Mustafa Özbağ Efendi’nin Karabaş-i Velî Tekkesi 2016 sohbet serisinin otuz dördüncü dersi, İbnü’l-Arabî’nin Fütûhât-ı Mekkiyye ve Fusûsü’l-Hikem’inden alınmış hayal âlemi ve nefs meratib doktrinine dayanan çok derin bir tasavvuf dersidir. Sohbette ele alınan ana başlıklar: Alevî bir kızla evlenme, Müslüman-müminin savaş hâlinde silahı önce çekenin iki katil sayılması; psikolojik hastalıklar ve cinlerin bağlantısı; İbnü’l-Arabî’nin “âlem bir hayal içinde hayaldir” tezi; Prof. Henry Corbin’in muhayyele tanımı; Efendi’nin kendi hayalperestliği ve “hayali dua, istek, Allâh’ın yaratmasına sebep” olarak görmesi; halktan Hakka giden hayal ile Haktan halka gelen “paket program” hayali; Sûfîlerin sûret görmeleri — her surete bürünen Peygamberler, Velîler ve Cebrâîl’in dıhye sûretinde görünmesi; hayal gözü ile cismanî gözün ayırt edilmesi; mürşidin bir kimsenin rüyâsını uyanıkken görebilmesi; şeyhin dervişi kendinden başka kimseye sevdirmemesi prensibi; beşinci makâmdaki “gerçek ölüm” ve cennetteki Allâh’ın hitâbı; Kadir gecesinde Beytullâh’ı tavâf eden sayısız âlemlerin mahlukâtı; helva dağıtma geleneği ve bidat tartışması; ve “dışarıda söz dinleyen kuzu, içeride aslan” iki yüzlülüğüne karşı çarpıcı bir uyarı.
Hayal: Soru-Cevap Açılışı: Alevî Kızla Evlilik ve Müminlerin Savaşında Silah Meselesi
Sohbetin açılışında bir genç “Müslüman bir kulum, Alevî bir kız seviyorum, bu kız namâz kılmama karşı. Evlilik olabilir mi?” diye sorar. Efendi kesin bir cevap verir: “Kim olursa olsun bir kimse namâz kılmana karşıysa onunla evlenemezsin.”
Bir diğer çok hassas soru: “Bir Müslüman bir Müslümanla savaş halindeyken biri ölürse Allâh katında şehid sayılır mı?” Efendi çok incelikli bir fıkhî prensip verir: “Hangisi önce silaha davrandı ona bakılır. İki Müslüman iki mümin; önce silaha davranan iki katildir.”
Efendi bu prensibi çok ilgi çekici bir örnekle açar: “Birisi bıçağına elini beline attı — elinde bıçak varmış gibi, silah varmış gibi korkutma amacıyla da olsa. O esnâda karşıdakinde tabanca vardı, çıkardı gün vurdu onu. Elini beline atan iki katil oldu.” Bu çarpıcı hüküm, İslâm hukukunun ne kadar incelikli olduğunu gösterir: Sadece fiilî saldırı değil, saldırı niyetini gösterme bile “iki katillik” sayılabilir.
Efendi bu hükmün güncel bir uygulamasına da değinir: “Şimdi bu tabi bununla alâkalı değildir de, bu hani Güneydoğu’da öldürülen PKK’lıları da teröristleri de şehîd hükmüne sokmaya çalışıyorlar şimdi. Bakın, mümin eline silahı alıp gidip de bir polisi, bir askeri, bir sivili öldürmez. Bir kimse kalkıp da orta yere hiçbir zaman terörü anarşiyi haklı bir yöne çevirmeye çalışmasın.”
İbnü’l-Arabî: “Varlık Hayal İçinde Hayaldir”
Sohbetin merkezi İbnü’l-Arabî’nin çok meşhur bir tezidir: “Gerçek denen nesne Arabî için aslında hayalden başka bir şey değildir. Âlem bir vehimden ibârettir. Onun gerçek bir varlığı yoktur. Bu ise hayal ile kast edilen şeydir. Bil ki sen kendine bir hayalsin, kendin de bir hayalsin. İdrâk ettiğin her bir şey ve ‘ben idrâk ediyorum’ dediğin her nesne de bir hayaldir. Şu hâlde bütün varlık âlemi hayal içinde hayaldir.” (Fusûs sayfa 119, 104, 145)
Efendi bu tezi Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’nin başındaki “sen bu âlemi hayal üzerinde yürür gör” beytiyle paralel olarak açıklar.
Hayal Nedir? Henry Corbin ve Toshihiko İzutsu’nun Tanımları
Efendi Batılı Arabî araştırmacılarının tanımlarını zikreder: “Prof. Henry Corbin, Arabî tasavvufunda yaratıcı muhayyele kitabının başından itibaren okuyucuyu hayal kelimesinin anlamını herkesin kullandığı anlamda kabul etmeye karşı uyarır. Muhayyeleyi hayal etme melekesini estetik yaratma organı değildir der. Hayali idrâk organı olarak görür.” Prof. Toshihiko İzutsu da benzer bir tanım getirir.
Efendi bu tanımlara kendi ictihâdını ekler: “Hayal kendi iç âleminde bilginç ve duygularınla kurguladıklarındır. Kendi iç âleminde nasıl kurguladıkların varsa, Allâh’ın Zât-ı Ulûhiyyetinde de kurguladıkları vardır. Hayal bu mânâda tüm varoluşu kapsar. Hattâ varoluş bize gerçekçi görünse de hayalden ibârettir.”
Efendi’nin Hayal Tarzı: İki Tip Hayal
Efendi kendi hayal tarzını çok dürüstçe paylaşır: “Ben hayalperest bir insanımdır. Bir iş olabilir, bir arkadaş olabilir, bir eş olabilir. Bana birisi bir teklif getirdiğinde ben bir şeylerden uzak dururum çünkü günlerce hayal kurarım üzerinde.”
Efendi hayal kavramını sûfiyâne bir boyuta taşır: “Ben hayali aynı zamanda dua olarak bakarım. Ben hayali aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasına sebep olarak bakarım. Bir istek, bir dua, bir hedef, Allâh’ın yaratmasına bir sebep olarak görürüm. Benim için hayal bütün her şeydir.”
Efendi prensip olarak şunu söyler: “Benim nazarımda bir kimse bir meselede hayâli varsa, onun üzerinde hayal kurguluyorsa, o kimse o meselede başarılı olacağına inanırım. Adam bir iş kuracak, işin hayâli yok onda — o başarılı olamayacağına inanırım. Bir ev kuracak, evin hayâli yok onda. Bu benim tarzım ve hayatım değildir.”
İki Tip Hayal: Halktan Hakka ve Haktan Halka (Paket Program)
Efendi hayali iki kategoriye ayırır:
- Birinci tip (Halktan Hakka): Kulun kendi cüz’î iradesiyle kurguladığı hayal. Bu hayâl o kimsenin bilgisi ve tecrübesi kadardır. Bu, kulun Allâh’a yönelen bir duâ, istek, niyâz noktasındadır.
- İkinci tip (Haktan Halka — “Paket Program”): “Hakka ait hayal, o kimseye paket program olarak gelir. O kimse rüyâsında X kimseyi görür, onunla evlenir, çocukları olur. Bu Haktan gelen paket programdır. O kimse gider, onunla evlenir, çocukları olur. Bu o kimsenin kendi cüz’î irâdesiyle kurmuş olduğu bir program değildir.”
Efendi ikinci tip hayalin nasıl geldiğini açar: “Bu velîlere, evliyâlara gelen keştir. Bu bir kimsenin uyanıkken kalbine gelen ilhâmdır, rüyâda gelen bir ilhâmdır, zikrullâh esnâsına gelen ilhâmdır. Sonuçta bu, direkt Allâh’la alâkalı bir şeydir. Kulun bunda kendi cüz’î irâdesiyle bir şey yapması yoktur.”
“Sûretten Sûrete Geçenler”: Peygamberlerin ve Velîlerin Değişken Zuhurları
İbnü’l-Arabî’nin Fütûhât’ından çarpıcı bir şiiri okunur: “Eşit değildik ama. Çünkü ben özümde sâbit, onlar ise sâbit kalamazlardı. Her sûrete bürünürler suyun kabın rengini aldığı gibi.”
Efendi bu şiiri sûfiyâne bir pratikle açar: “Sûfîler Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerini bir siyâh sakallı görürler, bir genç hâlini görürler, bir yaşlı hâlini görürler. Kıyâfetlerini değişik görürler. Hazret-i Pîrleri böyle değişik görürler. Hep değişik görürler. Hiçbir zaman aynı Hazret-i Peygamber protipi görmezler. Hiçbir zaman aynı Abdülkâdir Geylânî Hazretleri protipini görmezler.”
Hal ile Hayal Ayrımı: Önceki Görmenin Hafızadan Çağrılması
Efendi çok incelikli bir ayrım yapar. Dervişlerin hal gördüklerinde bazen “önceki gördüklerini hayal etmeleri” söz konusudur: “Derviş Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’i bir dersde bir sûrette görmüş. Bir daha dersinde ‘Lâ ilâhe illallâh’ derken hemen gözünün önüne gelir. Ama geldiğinde son görmüş olduğu hâlde, son görmüş olduğu resimde gelir. Bu aslında hâl değildir. Bu bir önceki görmüş olduğu hâlin hayâlidir.”
Efendi bu noktada kritik bir ilke ortaya koyar: “Her hâl keşftir. Her rüyâ keşftir. Yeni bir şey değil onu hafızadan aldı. Bu nasıl bir hayal? Halkın kendi hayali — öncedeki hafızadan, bilgiden alıp geldi. Öyle olmayacak, yeni tecellîyât olması lâzım. Onlar sâbit değildir. Onları bir yere sâbiteye bağlamak mümkün değildir. Onlar halden hâle, sûretten sûrete geçerler.”
Kalbin Tasdiki: “Bu Abdülkâdir Geylânî’dir”
Efendi sûretin tanınmasında kalbe gelen ilhâmın rolünü açar: “Önce şeyhinin lisânından, ondan sonra onların kendi lisânlarından ilhâm gelir. Rüyâsında Abdülkâdir Geylânî Hazretlerini görüyor. Rüyâsında onu görürken kalbine de ilhâm geliyor: ‘Bu Abdülkâdir Geylânî’dir.’ O sıcaklık gelir, o isim gelir, o hâl gelir. Kalbine o düşer ve sen bunu hatırlarsın.”
Efendi çok sert bir uyarı ekler: “Bir velînin mürşid-i kâmil olup olmadığı bu sûretlerden belli olur. Bir sûret görür — şeyhidir. Ânında Hazret-i Peygamber Efendimiz olur. Ânında Cebrâîl aleyhisselâm olur. Ânında tekrar şeyh olur. Ânında Allâh olur, konuşur onunla. Ânında Azrâîl aleyhisselâm olur. Ağzında kocaman bir sûr üflüyor — ânında bir kıyâmet kopar. Önemli olan o zâtların sûretten sûrete, halden hâle geçmeleridir.”
Cebrail Dıhye Suretinde: Sûfilerin Ayırt Etme İlmi
İbnü’l-Arabî’nin meşhur “Cebrâîl bedevî sûretinde geldiğinde Hazret-i Ömer dahî tüm sahâbeler bu ilme sâhip değillerdi. Cebrâîl’i gerçek bir bedevî zannettiler” tezi Efendi tarafından yorumlanır:
“Cebrâîl aleyhisselâm geldiğinde Hazret-i Peygamber sordu: ‘Bu kimdi?’ ‘Dıhye’ dediler. Onlar dıhye görmeleri hak mıydı? Evet. Ama onların gördükleri dıhye, dıhye sûretinde gördüler. Hazret-i Peygamber ne dedi? ‘Gelen Cebrâîl kardeşinizdi.’ Bu söz hak mı? Evet. Hakîkat neydi? Cebrâîl’di. Onlar kendilerince kendi görüşleri haktı — ama hakîkat değildi.”
Efendi bu inceliği çok derin bir prensiple bağlar: “Allâmet olmadan insanlar rûhların hayalî zuhûru ile Allâh’ın tecellîsinin zuhûru arasındaki farkı bile ayırt edemezler. Allâh bir kimseye ayırt etme kudreti verdiğinde, o kimseye ilişkileri olduğu gibi gösterir. Bu artık mürşid-i kâmil noktasıdır.”
Beytullâh’ta Kaybolan Ağabey: Şatahat ve Rabıta
Efendi kendi gençlik yıllarından çok çarpıcı bir hâdise anlatır. 1992 haccında, bir ağabey şeyhi olduğu halde onu önce selâmlamaksızın hacı yolculuğunu bağımsız yürütür. Allâh’ın imtihânıyla bu ağabey Beytullâh’ta kaybolur. Üç gün kimse onu bulamaz, Sivaslılar ve Nevşehirliler arar.
Şeyh Abdullâh Efendi diğer dervişlere “Rabıta yapın, bulun” der. Onlar uzun uzun rabıta eder ama bulamazlar. Sonra Efendi’ye geliyorlar. Efendi şöyle anlatır: “Birisi yanaşma geldi. ‘Sen kımıldamıyorsun’ dedi bana. ‘Bana emretmedi. Size emrediyor’ dedim. ‘Bulsanıza — hâl dervişisiniz hepiniz’ dedim. ‘Mustafâ Efendi ne olursun’ dedi, ‘üç gündür perişân olduk.’ ‘Nerede?’ dedi. Şatahat yapmak da insanın nefsine hoş geliyor ya — döndüm: ‘Bir direk dibinde oturuyor perişân bir vaziyette’ dedim.”
Efendi’nin koyduğu şartı söyler: “‘Neden gidip almıyorsun?’ ‘Neden gideyim alayım?’ dedim. ‘Önce gelip benim şeyhimi öpecekti elinden. Benim şeyhimin elinden öpmeden — kendi başına iş yapan kim varsa perişân olur dağılır.'”
Şeyh Abdullâh Efendi sonunda Efendi’den rica eder, Efendi’nin izniyle ağabey bulunur. Ağabey Efendi’ye gelir: “‘Mustafâ Efendi senin bu işte ne işin var?'” diye sorunca Efendi’nin kalbine gelen cevap çok manidar: “‘Sen yenildin. Daha kuvvetli olsaydın, bulunur gelirdin. Önce şeyhime bakacaktın, önce şeyhimin elini öpecektin, önce onunla helâllaşacaktın.'”
Şeyhin Gaybı Görmesi: “Ben Neredeyim?”
Efendi mürşidin keşf gücünün somut bir testini anlatır. Allâh rahmet eylesin Şeyh Abdullâh Efendi bir dervişin hâlinin açık olup olmadığını test ederken telefonu kaldırırdı:
“‘Selâmünaleyküm.’ ‘Aleyküm selâm.’ ‘Mustafâ Efendi, ben neredeyim oğlum?’ ‘Sivas’tasınız efendim.’ ‘Peki neredeyim?’ ‘Bir odanın içindesiniz. Buraya yakın kanepeleriniz var. Orada yedi tâne bayan var. Yedi tâne bayanın başındaki örtülerin üç tânesi beyaz, iki tânesi siyâh, bir tânesi yeşil.’ ‘Mübârek olsun oğlum. Selâmünaleyküm.’ Kapatır telefonu.”
“Bu o dervişin hâlinin açık olduğuna ve kuvvetli olduğuna işârettir. Bu biraz böyle yukarı doğrudur.” Bu hâdise, hâlin gerçekten açılmış olduğunu — sadece hayâlî değil, keşfî — sağlaması için bir test niteliği taşır.
Şeyh-i Ekber’in Tezi: “Keşf Sâhibi Uyanıkken Görür”
Efendi bu noktada İbnü’l-Arabî’nin şu tezini okur: “Keşf sâhibi bir kimse uykusunda rüyâ gören bir kimsenin gördüklerini uyanıkken görür.” (Fütûhât 1. Cilt 305)
Efendi bunu sûfî makâmlarına bağlar: “Bu normâlde her şeyhte olacak diye bir kayıtı yoktur — ama düzgün bir şeyhte olması gerekendir. Emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râdıye… Beşinci makâma gelen bir kimse de şeyhlik yapabilir mi? Evet. Ama beşinci makâma gelen bir kimse, bir başkasının rüyâsında gördüğü şeyi kendisi göremez. Bu beşinci makâmın hâli değildir. Bu ancak altıncı esmada olmaya başlayan hâllerdir.”
Zahir-Batın Ayırt Etme Zorluğu: Dervişte Karıştırma
Efendi İbnü’l-Arabî’nin “hayal gözü ile cismânî gözün görme duyusuyla çalıştığını ve bu iki gözün algıladıklarını birbirinden ayırt etmenin esrârengiz ve zor bir bilim olduğu” tezini açar:
“Dervişler yavaş yavaş hâl görmeye başladıklarında normâlde ‘hâl miydi, hayal miydi, oradan mıydı, buradan mıydı’ karıştırırlar. Bu ne zaman olursa olsun karışabilir. Bir müddet sonra karışma kalkar. Ama hâli kuvvetli olan bir kimse için bu noktada zâhir mi bâtın mı ayırt etmesi zor olur.”
Efendi çok canlı örnekler verir: “O kimse eşini başka sûrette görür, çocuğunu başka sûrette görür. Ağacı, arabayı, ne bileyim, konuşurken sanki başka bir kimseyle konuşuyormuş gibi görür. Dışarıdan gören onun bu hâlini bilmeyen onu deli der. Akşama kuru fasûlye yap dediğini zanneder, kadına da yanlış anlar. Dedin demedin muhabbeti girer.”
“Görüştü Dediği Şey Yaşanır mı?” — Berber İsa Aleyhisselâm
Efendi çok renkli bir örnek verir: “Tıraş oluyorsunuz, oturmuşsunuz tam tıraş olurken böyle — aa ne güzel! Ey gözünüzü yumdunuz — aa, berber İsâ aleyhisselâm! Kalkıp ona şimdi ‘böyle tıraş et’ diyebilir misiniz? Hayır. Utanırsınız, çekinirsiniz. ‘Otur’ der sana, oturursun. Bir bakarsın, aa berber — ‘oh rahatladım’ dersin, gözün böyle gevşerken bir bakarsın o.”
Efendi bu hâllerin ne kadar sık yaşandığına dâir kendi bilgisini paylaşır: “Seni görünce bizim berber aklıma geliyor — Şâmil. Bir ara bırakmış tası tarağı. Sordum: ‘Ben konuştum mu?’ Böyle dili damağı tutulmuş. ‘Konuştum’ dedi. ‘İyi’ dedim, ‘tamam, sen devam et, kes, bitir.'”
Yakaza Hâlinde Söylenen Sözün Tesirî: Mesnevî’deki Mağrur Tüccar
Efendi Mesnevî’den çok çarpıcı bir hâdise anlatır. Bir tüccar böbürlene böbürlene yürüyormuş, bir dervişin önünden geçmiş. Derviş elini açmış: “Sen mi mütekebbir, bu mu mütekebbir?” demiş. Tüccar o andan itibâren her adımda batmaya başlamış — malı, mülkü, eşi, çoluğu-çocuğu — hepsi gitmiş.
“Ensen Hazret-i Mevlânâ’ya gelmiş. Mübârek demiş ki: ‘Filânca yerde bir sûfî oturur. Gittiğinde yine duvarın dibinde göreceksin onu. Git, ondan helâllik dile. Yedi yıl önce buradan geçerken sanki küçük dağları ben yarattım diye geçtin. Ben de dedim ona: Sen mi mütekebbir, bu mu mütekebbir? dedim.'”
Tüccar o sûfîyi bulur, helâllik diler. Sûfî onu affeder. Tüccar eski köyüne döner, “Seni bekliyoruz” derler, her şey ânında düzelir. Efendi çıkardığı hisse çok berraktır: “O yakaza hâlinde söylenen şey tersine veya düzüne, Cenâb-ı Hak yerine getirir mi? Evet. Adamın iki ayağı bir araya gelmez mi? Evet.”
Şeyhin Kıskançlığı: Derviş Başkasını Sevemez
Efendi İbnü’l-Arabî’nin çarpıcı bir doktrinini açıklar: “Şeyh, Allâh gayretinden-kıskançlığı dolayı, âşıklarından birinin sadece kendisini sevmesini isteyebilir.” Efendi bunu derviş-mürşid ilişkisine uygular:
“Bir şeyh de kendi dervişlerinin sadece kendisini sevmesini ister. Dervişin gönlünde çatallık olursa bu şeyhin cânını sıkar. Bu noktada şeyh buna müdâhale eder.”
“Bir sûfîye Cenâb-ı Hak müdâhale eder mi? Evet. Bir peygambere müdâhale eder mi? Evet. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerine müdâhale etti mi? Evet. Allâh bu noktada kıskançtır. Kendi peygamberlerinin ve velîlerinin ve âşıklarının gözüne ikinci bir sûretin düşmesini istemez.”
Efendi çok önemli bir tespit ekler: “Eğer bir sûfî yetişirken şeyhinin hâricinde gözüne bir sûret düşerse kör olur. Yâni mânâdan bir şey göremez. Kalbine ilhâm gelmez. Bu bir tek şeydedir — o sûfîniin gönlünde Allâh sevgisi yerleşinceye kadar. Şeyh o dervişi Allâh sevgisinde kemâle erdirdiğinde kendisini geri çeker.”
Beşinci Makamda “Gerçek Ölüm” ve Cennet’te Allâh’ın Hitâbı
Efendi sohbetin en derin bölümünde sûfî yolunun dönüm noktalarını açıklar: “Allâh nefsin her şeyden kurtulup kendine fedâ edilmesini ister. Böylece nefis hiçbir şeye âşık olmamalıdır. Bu nedenle nefse doğal bir sûrette Allâh kendini gösterir ve inkâr edilemez bir alâmet verir.”
Efendi bu tespiti nefs meratibine bağlar: “Bu beşinci makâmdır. Bunları açık açık konuşuyorum. Böyle kendi kendinize ‘olmadan oldum’ derdine düşerseniz vebali size âittir. Bunları böyle anlatmazlar kolay kolay açık açık. Ben anlatayım, öleceğim gideceğim — hiç olmasa ilim olarak kalsın arkadan. İnşâAllâh hepiniz de yetişirsiniz.”
İlk Hitap: Rüya, Sonra Cennette Hitap
Efendi çok ayrıntılı bir sûfî makâm haritası çizer:
- İlk hitap: Allâh’ın kendini göstermesi sûfîlikte hitâb yoluyladır. Derviş rüyâsında onu cennete katarlar, rüyâsında cennete girer. Bir makâma, bir mekâna oturtulur. Cenâb-ı Hak ona hitap eder, seslenir.
- Hitâbın önemi: “Dervişe sesleniş aslında dervişin nereye kadar gideceğine de işârettir. Hitab beşinci esmadadır — Hak esmasında. Dervişe şeyhi Hak esmasını verir. Derviş bu esmada çalıştıkça çalıştıkça… en sonunda orada ölür.”
- Gerçek ölüm: “Derviş bu makâmda ‘gerçek ölüm’ünü yaşar. Ölüm estantenisini başa alırlar. Derviş ölür. Herkes başında. Yıkarlar, kefenlerler, musallaya koyarlar, cenâze namâzını kılarlar. O kimse öldü ama hem öldü hem ortalığı seyreder. Herkesi görür, her şeyi görür.”
- Kabir ve mahşer: “Koyarlar kabre. Gelir sorgu melekleri. Sorgusunu sorarlar. ‘Gir cennete’ derler, girer. Bu arada kıyâmet-mahşer estantenilerini görür. Dışarıda dinleyen ‘şizofrenik’ der — ama derviş bunları yaşar.”
- Cennette hitab: “En sonunda cennete girer. Cennette yaşarken Cenâb-ı Hak ona hitap eder. Bütün vücûdu kulak olur. Bir yönden gelirse eksiktir — sağından, solundan, önünden, arkasından, ayrı ayrı zamanlarda. Ne zaman kemâle erer? Bütün her yerden sesi duyar ve kalbine ‘bu Hakk’ın sesi’ ilhâmı gelir.”
Efendi bu hitâbın delîl olması konusunda çok kritik bir uyarı yapar: “Sesi tanıdı çünkü. Bakın sûret değil, ses onun için ne oldu? Delil oldu. Gördüğü sûretin şeytanî olup olmadığının delili ses oldu. Hitap olmazsa o zaman delilsiz olur. Hitap olacak — yâni Cenâb-ı Hak ona kelâm edecek. ‘Olmadan oldum’ diyenlerin ayağının kaydığı yer burasıdır. Görürler — hitap yoktur ama.”
Kadir Gecesi: Tüm Âlemlerin Beytullâh’ı Tavâfı
Efendi 2002’de yaşadığı bir hâdiseyi aktarır: “Böyle konuşuyor herkes ‘bugün Kadir gecesi mi değil mi?’ diye. Bizim İsmâil geldi. ‘İsmâil bugün Kadir gecesi mi ya?’ dedim. ‘Vallâhi bana Kadir gecesi gibi geliyor’ dedi.”
Efendi ilgi çekici bir gözlem paylaşır: “Bizim kardeşlerin hepsinde böyle o gece Kadir gecesi gibi kalplerinde şey var. Ben de dedim ki: ‘Kadir gecesiyse, Sudeysi Kadir sûresini okusun bugün.’ Namâza kalktık. Sudeysi ‘Allâhu Ekber’ dedi — Fâtiha okudu, durdu. Zamm-ı sûre okuyacak ya — durdu, durdu. İçimden ‘Kadir gecesiyse, şu Kadir sûresini okut’ dedim. Başladı Kadir sûresini okumaya — benim zâten hiçbir şeyim kalmadı. Bütün kardeşler boşalmış zâten. Tabii o Kadir sûresini okuduğunda bizim grup yıkıldı o esnâda.”
“Sayısız Âlemlerin Mahlukâtı Tavâfa Gelir”
Efendi çok özgün bir tespit paylaşır: “Kadir gecesinde Cenâb-ı Hak o güne kadar yaratılmış ne var ise hepsi de tavâfa gelirler. Allâh’ın öyle yaratıkları var ki — öylesine yarattığı şeyler, öylesine yaşamış kavimler var ki — akıl, matematik, fizik yetmez. Topluluk topluluk geliyorlar. Hepsinin başlarında peygamberleri, kimisinin başında şehleri, kimisinin başında kralları, padişahları.”
“Nasıl söyleyeyim? Böyle aşağıdan — yâni Beytullâh’ın zâhir olarak bulunduğu yerden — o arş-ı a’lânın uçsuz-bucaksız yüksekliğine kadar her makâmda tavâf edenler var. Hepsinde lebbeyk okuya okuya, Allâh’ı zikrede zikrede… bildiğiniz zikirle tavâf eden edene ve her yedi şaf dönen gidiyor. Yukarı doğru baktığınızda uçsuz bucaksız.”
Efendi kendi özel yorumunu paylaşır: “Hangi Âdem?” — “Bir Âdem var doğru. Bir Âdem de var mı? Evet. Bu âlemin içerisinde yaşayan insânlarız biz. Bu âlemin dışında âlemde görevliler var mı? Evet. İşte o gece bütün geçmiş — ne kadar yaratılmış varsa — hepsi de Kadir gecesinde gün ışığıncaya kadar tavâf ediyorlar. Bitmiyor.”
Helva Dağıtma Geleneği ve Bidat Kavgası
Sohbetin son bölümünde Efendi cenâze sonrasında helva/yemek dağıtma geleneğine yönelik bidat iddialarına sert bir cevap verir: “Türkler Orta Asya’dan itibâren birileri vefât edince arkasından bir tatlı dağıtıyorlar. O vefât eden kimsenin üzerine hayır olsun diye. Bu İslâm’dan sonra da devâm etmiş.”
Efendi çok sert bir uyarı yapar: “Bu insanlar din yasak, diyânet yasak, Kur’ân yasak, her şey yasakken bunlarla dinlerini ayakta tuttular. Şimdi gelip ‘bidat’ demek kolay sana. ‘Mevlid okumak bidat’ — be ahmâk! Hadîs-i şerîfleri uzun uzun okurken götürülmüşüm ben.”
“Sen seksen altıda geleydin yanıma bir. Yirmi sekiz Şubat’ta sakalı uzun diye toplanırken sen neredeydin? Selefî-vahhâbîler, siz neredeydiniz o zaman? Bizim zikir halkalarımız basılırken siz neredeydiniz? Şimdi Bahadır kesildi herkes. Şimdi herkes mücâhid, herkes cihâdçı.”
Efendi modern bidat avcılarına çok şefkatli bir tarih eleştirisi yapar: “Millet evinde Kur’ân-ı Kerîm okutamazdı. Bizim koca mahallede üç-dört tâne kadın vardı Kur’ân bilen. Herkes onları evlerine çağırırdı. Alıp götürüyorlardı. Bayındır’da kadınları Kur’ân-ı Kerîm okutuyor diye alıp götürüyorlardı. Biz dokuz-on yaşlarındaydık.”
“Bir Millet Birbirinin Acısında Birlikte Olacak”
Efendi geleneksel tevhîd ve hatim okumalarını bidat diye reddedenlere kesin bir cevap verir: “Bir kimse vefât etmiş. Herkes toplanıyor, tevhîd çekiyorlar. Bizim orada yetmiş bin tevhîd, iki tâne yetmiş bin, üç tâne yetmiş bin çekerler. Yedi gün Tebâreke, Yâsîn, Kur’ân okurlar. Bunlar kötü şeyler mi ya? Neresi kötü bunun? Bir dat de kestir, at?”
“Kardeş, bir millet millet olacak. İnsanlar birbirlerinin ölülerinde, düğünlerinde, acılarında-tatlılarında berâber olacaklar.”
“Dışarıda Kuzu, İçeride Aslan”: Bursa’da Kabristân’da Lahmacun
Efendi modern Türkiye’deki çarpık bir cenâze âdetine çok sert bir tenkit yapar: “Enteresan bir şey. Yâni insânlar kabristâna gidiyorlar, kabristânda meftâyı gömüyorlar, sırtlarını dönüyorlar, herkes cantik-ayran peşinde. Mezarlığın içinde! Kabristânın içerisinde bir şey yenmez mecbûr kalmayınca. Bir şey içilmez.”
“Bunu Bursa’da gördüm başka yerde görmedim. Kabristânda başlıyorlar hemen orada, meftâ’nın 10 metre ilerisinde — arabanın arkasını açıyorlar, hadi lahmacun-ayran. Bu nasıl bir şeydir ya?” Efendi cenâze âdetinin doğru şeklini hatırlatır: “Cenâze olan evde yemek yapılmaz. Acılıdır orası. Komşular, eş-dost oraya yiyecek gönderir — bir tepsi yemek, bir şey haline göre.”
Sohbetin Özeti
Mustafa Özbağ Efendi’nin bu sohbeti Alevî kızla evlilik, müminlerin savaşında silah kuralı, psikolojik hastalıklar gibi güncel sorularla başlayıp İbnü’l-Arabî’nin Fütûhât’ından hayal âlemi bahsine derinleşen zengin bir sûfî metafizik dersidir. “Âlem hayal içinde hayaldir” tezi, Hazret-i Mevlânâ’nın “sen bu âlemi hayal üzerinde yürür gör” beytiyle paralel olarak ele alınır.
Efendi’nin özgün bir ictihâdı olarak hayal iki kategoride ele alınır: Halktan Hakka giden — kulun kendi cüz’î irâdesiyle kurguladığı, bilgi ve tecrübe kadar olan hayâl ile, Haktan halka gelen “paket program” — velîlere rüya, hâl, ilhâm yoluyla gelen keş. Kişinin bir şey hakkında hayâli varsa o kimsenin başarılı olacağına inanan Efendi, hayâli duâ, istek, Allâh’ın yaratmasına sebep olarak görür.
Peygamberler ve velîler sûretten sûrete geçerler — sâbit değillerdir. “Her sûrete bürünürler, suyun kabın rengini aldığı gibi.” Sûfîlerin Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ve Abdülkâdir Geylânî Hazretleri gibi zâtları değişik sûretlerde görmeleri gerçek hâldir; ancak “önceki hâlin hafızadan çağrılması” hayaldir ve yeni tecellî değildir.
Cebrâîl’in dıhye sûretinde görünmesi hâdisesi, ayırt etme ilminin esrarengiz bir bilim olduğunu gösterir. Sahâbe dıhye görmeleri haktı ama hakîkat Cebrâîl’di. Allâh’ın bir kimseye ayırt etme kudreti vermesi mürşid-i kâmil noktasıdır. Efendi’nin kendi deneyiminden aktardığı kıssalar (Hac’da kaybolan ağabeyin rabıtayla bulunması, Şeyh Abdullâh Efendi’nin “ben neredeyim?” testi, berber İsâ aleyhisselâm hâdisesi) bu keşf gücünün somut örnekleridir.
Mesnevî’deki mağrur tüccar hikâyesi yakaza hâlindeki sûfînin sözünün Cenâb-ı Hak tarafından yerine getirildiğini gösterir. Bu yüzden velîlerden çekinmek, onları incitmemek, huzurlarında saygılı olmak zorunludur.
Şeyhin dervişine karşı “kıskançlığı” derviş’in gönlünde çatallık oluşmaması içindir. Allâh da kendi velîlerinin gözüne ikinci bir sûretin düşmesini istemez. Derviş yetişirken şeyhinden başka bir yere gönül verirse kör olur; ancak şeyh dervişi Allâh sevgisinde kemâle erdirdiğinde kendisini geri çeker.
Beşinci makamda derviş “gerçek ölüm” yaşar — kendisi öldüğünü seyreder, kabre konulur, sorgu meleklerini görür, cennete girer. Cennette Allâh ona hitap eder — ilk önce bir yönden, sonra bütün cihetlerden. Bu hitap çok kritik bir delîldir: Sûret değil, hitap Hakk’ın delilidir. “Olmadan oldum” diyenlerin ayağı burada kayar — görürler ama hitap yoktur.
Kadir gecesi’nde Efendi’nin 2002 haccında yaşadığı olay çok özel bir mânâ taşır. Sudeysi’nin Kadir sûresi’ni okuduğu geceye inanan tüm dergâh boşalır. Efendi’nin özgün tespiti ise şudur: “Kadir gecesinde Cenâb-ı Hak o güne kadar yaratılmış ne var ise hepsi de Beytullâh’ı tavâf ederler — farklı âlemlerin mahlukâtı, kendi peygamberleri, şehleri, kralları, padişahlarıyla.”
Sohbetin sonunda helva dağıtma, tevhîd çekme, hatim okuma gibi Anadolu İslâm geleneklerine “bidat” diyen selefî-vahhâbî zihniyeti ağır bir şekilde eleştirilir. Bu gelenekler halkın dinini ayakta tuttuğu yasaklı dönemlerin mirâsıdır. “Sen seksen altıda geleydin yanıma bir, o zamanlarda neredeydiniz?” Bursa’daki çarpık bir kabristân âdeti — meftâ gömülür gömülmez arabanın arkasından lahmacun-ayran çıkarma — aynı şekilde sert bir uyarıyla kınanır. Doğru olan cenâze evinde yemek pişirilmemesi, komşuların oraya yemek göndermesidir.
Kaynakça ve Başvuru Eserleri
- İbnü’l-Arabî (Fusûsü’l-Hikem ve el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye): “Bütün varlık âlemi hayal içinde hayaldir” (Fusûs sayfa 119, 104, 145). Hayal gözü ile cismânî göz ayrımı (Fütûhât 1. Cilt 303, 305). Şeyhin uyanıkken rüya gören kimsenin gördüklerini görmesi doktrini. “Sen atmadın, Ben attım” âyetinin hayâlin halkından Hakka gitmesi olarak yorumlanması.
- Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî: Mesnevî’den “Sen bu âlemi hayal üzerinde yürür gör” beyti (Mesnevî mukaddimesi). Mağrur tüccar ve “sen mi mütekebbir, bu mu mütekebbir?” hikâyesi.
- Prof. Henry Corbin (1903-1978): Fransız şarkiyatçısı, İbnü’l-Arabî araştırmacısı. “L’imagination créatrice dans le Soufisme d’Ibn ‘Arabî” (1958) — Arabî tasavvufunda yaratıcı muhayyele. Muhayyeleyi estetik yaratma değil, “idrâk organı” olarak tanımlar.
- Prof. Toshihiko İzutsu (1914-1993): Japon İslâm filozofu ve Arabî araştırmacısı. “Sufism and Taoism” ve “The Concept and Reality of Existence” eserlerinin yazarı. Efendi’nin referans verdiği Batı akademisyenlerinden.
- Hadîs-i Şerîf: “Ameller niyetlere göredir” (Buhârî, Bedü’l-Vahy 1). Cebrâîl aleyhisselâm’ın dıhye sûretinde gelmesi ve sahâbenin onu bedevî zannetmesi (Müslim, Îmân 1; Buhârî, Îmân 37). “Kulum bana nâfilelerle yaklaştıkça yaklaşır” hadîs-i kudsîsi.
- Nefs Meratibi: Emmâre (1), Levvâme (2), Mülhime (3), Mutmainne (4), Râdıye (5), Merdıyye (6), Kâmile (7). Klâsik tasavvufta nefsin yedi makâmı. Efendi beşinci makâmda “gerçek ölüm” yaşandığını, altıncı esmada peygamber mürebbîsinin geldiğini, yedinci makâmda Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in bizzât mürebbî olduğunu söyler.
- Kadir Gecesi (Leyle-i Kadr): Ramazân’ın son on gecesinin tek gecelerinde aranır. Kadir sûresi bu gecenin “bin aydan daha hayırlı” olduğunu belirtir. Efendi bu gecede “bütün âlemlerin mahlukâtının Beytullâh’ı tavâf ettiği” görüşünü paylaşır — ki bu klâsik sûfî menâkıb literatürünün nâdir bir izidir.
- Şeyh Abdullâh Efendi (Efendimiz’in Şeyhi): Efendi’nin müridliğinden geçtiği klâsik Halvetîye-Karabâşıyye kolu şeyhi. Hallerinde “ben neredeyim?” testi gibi somut keşf örnekleri anlatan Mustafa Özbağ Efendi’nin talebeliğinin iz düşümleridir.
- Bidat ve Vahhabî-Selefî Eleştirisi: Efendi’nin tekrar tekrar üzerine bastığı mevzu. Modern vahhabî-selefî hareketin Anadolu İslâm geleneğine “bidat” etiketi yapıştırmasına karşı — 28 Şubat döneminden beri dinin yasak olduğu yıllarda bu geleneklerin halkın dinini ayakta tuttuğunu vurgular.
- Türk İslâm Vefât Âdetleri: Helva dağıtma, Tevhîd çekme, yedi gün Yâsîn-Tebâreke okuma, cenâze evine yemek gönderme — bunların tamamı Anadolu-Türk Müslümânlığının klâsik âdetleridir ve İslâm-dışı bidat değil, dinin ayakta kalmasına hizmet eden yollardır.
- Rabıta ve Keşf: Klâsik tasavvufun temel kavramları. Rabıta “bir kimseye veya mekâna gönül bağlamak, kalp gözüyle onu görmek” demektir. Keşf ise perde açılması, gaybın bir kısmının görülmesidir. Efendi’nin “haccda kaybolan ağabey” hikâyesi rabıtanın somut bir tatbîkidir.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 2016 yılı Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisi, 34. ders. Ses kaydı ve hakikat emânetçiliği için ümmet-i Muhammed’in her ferdine mesûliyet yüklenmiştir. Allâh-u Teâlâ bu yolun üzerinde bulunanlara sıhhat ve sebât ihsân eylesin, âmîn.
Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri
Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi