Mustafa Özbağ Efendi’nin Karabaş-i Velî Tekkesi 2016 sohbet serisinin otuz beşinci dersi, İslâm felsefesinin en ağır mes’elesi olan “âlemin ezelîliği” ve “yaratılışın mâhiyeti” tartışmasına adanmış çok yoğun bir kelâm-tasavvuf dersidir. Sohbette ele alınan ana başlıklar: Allâh’ı bilmenin üç yolu (Kur’ân, Sünnet, keşf); Panteist-Deist-Teist ayrımı ve Türkiye’de deistlerin “Atatürk de deistti” tezi; Gazâlî ile İbn Rüşd’ün “âlemin ezelîliği” tartışması; Eş’arî kelâmcılar, Plato, Aristo, Fârâbî, İbn Sînâ, İbn Rüşd’ün görüşlerinin sistematik karşılaştırması; Efendi’nin “Elhamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn” âyetinden çıkardığı özgün “âlemlerin çoğulluğu” doktrini; Big Bang’in 14 milyar ışık yılı zaman biriminin Allâh’ın ilminin önünde “civata, fasafiso, dudakta kürdan bile kalındır” tesbîti; Allâh’ın “rûhundan ve nûrundan” bir şey yaratmış olması doktrini; heyûlâ ve cevher kavramları; “âmâda idi” hadîs-i şerîfinin tefsîri — âmânın Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in rûhâniyeti olarak yorumlanması; Tavâ’nın “rüyâmda kelebektim” kıssası ve reenkarnasyona karşı duruş; ve sohbetin sonunda “âşıkın ayrılık acısı” üzerine çok dokunaklı bir Sâlih’le konuşma.
Âlemlerin: Allâh’ı Bilmenin Üç Yolu: Kur’ân, Sünnet, Keşf
Sohbetin açılışında çok temel bir soru gelir: “En hayırlınız Kur’ân’ı öğrenen ve öğretendir buyuruyor Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem. Bundaki kasıt tam anlamıyla nedir?” Efendi bu soruyu üç düzeyde açıklar: “Kur’ân’ı sûreten okumak, mânâsını anlamak, ve yaşamak. Ama önemli olan muhakkak ki yaşamak. Mütefekkir olanlar vardır ama mütetecellî değildirler — yâni o konuda fikir sâhibidirler ama yaşamıyorlardır. Yaşamadıktan sonra bir anlamı yok.”
Efendi Allâh’ı bilmenin üç yolunu sıralar:
- Kur’ân ile: “Biz Allâh’ı Cenâb-ı Hakk’ın peygamberinin üzerinden indirmiş olduğu Kur’ân ile tanırız.”
- Sünnet ile: “Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin mübarek hadîsleri ile tanırız. Fikrî-lafzî hadîsler, fiilî hadîsler, ve kendi hâl ve yaşayışı olan hâdiseler.”
- Keşf yolu: “Keşf, bir kimsenin kalbine gelen ilhâm olarak nitelendirilir sûfîler tarafından. Bu ilhâm âyet ve hadîs süzgecinden geçer ise o keşf yolu sahîhtir. Eğer o keşf süzgecinden geçmez ise o meseleye farklı açıdan bakılır.”
Efendi Şeyhü’l-Ekber İbnü’l-Arabî’nin tezini aktarır: “Keşf ehli yeryüzünde eksik olmaz. Bütün inanışların içerisinde keş ehlinin sözleri ve davranışları olacağına ve bu sözlerin birbirlerinden saklı kalmayacağına dâir Arabî’nin görüşleri vardır. Arabî keşf ilmini Kur’ân ve Sünnet’in dışındaki bütün ilimlerden üstün tutar.”
Panteist, Deist, Teist: Türkiye’de Gizli Deizm
Efendi mevzuya giriş olarak yaratılış doktrinleri arasındaki ayrımları yapar. Panteistler “âlem Allâh tarafından yaratılmıştır ama aynı zamanda da âlem Allâh’tır” derler.
Deistler hakkında çok ilgi çekici bir analiz yapar: “Deistizm ülkemizde çok önemli bir yer tutar. Yer tutmasının sebebi şudur: Biz onları Müslümân görürüz ama onlar deisttirler. Deistler bütün kâinâtı Allâh’ın yarattığını, kitâbın Allâh tarafından gönderildiğine inanmazlar. Peygamberlerin peygamberliklerine inanırlar, peygamberi de deist olarak görürler. Peygamberden sonra deistliğin Hazret-i Ebû Bekir’e, Ömer’e, Osmân’a, Alî’ye geçtiğini, ondan sonra gizlendiğini, sonra zamanın pîrlerinin birer deist olduğunu söylerler.”
Efendi çok çarpıcı bir tespit yapar: “Türkiye’deki meşhûr deistler Hacı Bektâş-ı Velî’yi, Hacı Bayrâm-ı Velî’yi, Hazret-i Mevlânâ’yı birer deist olarak görürler. Tabii deistlerin en büyük bölümü Atatürk’ü de deist olarak söylerler: ‘Atatürk de deistti. O yüzden bir kısım Atatürkçüler “Araplar sizi, Mustafa’nız size; bizim Mustafa’mız bize” derler. Atatürk’ü kendilerince bir peygamberle — hattâ Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’le — eş görürler. Ve Atatürk’ün Nutku’nu da bu noktada kutsal kitap gibi görürler.'”
Efendi bu gizli deizmi Türkiye’deki çok özgün bir fenomen olarak tanımlar. Deistler İslâmî-Muhammedî bir söylem kullandıkları için herkes onları deist olarak değil, “Müslümân” olarak görür — ancak teknik olarak kendileri vahye, kitâba ve dînî hükümlere inanmazlar. Sadece Allâh’ın varlığını ve Peygamber’in ahlâkî üstünlüğünü kabûl ederler.
Gazâlî ve İbn Rüşd: Âlemin Ezelîliği Tartışması
Sohbetin ana kelâmî bölümü İmâm Gazâlî ile İbn Rüşd arasındaki meşhûr “âlemin ezelîliği” tartışmasıdır. Efendi önce felsefecilerin tarihsel arka plânını aktarır:
“Yunan ve İslâm filozoflarının öğretisini bilen Gazâlî, Aristo’ya (M.Ö. 384) dâir yazılan reddiyeleri — Yahyâ en-Nahvî’nin (490) ve Plato’nun (M.Ö. 427) — öğrenmiştir. Yahyâ en-Nahvî âlemin ezelîliği fikrine karşı çıkmış ve ‘sonluluklar delili’ ile sonsuzca art arda gelişin imkânsızlığını ortaya koymuştur.”
Gazâlî’nin temel tezi: “Allâh evreni özgür irâdesi ile yoktan ve sonradan yaratmıştır. Dolayısıyla âlem, hâdis ve mümkün varlıktır.” Yâni âlemin bir başlangıcı vardır, ezelî değildir.
Gazâlî’nin Sudûr Teorisine İtirâzı
Efendi Fârâbî ve İbn Sînâ’nın “sudûr” teorisini açıklar: “Yaratılışı sudûr teorisini çağrıştıran karmaşık bir yapı içinde anlatırlar. Bu sistem ‘birden ancak bir çıkar’ ve ‘madde eksikliği temsil eder’ şeklinde iki temele dayanır.” Gazâlî bu teoriyi reddeder: “Bu teoriler kabul edildiğinde Allâh’ın irâdesi içe sayılacak, yaratma Allâh için zorunlu görülmüş olacaktı. Bu durumda Fâil-i Muhtâr olan Allâh inancı ortadan kalkacaktı.”
İbn Rüşd’ün Cevâbı: Üç Varlık Çeşidi
Efendi İbn Rüşd’ün yaratma teorisini de sistematik olarak aktarır: “İbn Rüşd Gazâlî ile tartıştığı temel eseri Tutarsızlığın Tutarsızlığı (Tehâfütü’t-Tehâfüt) adlı eseridir. Rüşd’ün temel hareket noktası Aristo çizgisidir. Fârâbî ve İbn Sînâ’yı Aristo’yu yanlış aktardığı için eleştirirken, Kur’ân’ı yanlış yorumlayıp İslâm görüşünü savunduklarını zanneden kelâmcıları ve Gazâlî’yi de eleştirir.”
İbn Rüşd üç varlık çeşidinden bahseder:
- Hâdis varlıklar: “Öncesinde zaman olan — yâni bir başlangıcı ve bir zamanı olan.”
- Ezelî varlık: “Zamânın öncelemediği, ezelî — bu Allâh’tır ve tüm varlıkların nedenidir.”
- Üçüncü varlık: “Bir şey aracılığı ile meydana gelmemiş, kendinden önce zaman geçmemiş olan fakat bir şey sonucu meydana gelmiş varlıklar. Bu da âlemdir.”
Efendi İbn Rüşd’ün iki temel tezine katılır: “Yaratma tamâmen metafiziksel bir konudur. Halk içinde tartışılmamalıdır. Metafizik konulardaki yorumların kesin telakki edilmeyerek, ancak herhangi bir yorumun diğerinden daha tutarlı ve başarılı olduğu söylenmelidir.”
“Halk İçinde Tartışılmamalıdır” Tezine Efendi’nin İtirâzı
Efendi ise İbn Rüşd’ün “halk içinde tartışılmamalıdır” tezine kısmî bir itirâz getirir: “İlk sûfîler de bunların konuşulmasını uygun görmemişler. Ama benim sûfî hayâta adım attığımdan itibâren bunu ben cemâatin içerisinde konuşmayayım, anlatmayayım, burada söylemeyeyim diye böyle bir şerh düşümüm olmadı. Paldır küldür inanışım neyse ben bunu anlattım. Allâh bu konuda hatâ yaptıysam Allâh beni affetsin.”
Efendi bu duruşun arkasındaki felsefeyi açıklar: “Ben bütün insanların keşf pencerelerinin olduğuna inanırım. Siz en ilimsiz, câhil olarak gördüğünüz kimsenin dahî bir keşf penceresi vardır kendince. Bu fikrimi cemaatin arkadaşlarının arasında paylaşmaktan korkmuyorum, çekinmiyorum. Bu konuda eleştiriliyor muyum, evet. Taşlanıyor muyum, evet. Nâmusuma kadar laf söyleniyor mu, bunu şikâyet için söylemiyorum, evet. Onların câhilliklerinden.”
Efendi’nin en kritik prensibi şudur: “Bilene bildiğini söylemek farzdır. Bilene bildiğini biliyorsa bir kimse, onun bildiğini paylaşması farzdır — çünkü bu bilgi Allâh’ın bilgisidir, o kimsenin kendisinin değil. ‘İlim Çin’de de olsa gidip alınız’ — Müslümân’ın yitik malıdır; bunu saklayanlar zâlimlerdir. Allâh’ın ilmini saklayanlar, söylemeyenler, yaymayanlardan daha zâlim, daha kör, daha Firavun, daha Nemrûd hiçbir kimse yoktur.”
Efendi’nin Özgün Doktrini: “Âlemlerin Rabbi” — Çok Âlem Doktrini
Sohbetin felsefî zirvesi Efendi’nin Fâtiha sûresinin “Elhamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn” âyetinden çıkardığı çok özgün bir doktrindir:
“Kur’ân Fâtiha ile başlar. Fâtiha’nın birinci âyet-i kerîmesi: ‘Elhamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn.’ Âlemlerin Rabbi olan Allâh’a hamd ederiz. İlk önce biz bu âlemler lafzına bakacağız. Bu âlemin ezelîliği ile ebedîliğini konuşmamız lâzım.”
Efendi temel ilkeyi koyar: “Âlem ezelî midir? Bizim dînî inanışımıza göre âlem ezelî değildir. Yâni bir başlangıcı vardır. Eğer âlemi ezelî görürsek bu âlemin başlangıcı ile Allâh da başlangıç yapmış olur. Ama Allâh ezelîdir, başlangıcı yoktur. Bir şey yaratmıştır — o zaman yaratmış olduğu şeyin başlangıcı vardır.”
“14 Milyar Yıl? Dudakta Kürdan Bile Kalındır”
Efendi çağdaş astrofiziğin bulgularını ele alır: “Bugün astrofizikçiler yaşamış olduğumuz bu âlemin tarihini hesaplamaya çalışıyorlar. Yaklaşık 14 milyar yıl, ışık yılı olarak hesaplıyorlar. İnsan ömrü 100 sene — bu başlangıçtan bugüne kadar 14 milyar yılın içinde bir göz açıp kapayıncaya kadar.”
Efendi çok çarpıcı bir teşbîh yapar: “14 milyar yıllık bir âlemin ezelî ve ebedî bir ilâhın önünde çok affedersiniz fasafiso’dan başka bir şey değildir. Dudakta kürdan bile kalındır. 14 milyar yıllık ışık yıllık bir âlem, ezel ve ebed duygusunun, ezel ve ebed ilminin içerisinde bir saç tanesi kadar zaman birimidir — saç uzunluğu değil, kalınlık açısından.”
“Elhamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn: Bir Âlem mi, Çok Âlem mi?”
Efendi özgün bir tespit yapar: “O ‘âlemlerin Rabbidir.’ O âlemlerin Rabbi’yse, o zaman sadece bu âlemi konuşmak, onun yaratmasına sınır koymaktır. Âlemin Rabbi deseydik, âlemlerin demeyecektik — bir âlem var onun Rabbi diyecektik. Ama âlemlerin Rabbi — bir tâne âlem yok. Bir tâne değil ise birçok âlem var. Ne kadar âlem var? Sayısız.”
Efendi bu “çok âlem” doktrinini detaylandırır: “Benim kendi inanışım: Bu âlemin bir başlangıcı vardır. Bu âlemin ilk olmadığına, bizden önce de kim bilir sayısız âlemlerin yaratıldığına inanıyorum. Cenâb-ı Hak ezelî, bu mânâda yaratması da ezelî.”
Efendi çok önemli bir açıklama yapar: “Nasıl milyarlarca insân var ise, milyarlarca âlem de vardır. Bizden önce nasıl milyarlarca insân geçtiyse, bizden önce de milyarlarca âlem geçmiştir. Bu âlem 14 milyar yıl ise, bundan önceki âlemler de bilmem kaç milyar yıldır. Hatta o âlemler var mıdır? Vardır.”
Efendi bu öğretisinin sûfî literatüründe nâdir olduğunun farkındadır: “Öyle paralel evren falan meselesi değil bu, öyle düşünmeyin. O kuantumcular böyle bir paralel evren meselesi çıkardılar — o bu âlemin içerisinde paralel evren. Benim dediğim öyle bir şey değil. Bu âlemle beraber başka âlemler var mıdır? Evet. Bu âlemden sonra da âlemler var mıdır? Evet.”
“Rûhundan ve Nûrundan Yaratma” Doktrini
Efendi yaratmanın mâhiyeti konusunda çok özgün bir doktrin ortaya koyar. İbni Rüşd, Fârâbî, İbn Sînâ ve Gazâlî’nin tartışmasına yeni bir cevap getirir:
“Gazâlî’nin ‘yoktan yaratmak’ dediği şey: Yâni cisim olarak, madde olarak bir şeyden değil. Cisimsel, maddesel olarak, cevhersel olarak Allâh bir şeyden yaratmadı. Burada tekrar söyleyeceğim: Mâhiyetini bilemediğimiz rûhundan ve nûrundan yarattı.”
Efendi bu tezinin dayanağını gösterir: “Cenâb-ı Hak yaratma hadîs-i kudsîlerinde ‘rûhundan ve nûrundan’ der. O zaman yoktan değildir — rûhundan ve nûrundan bir şey yarattı. Rûhu ne mânâya gelir bilemedik, çözemedik daha. Nûru ne mânâya gelir bilemedik, çözemedik daha. Bilemeyişimiz, çözemeyişimiz onun ilâhlığının ispâtıdır.”
Efendi bu teze önemli bir delil ekler: “Âyet-i Kerîme’de ‘yerin de göğün de nûru Allâh’tır’ buyurulur (Nûr 35). Mâhiyetini bilemediğimiz bu âlemin Allâh’ın nûrunun içerisinde yüzdüğünü düşünürüm ben. Ve bu âlemin de rûhunun var olduğuna inanırım.”
Heyûlâ ve Cevher: Felsefî Kavramlar
Efendi felsefecilerin “ilk madde” (heyûlâ) kavramına değinir: “Plato’nun adını koymadığı ezelî madde, onun öğrencisi olan Aristo tarafından belirlenmiştir. Bu madde ‘HYL’ yâni heyûlâdır. Kindî: ‘Şekilsiz ilk madde, çeşitli şekilleri kabul eden pasif güç.’ İbn Sînâ: ‘Heyûlâ bileşiktir, cevherdir ve istidâttır.’ İbn Rüşd: ‘Her cisim oluşup bozulan ilk madde heyûlâ ve suretten meydana gelir.'”
Efendi bu görüşlerin hiçbirine katılmadığını söyler: “Hem İbn Sînâ da İbn Rüşd de ‘âlem ezelîdir’ diyorlar, bir de ‘heyûlâ kendinde bir şeydir’ diyorlar. Yani ‘hani ezelden vardı, nereden bir cisim oluştu?’ Bunların normâlde hiçbirine de katılmıyorum.”
Efendi kendi alternatif görüşünü önerir: “Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem diyor ki: ‘Allâh ilk aklı yarattı. Ona gel dedi, geldi. Git dedi, gitti.’ Ve dedi ki: ‘Allâh nezdinde senden daha hayırlı bir şey yaratmadım.’ Ben ‘rûhundan ve nûrundan’ diye nitelendirdiğim şey Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin rûhâniyeti olarak görüyorum.”
“Âmâda İdi” Hadîsi: Nûr-i Muhammedî Doktrini
Efendi sohbetin en özgün ve en cesûr tezini sunar: “Sahâbeler soruyorlar ya: ‘Yâ Resûlallâh, hiçbir şey yok iken Allâh neredeydi?’ Cevap: ‘Âmâda idi.’ Ben âmâyı bir vechesiyle Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın rûhâniyeti ve nûrâniyeti olarak görüyorum.”
Efendi bu tezin tehlikeli olduğunu kabûl eder: “Burası tehlikeli bir nokta, susuyorum.” Ancak dayanağı açıktır: “Âyet-i Kerîme vardı ya Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için: ‘Ben seni âlemlere rahmet olarak yarattım.'” Bu, klâsik “Hakîkat-i Muhammediyye” doktrininin Efendi’nin kendi diliyle bir ifâdesidir: İlk yaratılan şey Hazret-i Peygamber’in nûrâniyetidir.
Reenkarnasyon ve Tavâ’nın Kelebek Rüyâsı
Bir kardeş Çin filozofu Tavâ’nın (Zhuangzi) meşhûr “rüyâmda kelebektim, uyandım — ben kelebekken rüyâmda insân mı oldum, yoksa insânken rüyâmda kelebek mi oldum?” felsefî sorusunu sorar. Efendi bu soruyu önce reenkarnasyon meselesi ile karıştırılmaması için netleştirir:
“Reenkarnasyon — bir kimsenin rûhunun öldükten sonra başka bir şeyin üzerinde tecellî etmesi. Bu mânâdaki reenkarnasyona asla inanmıyorum. Bir kimsenin rûhunun at, eşek, kedi olarak geleceği veya daha mükemmel bir insân olarak geleceğine — buna inanmıyorum. Asla.”
Efendi daha ince bir tespite geçer: “Ama o insânın rûhâniyetinin veya o insânın başka bir âlemde, başka bir boyutta, başka bir şekilde tecellî edeceğine inanıyorum. Bu sûfîlerde görülen bir hâldir.”
Hayâl İçinde Hayâl Doktrininin Zirvesi
Efendi bu tezini çok sistematik bir şekilde açıklar: “Bu varlık komple hayaldir. Kendi inanışım mı? Evet. O hayâlin içerisinde bir hayâl de biz miyizdir? Evet. O hayâlin içerisinde hayâli var mıdır? Evet. O hayâl içerisindeki hayâlin, hayâline tepeden müdâhâle hayâl var mıdır? Muhteşemdir. İşte bu da keşfin zirve noktasıdır.”
Tavâ’nın kelebek rüyâsına cevâbı: “Bu alemde değil, yaşadığı bu âlemde değil — başka bir âlemde, başka bir boyutta kelebek olarak uçmuş olabilir mi? Evet. Ama o rüyânın mânâsı bu mu? Hayır. Bizce tevili farklı.”
Salih’le “Ayrılık Acısı” Diyaloğu
Sohbetin sonunda çok dokunaklı bir cevap verir. Bir kardeş “Şeyhsi ile ayrılık acısına nasıl dayanılır?” diye sorar. Efendi acıyı kendisi yaşamadığını itiraf ederek cemaatteki Salih’e yönelir:
“Bir ayrılık acısı çeken birisine sormak lâzım. Şemsinden ayrı düşen bir kimseye sormak lâzım. Biz nereden bileceğiz ayrılık acısını? Değil mi Salih? Sen hiç ayrılık acısı çektin mi?”
“‘Çektim efendim.’ ‘Çektin? Maşallâh öylesine sevdin demek ha. E ne oldu, geçti mi acı? Daha duruyor mu acı içinde?’ ‘Hiç.’ ‘Hiç mi geçmiyor? Duruyor desene orada. Vay be. An ve an — gün ve gün değil mi? Askıdaki et gibi değil mi? Koksa kokmuyor değil mi? Bir müddet sonra kokusu çıkar askıda olan her şeyin vardır.”
Bu dokunaklı diyalog sûfî gelenekteki “ayrılık acısı” mevzûunun ne kadar incelikli olduğunu gösterir. Gerçek âşıkın ayrılığı zamanla kaybolmaz, askıdaki et gibi kokusu çıkabilir ama kendisi var olur. “Hiç” cevâbı — yâni hiç geçmediği — gerçek aşkın en sâhih ölçüsüdür.
Sohbetin Özeti
Mustafa Özbağ Efendi’nin bu sohbeti İslâm felsefesinin en ağır ve en cesur tartışmalarından biri olan “yaratılış ve âlemin ezelîliği” konusunda çok özgün bir tasavvufî katkıdır. Allâh’ı bilmenin üç yolu (Kur’ân, Sünnet, keşf) belirlenip, İbnü’l-Arabî’nin “keşf ehli eksik olmaz” tezine bağlı kalınır.
Panteist-Deist-Teist ayrımı yapılır ve Türkiye’deki “gizli deizm” fenomeni — yani dışarıdan Müslüman görünen ama vahye/kitâba inanmayıp sadece Allâh’ın varlığını kabûl edenler — çarpıcı bir şekilde teşhis edilir. Bu deistlerin Hacı Bektâş, Hacı Bayrâm, Mevlânâ ve Atatürk’ü kendi kategorilerine katma çabaları eleştirilir.
Gazâlî ile İbn Rüşd arasındaki meşhûr “âlemin ezelîliği” tartışması sistematik olarak aktarılır. Gazâlî “Allâh özgür irâdesiyle yoktan ve sonradan yarattı” derken, İbn Rüşd “âlem zaman yönünden ezelîdir” teziyle üç varlık çeşidi ortaya koyar. Efendi Gazâlî’nin “sonradan yaratılma” tezine katılır ama İbn Rüşd’ün “halk içinde tartışılmamalıdır” prensibine kısmî bir itirâz getirir: “Bilene bildiğini söylemek farzdır — Allâh’ın ilmini saklayanlar Firavun’dan daha zâlimdir.”
Efendi’nin en özgün katkısı Fâtiha sûresinin “Elhamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn” âyetinden çıkardığı “çok âlem” doktrinidir. Âlemlerin çoğul olduğu, 14 milyar ışık yıllık bu âlemin Allâh’ın ilminin önünde “fasafiso, dudakta kürdan bile kalın” olduğu, bizden önce milyarlarca âlem geçtiği ve bizim âlemimizle eş zamanlı başka âlemlerin olduğu söylenir. Bu, kuantum fiziğindeki “paralel evrenler” kavramı değildir; klâsik sûfî kozmolojisinde nâdir ama muazzam bir açılımdır.
Yaratmanın mâhiyeti konusunda Efendi “rûhundan ve nûrundan yarattı” doktrinini ortaya koyar. Cenâb-ı Hak bir maddeden veya cevherden değil, mâhiyetini bilemediğimiz rûhundan ve nûrundan bir şey yaratmıştır. Bu ilk yaratılan “bir şey”, Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in rûhâniyeti-nûrâniyeti olarak yorumlanır. Sahâbenin “hiçbir şey yok iken Allâh neredeydi?” sorusuna Hazret-i Peygamber’in verdiği “âmâda idi” cevâbı da Efendi tarafından “Nûr-i Muhammedî” olarak yorumlanır — bu klâsik “Hakîkat-i Muhammediyye” doktrininin Efendi’nin kendi diliyle bir ifâdesidir.
Tavâ’nın (Zhuangzi) kelebek rüyâsına dâir reenkarnasyon meselesi de açıklığa kavuşturulur. Efendi klâsik reenkarnasyona inanmaz — rûh at/eşek/kedi olmaz. Ama bir kimsenin rûhâniyetinin başka âlemlerde, başka boyutlarda farklı şekilde tecellî edebileceğine inanır. Bu yine “çok âlem” doktrininin bir tezâhürüdür.
Sohbetin sonundaki Salih’le “ayrılık acısı” diyaloğu sûfî gelenekteki bu derin mevzuuyu somut bir şekilde gösterir: Gerçek âşıkın ayrılık acısı zamanla geçmez, askıdaki et gibi “hiç” cevâbı aşkın sâhihliğinin en büyük ölçüsüdür.
Kaynakça ve Başvuru Eserleri
- Kur’ân-ı Kerîm: “Elhamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn” (Fâtiha 1). “Ben insânları ve cinnî cinsîni ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım” (Zâriyât 56). “Allâh göklerin ve yerin nûrudur” (Nûr 35). “Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ 107).
- Hadîs-i Kudsî: “Ben bilinmez bir hazîneydim, bilinmekliği istedim ve mahlukâtı yarattım” — “Küntü kenzen mahfiyyen” hadîsi. Sahîh olup olmadığı tartışmalıdır ama İmâm Aliyyü’l-Kârî dahî mânâsının sahîh olduğunu kabûl etmiştir. “Allâh ilk aklı yarattı” hadîsi. “Âmâda idi” hadîsi — “Hiçbir şey yok iken Rabbimiz neredeydi?” sorusuna verilen cevap.
- İmâm Gazâlî (ö. 1111): “Tehâfütü’l-Felâsife” (Filozofların Tutarsızlığı). “Allâh evreni özgür irâdesiyle yoktan ve sonradan yaratmıştır” tezi. Fârâbî ve İbn Sînâ’nın sudûr teorisinin eleştirisi.
- İbn Rüşd (ö. 1198): “Tehâfütü’t-Tehâfüt” (Tutarsızlığın Tutarsızlığı) — Gazâlî’ye cevap olarak yazılmış. Üç varlık çeşidi doktrini. Aristo’yu savunurken Fârâbî ve İbn Sînâ’yı eleştirir.
- Fârâbî (ö. 950) ve İbn Sînâ (ö. 1037): Sudûr teorisi. “Birden ancak bir çıkar” ilkesi. Heyûlâ ve suret felsefesi. Âlemin zaman yönünden ezelî olduğu ama zât yönünden mümkün olduğu tezi.
- Plato (M.Ö. 427) ve Aristo (M.Ö. 384): Plato’nun “tanrının âlemi ezelî bir maddeden yaratmış olması” tezi. Aristo’nun “âlem maddesiyle-sûretiyle-zamanıyla ezelîdir” tezi. Heyûlâ kavramının kökeni.
- Yahyâ en-Nahvî (Philoponos, M.S. 490): Hristiyan yeni-plâtoncu filozof. Aristo’nun “âlemin ezelîliği” tezine karşı “sonluluklar delili” ile sonsuzca art arda gelişin imkânsızlığını ortaya koyan reddiye yazmıştır.
- Eşarî Kelâmcılar: Aristo’nun “dünyânın ezelîliği” iddiâsını reddeder. Allâh’ın fâil-i muhtâr olduğunu savunur. Efendi Eş’arî tezine yakın bir duruş sergiler.
- İbnü’l-Arabî (1165-1240): “Âlem Hakk’ın rüyâsıdır” tezi. Fütûhât-ı Mekkiyye’nin 3. Cildi 198 civarı — keşf ehli üzerine. “Bütün dinler, mezhepler, mektepler hakkında umûmlu bir fikirleri vardır” tezi.
- He Sarıoğlu: “İbn-i Rüşt Felsefesi” eserinin yazarı. Efendi tarafından alıntılanan Türkiye’deki çağdaş İbn Rüşd araştırmacısı.
- Şeyh Ali Düzgün, Eren Erdem, Koplesto, Karl Jaspers, Paul Davies, Richard Swinburne: Efendi’nin alıntı yaptığı çağdaş filozof-araştırmacılar. Nesefî ve İslâm filozoflarının Allâh-âlem ilişkisi üzerine.
- Tavâ (Zhuangzi, M.Ö. 369-286): Çin Taoist filozofu. Meşhûr “kelebek rüyâsı”: “Rüyâmda kelebektim — uyandım. Ben kelebekken rüyâmda insân mı oldum, yoksa insânken rüyâmda kelebek mi oldum?” Metafizik idrâkin en temel sorularından birini sorar.
- Hakîkat-i Muhammediyye Doktrini: Klâsik sûfî kozmolojisinde ilk yaratılanın “Nûr-i Muhammedî” olduğu tezi. Abdülkerîm Cîlî, İbnü’l-Arabî, Sadreddîn Konevî gibi büyük sûfîlerin işlediği mevzu. Efendi’nin “âmâda idi” hadîsini Hazret-i Peygamber’in rûhâniyeti-nûrâniyeti olarak yorumlaması bu doktrinin kendi diliyle ifâdesidir.
- Muhammed İkbâl — Cavidnâme: Efendi’nin alıntı yaptığı “Rûmî’yi takip ediniz — o nereye giderse siz de gidiniz. Ve bir müddet başkalarını terk ediniz” tavsiyesi.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 2016 yılı Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisi, 35. ders. Ses kaydı ve hakikat emânetçiliği için ümmet-i Muhammed’in her ferdine mesûliyet yüklenmiştir. Allâh-u Teâlâ bu yolun üzerinde bulunanlara sıhhat ve sebât ihsân eylesin, âmîn.
Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri
Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi