Karabaş-i Veli Tekkesi 2016

43. Karabaş-i Velî Tekkesi Sohbeti — Metafizik Sembol Dili, İbn Arabî’de Vahdet-Kesret, Allâh Sevgisinin Önceliği ve Sûfîlerdeki Paradoksal Hâller

Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisinin 43. oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; şeytanın zikrullah olan kalbe giremeyişini, 28 Şubat’ta Türkiye’yi terk edenlerin bugünkü muhâcirlere karşı duruşunun ne olması gerektiğini, kendi dedelerinin Yunan işgaline karşı mücâdelesini, aklın yanılmasının duyulardan değil aklın kendisinden kaynaklandığı İbn Arabî tefsîrini, metafizik dilin baştan sona sembolik-remzî oluşunu (Cebrâîl’in Dıhye suretinde görünmesi, Mi’râc’ta sütün ilim olarak tevîli, Hz. Ebû Bekr’in ip rüyâsı tevîli), mânâ ehli-keşf ehli-sır ehli ayrımını ve “mana ehli kabirdeki kimsenin haline aşina olmaktan başlar” ilkesini, İbn Arabî’nin “vahdetu’l-kesîr-kesîru’l-vâhid” formülünü, Şeyh Efendi’nin imamın manevî durumunu “rüyada namaz kıldırdın mı, ezan okudun mu?” sorusuyla açığa vurması menkıbesini, Mansûr el-Hallâc’ın “ene’l-hak” demesinin kolay, Hz. Peygamber’in ayak izlerini takip etmenin ise zor oluşunu, mü’minin imanının Allâh’ın kendi sevgisinden başladığı hakîkatini (“Allâh onları sever, onlar da Allâh’ı sever” âyetinin önceliği), sûfînin hayâtındaki paradoksal tenâkuzların bir tezat değil makâm değişimi olduğunu, Cüneyd-i Bağdâdî’nin tevhîd sohbetlerinde kapı-pencere kapattırışını, iki gözlülüğün şerîat-ı Muhammediyye ile hakîkat-i Muhammediyyeyi sembol etmesini ve Hz. Mevlânâ’nın “sebep yakıcılığından sevdâlara düşmüşüm, sofastayî kesilmişim” beytini tafsîlâtlı bir şekilde açıklamaktadır.


İbn: Zikrullah Olan Kalbe Şeytan Giremez

Sohbetin başında bir derviş soruyor: “Câmiye ve Kâbe’ye şeytan girer mi?” Efendi hazretleri cevap verir: “Girer. Şeytan damarlarımızda dolaşır. Şeytan câmiye de girer, Kâbe’ye de girer. Şeytanın giremediği bir yer vardır: Bir kimsenin kalbinde Allâh’ın zikri var ise, şeytan bir tek o kalbe giremez.” Hadîs-i şerifte Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuştur ki “Kalpte zikrullah olduğu müddetçe şeytan kalbe giremez. Ama kalp zikrullahdan kesildiği anda — yani o kimse zikri bıraktığı anda — hemen girer.” Başka bir rivâyette şeytanın kalbin kapısında beklediği, zikrullah kesilir kesilmez içeri girdiği beyân edilir. Bu sebeple şeytan zikir meclislerini sevmez; Kur’ân’ın okunduğu, Allâh’ın konuşulduğu meclislerden kaçar. İnsanları bu meclislerden uzaklaştırmak için her türlü oyunu oynar.


28 Şubat Kahramanlığı, Atalarımızın Mücâdelesi ve Muhâcir Meselesi

Bir derviş soruyor: “İçimizdeki Suriyelilere ‘melhameden kaçanlar’ gözüyle mi bakalım? Yoksa onlar da masumlar ve muhâcirler midir?” Efendi hazretleri cevabına önce kendi şahsî duruşuyla başlar: “Bana deseniz ki gider misiniz — gitmem. Bana der ki ne yaparsın — ben en iyi şekilde nasıl mücâdele edilmesi gerekiyorsa ben orada dururum, mücâdele ederim.” Sonra dedelerinin mücâdelesine göz atar: Hem anne tarafından hem baba tarafından mücâhid bir sülâleden geldiğini beyân eder. Babasının babası Yunanistan’da mücâdele etmiş, sırtında işkenceden kalan çubanlarla vefat etmiştir. Annesinin babası — Mehmed Efe — Yunan İzmir’e çıkartma yaptığında kızânlarını toplayıp dağa çıkmış, Yunan birliklerine baskınlar yapmıştır. Onun ayağında körüklü çizmesi vardı; körüklü çizmenin topunu bile evinin tâbanından çıkaramaz olmuştu. Odanın içinde yürürken bile çivitler ses çıkarırdı. 100 metre öteden “Mehmed Efe geliyor” denirdi.

Efendi hazretleri 28 Şubat döneminde kendi duruşunu da nakleder: “O zaman için bizle beraber hareket eden bütün kardeşlere Allâh razı olsun. Ben hiçbirisinin de hakkını bu noktada yememeliyim.” Herkesin kendince bir bedeni vardır; her topluluğun, her cemaatın, her şahsın bir bedeni vardır. 28 Şubat’ta bir kısım Şeyh Efendiler Medîne’de kaldı, bir kısmı Mekke’de kaldı, bir kısmı yurt dışına çıktı. Herkesin haklı gerekçesi vardır. Ama Efendi hazretleri kendisi için başka bir duruşu tercîh etti: “Ben içeri gireceksem de memleketimde girerim. Mahkemeye çıkacaksam da memleketimde çıkarım. Sürüneceksem de burada sürünürüm ben. Bu topraklar bizim.” Karakolda sorgu esnâsında bile şöyle bağırıyordu: “Bir gün göreceksiniz. Televizyonlarda beni göreceksiniz. Sohbetlerde beni göreceksiniz. Bu memlekette beni göreceksiniz.” İnandığı için; ve elhamdülillâh öyle de olmuştur.

Efendi hazretleri o zaman çekip gidenlerin bugünkü muhâcirlerden farkı olmadığını da belirtir: “Benim için, o gün için çekip gidenlerin bugün Suriyeliler gibi memleketini terk edenlerden bir farkı yok.” Sohbete dönüş: Muhâcirlere muhâcir gözüyle bakılmalıdır. Gönül arzu eder ki insanlar hakkı ve hakîkati bulundukları yerde mücâdele etsinler. Ama buna güç yetiremeyenler veyâ çoluğunu-çocuğunu muhâfaza etmek için hicret edenler aslında ayrı bir zillete düşmüş oluyorlar. Onlara mücahid olmalarını beklemek haksızlık olur.


İbn Arabî ve Aklın Yanılması: Duyu Organları Yanılmaz, Akıl Yanılır

Sohbetin bir önemli noktasında Efendi hazretleri İbn Arabî hazretlerinin bir tesbîtini zikreder: “İbn Arabî’ye göre duyular yanılmaz, akıl yanılır.” İbn Arabî duyuların — bakan gözün, işiten kulağın, burnun koku alma yetisinin — yanılmayacağını, ama bunları yorumlayan ve hüküm veren aklın yanılacağını söyler. Neden? Çünkü gözün gördüğüne hükmedecek olan akıldır; akıl hem tecrübe edilmiş hem de tecrübe edilmemiş bilgiyle hüküm verir. Hükmeden akılsa hata yapan da akıldır; kusur işleyen de akıldır.

Efendi hazretleri bunu somut bir örnekle açıklar: Önünde bir çay vardır. Siz duyularınızla onun çay olduğunu bilirsiniz çünkü aklınız daha önce bunun çay olduğunu öğrenmiş, ezberlemiştir. Bakmazdan önce akıl zaten “bu çay olmalı” diye hükmeder. Bir yudum alır, koku ve tadı doğrulayınca hükmünü pekiştirir. Akıl hem zâhirî duyulardan hem de kalbin mânâsından bilgi alır. Eğer kesrette vahdeti (çoklukta birliği) göremiyorsa, bu gören gözün değil, yorumlayan aklın hatasıdır. Akıl niçin hata yapar? Bilgisizlikten, tecrübesizlikten. Bu sebeple Efendi hazretleri der ki: “Mânası yoksa o kimsenin tanıması olmaz, bilmesi olmaz. Aklın en önemli bilgi kaynağı kalbidir, mânâdır. Bir kimsenin mânâsı yoksa metafizikten konuşması, mânâdan konuşması doğru değildir.”


Metafizik Dilin Sembolik-Remzî Yapısı: Cebrâîl, Süt, İp

Sohbetin ana konusu, İbn Arabî’nin ve tüm sûfîyenin varlık izâfîyetini anlatırken niçin sembol ve remzlere başvurduğudur. Efendi hazretleri net bir ifâdeyle der ki: “Bu âlem izâfîdir; izâfî olan bu âlemde vücûda âit, kendilerine âit bir vücûdu olmayan metafizik olguların değişik vücûtlara ve sembollere bürünerek zuhûr etmeleri vardır. Metafiziğin dili baştan sona sembolüktür. Semboller konuşur metafizikte.” Bu sâdece İbn Arabî’ye has bir olgu değildir; tüm ehl-i tasavvufa hastır. Hatta bu sembolik dilin kaynağı Kur’ân ve Sünnet’tedir. Zikrettiği örnekler:

  • Cebrâîl aleyhisselâmın Dıhye sûretinde görünmesi: Meleğin bir insan sûretinde zuhûru sembolik bir tezâhürdür
  • Mi’râc’ta sütün ilim olarak tevîli: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Mi’râc’da süt içer; süt orada ilim olarak tevîl edilir
  • Hz. Ebû Bekr’in ip rüyâsı: Efendimiz rüyâsında gökten sarkıtılmış bir ip gördüğünü anlatır. Hz. Ebû Bekr radıyallâhu anh tevîl eder: “Gökten inen ip dindir, Kur’ân ve Sünnet’tir. Buna önce ben tutunurum, sonra Ömer, sonra Osman, sonra Ali tutunur; ondan sonra ip kopar — fitne devri başlar.” Efendimiz bu tevîle itirâz etmez; tasdîk eder
  • Hendek kazısında taş kırma sembolleri: Efendimiz hendekte bir kayaya balyoz vurur, bir kıvılcım çıkar — “Kisrâ’nın yıkıldığını görüyorum” der. İkinci balyoza “Yemen’in fetholduğunu görüyorum”; üçüncüye “Kostantin’in (Bizans’ın) yıkıldığını görüyorum” der
  • Meleklerin kanatlı tasvîri: Efendimiz meleklerin kanatlarını tarîf ederken “bir kanadı şuradan şuraya” der. Meleğin kanatlı olması bir sembolüdür; ama bu sembolü veren yine Efendimiz’dir
  • Renk dilleri: Rüyâda yeşil pardüse-mantel giydirilmesi Kur’ân ve Sünnet’e uymanın remzi, boynuna altın kolye takılması îmânın işaretidir

Bu sebeple sûfîlerin kalbî yolu baştan sona bir keşf ilmidir. Efendi hazretleri önemli bir uyarıda bulunur: “Rüyâda boynuna altın kolye takıldığını gören salih bir kimse için bu îmânına işâret olabilir. Ama rüyâyı görenin bu sembolleri çözebilmesi için bilgiye, icâzete, tecrübeye ihtiyâcı vardır. Bu bilgiye erişemeyen bir kimse gidip bir üstâda sormalıdır — ‘bilmediklerinizi zikir ehline sorunuz’ âyet-i kerîmesince.” Aksi takdirde kendi kafasından yorumlayarak peygamberliğini ve hattâ şeyhliğini ilân eden kimseler türemektedir: “Bir sefer rüyâmda şeyhimle kendimi sırt sırta gördüm — şeyhliğini ilân etmiş.”


Mânâ Ehli, Keşf Ehli, Sır Ehli: Üç Basamak

Efendi hazretleri mana yolculuğunun üç basamağını açıklar:

  • Mana ehli: Başlangıç basamağıdır. Bir kimsenin kabirdeki bir kimsenin hâline âşinâ olmaktan, kalbine ince ince ilhâm gelmesinden başlar. Bu hâle gelmenin yolu farzları yerine getirme, haramlardan uzak durma, Allâh’ı çok zikretme, Allâh’ı sevme ve şüphelilerden uzak durma ile mümkündür. Efendi hazretleri kendi dergâhında bir kimseyi mana ehli görmek için en az dördüncü esmâyı almış olmasını şart koşar — “başka yerlerde üçüncü esmâda mana ehli görürler, biz görmeyiz. Bizim sıkı biraz sıkı”
  • Keşf ehli: Bir kimseye rabıta ettiğinde onun kalbinin zikrullah yapıp yapmadığını anlayan; “şimdi köşeden X kimse çıkacak” diyerek çıkışını gören; “birazdan yağmur yağar” diyerek yağmuru önceden bilen; görmediği bir yere rabıta ederek orayı gören; üstâdının nerede olduğunu telefona bakmadan bilen kimsedir
  • Sır ehli: Allâh’a hakkel yakîn noktasında yakîn olmak. Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-i sıfatının tecellîyâtına âşinâ olmak. Efendi hazretleri der ki “Bu sır o hiçbir şeye benzemez; bunu anlatamazsın bile, sana âit bir hâldir. Her an değişkendir çünkü, o da izâfîdir. Her an tenzîh ettiğin için her dâim değişkendir”

Efendi hazretleri ciddî bir ikâzda bulunur: “Kimse hayâl görmesin. Günlerce istihare yapıp bir mürşid-i kâmili rüyâsında göremeyenler kendilerini mânâ ehli görmesinler. Yaşayan bir mürşide intisâb edemeyen bir kimse kendini mana ehli görmesin. Aldatmasın kendi kendini. Sûfîlik hâl işidir, kâl değil.” Mana ehli olmak için kişinin farzlara dikkat, haramlardan uzak durma, nâfilelere sıkı sıkı yapışma, kimsenin kalbini kırmama, güzel ahlâk, dedikodu-gıybet-iftirâ-sûizân-bühtândan kaçınma şartları vardır. Aksi takdirde “eşine küfret gel, çocuğuna küfret gel, alışverişte haksızlık yap gel” kimse mana ehli olamaz.


Şeyh Efendi’nin İmamı Manevî Olarak Sınaması Menkıbesi

Efendi hazretleri kendi Bayındır dönemindeki bir hâtırasını nakleder. Kendisi dergâhta zâkirlik yaparken bazı imamlar onu kabûllenmiyordu — “meyhaneden kalkmadan burada zâkir oldu başımıza” diyorlardı. Efendi Şeyh Efendi’ye rica etti: “Efendim benim zâkirliğimi alın, ben koşturup hizmet ederim ama bir imam zâkir olsun, beni kabûllenmek istemiyorlar.” Sonra imamlar toplanıp bir imamın evinde bir araya geldiler. Şeyh Efendi de oradaydı. İmamlar Şeyh Efendi’ye içten içe tepeden bakıyorlardı. Şeyh Efendi hiç yorum yapmadı, önünde biraz izledi. Sonra birden en yaşlı imama döndü:

  • “Hoca Efendi, kaç yıldır namaz kıldırıyorsun?” — “Yirmi küsur yıldan beri efendim.”
  • “Hiç rüyanda namaz kıldırdın mı?” — “Hayır efendim.”
  • “Hiç rüyanda ezan okudun mu?” — “Hayır efendim.”
  • “Aranızda Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri ile görüşen, bizzat konuşan var mı?” — Sessizlik. “Biraz içe yönelin, derinlemesine gidin, hocalar.”

Bu kıssadan Efendi hazretleri büyük bir ders çıkartır: Tasavvuf ilmini bilen kimseler vardır — oturur kitap yazar, çıkarırsın televizyona şakır şakır konuşur. Doğru. Ama asıl sûfîlik kalpten ilim almadır. Bu ne demek? Kişinin kalbinde bir “çocuk” — velet, bir nûr — oluşur. O nûr oluşursa ona ne sorarsan sor. Hz. Âdem aleyhisselâm yaratıldığında Cenâb-ı Hak meleklere “sorun ne soracaksanız” dediği gibi, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de “Ne soracaksanız sorun” buyurmuştu. Biri kendisinin kimin oğlu olduğunu — yâni zürriyetinden şüphe ettiği için — sormuştu; Efendimiz o kimsenin gerçek babasını bildirdi. Bu, kalp ilmidir, mana ilmidir. Ama Efendi hazretleri de ekler: “Bunu dışarı taşırmak yok. O kimsenin seceresini göreceksin, sabredeceksin. O kimsenin o gün ne melâneti istediğini bileceksin — bunu dışarı taşırmak yok. Aldatılacağını bildiğin hâlde aldanacaksın; zâhire göre davranacaksın.”

Arâbî dahi üç yüz şeyhi dolaşmıştır; onun yolu budur. Hz. Mevlânâ’nın dört şeyhi olmuştur; en son nokta Şemseddîn-i Tebrîzî olmuştur. “Şems’i yoksa yol gidilmez. Şems’i yoksa kâldesin, hâlde değilsin. Eğer kâl olacak olsaydı Hz. Şems Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerine hiç uğraşmazdı.”


İbn Arabî’de Vahdetu’l-Kesîr, Kesîru’l-Vâhid Formülü

İbn Arabî hazretlerinin en derin teorik buluşlarından biri “Hem vâhidü’l-kesîr, hem de kesîru’l-vâhid” formülüdür. “Hem birlikte çokluktur (vâhidü’l-kesîr), hem çoklukta birdir (kesîru’l-vâhid).” Bu ne demektir? Allâh birdir, ama sıfatsal tecellîyâtı çoktur. Her sıfatsal tecellîde zât kokusu vardır. Her sıfatsal tecellî zâtın kendisi midir? Hayır. Her sıfatsal tecellîde zât var mıdır? Evet. Ama zâtın aynısı mıdır? Hayır. Ama zâttan ayrı mıdır? Hayır. “Bu müthiş bir tiktaktır” — der Efendi hazretleri.

Çokluk (kesret), birliğin (vahdet) fiilî bir taksîminden değil, tamâmen görüş farklılığından doğar. İnsanlar baktıklarından dolayı çok görürler. Bakış bir şey — ama aklımız o bakılanı kendi idrak aracılığıyla çeşitlendirir. Akıl bakmazdan önce bile bir ön yargıya sâhiptir, o yüzden gördüğünü kendi bilgisiyle yorumlar ve “bu bundan farklı” diye tefrika eder. Ama hakîkatte vücudun (varlığın) özü birdir; çokluk sadece bakışın bir tezâhürüdür. Fütûhât IV/231’de geçen bu husûs İbn Arabî’nin vahdet-kesret ilkesinin temel ayağıdır.

Efendi hazretleri bir önemli tashîh daha yapar: “Bir kısım sûfîler, kendilerine hakkın gözüyle haktan yana baktıklarını zannetmişlerdir. Bu benim kendi iddiam — bu zandan öte değildir. Bir kısmı da yine yayan kalmıştır; halktan hakka bakmaya çalışmışlardır. Bunlar da yayan kalanlardandır. Bizce, bence, Hz. Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’in ayak izlerini takip etmek — mânâda onun ayak izlerini takip etmek, hâlde onun ayak izlerini takip etmek, onun kokusunu takip etmek. O zaman bu, ‘hakkıyla kulluk edemedim yâ Ma’bûd’ noktasıdır.” Bu yolun zor tarafıdır; Mansûr el-Hallâc gibi “ene’l-hak” demek işin kolay tarafıdır.


Allâh Sevgisinin Önceliği: “Allâh Onları Sever, Onlar da Allâh’ı Sever”

Efendi hazretleri Mâide sûresi 54. âyet-i kerîmesini şerh eder: “Eğer siz azar saparsanız, Allâh yeniden öyle bir kavm getirir — O onları sever, onlar da O’nu severler.” Bu âyetin sûfî yorumu son derece derindir: Önce Allâh sever, sonra kul sever. Yâni kulun sevgisinin önceliği yoktur; Allâh’ın sevgisi ön gelir. “Bu kavim özeldir, seçilmiş kavimdir. Allâh onları ilim-i ilâhîsinde ayırmış, demiş ‘sen geç bu tarafa’. Onların sevgileri Allâh’ın sevgisindendir.”

Efendi hazretleri hayâtının en çarpıcı itirafını yapar: “Bizce, bencesi, hayâtım boyunca hiç şöyle göremedim kendimi — yani ben sevdim de O beni sevdi diyemedim hiç ben. Ben ve hatta ben zikrettim O beni zikretti diyemedim kendi iç âlemimde. Belki de bizdeki bu tanımadan sevme, bilmeden zikretme O’ndan. O sevmiş. Belki O’nun yüzü sürmetine buradayız biz. Bilemeyiz.” Efendi hazretleri Bayındır döneminde zikrullaha ilk gittiğinde Allâh’ı nasıl tanıdığını anlatır: Namaza başlamak hiçbir yerden gelmemiş, içinden gelmişti. Kimse ona namaz kıl demedi; içki, uyuşturucu, hap, esrar bırak demedi. Herkes onun elindeki paraya, ne kadar içirdiğine, nerede içirdiğine baktı. Ama bir öğle vakti içinden gelerek kendiliğinden namaza başladı — “Bıktım bu dünyadan, ben sana gelmek istiyorum, ben seni istiyorum.” Bu bir başlangıçtır; ve Efendi hazretlerine göre bu sevginin kendisinden gelmedi, Allâh’tan geldi.

Efendi hazretleri bu ilkeyi Mevlânâ’dan destekler: “Oğul, bütün dünyâ sana iyilik yapmak için toplansa, O müsâade etmedikçe iyilik yapamazlar. Bütün dünyâ sana kötülük yapmak için toplansa, O müsâade etmedikçe kötülük yapamazlar. O sevdi mi hesap bitmiştir, kitap bitmiştir, akıl gitmiştir. Kim aklıyla O’nun önüne çıkabilir? Kim aklıyla O’nun sevgisini anlayabilir?” Bu ayetin Kur’ân’daki derin mânâsı, Hadîs-i Kudsî’deki “kim Allâh’ı zikrederse Allâh da onu zikreder” beyânına da temelini veriyor. Kulun zikri, aslında Allâh’ın kulu zikretmesinin bir tezâhürüdür; kulun sevgisi, Allâh’ın kulu sevmesinin bir yansımasıdır.


Mevlânâ’nın Sofastayî Beyti ve Paradoksal Hâller

Efendi hazretleri Mesnevî-i Şerîf’ten çok çarpıcı bir beyti şerh eder: “Onun sebep yakıcılığından sevdâlara düşmüşüm. Onun hayâllerine dalmıştım da sofastayî kesilmişim.” Sebep yakıcılığı: O, ortada olan tüm sebepleri yakmıştır. Aklımın dayanacağı bütün sebepleri yakıyor. Duygularımın dayanacağı bütün sebepleri yakıyor. Gördüğüm ve bildiğim her şeyi yakıyor. Ve beni bir sofastayî hâline getiriyor.

Sofastayî Yunan felsefesinde şüphecidir: aklı reddetme, gördüğü her şeyi bir hayâl olarak görme. Bir kimse Allâh’ın aşkına düştüğünde aklın dayandığı tüm sebepler yanar. Aklını ilâhlaştıracak hiçbir sebep kalmaz. İşte bu, sûfîlerin tenzîhidir. “Her şeyi O gibi görürken O değildir demek.” Aşk yakınlığının zirvesinde kul, “bir adım kaldı” derken başka bir hayret perdesine götürülür. Efendi hazretleri bu hâli şöyle tasvîr eder: “Yine bir perdedesindir, yine bir hayrettesindir. Bu uçsuz bucaksız bir tiktaktır. Her nefeste kavuşmayı arzularken bir nefes daha beklersin, bir nefes daha beklersin… Başka bir hayrete geçersin, başka bir perdedesindir. O değildir.” Sezen Aksu’nun şarkısıyla: “Dün gece hiç tanımadığın bir kimseye sırf ona benzedi diye merhabâ demişindir.” Her şeyde O’nun kokusu, O’nun tecellîsi, O’nun cemâli vardır; ama tam yakın olduğunda O değildir.

Sûfînin hayâtındaki paradoksal hâller, bir tezat değil bir makâm değişimidir. Efendi hazretleri der ki: “Bugün gördüğün eskimiştir. Bugün gördüğünü yarın inkâr etmek zorunda kalacaksın.” Bu müthiş dışarıdan bakıldığında paradoksal bir düşümdür. Bu sebeple hiç kimseyle paylaşılamaz; çünkü yarın anlatacak olduğun şeyi bugünün reddiyesi olacaktır. İbn Arabî de çok yaşamıştır; Efendi hazretleri bunu “onun aklıyla oynamak için derim ki, Arabî’de de paradoksal düşümler var, onda da tezatlıklar var dediğimde kabûllenmez — çünkü o sûfîliği bilmiyor” şeklinde beyân eder.


Cüneyd-i Bağdâdî’nin Tevhîd Sohbetlerinde Kapı-Pencere Kapattırışı

Efendi hazretleri Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin bir tavrını nakleder: “Tevhîdten bahsedeceği zaman kapıyı-pencereyi kapattırırmış. ‘Sağlam bakın’ dermiş dervişlere. ‘Sağlam kapattınız mı?’ Bakarmış, yabancı bir kimse var mı yok mu. Yoksa o zaman tevhîdten bahsedermiş.” Bu kıssanın neticesi: Cüneyd’in bu özel tevhîd sohbetleri elimizde yoktur — dervişleri onları dışarıya hiç anlatmamışlardır.

Ayrıca Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellemin sahabesi Ebû Hüreyre radıyallâhu anh da der ki: “Biz Resûlullâh’tan iki heybe ilim aldık. Öndekini herkese dağıtıyorum. Arkadakinden konuşursam Ebû Hüreyre kâfir oldu der, kelle(min)i uçurursunuz.” Bu, sûfî yolundaki “iki gözlülük” hakîkatine işâret eder: Sır anlatırken iki anlatacaksın. Bu müthiş bir tenâkızdır. Ama Hz. Peygamber Efendimiz de “Ümmetimin anlamadığı şeyleri anlatma” buyurmuştu. Dolayısıyla sır ehli, bildiği her şeyi tebliğ etmek zorunda değildir; aksine bir edep ve hikmetle gizlemek vazîfesidir.


İki Gözlülük: Şerîat-ı Muhammediyye ve Hakîkat-i Muhammediyye

Bir derviş sorar: “Sûfîlerin kemâl-i ariflerinin iki gözü olmasının mânâsı nedir?” Efendi hazretleri cevap verir: “Sûfîlerin kemâle erenleri için iki göz de olsa bir yere bakar. İki gözün gördüğü de birdir. Göz ikidir ama gördüğü birdir.” Bu iki göz sembolüdür: Birisi şerîat-ı Muhammediyye, diğeri hakîkat-i Muhammediyye. Yolun başında bu ikisi birbirinden ayrı görünür; ama yolun sonunda tek hakîkat hâline gelir.

Hz. Mevlânâ’nın “Bakkal ve dudu kuş” hikâyesini Efendi hazretleri burada hatırlatır: Bakkal çırağa der ki “Git oradan şişeyi getir.” Çırak der ki “Hangisini, usta? İki tâne var.”“Sen şaşı mı görüyorsun?” der bakkal. “Biri iki gözlük yok diyorsun. Oğlum, kır da gel.” Çırak gider kırar, gelir: “Usta, ortada hiç şişe kalmadı.” Bu kıssa iki gözlülüğün sadece yolun başında bir hakîkat olduğunu, yolun sonunda bir tek gerçeğin kaldığını gösterir. Ama burada önemli bir nokta daha vardır: Kemâl-i ariflerin kendi içlerinde gördükleri bir olsa da, insanlara iki anlatmak zorundadırlar. Neden? “Çünkü Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri dikilecek başına diyecek ki: ‘Ümmetimin anlamadığı şeyleri anlatma.’ Sen iki anlatacaksın. Oysa o iki bir yapmak için ne kadar uğraşmışsın.”

Sûfî iki gözüyle iki şeyi görür: Biriyle Hakk’ın kendisini görür (hakîkat-i Muhammediyye), biriyle kendi gölgesini görür (şerîat-ı Muhammediyye). Her ikisi de lâzımdır. Hakîkat-i Muhammediyyeye ulaşabilmek için şerîat-ı Muhammediyyeden geçmek zarûrîdir. Bir ayak şerîata sâbit olacak, öbür ayakla hakîkatlere doğru kula çatılacak. Bu, Hz. Mevlânâ’nın daha önce zikredilen “pergelin iki sivri ucu” teşbîhinin bu sohbetteki yansımasıdır.


Sohbetten Çıkan Ameli Dersler

  • Şeytan kalbe zikrullah olduğu müddetçe giremez; zikir kesilir kesilmez hemen girer — zikirden ayrılmamalı
  • 28 Şubat gibi zorluklarda vatanı bırakıp kaçmak yerine mücâdele etmek aslî tavırdır — atalarımızın yolu budur
  • Akıl duyulardan değil kendi bilgisizlik ve tecrübesizliğinden yanılır — mânâsı olmayan metafizikten konuşamaz
  • Metafiziğin dili baştan sona sembolüdür — Cebrâîl Dıhye sûretinde, süt ilim olarak, ip din olarak tevîl edilir
  • Rüyâdaki sembolleri çözmek için ehil mürşide danışmak şarttır — “bilmediklerinizi zikir ehline sorunuz”
  • Mana ehli – keşf ehli – sır ehli üç kademe basamaktır; yaşayan bir mürşide intisâb etmeyen kendini mana ehli görmesin
  • Sûfî hâl işidir kâl değil — dedikodu-gıybet-iftirâ-sûizân eden kimse mana ehli olamaz
  • Bir imamın manevî durumu “rüyâda namaz kıldırdın mı, ezan okudun mu, Hz. Peygamber’i gördün mü?” soruları ile ölçülür
  • İbn Arabî’nin “vahdetü’l-kesîr, kesîru’l-vahid” formülü her sıfatsal tecellîde zât kokusu olduğunu ama zâtın kendisi olmadığını bildirir
  • Allâh sevgisi önce gelir — kul önce sevemez, Allâh kulu sevdiği için kul da O’nu sever (Mâide 54)
  • Sûfînin hayâtındaki paradoksal tenâkuz bir hatâ değil bir makâm değişimidir — “bugün gördüğün eskimiştir”
  • Cüneyd-i Bağdâdî kapı-pencere kapattırarak tevhîd anlatırdı — sır dışarı taşırılmaz
  • İki gözlülük: Biri şerîat-ı Muhammediyye, diğeri hakîkat-i Muhammediyye — ikisi de lâzımdır
  • Mansûr’un “ene’l-hak” demesi kolaydır; Resûlullâh’ın ayak izlerini takip etmek zordur — Efendi zoru seçer

Bibliyografya — Zikredilen Kaynaklar

  • Kur’ân-ı Kerîm: Mâide sûresi 54 (“Allâh onları sever, onlar da Allâh’ı sever”); Hûd sûresinde bazı âyetler; Yûnus 107; “bilmediklerinizi zikir ehline sorunuz” (Nahl 43, Enbiyâ 7)
  • Hadîs-i Kudsîler: “Kalpte zikrullah olduğu müddetçe şeytan kalbe giremez”; “Kim Allâh’ı zikrederse Allâh da onu zikreder”; “Kul bana bir adım yaklaşırsa ben ona on adım yaklaşırım”
  • Hadîs-i Şerîfler: Cebrâîl aleyhisselâmın Dıhye sûretinde görünmesi; Mi’râc’ta sütün ilim olarak tevîli; Hz. Ebû Bekr’in ip rüyâsı tevîli; Hendek’te taş kırma mu’cizesi (Kisrâ-Yemen-Kostantin); Ebû Hüreyre’nin “iki heybe ilim” sözü; “Ümmetimin anlamadığı şeyleri anlatma”
  • İbn Arabî: el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye (özellikle cilt 4, sayfa 231 — vahdetü’l-kesîr); Fusûsu’l-Hikem (sayfa 83 — “o beni över ben onu överim, o bana ibâdet eder ben ona”); Miftâhu İlhâmi Ehli’t-Tevhîd
  • Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî: Mesnevî-i Şerîf (“sebep yakıcılığından sevdâlara düşmüşüm, sofastayî kesilmişim” beyti); Bakkal ve Dudu Kuş hikâyesi; “Allâh’ın gölgeyi uzattıkça uzattı” ayetinin şerhi; “Evlât, bütün dünyâ sana iyilik yapmak için toplansa…” terkisi
  • Tasavvuf Büyükleri: Cüneyd-i Bağdâdî’nin tevhîd sohbetlerinde kapı-pencere kapattırışı; Hallâc-ı Mansûr’un “ene’l-hak” demesi; Şibli’nin demir-ateş teşbîhi; Hz. Şems-i Tebrîzî ve Hz. Mevlânâ buluşması
  • Çağdaş Eserler: Erol Kılıç — Şeyh-i Ekber (tasavvufi sembolizm); Toshihiko İzutsu (İzzet Suvar) — Fusûs şerhi; Süleyman Ateş’in doçentlik tezi olarak çevirdiği “Tasavvufun Ana İlkeleri”; Kuşeyrî Risâlesi; Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin sohbetleri; Ahmed er-Rufâî hazretlerinin iki eseri (hadîs şerhi sûfîce)
  • Mezhep ve Fıkıh: İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe tekfîr yasağı; Şâfi’î, Mâlikî, Hanbelî mezheplerin ihtilâfları; Şeyhülislâm Ebû Su’ûd Efendi fetvâları

Sohbetin Özeti

43. Karabaş-i Velî Tekkesi sohbetinde Mustafa Özbağ Efendi; şeytanın zikrullah olan kalbe giremeyişini, 28 Şubat’ta Türkiye’yi terk edenlerin bugünkü muhâcirlere karşı nasıl bir duruş içinde olmaları gerektiğini, dedeleri Mehmed Efe’nin Yunan işgâline karşı mücâdelesini ve kendi karakolda “bir gün televizyonlarda beni göreceksiniz” diye bağırışını, İbn Arabî hazretlerinin “duyular yanılmaz akıl yanılır” ilkesini, aklın bilgi aldığı yerin zâhirde duyular bâtında kalp olduğunu, metafizik dilin baştan sona sembolik-remzî oluşunu (Cebrâîl’in Dıhye sûreti, Mi’râc’ta süt tevîli, Hz. Ebû Bekr’in ip rüyâsı, hendekte kaya kırma mu’cizesi, meleklerin kanatlı tasvîri, renk sembolleri), mana ehli-keşf ehli-sır ehli üç basamağını, bir imamın manevî durumunun Şeyh Efendi tarafından “rüyâda namaz kıldırdın mı, ezan okudun mu, Hz. Peygamber’i gördün mü?” soruları ile sınanmasını, İbn Arabî’nin “vâhidü’l-kesîr-kesîru’l-vahid” formülünü (birlik çoklukta-çokluk birlikte, her sıfatta zât kokusu var ama zâtın kendisi değil), Mevlânâ’nın “sebep yakıcılığından sevdâlara düşmüşüm, sofastayî kesilmişim” beyti üzerinden sûfînin sebep yanması ve paradoksal hâller yolculuğunu, Allâh sevgisinin önce gelişi (“Allâh onları sever, onlar da Allâh’ı sever” âyetinin derinliği), Efendi hazretlerinin kendi itirafı “biz tanımadan sevdik, bilmeden zikrettik — O sevmiş” sözünü, sûfînin kendi kendine “kemâlâta eriştim” diyemeyişini, Cüneyd-i Bağdâdî’nin tevhîd sohbetlerinde kapı-pencere kapattırışını, Ebû Hüreyre’nin “iki heybe ilim” sözünü, iki gözlülüğün şerîat-ı Muhammediyye ile hakîkat-i Muhammediyye sembolü oluşunu ve Mansûr’un “ene’l-hak” demesi kolay iken Resûlullâh’ın ayak izlerini takip etmenin zor oluşunu tafsîlâtlı bir şekilde açıklamıştır.


Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 43. Karabaş-i Velî Tekkesi Sohbeti | Video: YouTube | Playlist: 2016 Karabaş-i Velî Tekkesi

Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri