Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisinin 42. oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; borçlu vefat eden mü’minin durumunu, en büyük günâh olan şirki, Allâh’ın affetmeyeceği hiçbir günâhın olmadığını, insânın âlemde tüm sıfatları cem edebilme özelliğinin âlem-i sagîr değil âlem-i kebîr olduğu hakîkatini, İbn Arabî hazretlerinin âlemi insân sûretinde, insânı kendi sûretinde yaratan Allâh anlayışını, “hiçbir yere sığmadım mü’min kulumun kalbine sığdım” hadîs-i kudsîsini, Kemâlâtın sonsuzluğunu ve “kemâlâta ulaştım” demenin nefsin aldatmacası olduğunu, kerâmetlerin zahirî görülmesinin tehlikesini ve velilerin üç derecesini, Hz. İbrâhîm aleyhisselâmın “Halîl” adının “tahallül” kelimesinden türetilişinin İbn Arabî tefsîrini, İslâm’da hulûlün bulunmayıp yakînlik olduğunu, zamanın kutbunun hem halîllik hem kelîmlik kanatlarını taşıdığını, Şiblî’nin ateşteki demir teşbîhini, Hz. Peygamber’in avucundan su akıtma mu’cizesi ile “hak bâtın-halk zâhir” ilişkisini, sûfînin yolundaki ilmel yakîn-aynel yakîn-hakkal yakîn üçlü makâm perdelerini (şeyh → Resûlullâh → Allâh), bayanların tek başına hacca gitmelerinin mezhepsel hükümlerini ve Şeyhülislâm Ebû Su’ûd Efendi’nin semâ hakkındaki fetvâsının yanlış kullanılmasını tafsîlâtlı bir şekilde açıklamaktadır.
Allâh: Kısa Sorular: Borçlu Vefat, En Büyük Günâh ve Allâh’ın Affı
Efendi hazretleri sohbetin başında birkaç kısa soruyu cevaplamıştır: (1) Borçlu vefat eden mü’minin durumu nedir? — Efendi hazretleri der ki: “Eğer gerçekten ödemeye gayret etti de ödeyemedi ise, ödemeye gayret etti ama nefsi vadesi yetmedi, Cenâb-ı Hak kefil olur inşâ’allâh.” Bu, borçluluktan kötülüğe düşmüş olanın değil, borcunu ödemek için samîmî çaba sarf etmiş olanın durumudur. (2) En büyük günâh nedir? — Şirk: Allâh’a şirk koşmak. (3) Allâh’ın affetmeyeceği hiçbir günâh var mıdır? — “Allâh’ın affetmeyeceği hiçbir günâh yoktur; yeter ki insan tövbe edip pişman olup geri dönsün.” (4) Yerlerin ve göklerin anahtarı nedir? — Efendi hazretleri bu suâle şöyle cevap verir: “Yerin göğün anahtarını alıp da ne yapacaksın? Yıldızların yörüngesini mi kaydıracaksın? Allâh her şeyi bir hesap üzerine yaratmış. Yerin göğün anahtarı Allâh’a kullukta — Allâh’a kul olun, Cenâb-ı Hak yeri de göğü de size hizmetkâr eylesin.”
İnsân-ı Kâmil ve Âlem-i Kebîr: “Küçük Âlem” Tarifinin Reddi
Sohbetin ana konusu, İbn Arabî hazretlerinin İzzet Suvar’ın tahlîliyle eserlerine yansıyan insân-ı kâmil felsefesidir. Efendi hazretleri insânın âlemdeki tüm sıfatları cem etme (toplama, birleştirme) özelliğine sahip olduğunu açıklar. “Cem” kökünden türemiş olan câmi’ (Müslümanların toplandığı yer), cemaat (topluluk) gibi kavramlar bu mânâya bağlıdır. Allâh âlemi insân sûretinde yaratmıştır; insânı da kendi sûretinde yaratmıştır. Bu ne demektir? Allâh âlemi insân üzerinde cem etti; âlemde ne varsa insânda da vardır.
Klasik sûfî literatüründe insân, âlemin küçük bir özeti olarak görülür — âlem-i sagîr (küçük âlem). Ancak Efendi hazretleri bu tarifin kendisine uymadığını açıkça beyân eder: “Bu tarifi kabûl etmiyorum eskilerin bu tarifini. Benim için insan âlem-i kebîr — büyük âlem.” Delîli şudur: “Hiçbir yere sığmadım, mü’min kulumun kalbine sığdım” hadîs-i kudsîsi. Eğer Allâh bütün âleme sığmazken mü’minin kalbine sığıyorsa, o zaman mü’minin kalbi âlemden daha büyüktür — yâni insân âlem-i kebîrdir, âlem-i sagîr değildir. Bu ince tashîh, Efendi hazretlerinin İbn Arabî’yi okurken kendi içtihâdına yaslanarak nasıl bir ayrışma yapabildiğini gösterir; o klasik tasavvufun bir iştirâk içinde durmaz, kendi istikâmeti üzre hareket eder.
Efendi hazretleri önemli bir noktayı daha vurgular: “Âlemden murâd insândır. Âlemin var ediliş sebebi insândır; insânın var ediliş sebebi Allâh’ı tanıması-bilmesi ve O’nu zikretmesidir.” Bu ontolojik hiyerarşi, yaratılışın gayesini insânın Allâh’ı bilmesi üzerine kurar. Âlemin âlem olması, içinde insân bulunduğu içindir; insânın insân olması ise Allâh’ı zikretmesi içindir. Bu sebeple insân-ı kâmil (olgun insân) âlemin rûhudur. Hadîs-i şerîfte “Allâh diyen kalmayınca kıyâmet kopacak” beyânı, zamanın kutbunun (mürşid-i kâmilin) âlemin ayakta duruş sebebi olduğuna işâret eder; o vefat ettiğinde ve yerine başka biri atanmadığında âlem bozulur.
Kemâlâtın Sonsuzluğu: “Kemâlâta Eriştim” Demenin İmkânsızlığı
Efendi hazretleri klasik tasavvufun insân-ı kâmilin kemâlat noktasından bahseden ifâdelerine de bir tashîh getirir. “Biz, Mustafa Özbağ olarak söylüyorum: Kemâliyet sonsuzdur. Bir kimsenin kendisini kemâl noktasında görmesi mümkün değildir.” Delîli büyüktür: Eğer Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz bile — varlığın içerisinde en yücede, peygamberlerin en mükemmeli, insanların en mükemmeli — “Hakkıyla sana kulluk edemedim yâ Ma’bûd” buyurdu ise; eğer Hz. Muhammed Mustafâ “Günde ben en az 100 kez tövbe ederim” buyurdu ise, biz zayıf kulların “kemâlâta ulaştım” demesi abes olur.
Ancak Efendi hazretleri bunu bir reddediş değil, bir incelik olarak görür: “Bir kimse kemâlât dâiresine girebilir, ama tam anlamıyla kemâlâta ulaştım diyemez. Buradaki cemaat komple şunu diyebilir: Biz kemâlât yolunda yürüyoruz — evet.” Bütün mü’minler, bütün inananlar, bütün Müslümanlar “biz kemâlât yolunda gidiyoruz” diyebilirler — çünkü kemâlat bir gayrettir, bir yöneliştir, bir çalışmadır. Ama “kemâlâta oturmuş, yerleşmiş, artık gideceği yeri yokmuş, çıkacağı bir yeri yokmuş gibi görmek, nefsin aldatmacası gibi geliyor” Efendi hazretlerine. Bir kimsenin kendisini kemâlâta ulaşmış görmesi, her an yenileyen bir Rabbin, her an her şeyi tanzîm eden bir Allâh’ın kulluğuna uymaz.
Velîlik ve Üç Derecesi: Kim Bilir, Kime Bilinir?
Efendi hazretleri insânın cem etme ve cezbetme özelliği bağlamında velîliğin üç derecesini açıklar. “Velîlik de üç tecellîyâttır:”
- En düşük kategori: Ne kendileri bilirler velî olduklarını, ne de bir başkası bilir. Bu Allâh’ın bilinmeyen abdal kulları olarak nitelendirilir — Cenâb-ı Hakk’ın âlemi onlar vasıtasıyla ayakta tuttuğu gizli velîlerdir
- Orta kategori: O kimse kendisinin velî olduğunu bilir, ama başkaları bilmez. Kendi kendisine açılmış bir hakîkat penceresi vardır; ama dışarıya mahcûb olmamak için gizler
- En üst kategori: O kimse kendisinin velî olduğunu bilir, insanlar da onun velî olduğunu bilirler. Bu en üst derecedeki velîlerdir; Allâh dînini bunlarla ayakta tutar. “Onlara bu dünyâda da, yarın âhirette de korku yoktur” âyetinin tecellî ettiği velîlerdir
“Bunlar o velîlerin mahzûn olmadıkları, mahcûb olmadıklarıdır. Onlara bakıldığında akla Allâh hatıra gelir.” Bu üst düzey velîlerin en çarpıcı alâmeti rüyâda görülmeleri ve kendilerinin de rüyâda görmeleridir. Sahabe Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve selleme “Yâ Resûlallâh, âhirette anladık — affolmak müjdedir. Dünyâdaki müjde ne?” diye sormuşlardı. Efendimiz cevâp buyurmuştu: “Sizin onları rüyâlarınızda görmeniz; onların da rüyâlarında görmeleri.”
Bu hadîs-i şerîften iki müjde çıkar: Rüyâyı gören kimseye bir müjde, rüyâda görülen velîye de bir müjde. Bir derviş “Ben seni rüyâmda gördüm” dediğinde, o rüyâ hem dervişe hem de velîye müjdedir. Efendi hazretleri bu konuda bir edep şöyle koyar: “Bir kısım velîler bu manadaki kendi rüyâlarını anlatmamışlar — şatahat olmasın, şatafat olmasın, kendine insan çağırıyormuş gibi olmasın diye. Bir kısmı anlatmıştır. Hak mıdır? Haktır. Anlatılabilir mi? Evet. Ama kendisini bağlar.” Bir başkasını bağlamaz. Sen rüyânda görmedin mi, şeriata bak, işine bak. Gördün mü, sana delîldir, yürü Allâh yolunu açık etsin.
Hz. İbrâhîm’in “Halîl” Adının Tahallül Tefsîri
Sohbetin en önemli bölümlerinden biri, İbn Arabî hazretlerinin Hz. İbrâhîm aleyhisselâmın “Halîlullâh” (Allâh’ın dostu) ismi için yaptığı etimolojik tefsîrdir. Normalde Halîl kelimesi “mahrem dost” anlamında anlaşılır. Ama İbn Arabî bunu daha derin bir kökten türetir: tahallül. Tahallül, “bir şeyin içine nüfûz etme, güzeneklerine ayrışarak bir şeyin içinde yayılma” anlamındadır. Yâni Hz. İbrâhîm’in Halîl olması, Hakk’ın sıfatlarının onun zâhirinde ve bâtınında nüfûz ederek tecellî etmesinden gelir.
Efendi hazretleri burada çok dikkatli bir akâidî tashîh yapar: “İslâm’da hulûl yoktur. Hulûl, bir şeyin sonradan bir şeye girmesidir. Allâh bir kula sonradan dâhil olmaz.” Ama Halîl bu manada “dost” olarak nitelendirilir çünkü tahallül farklıdır: Cenâb-ı Hak bir şeye hulûl etmez, ama bir şeyi kendine halîl eder. “Bir şeyi bir şeye hulûl etmek ayrı bir şeydir; bir şeyi kendine halîl etmek ayrı bir şeydir.” Hulûlün içindeki yanlış: Büyüğün küçüğe girmesi mümkün değildir. Ama yakınlık mümkündür.
Hadîs-i kudsîde geçtiği üzere: “Kul bir adım ona yaklaşırsa ona on adım yaklaşır. Kul ona on adım yaklaşırsa ona yüz adım yaklaşır. Kul ona yüz adım yaklaşırsa ona koşar.” Burada yakînlik vardır, hulûl yoktur. Bu ince akâidî ayrım, vahdetu’l-vücûdun panteizme düşmeden nasıl yorumlanacağını gösterir: Allâh sıfatlarıyla bir kuluna tecellî edebilir ama zâtıyla ona hulûl etmez. Cenâb-ı Hak İbrâhîm’e bütün sıfatlarıyla tecellî etmiştir; sıfatların tecellî etmesiyle hulûl etmesi aynı şey değildir.
Zamanın Kutbunun İki Kanadı: Halîllik ve Kelîmlik
Efendi hazretleri bu tahallül hakîkatini tasavvufî bir makâma bağlar: Zamanın kutbu (yâni mürşid-i kâmil) aynı anda hem halîlullâh’tan halîllik kanadına, hem de Mûsâ aleyhisselâmdan kelîmlik kanadına sâhiptir. Hz. Mûsâ kelîmullâhtı (Allâh’ın konuştuğu kulu); Allâh dînini onun dilinden yenilemek istediğinde ona çok yakın olması gerekiyordu. Aynı şekilde zamanın kutbu da hem Hakk’ın Halîl’i hem de dilinden dînin yenilendiği kelîmdir. “Beni İsrâîl peygamberlerinden üstündür ümmetimin velîleri” hadîs-i şerîfi bu noktaya işâret eder.
Efendi hazretleri Şiblî hazretlerinden çok çarpıcı bir teşbîh nakleder: “Demiri koysanız ateşe — ısınır ısınır ısınır rengi değişir, ateş rengini alır. Ondan sonra çıksa ‘ben ateşim’ dese, haktır. Çünkü demir kızdı kızdı ateş hâline geldi. Yakıcı özelliği var mı? Var. Yakar mı ortalığı? Evet. Ama bir zaman sonra ateşten geri çekilse soğuyunca yine demir özelliği tecellî eder, o an ‘ben ateşim’ dese yalancı olur.” Bu teşbîh, Allâh’ın velîlerinin hâlini anlatır: Ocağın içinde durdukları müddetçe hem halîldirler hem kelîmdirler. Ama oradan çıktıklarında bu kan kendilerine âit değildir. Üstâdın üzerinde Âdem’den Muhammed Mustafâ’ya kadar gelmiş olan tüm peygamberlerin hâlleri birleşir: Dili Mûsâ’nın, gönlü Muhammed Mustafâ’nın, bir gözü Süleymân’ın, bir gözü Zekeriyyâ’nın, sadâsı Dâvûd’un, ruhu İsâ’nın, derdi Eyyûb’un, halilliği İbrâhîm’in, teslîmi İsmâîl’in, göz yaşı Ya’kûb’un, gurbet acısı Yûsuf’un — hepsi bir mürşidin üzerinde toplanır.
Tahallül İkilemi: Hak Zâhir-Halk Bâtın / Halk Zâhir-Hak Bâtın
Efendi hazretleri İbn Arabî’nin tahallül hakkında iki çeşit tecellîyi ayırdığına dikkat çeker: (1) Hz. İbrâhîm’in remzen aktif rol oynadığı tahallül — İbrâhîm Hakk’ın sûretinde göründü. (2) Hakk’ın aktif rol aldığı tahallül — Hak İbrâhîm sûretinde göründü. Her iki hüküm de kendi başına doğrudur; her hüküm için bir yer, bir makâm vardır. Bu ikilem, hak ile halk arasındaki perde ve tecellî ilişkisinin iki farklı cephesini gösterir.
Efendi hazretleri bu meseleyi şöyle örneklemektedir: “Bir velînin üzerinden bir kerâmet zuhûr etti. O kimse ne dedi? ‘Allâh’ın ilmi zâhir oldu.’ O kimse ne dedi? ‘Allâh’a tam ben düşüyordum, şeyhim benim elimden tuttu.’ Şeyhi onun elinden tutmuş. Hak bâtın oldu, şeyh zâhir oldu.” O kimse eliyle tutanın şeyh olduğunu gördü; orada Allâh bâtın oldu. Bir başka örnek: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellemin hendek kazısındaki susuzluk mu’cizesinde, elinden su akıttığında sahâbenin gördüğü Peygamber Efendimiz’di. Hakîkatte suyu veren Allâh idi — ama görünen Muhammed Mustafâ’ydı. Hak bâtın oldu, Resûlullâh zâhir oldu. Cenâb-ı Hak, Peygamber’in tâbiri câizse perdesinin arkasında kaldı; kendini O’nunla perdeledi.
Efendi hazretleri bu ilkeyi şöyle genelleştirir: “Eğer Hak zâhir olursa, halkın bütün ilâhî isimleri, işitme-görme organları, bilgi kazanımı araçları O’nun olur. Eğer halk zâhir olursa, halk Hakk’ın kulağı-gözü-eli-ayağı olur.” Bu, sûfîyenin varlık anlayışının zirve noktasıdır. Ancak bu anlayış her Kişi için aynı derecede uygun değildir: Bir sûfî bu tecellîyi haktan görür, kendisi için yanılgı yoktur. Ama dışarıdan gören bir kısım câhiller “sanki şeyh Allâh’mış gibi görüp ona tapınmaya kalkarsa” tehlikelidir. Bu sebeple Efendi hazretleri “bizim yolumuzda bir kimsenin kerâmetini saklaması haktır — cahil insanlar için tehlikelidir” diye belirtir. Gerçek Kur’ân-Sünnet dâiresinde olan velîler kerâmetlerinin zuhûrunu gizlemeye çalışırlar ki, insanlar şeyhi Allâh’ın yerine koymasınlar.
Sûfî’nin Üç Makâmı: İlmel Yakîn – Aynel Yakîn – Hakkal Yakîn
Efendi hazretleri sûfînin manevî yolculuğundaki üç makâmın nasıl birbirine geçtiğini açıklar. Bu üç makâm, sûfînin kalbindeki tecellîyâta karşılık gelir:
- İlmel Yakîn (İlmin Kesinliği): Sûfînin kalbinde üstâdının sesi ve nefesiyle Cenâb-ı Hak konuşur. Yolun başlangıcında üstâd perdedir; Cenâb-ı Hakk’ın sıfatsal tecellîsi bâtın, üstâd zâhir olur. Sûfî sesi üstâdından işitir, ama arkasında Hak sıfatları vardır
- Aynel Yakîn (Gözün Kesinliği): Sûfî çalıştıkça rüyâsında ve hâlinde Hz. Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellemi görmeye başlar. Onun kalbinde Resûlullâh konuşmaya başlar. O güne kadar üstâdı ona sünnet-i seniyyeyi öğretmiş, onu Muhammed Mustafâ’ya bağlamıştır. Şimdi üstâdın perdesi kalkıp Resûlullâh zâhir olur
- Hakkal Yakîn (Hakkın Kesinliği): Sûfînin kalbinde Allâh celle celâlühü doğrudan konuşur. Bu en üst perdenin penceresidir; orada şekki-şüphe yoktur, mutmainlik vardır
Efendi hazretleri kritik bir uyarıda bulunur: “Eğer bu seslerin arasında bir fark görürse yanılgıya düşer. Şeyhinin sesiyle, Muhammed Mustafâ’nın sesiyle, Allâh’ın sesi aynı paraleldedir.” Önce sûfî bunu bilmez. Üstâdının sesi onun için hak sestir, ne söylüyorsa doğru kabûl eder. Müracaât eder, müşâvere eder. Bu başlangıç için muhteşem bir işleyiştir. Bir süre sonra, sûfî yol yürüdükçe Resûlullâh’ı görmeye başlar; dersleri onun üzerinden alır. Nihâyet Cenâb-ı Hak doğrudan konuşmaya başlar.
Ama bu perde daima Muhammed Mustafâ’nın üzerinden gider. “Bu hitap hep Muhammed Mustafâ’nın üzerinden gider. Onun üzerinden giderse derviş yanılgıdan uzak durur. Onun için hakîkatın hakîkati penceresi açılmıştır.” Bu sebeple bir sûfî ölü olan üstâdın velînin peşinden gitmez; çünkü gittiği gerçek manada nefsidir. Şeyhinin kerâmeti devâm ediyormuş diye peşine takılanlar, kendi nefislerinin peşindedirler. Yoldaki “şeyhuna şeyhuna şeyhuna” — yâni silsile — müritler için kâfîdir. Tasavvufu, tarîkatı, sûfîliği, kalbi yolu bilmeyenler bu tip ahmaklıklar çıkarırlar ortaya.
Bayanların Tek Başına Hacca Gitmesi: Mezheplerin İhtilâfı
Efendi hazretleri bir derviş tarafından sorulan “Bayanlar tek başına hacca gidebilir mi?” sorusuna mezheplerin ayrı ayrı görüşlerini naklederek cevâp vermiştir:
- Hanefî mezhebi: Bir bayan tek başına hacca gidemez. Yanında mahremi (babası, kardeşi, oğlu, eşi gibi evlenilmesi haram olan yakını) olması gerekir — özellikle 80 kilometreden öteye gitmek için
- Şâfi’î mezhebi: Yanında 40 mü’min kadın bulunmalıdır. 40 kadınla beraber emin bir kervan hâlinde yolculuk câizdir
- Mâlikî ve Hanbelî mezhepleri: Yol güvenli ise (yol güvenliği var ise) bir bayan yalnız da yolculuğa çıkabilir, hacca da gidebilir
Efendi hazretleri bu üç farklı görüşün hepsinin bir hikmeti olduğunu, fetvânın kişinin içinde yaşadığı şartlara göre verileceğini belirtir. Modern uçakla yolculuk imkânı, güvenli kafileler, organizasyonel yapılar bu meselenin günümüzdeki yansımasını kolaylaştırmıştır; ama asıl mesele, Hanefî’de kesin olan mahrem şartının nasıl yerine getirileceğidir.
Şeyhülislâm Ebû Su’ûd Efendi’nin Semâ Fetvâsı: Çarpıtma ve Doğru Anlam
Sohbetin son bölümünde Efendi hazretleri Osmanlı Şeyhülislâmı Ebû Su’ûd Efendi’nin bir fetvâsının bazıları tarafından çarpıtıldığına dikkat çekmektedir. Fetvâ aslında şöyledir: “Sûfî olan Zeyd zikir yaparken ayakta dönüp dönmeyi ibâdet sayarsa nikâhı sahîh, kestiği helâl olur mu? — Dönmeyi ibâdet sayarsa mürtetdir. Aslâ Müslüman veyâ zimmî bir kadınla evlenemez, kestiği de leşdir. Ama ibâdet saymayıp mübâh olduğuna i’tikâd ederse mürtet değildir, itâattan çıkmış fâsıktır…”
Bu fetvâ bayanların semâ resmini paylaşarak altına koyanlar tarafından tasavvuf aleyhine kullanılmaktadır. Efendi hazretleri bu çarpıtmayı açıklar: “Buradaki ‘dönmek’ semâ değildir; kelimenin arkasına saklanılarak söylenmiş bir sözdür. Bu, bir kimse dönmeyi başlı başına ibâdet kabûl ederse onun hakkındadır. Biz Allâh’ı zikrediyoruz, semâ ederek zikrediyoruz. Semâ bizim için zikir ibâdetinin bir vesîlesidir.” Ebû Su’ûd Efendi’ye “Semâ ederken zikretmek veyâ zikrederken semâ etmek câiz mi değil mi?” diye sorulaydı, fetvâ farklı olacaktı.
Efendi hazretleri Kur’ân’daki delîli hatırlatır: “Ayaktayken, otururken, yanlarının üzerinde yatarken Allâh’ı zikredin” (Âl-i İmrân 191). Eğer sırtüstü yatarken ve yanının üzerine yatarken Allâh’ı zikretmek câizse, semâ ederek zikretmek niçin câiz olmasın? “Yatarken zikrediliyor da, semâ ederek zikredemeyecek misin?” Osmanlı döneminde İbn Kemâl hazretleri gibi âlimlerin semâ’ın leh-inde verdiği fetvâlar vardır; ama bunları kullanmayıp sadece Ebû Su’ûd Efendi’nin bu fetvâsını çarpıtarak kullanmak “kelimenin arkasına saklanma”dır. Efendi hazretleri bu noktaya nihâyetinde: “Şurada bahçede bayanlar oturuyor, burada bayanlar oturuyor ya — buna müsâade ettiğim için küfrüme fetvâ veriyorlar bana. Normal” diye kendisinin de benzer bir fetvâya mâruz kaldığını söyler. Allâh hidâyet eylesin.
Sohbetten Çıkan Ameli Dersler
- Borcunu ödemeye gerçekten gayret edip de ödeyemeden vefat edene Cenâb-ı Hak kefîl olur inşâ’allâh
- En büyük günâh şirktir; Allâh’ın affetmeyeceği hiçbir günâh yoktur — yeter ki tövbe edilsin
- İnsân âlem-i sagîr değil âlem-i kebîrdir — kalbi Allâh’ı sığdırdığı için âlemden büyüktür
- Kemâliyet sonsuzdur; “kemâlâta ulaştım” demek nefsin aldatmacasıdır — “kemâlât yolunda gidiyoruz” demek doğrudur
- Velîlik üç derecedir: Bilinmeyen abdal, kendi bilen, hem kendi hem başkaları bilen
- Tahallül hulûlden farklıdır — Allâh bir kula hulûl etmez, ama onu kendine halîl eder (yakîn kılar)
- Zamanın kutbu hem İbrâhîm’den halîllik hem Mûsâ’dan kelîmlik kanatlarını taşır
- Bir velînin kerâmeti zuhûr ettiğinde ya hak zâhir halk bâtındır, ya halk zâhir hak bâtındır — ikisi de câizdir
- Sûfîler kerâmetlerini gizlerler ki câhil insanlar şeyhi Allâh yerine koymasın
- Sûfî üç perde ile yolunu yürür: üstâd → Resûlullâh → Allâh; sesler paraleldir, ayrım gören yanılır
- Şeyhinin dışına çıkıp ölü velî peşinden koşan nefsine uymuştur — silsile sûfîye kâfîdir
- Bayanlar tek başına hacca Hanefî’de gidemez; Şâfi’î’de 40 kadın şartı, Mâlikî-Hanbelî’de yol güvenliği yeterli
- Semâ başlı başına bir ibâdet değil, zikrullahın bir vesîlesidir; Ebû Su’ûd fetvâsı semâ’ı değil, başlı başına ibâdet kabûl edileni hedefler
Bibliyografya — Zikredilen Kaynaklar
- Kur’ân-ı Kerîm: “Eğer siz azar saparsanız Allâh yeniden öyle bir kavm yaratır, Allâh onları sever onlar da Allâh’ı sever” (Mâide 54); “Ayaktayken, otururken, yanlarınızın üzerine yatarken Allâh’ı zikredin” (Âl-i İmrân 191); Hz. İbrâhîm’in Halîlullâh olması (Nisâ 125)
- Hadîs-i Kudsîler: “Hiçbir yere sığmadım, mü’min kulumun kalbine sığdım”; “Kul bana bir adım yaklaşırsa ben ona on adım yaklaşırım” (Kurb hadîsi); “Allâh diyen kalmayınca kıyâmet kopacak”
- Hadîs-i Şerîfler: “Ben rüyâda en güzel sûrette (şâbb-ı emred) Rabbimi gördüm” (Tirmizî); “Beni İsrâîl peygamberlerinden üstündür ümmetimin velîleri” (rivâyet); “Onlara bakıldığında Allâh hatıra gelir” (velîlerin alâmeti hadîsi); velîlerin rüyâda görülmesinin dünyâdaki müjde oluşu
- İbn Arabî Eserleri: Fusûsu’l-Hikem (özellikle sayfa 71-83, 180, 243 — Hz. İbrâhîm fassı ve tahallül); el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye; İcâzet-i Ne’ame risâlesi; Miftâhu İlhâmi Ehli’t-Tevhîd isimli eser
- Çağdaş Şârihler: Profesör Toshihiko İzutsu (İzzet Suvar olarak Türkçe’ye geçmiş) — Fusûsu’l-Hikem şerhi ve İbn Arabî tahlilleri; Keşânî’nin Fusûs yorumları
- Tasavvuf Klasikleri: Ebû Bekr eş-Şiblî’nin ateş-demir teşbîhi; İnsân-ı kâmil teorisi (Abdulkerîm el-Cîlî); Âlem-i sagîr ile âlem-i kebîr tartışmaları
- Fıkıh: Hanefî mezhebi (mahremsiz kadın 80 km’den öteye gidemez); Şâfi’î mezhebi (40 kadın şartı); Mâlikî-Hanbelî mezhepleri (yol güvenliği); Şeyhülislâm Ebû Su’ûd Efendi (semâ fetvâsı); İbn Kemâl’in semâ lehindeki fetvâları
Sohbetin Özeti
42. Karabaş-i Velî Tekkesi sohbetinde Mustafa Özbağ Efendi; borcunu ödemeye gerçekten gayret edip de vefat edene Allâh’ın kefîl olacağını, en büyük günâhın şirk olduğunu, Allâh’ın affetmeyeceği hiçbir günâhın bulunmadığını, yerlerin-göklerin anahtarının Allâh’a kullukta olduğunu, İbn Arabî hazretlerinin “Allâh âlemi insân sûretinde, insânı kendi sûretinde yarattı” felsefesini, insânın âlem-i sagîr değil âlem-i kebîr olduğu (“hiçbir yere sığmadım mü’min kulumun kalbine sığdım” hadîs-i kudsîsi), âlemden murâdın insân olduğunu ve insândan murâdın Allâh’ı bilmek-zikretmek olduğunu, kemâlâtın sonsuzluğunu ve Hz. Peygamber’in bile “hakkıyla sana kulluk edemedim” buyuruşuna bakılarak kemâlâta ulaştım demenin nefs aldatmacası olduğunu, velîliğin üç derecesini (bilinmeyen abdal / kendi bilen / hem kendi hem başkaları bilen), sahâbenin “dünyâdaki müjde ne?” sorusuna “rüyâda görmeniz ve görmeleri” cevâbının iki müjde oluşunu, Hz. İbrâhîm’in Halîl adının İbn Arabî tarafından “tahallül” (nüfûz edip yayılma) kökünden türetildiğini, İslâm’da hulûlün olmadığını ama yakînliğin olduğunu, zamanın kutbunun hem halîllik (İbrâhîm’den) hem kelîmlik (Mûsâ’dan) kanatları taşıdığını, Şiblî hazretlerinin “ateşteki demir” teşbîhiyle velînin ocağın içinde iken neden hak söyleyebileceğini, bir velî üzerinden kerâmet zuhûrunun iki vechini (hak zâhir-halk bâtın / halk zâhir-hak bâtın), velîlerin kerâmetlerini neden gizlediklerini (câhiller şeyhi Allâh yerine koymasın diye), Hz. Peygamber’in avucundan su akıtma mu’cizesinde hak bâtın-Resûlullâh zâhir oluşunu, sûfînin kalbindeki üç makâm perdesi olan ilmel yakîn (şeyh perdesi) → aynel yakîn (Resûlullâh perdesi) → hakkal yakîn (Hak perdesi) üçlü silsilesini, bu üç perdenin paralellik arzedeceğini ve farkı görenin yanılgıya düşeceğini, ölü velînin peşinden koşmanın nefsânî olduğunu, bayanların tek başına hacca Hanefî’de gidemeyeceğini (Şâfi’î’de 40 kadın, Mâlikî-Hanbelî’de yol güvenliği şartıyla câizliği), Şeyhülislâm Ebû Su’ûd Efendi’nin semâ hakkındaki fetvâsının yanlış kullanılışını ve aslında zikrullahın vesîlesi olan semâ’ı hedef almadığını tafsîlâtlı bir şekilde açıklamıştır.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 42. Karabaş-i Velî Tekkesi Sohbeti | Video: YouTube | Playlist: 2016 Karabaş-i Velî Tekkesi
Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri