sürü belge getirilir — ekonomi, enerji kaynakları, gayr-i safî millî hâsıla ile borçlar alacaklar vs. ‘Ne diyorsunuz ülkemiz hakkında?’ diye sorarlar. Cevâbı şu olur: ‘Şâirleriniz ne diyor?’ der. Çünkü onlar görünmeyeni görürler.”

Bu anektod, Efendi’nin yapmak istediği büyük dönüşü işâret eder: Bir ülkenin gerçek durumu GSMH’de, ekonomi istatistiklerinde veya bürokratik belgelerde değil, o ülkenin şâirlerinin söylediği sözdedir. Çünkü şâir görünmeyeni görür. Bu, Efendi’nin tasavvuf anlayışıyla da uyumludur: Gerçeği kalp görür, akıl değil.

Bedri Rahmi Eyüboğlu: “Bundan Ötesine Aklım Ermez”

Efendi, bu vesîleyle Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun meşhûr mısralarını okur:

“Kirâzın derisinin altında kirâz
Nârın içinde nâr
Benim yüreğimde boylu boyuna memleketim var
Cânıma, ciğerime işlemiş
Cânıma, ciğerime sâpına kadar
Elma dalından uzağa düşmez
Ne yana gitsem nâfile
Memleketin hâli gözümden gitmez
Bin bir yerimden bağlanmışım
Bundan ötesine aklım ermez.”

Efendi’nin bu şiirle ilgili yorumu önemlidir: “Şâirler hikmetin, gönüllerindeki hikmeti, dillerinde en etkili kelimeleri kullanarak cümleye dönüştüren insanlardır. Biz sûfîler, gerçek bir sûfînin bir tarafının şâirâne bir hâlinin olması gerektiğine inanırız. Çünkü şiir okuyacak olan kimse hem zekî, hem kültürü geniş, hem de kalbinde ilham alan bir kimse olması gerekir.”

Hazret-i Peygamber’in Şâiri ve Hazret-i Ömer’in Durdurulması

Efendi şâirin yerinin ne kadar yüksek olduğunu anlatmak için bir hadîs-i şerîfe atıfta bulunur: “Mekke fethine giderken Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin şâiri şiir okumaya başlar. O esnâda Hazret-i Ömer radıyallâhu anh Hazretleri onu durdurmak, susturmak ister. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri Hazret-i Ömer Efendimiz’i susturur. ‘Dur yâ Ömer, onun sözleri senin mızrağından daha etkilidir Mekkeli müşriklerin üzerinde’ der.”

Efendi bu hâdiseden çıkardığı hikmeti açar: “Çünkü şâirlerin sözleri mızraktan daha etkilidir, kânundan daha etkilidir. Şâirlerin sözleri insanların kalplerinde yer eder. Onların vaatleri insanların üzerlerinde tesîr eder. Onlar hikmetli sözleriyle insanları doğru yola çekerler. Onlar bu mânâda halkın içerisinde olması gerekeni, siyâsetçilerin görmediği, kamu düzenini sağlayanların görmediği, memleketleri idâre eden bürokratların görmediğini görür.”

Saray Şâirleri: Halktan Kopuk Şiir

Efendi şâirleri iki kategoriye ayırır: (a) Gerçek şâirler, (b) Saray şâirleri. Emevîler sonrasında Abbâsî, Selçuklu ve Osmanlı’da gelişen saray şâirleri, halkın sıkıntılarını, yoksulluğu, adâletsizliği görmez olmuşlardır:

“Onların yoksullukla, sıkıntıyla, problemle, adâletsizlikle, hukuksuzlukla bir derdi olmamıştır. Örnek Fuzûlî, çok gelmek ister İstanbul’a, ama Fuzûlî’ye İstanbul’a yerleşme izni vermezler. O yüzden yazar Fuzûlî: ‘Selâm verdim, rüşvettir diye almadılar.’ Çünkü İstanbul’a girmek için rüşvet isterler. Rüşvetsiz İstanbul’a kimseyi almazlar.”

Efendi’nin buradaki tarihî tesbîti çok ağırdır: “Zâten ne zaman ki İstanbul’a yerleşmek için rüşvet alınmaya başlamış, Osmanlı yıkılmış. Bir ülkede rüşvet kol gezmeye başlıyorsa, bir ülkede rüşvetle iş yapılmaya başlıyorsa, o ülkede adâlet terâzîsi kaçmıştır. Bir ülkede adâlet terâzîsi kaçarsa, o ülke batmaya mahkûmdur.”

Bu mikroçap Efendi’nin evet/iş yeri/âile/tekke için de geçerlidir: “Bir evde, bir iş yerinde, bir âilede, bir tekkede adâlet terâzîsi kaçarsa, yâni insanlara böyle kayrılırsa, aynı suçu işleyen kimselere aynı cezâlar verilmezse, suçlular cezâlandırılmazsa, o ülkede adâlet terâzîsi kaçar.”


Türk Milletinin Tarihi: “Türk Adında Bir Peygamber Olabilir mi?”

Efendi sohbetin en çarpıcı ictihâdlarından birini yaparken başlangıç noktası şudur: “Türk milletinin târihi, insanlık târihi kadar eskidir. Türk adına ilk kez M.Ö. 14. yüzyılda ‘tik’ veya ‘tikler’ şeklinde rastlanmıştır.”

Efendi bu tarihî tesbîti genişleterek kendi üstâdı Orhan Hoca’nın araştırmasına değinir: “Bizim Orhan Hoca bir araştırma yapmıştı. Demişti ki ben M.Ö. 9.000-10.000 yıllarına kadar inceledim, eserler buldum, yazıtlar buldum diye. Hattâ onun fotoğrafları da vardı.”

Efendi ardından Kâşgarlı Mahmûd’a atıfla Türk adının ilâhî menşeine işâret eder: “9. yüzyılda Kâşgarlı Mahmûd, Türk adının Türklere Tanrı tarafından verildiğini belirtmiştir.” Efendi bu noktada kendi ictihâdını şöyle açıklar:

“Hattâ Türk adında bir peygamberin olduğunu dahi söyleyebilirim size. Tabii bizim o ilk ülkücülüğümüzün yıllarında ‘Tanrı Türk’ü korusun’ derdik. Ve bize o öğretinin içerisinde — doğrudur, yanlıştır, eksiktir — Türk adının bir peygamber olduğunu, o peygamberin adının Türk olduğunu ve o yüzden o peygamberin etrafında toplanan insanların Türk olarak adlandırıldığını, peygamberin diliyle söylerlerdi.”

Efendi’nin bu ictihâdı savunurken kullandığı mantık çok ilginçtir: “Mantığa aykırı bir şey değil. Biz Mûsâ aleyhisselâm’a intisâb edenlere Mûsevî diyoruz. İsâ aleyhisselâm’a İsevî, İbrâhim aleyhisselâm’a İbrâhîmî. Mesela Yakubîler var — Yakub aleyhisselâm’a intisâb etmişler. Kenânîler vardı önceden. Bu tip topluluklar olmuş.”

Daha da önemlisi, Efendi bir çok tarikat ismini bu kategoriye yerleştirir: “Kadirîler var, Rufaîler var, Bedevîler var, Dusûkîler var, Mevlevîler var, Haşhâşîler var, Bayramîler var. Şimdi insanların kendi inanç kültürlerini oluştururken bir peygamberin veya büyük velî zâtın ismiyle anılıp öyle toplandıkları tarihî gerçek mi? Evet. E böyle olunca Türk isminde bir peygamberin gelmiş olması neden imkânsız olsun?”

Efendi kanaatine dayanak olarak Kur’ân’dan âyet-i kerîme gösterir: “Biz hiçbir kavim yoktur ki ona bir uyarıcı, bir elçi göndermemiş olalım” (Fâtır 24). Ancak Efendi aynı noktada Ahmed Hulûsî Evrenosoğlu’na da gönderme yaparak kendinin bu ictihâdının onunla karıştırılmaması gerektiğini vurgular. Efendi peygamber olduğunu iddia etmemekte, sâdece Türk adında bir peygamberin tarihte gelmiş olmasının imkânsız olmadığını söylemektedir.

Türklerin İnanç Sisteminin İslâm’a Yakınlığı

Efendi, Türklerin Orta Asya’daki inancını tahlîl eder: “Türklerin Orta Asya’daki inanışına baktığımızda tek tanrılı bir din. Ve inanış biçimlerine baktığımızda evrensel İslâm dîninin ölçülerini bulmamız mümkün. Türkler Şamanist değil. Türklerin din adamlarına, başlarındaki velîlerine ‘şaman’ deniliyor. Türkler tek tanrılı bir dîne inanıyorlar ve tanrılarının semâda olduğuna inanıyorlar, öldükten sonra ruhlarının tanrıya ulaştıklarına inanıyorlar. Ve iyilik yaparlarsa o ruhların tanrının katında yer edineceğine inanıyorlar.”

Bu inanç sistemi evrensel İslâm inancından çok uzak değildir. Efendi buradan şu sonuca varır: “Türkler bir peygamberin inanç sistemine alışmış. Ben kendimce ictihâd açısından öyle inanıyorum. Çünkü Türklerin sosyal hayatları, âile hayatları, savaş hukukları İslâm öğretisine çok yakın öğretiler. Meselâ Türklerin âile hayatında kadın ikinci sınıf vatandaş değil, eşdeğer bir olgu.”

Bu tesbit, Efendi’nin tasavvuf pratiğini de destekler: “Bugün sûfî eşini eşdeğer olarak görüyor. İkinci sınıf vatandaş olarak görmesi mümkün değil. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri eşini ikinci sınıf bir vatandaş olarak görmüyor. O yüzden Türklerin İslâm’a çok rahat, çabuk İslâm olmasının bir sebebi kendi inançlarının İslâm inancına çok yakın olması.”

Orhun Yazıtları: Bilge Kağan’ın Hitâbesi

Efendi’nin Türk târihine dair bir başka önemli atfı Orhun Yazıtları’nadır: “Bilge Kağan yazısı, küçük oğlu Tengri Kağan tarafından dikilmiştir. ‘Türk Oğuz beyleri, işitin. Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe ilini, töreni kim bozabilir?’”

Efendi bu yazıtın felsefesini açar: “Ancak kıyâmet koptuğunda bozulur. Töreni bozamaz hiç kimse. Ama bozduk. Biz ne yazık ki ilimizi, töremizi bozduk. Bu acı bir şey. Benim 18-20 yaşlarımdaki töre — böyle dîne dayalı olmayan, kendi içimizdeki olan, o bölgenin kendi arkadaşlık hukûku, mahalle hukûku, kasaba hukûku — bozuldu.”

Nâzım Hikmet’in Mevlevî Kökeni

Efendi, Nâzım Hikmet’in meşhûr “Dört nala gelip Uzak Asyâ’dan…” mısralarını okur ve çok ilginç bir tarihî tesbitte bulunur:

“Dört nala gelip Uzak Asyâ’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi
Uzanan bu memleket bizim
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen bu toprak
Bu cehennem, bu cennet bizim
Kapansın el kapıları bir daha açılmasın
Yok edin insânın insâna kulluğunu
Bu davet bizim
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim.”

Efendi’nin burada yaptığı dâvet çok önemlidir: “Bizim şâirimiz Nâzım Hikmet iyi bir Mevlevî’dir. Siz dedesinin Mevlevî şeyhi olduğunu bilmezsiniz. Nâzım Hikmet’in şâirliğinin altında dedesinin ona vermiş olduğu eğitim vardır. Tabii Nâzım Hikmet’i bize solcu, tu kaka olarak gösterildiğinden biz ne dediğine bakmadık ona.”

Efendi bu vesîleyle siyâsî kamplaşmaların güzel şiiri nasıl görünmez kıldığını eleştirir: “İnsanların hatâları, kusurları vardır. Ama birileri bize birisinin ‘tu kaka’ olarak ilân ettiğinde biz de ona tu kaka ilân ederiz. ‘Ne dedi?’ demeyiz. Nâzım Hikmet o yüzden vatan sevdâlısıdır kendi dâiresinde. Aynı şekilde de bir kesime örnek Arif Nihat Asya kötü gösterilmiştir.” Muhafazakâr kesiminin iyi, solcu kesiminin “kötü” olarak kategorileştirdiği şâirlerin her ikisi de kendi dâirelerinde vatan sevdâlısıdır.


Ekonomik Birliktelik: Ultra Lüks Yaşayan “Muhafazakâr İslâmcılar”a Ağır Eleştiri

Efendi Doğan Avcıoğlu’nun ulus tanımına atıfla — “Ortak dil, arazi, ekonomik-yaşam ve kültür birliğiyle belirlenen ruhsal oluşum temeli üzerinde doğup tarihsel olarak meydana gelen istikrarlı insan topluluğudur” (Türklerin Târîhi, Cilt 1, sayfa 47) — iki kritik unsurun altını çizer: (a) Ekonomik birliktelik, (b) Kültür birliği.

Ekonomik birliktelik hakkında Efendi’nin tesbîti şudur: “Bir toplumda bir kısım zenginler, zenginliklerini fukarâlarla paylaşmıyorlarsa ve orada hayât standartları oluşurken aralarında uçurum var ise, siz insanları orada ortak bir noktada buluşturmanız mümkün değildir. İslâm, zekât müessesesini çalıştıraraktan bu handikapı giderir.”

Efendi, İslâm’ın somut olarak nasıl işlediğini anlatır: “İslâm yanında çalıştırdığın insanı yediğinden yedirmek, içtiğinden içirmek, giydiğinden giydirmek kuralıyla bu uçurumu kapatır. Ve zekât müessesesini çalıştıraraktan birinci derecede akrabalarına, yanında çalışanlarına, mahallene, kasabana, köyüne zekât vereraktan ekonomik birlikteliği sağlar.”

“Villanızda Yaşarken Mahallenin Yumurtasını Unutmayın”

Efendi bu noktada sohbetin en sert eleştirisini, muhafazakâr-İslâmcı kimliği taşıyan fakat ultra lüks yaşayanlara yöneltir:

“Zekât vermeyen, zengin, ultra lüks yaşayan ve kendisini muhafazakâr-İslâmcı gösterenlere benim bu sözüm: Sizler, lüks villalarınızda, lüks restoranlarda, bilmem kaç milyar liraya, bilmem neyin üzerine kondurulmuş, bilmem ne yemeğini yer de, kenar mahallelerde oturan insanların akşam yemeğinde iki yumurtayı hesap edeceğini düşünmez, aklınıza gelmezse, sizin İslâmî muhafazakârlığınız sizin başınızda paralansın.”

Efendi devâm eder: “Siz gidip lüks villalarınızda yaşarken, şehrin kenar mahallelerindeki yaşayan insanlardan bîhaber yaşarsanız, sizin İslâmî duyarlılığınız batsın. Bu İslâmî duyarlılık değil. Bu, İslâm’ın öngördüğü bir hayât sistemi değil. Size ‘zengin olmayın’ demiyoruz. Ama zenginliğinizi paylaşın. Haddinizi bilerekten yaşayın.”

Efendi çok somut bir sual sorar: “Bilmem hangi beş yıldızlı otellerde çocuklarınızın düğününü yaptırırken hiç mi düşünmezsiniz? Fabrikanızda çalışan işçileriniz yaptırdığınız o düğünlere misâfir olarak gelebiliyorlar mı? Fabrikalarınızda çalışan elemanlarınız akşam eve gittiklerinde sizin yediklerinizi yiyemiyorlar.”

Eleştirinin zirvesi ise Peygamberî ölçüdür: “Bunları düşünmüyorsanız ve sofranızda fukarâ kimseleri paylaşmıyorsanız, siz Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin ayak izini takip etmiyorsunuz. Siz o Peygamberin yolunu takip etmiyorsunuz. Siz hevâ ve hevesinizi takip ediyorsunuz. Siz neredeyse evlerinizin duvarlarını altın kerpiçlerden öreceksiniz. Bu gösteriş, bu çatafat, bu ekonomik uçurum ne yazık ki yaşadığımız toplumu uçuruma doğru götürür. Paylaşmayı bilmeyen topluluklar Allâh muhafaza dağılırlar.”


Kültür Birliği: Düğün-Kına Ayrımının Söylediği Hikâye

Ekonomik birlikteliğin yanında Efendi’nin altını çizdiği ikinci unsur kültür birliğidir. Bu noktada çok çarpıcı bir güncel örnek verir: Yakınlarda dergâha bir bayan kardeş gelmiş ve bir kınaya davet edildiğini söylemiştir. Efendi sorar: “Düğüne?” Kadın cevap verir: “Hayır, sâdece kınaya davetliyim.” Efendi bunu “gayr-i ihtiyârî” tuhaf bulmuştur:

“Dedim: ‘Neden kınaya davet edildin de düğüne davet edilmedin?’ ‘Düğüne davet sayılıdır şimdi’ dedi. ‘O sayının içinde yoksun yani sen?’ dedim. ‘Yokum’ dedi. Onu makul karşılıyor. Ben böyle kaldım, ben makul karşılamıyorum.”

Efendi’nin bu ayrışmayı niçin ağır bir kültür bozulması olarak gördüğü açıktır: Geleneksel Türk-İslâm kültüründe düğün ve kına birdir; düğün ikiye bölünmez. Kınaya davet edilip düğüne davet edilmemek, hâlkı iki sınıfa ayırmaktır: “Kınalıklar” ve “düğünlükler.” Kınalıklar orta sınıf-alt sınıfa, düğünlükler elit kesime mensuptur. Bu ayrıştırma ekonomik uçurumun kültürel bir tezâhürüdür.

“Ben söyledim ki ‘ben sadece beni kınalık görmüşsün, düğünlük görmemişsin. Düğünlük görmediğin için kınalık da görme. Nereden çıktı bu kültür?’ Bakın kültür birlikteliğimiz bozuluyor. Bu kültürün içerisinde her şeyimiz var. Yemeğimiz var, yemek yeme stilimiz var, kıyâfetlerimiz var, düğünümüz, ayakkabı çıkarmamız, nişanımız, çeyiz gelmesi, çeyiz gitmesi — akılınıza gelebilen her türlü realitelerimiz var. Bozuluyor kültür birlikteliğimiz. Hızla.”

Bayram Sabahı Kültür Hâfızası: Arnavut Paça Çorbası, Antep Yuvalaması, Pomak Kaçamağı

Efendi, kültür birliğinin yaşaması için nesilden nesile aktarılması gerektiğini somut örneklerle anlatır: “Bir bayram sabahında bir Antep evinde yuvalama olmuyorsa kültürünü kaybetmiş. Bir Arnavut evinde bayram sabahı paça çorbası olmuyorsa kültürünü kaybetmiş.” Efendi cemaat arasından Erkan, Murat ve Cevdet isimli kardeşlerine soruyor:

“Arnavutlarda sabah çorbası, bayram sabahlarında paça çorbası içilir değil mi? Bol sarımsaklı. Yahni de var. Tepsi pilâvı var. Baklavaya kadar. Sabah kahvaltısı değil mi bu?” Erkan isimli kardeş cevap verir. Demirtaş’taki dramalılar, Cevdet’in Pomakları — her birinin kendi bayram sabahı kültürü vardır. “Cevdet’te de Pomaklık var. Cevdet Pomaklar ne yapıyor? Kaçamak yapıyorlar. Muhteşem ya.”

Efendi’nin bu örneklerle vermek istediği mesaj açıktır: “Bakın bunlar kültür. İnsanlar bunu kaybetmeyecekler. Yitirmeyecekler bunu. Bunu kaybettiği, yitirdiği zaman da Allâh muhafaza eylesin. O zaman kültür birlikteliği de bozuluyor.” Dramalılar, Pomaklar, Arnavutlar — her birinin kendi yemeği, kendi bayram sabahı, kendi düğün âdâbı hâlâ canlıdır ve bunun sonraki nesillere aktarılması milletin birliğinin temelidir.

Efendi bu bağlamda Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhûriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” sözünü de olumlayarak alıntılamaktadır. Yâni kültür birliği etnik bir temele dayanmaz — herkesin kendi yerel kültürünü koruduğu ve bunların üst-kimlik olarak Türk milleti çatısı altında birleştiği bir anlayıştır.


Tatil Kültürü: Hazret-i Peygamber’de Yok, Batı’dan Geldi

Sohbetin sonunda dinleyici sorularından biri çok çarpıcıdır: “Benim delikanlı çocuklarım var. Bizim tatil kültürümüz yok. Son zamanlarda Facebook’ta derviş ağabeylerin tatilde çekildikleri fotoğraflarını görünce evde sürekli kavga hâlindeyiz. Bu konuda ne yapalım?”

Efendi’nin cevâbı karakteristiktir: “Bizim dergâhta tatile giden arkadaşlar var demek ha? Mâşallâh. Sübhânallâh. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin tatil kültürü yoktu. ‘Şöyle bırakayım’ diye bir yerlere bir tatil yapayım demedi hiç. Ne peygamberliğinden önce ne peygamberliğinden sonra.”

Efendi’ye göre geleneksel toplumda tatilin yeri şöyleydi: “Normalde yaz gelince, işi gücü, işin-tarlasın-takkasın olanlar yaylaya çıkarlardı. Tarlası-takkası olmayanlar ovaya giderlerdi. Hasta olanlar kaplıcaya giderdi. Bir kimse kaplıcaya gittiğinde hastadır o. Ya romatizması var, ya beli ağrıyor, ya içmelere gidecek, ya ılıcalara gidecek. Bizde başka tatil kültürü yoktu. Bize tatil kültürü Avrupa’dan geldi. Batı’dan.”

Efendi bu hâdisenin derinliğini bir hadîs-i şerîfle vurgular: “Siz adım adım kendinizden önceki ümmetlere benzemedikçe kıyâmet kopmaz” diyen hadîs-i şerîf ile “Kime benzerseniz onlarla haşr olunursunuz” hadîs-i şerîfi. Biz adım adım onlara — yâni Batılılara — benziyoruz. Tatil kültürü bu taklidin en sessiz ama en tesirli örneklerinden biridir.


Sohbetin Özeti

Mustafa Özbağ Efendi’nin bu sohbeti dersin kendisinin bir âlim için ne kadar mukaddes olduğunu göstermekle başlar — oğlu vefât eden âlimin dersini kesmemesi — ve dergâhın 28 Şubat’tan 15 Temmuz’a uzanan duruşuyla aynı çizgiyi devam ettirdiğini göstermektedir.

Darbenin arkasındaki NATO içerisindeki Neocon Amerikalı grup tesbîti, İncirlik Üssü uyarısı, Akdeniz filosu ile bir gecede bombalanma ihtimâli — bunlar Efendi’nin paranoyası değil, Hiroşima ve Nagazaki hâtırlatmasıyla desteklenen ciddî bir ikazdır. Darbecilere idâm meselesinde Efendi fıkıh disiplinine sâdık kalmış, geçmişe yürütülemeyen yasalar ilkesini savunmuştur.

Charles de Gaulle’ün kültür bakanının “şâirleriniz ne diyor?” sorusu, Efendi’nin sûfiyâne dünyâ görüşünü destekler: Gerçek kalp ile görülür; şâirler görünmeyeni görür. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “memleketin hâli gözümden gitmez” mısraları, Efendi’nin vatan sevgisini tanımlar. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin şâirini Hazret-i Ömer radıyallâhu anh Hazretlerinin susturmasına izin vermemesi — “onun sözleri senin mızrağından daha etkilidir” — şiirin savaştaki yerini gösterir. Saray şâirleri ise halktan kopuk olduğu için Fuzûlî gibi gerçek şâirler İstanbul’a alınmamış, rüşvet vermeyenlere kapı açılmamıştır.

Türk târihi bağlamında Efendi, M.Ö. 14. yüzyıla uzanan Türk adını hatırlatmakta ve Kâşgarlı Mahmûd’un “Türk adı Türklere Tanrı tarafından verilmiştir” sözüne dayanarak “Türk adında bir peygamber olabilir” ictihâdını cesâretle dile getirmektedir. Mantık olarak Mûsevî, İsevî, İbrâhîmî, Yakubî gibi kavimlerin peygamberlerinin adından çağrıldığı gerçeğine dayanmaktadır. Türklerin Orta Asya’daki tek tanrılı inanç sistemi, ölümden sonra ruhun Allâh’a döneceği inancı, kadının eşdeğer görülmesi — bütün bunlar Türklerin İslâm’a niçin çabucak alıştıklarının ipuçlarıdır.

Orhun Yazıtları’ndaki Bilge Kağan’ın “Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe” sözü, törenin kıyâmete kadar korunması iddiâsıdır. Ancak “biz bozduk” diyor Efendi. Nâzım Hikmet’in Mevlevî köken tesbîti, siyâsî kamplaşmaların güzel şiiri nasıl gizlediğini göstermektedir.

Ekonomik birliktelik meselesinde Efendi ultra lüks yaşayan “muhafazakâr İslâmcılar”a sert bir dil kullanarak, Peygamber-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin yolunun kenar mahalleyi unutmamakta olduğunu vurgulamaktadır. Kültür birliği bağlamında düğün-kına ayrımı, toplumun elit-fukarâ kamplaşmasının kültürel tezâhürüdür ve reddedilmelidir. Arnavut paça çorbası, Antep yuvalaması, Pomak kaçamağı gibi mahallî kültürler milletin birliğinin temelidir.

Son olarak tatil kültürünün Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinde olmadığı, bunun Batı’dan geldiği ve “kime benzerseniz onlarla haşr olunursunuz” hadîs-i şerîfi ışığında sessizce tehlikeli bir taklid olduğu uyarısı yapılmıştır.

Kaynakça ve Başvuru Eserleri

  • Kur’ân-ı Kerîm: “Biz hiçbir kavim yoktur ki ona bir uyarıcı, bir elçi göndermemiş olalım” (Fâtır 24). Zekât âyetleri ve servetin paylaşılmasına dâir Tövbe, Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerindeki hükümler.
  • Hadîs-i Şerîf: Mekke fethi sırasında Hassân b. Sâbit’in şiir okuması ve Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin Hazret-i Ömer radıyallâhu anh Hazretlerini susturması (Buhârî ve Müslim sahîhlerinde). “Siz adım adım kendinizden önceki ümmetlere benzemedikçe kıyâmet kopmaz” (Buhârî, İ’tisâm 14). “Kim bir kavme benzerse ondandır” (Ebû Dâvûd, Libâs 4).
  • Türk Târihi: Kâşgarlı Mahmûd’un Divân-ı Lugâti’t-Türk’ü (11. yüzyıl). Orhun Yazıtları, Bilge Kağan ve Tengri Kağan anıtları. “Türk adı Türklere Tanrı tarafından verilmiştir” hükmü.
  • Bedri Rahmi Eyüboğlu: “Memleketim” şiiri — “Kirâzın derisinin altında kirâz, nârın içinde nâr, benim yüreğimde boylu boyuna memleketim var” mısraları.
  • Nâzım Hikmet: “Memleketimden İnsan Manzaraları” şiirinden alıntı — “Dört nala gelip Uzak Asyâ’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.” Dedesinin Mevlevî şeyhi olduğu tesbîti.
  • Doğan Avcıoğlu: “Türklerin Târîhi”, Cilt 1, sayfa 47. Ulus tanımı: “Ortak dil, arazi, ekonomik-yaşam ve kültür birliğiyle belirlenen ruhsal oluşum.”
  • Fuzûlî: “Şikâyetnâme” — “Selâm verdim, rüşvet değildir diye almadılar.” Osmanlı bürokrasisindeki yolsuzluğun somut belgesi. Kanûnî Sultan Süleyman’a şikâyet.
  • Mustafa Kemal Atatürk: “Türkiye Cumhûriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Üst-kimlik olarak Türklüğün etnik değil, coğrafî ve kültürel birlik temelinde tanımlanması.
  • Bölgesel Kültür Hâfızası: Arnavut bayram sabahı paça çorbası; Antep’te yuvalama; Bursa Demirtaş Dramalıları’nın düğün-kına âdâbı; Pomak kaçamağı gibi mahallî gastronomi ve törenlerin yaşatılması.
  • İslâm Ekonomisi: Zekât müessesesi, fıtır sadakası, yanında çalışandan onun yediğinden yedirmek ilkesi. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin “işçinin teri soğumadan ücretini verin” emri.
  • Çağdaş Siyâsî Figürler: Charles de Gaulle (Fransa Cumhurbaşkanı, II. Dünyâ Savaşı kahramanı), Barack Obama, 15 Temmuz 2016 darbe kalkışması, İncirlik Üssü’ndeki ABD-İngiliz-Alman askerî varlığı.

Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 2016 yılı Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisi, 19. ders. Ses kaydı ve hakikat emânetçiliği için ümmet-i Muhammed’in her ferdine mesûliyet yüklenmiştir. Allâh-u Teâlâ bu yolun üzerinde bulunanlara sıhhat ve sebât ihsân eylesin, âmîn.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.