Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisinin 36. oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; çocuk terbiyesinin Kur’ân ve Sünnet ekseninde nasıl yapılandırılması gerektiğini, “en hayırlınız Kur’ân’ı öğrenen ve öğretendir” hadis-i şerifinin 28 Şubat sonrasında ihmâl edilişini, dinî eğitim boşluğunun oluşturduğu kayıp nesli, şah damarından daha yakın olan Rabb’in huzûrunda kendini Ebû Cehil gibi uzak farz etmenin felâketini, gusül abdestinin farzlarını, Mesnevî-i Şerîf’ten 569. beyit üzerinden vezîrin müritlere “duygusuz kalın” çağrısını, aşağılık duygusu ile mânâ duygusunun farkını, can kulağı ile baş kulağının ayrımını, harama bakan gözün nasıl perdelendiğini, “kırk gün sabah namazını cemaatle kılan kimseye iki beraat verilir” hadisini, otobüs yolculuğundaki sakallı genç hikâyesini, Ahmet Duran abinin mürşidini methetme kıssasını, İsâ aleyhisselâmın suyun üzerinde yürüyüp havarîleri kurtardığı mu’cizesinden hareketle can İsâ’sının mânâ denizinde yürüyüşünü ve günümüzde Müslümanlar arasına yerleştirilen eleştirme kültürünün nasıl günâh-ı kebâir olduğunu tafsîlâtlı bir şekilde açıklamaktadır.
Eleştirme: Çocuk Terbiyesi ve “En Hayırlınız Kur’ân’ı Öğrenen ve Öğretendir” Hadisi
Mustafa Özbağ Efendi sohbetin başlangıcında çocuk terbiyesinin Kur’ân ve Sünnet ekseninde nasıl yapılandırılması gerektiğini hatırlatarak söze başlamıştır. Efendi hazretleri “Hayrukum men teallemel Kur’âne ve allemehu” (sizin en hayırlınız Kur’ân’ı öğrenen ve öğretendir) hadis-i şerifini zikretmiş; bu nebevî buyruğun, bir Müslümanın hayâtında ulaşabileceği en yüksek hayrın ölçütü olduğunu vurgulamıştır. Çocuğuna Kur’ân öğretmek isteyen bir ebeveyn, kendisi de Kur’ân-ı Kerîm’i öğrenmek ve öğretmek zorundadır; yoksa sadece çocuğa yüklenen bir mesele olmayıp ailenin tamamını kuşatan bir sorumluluk söz konusudur. Bu hadis-i şerif aynı zamanda ümmete verilmiş bir vazîfeyi de ifâde etmektedir: Kur’ân’ın hıfzı, tedrîsi ve ondan alınan mânânın hayata geçirilmesi bir topluluk farzı hükmündedir.
Efendi hazretleri bu noktada 28 Şubat süreci ve sonrasında yaşanan dinî eğitim ihmâlini misâl olarak getirmiştir. 28 Şubat kararları, Kur’ân kurslarına ve imâm-hatip okullarına getirilen kısıtlamalarla büyük bir nesli dinî eğitimsiz bırakmıştır. O dönemde “sekiz yaş sınırı” konarak küçük yaşta çocuğun Kur’ân öğrenmesinin önüne geçilmiş; böylece tam olması gereken çağda hıfza ve ilme başlaması engellenen bir nesil kaybedilmiştir. Efendi bu durumu, “kayıp nesil” olarak tanımlamakta ve bu neslin şu anda yaşadığı kimlik bunalımının, ahlâkî çözülüşün ve dinî bilgi eksikliğinin kökeninde bu eğitim ihmâlinin yattığını ifâde etmektedir. 28 Şubat’ın açtığı yaranın kapanması, yeni neslin doğrudan Kur’ân ve Sünnet’le buluşturulması ile mümkündür.
Efendi hazretleri, Ehl-i Beyt’e olan sevgi ve bağlılığın bir Müslümanın îmânının alâmet-i fârikası olduğunu da bu minvalde hatırlatmıştır. Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’in soyundan gelen Ehl-i Beyt’in, Kur’ân’dan sonra ümmete emânet edilen ikinci büyük emânet olduğu “Sekaleyn hadisi”nde beyân edilmiştir: “Size iki şey bırakıyorum: Biri Allâh’ın kitâbı, diğeri Ehl-i Beyt’im. Bu ikisine sımsıkı sarıldığınız müddetçe sapmazsınız.” Dolayısıyla Kur’ân’ı öğrenip öğretmek, hemen ardından Ehl-i Beyt’in yolunu takîb etmekle tamamlanmaktadır.
Hadis-i Şerîf’ten Çıkan Ameli Neticeler
- Her Müslüman evinde en az bir kişinin hâfız-ı Kur’ân olması için çaba sarf edilmelidir
- Çocuğa Kur’ân öğretmeden önce ebeveynin kendisi Kur’ân tilâvetini güzelleştirmelidir
- Kur’ân kursları ve imâm-hatip okulları desteklenmeli, bu müesseselere karşı yapılan saldırılara karşı ümmet uyanık olmalıdır
- Ehl-i Beyt muhabbeti, Kur’ân muhabbetiyle beraber yürütülmelidir — Sekaleyn hadisi bu iki emâneti birlikte zikretmektedir
- Kur’ân öğrenmenin yaş sınırı yoktur; küçük yaşta başlamak en bereketlisidir ama büyük yaşta da terk edilmemelidir
Allâh’ın Şah Damarından Daha Yakın Olması ve Ebû Cehil Tavrı
Sohbetin ikinci ana teması, Cenâb-ı Hakk’ın kulunun şah damarından daha yakın olması hakîkatidir. Efendi hazretleri “Ve nahnu akrabu ileyhi min hablil-verîd” (Biz ona şah damarından daha yakınız — Kâf sûresi 16. âyet) kavl-i celîlinin tefsîrini yapmış; bu âyetin sadece bir teşbîh olmadığını, gerçekten Cenâb-ı Hakk’ın kuluna kulun kendisine olan yakınlığından bile daha yakın olduğunu beyân etmiştir. Ancak insan kendi gaflet perdesi dolayısıyla bu yakınlığı fark edemez hâle gelmekte ve kendini O’ndan uzak farz etmektedir.
Efendi hazretleri bu noktada Ebû Cehil ile paralellik kurmuştur. Ebû Cehil, Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’in amcası-oğlu olarak O’na en yakın bulunanlardan biriydi; aynı soydan gelmekte, aynı şehirde yaşamakta, aynı mahallede bulunmaktaydı. Ama bu zâhirî yakınlığa rağmen Ebû Cehil, Peygamber Efendimiz’i tanıyamamış ve O’na düşman olmuştur. Ebû Cehil’in hâli, zâhiren yakın ama bâtınen uzak olmanın en çarpıcı misâlidir. Günümüz insanı da Allâh’a şah damarından daha yakın olduğu hâlde, gaflet, mâsiyet ve dünyâ sevgisi sebebiyle kendini Allâh’tan uzak farz etmektedir. İşte bu, Ebû Cehil tavrıdır. Efendi hazretleri “Senin içinde Ebû Cehil var, onu öldür” tasavvufî hakîkatine bu şekilde atıf yapmıştır.
Bu yakınlığı idrâk etmek, kulun huzûr-ı ilâhîde dâimâ bulunduğu şuurunu kazanmasına bağlıdır. Bu şuur, “ihsân” mertebesidir ki Cibrîl hadîsinde şöyle târîf edilmiştir: “el-İhsânu en ta’budallâhe keenneke terâhu fein lem tekun terâhu feinnehû yerâk” (İhsân, Allâh’ı görüyor gibi ibâdet etmendir; sen O’nu görmesen de O seni görmektedir). Efendi hazretleri, bu mertebeye ulaşmanın yolunun zikrullâha devâm, sünnete ittiba ve nefs muhâsebesi olduğunu ifâde etmiştir.
Gusül Abdestinin Farzları ve Namazdaki Vücûd Âdâbı
Efendi hazretleri sohbetin bir bölümünde fıkhî bir meseleyi — gusül abdestinin farzlarını — kısaca zikretmiştir. Gusül abdesti, cenâbetlik, hayız ve nifas gibi hallerden temizlenmek için yapılan, Kur’ân-ı Kerîm’in “Ve in küntüm cünüben fettahherû” (Mâide 6) âyetiyle farz kılınmış bir ibâdettir. Hanefî mezhebine göre guslün üç farzı vardır: (1) Ağza su verip çalkalamak, (2) Burna su çekip temizlemek, (3) Bütün bedeni yıkamak — iğne ucu kadar dahi kuru yer kalmamak üzere. Bu üç farz yerine getirilmediği takdirde gusül sahîh olmaz ve o hâldeki bir Müslümanın kıldığı namaz ve yaptığı ibâdet de kabûl edilmez.
Aynı zamanda Efendi hazretleri, namazdaki secde âdâbına da temâs etmiştir. Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, Ebû Zer radıyallâhu anh’e “Seni üç şeyden men ediyorum: Horoz gibi yeri gagalamaktan, köpek gibi çömelmekten ve tilki gibi dirseklerini yere sermekten” buyurmuştur. Bu hadis-i şerifin fıkhî neticesi: Secdenin tamâmı için yedi âzânın yere değmesi gerekir — alın, burun, iki el, iki diz ve iki ayak parmakları. Bu yedi âzâdan biri dahi yerine değmezse secde eksik kalır. Erkekler için ayrıca dirseklerin yere değmemesi, kolların havada, gövdeden uzak tutulması sünnettir. Kadınlar içinse tevâzu’ ve setr-i avret gereği kollar bedene yakın tutulur.
- Gusül abdestinin farzları: ağza su vermek, burna su vermek, tüm bedeni yıkamak (Hanefî mezhebi)
- Secdenin farzı: yedi âzâ (alın, burun, iki el, iki diz, iki ayak parmakları) yere değmelidir
- Alın yere değdiği hâlde burun değmezse secde eksik kalır — Hanefî mezhebi bu hususta kat’îdir
- Erkek dirseklerini yere sermez; tilki gibi yatma yasağı nebevî bir edeptir
- Horoz gibi gagalama yasağı: rükû ve secdelerde tumaninet (sükûnet) şarttır
Mesnevî-i Şerîf 569. Beyit: Vezîrin Müritlere “Duygusuz Kalın” Çağrısı
Efendi hazretleri sohbetin kalbinde, Mesnevî-i Şerîf’ten 569. beyit civârındaki bir kıssayı şerh etmiştir. Mesnevî’nin ilk cildinde anlatılan “Vezîr kıssası” — ki bu vezîr aslında Hz. Îsâ’nın dinine kasd eden bir münâfıkı temsîl eder — yerine, Efendi hazretleri beyitteki mânâyı tasavvufî mürşid-mürid münâsebetine tatbîk etmiştir. Vezîrin müritlerine “duygusuz kalın” demesinin mânâsı nedir? Burada “duygusuz” kelimesi zâhirî mânâsıyla hissiz ve taş gibi olmak değil; “aşağılık duygusundan, nefsânî duygudan, beşerî histen sıyrılmak” anlamındadır. Sâlik, mânâ duygusuna erişebilmek için önce şu beş duyuya bağlı aşağılık duygusundan geçmelidir.
Efendi hazretleri burada aşağılık duygu ile mânâ duygusu arasındaki farkı açıklamıştır. Aşağılık duygu: dünyâya, cesede, cesmâniyete, beş duyuya bağlı olan; gözün gördüğü, kulağın duyduğu, elin tuttuğu şeylerden çıkan his. Mânâ duygusu: can ile hissedilen, ruh ile algılanan, basîret-i kalbiye ile kavranan his. Bir sâlikin mânâ duygusuna erişebilmesi için önce aşağılık duyguyu — yâni nefs-i emmâreye bağlı histen ibâret duyguyu — bırakması, ondan kurtulması lâzımdır. Vezîrin “duygusuz kalın” çağrısı aslında “aşağılık duygudan sıyrılın, mânâ duygusuna erişin” çağrısıdır. Bu çağrı, tasavvuf yolunun ana mihverlerinden biridir.
Aynı yerde Efendi hazretleri can kulağı ile baş kulağı ayrımını da açıklamıştır. Baş kulağı: gündelik hâl içinde seslerin duyulduğu organ. Bu kulak dünyâya, beşerî konuşmalara, nefsânî seslere açıktır. Can kulağı: kalbin kulağı, rûhun işitme organı — ki bu kulak Kur’ân’ın mânâsını, zikrullâhın ledünnî sesini, Rabbânî hitâbı işitir. Sâlik, mürşidin nasîhatini baş kulağıyla değil can kulağıyla dinlemelidir; aksi takdirde nasîhat zâhiren işitilir ama kalbe işlemez. “Kulakları vardır işitmezler” (A’râf 179) âyetinin mânâsı burada tecellî eder: baş kulağıyla işitilen, can kulağıyla kavranmazsa insan hakîkatte işitmemiş sayılır.
Aşağılık Duygu — Mânâ Duygusu Mukâyesesi
- Aşağılık duygu beş duyuya bağlıdır; mânâ duygusu kalbin basîretiyle işler
- Aşağılık duygu mecâza (sûrete) bakar; mânâ duygusu hakîkate (mânâya) bakar
- Aşağılık duygu cesede bağlıdır; mânâ duygusu rûha bağlıdır
- Aşağılık duygu dünyâ ile sarhoş olur; mânâ duygusu mânâ denizinde yüzer
- Sâlik evvelâ aşağılık duygudan kurtulmadan mânâ duygusuna erişemez
Harama Bakan Gözün Perdelenmesi ve Kırk Gün Sabah Namazı Hadîsi
Efendi hazretleri, göz edebine dâir çarpıcı bir tasavvufî ders vermiştir. “Haram bakışa meylettikçe, ondan başka şey görememeye doğru ilerlersin” hakîkatini zikrederek, gözün harama ısrarla baktıkça helâle karşı körleştiğini ifâde etmiştir. Bu, tasavvufî bir kânundur: Göz nereye sürekli bakarsa o taraf kalbi teshîr eder ve diğer taraf görünmez olur. Harama bakan göz, zamanla helâli göremez; dünyâya bakan göz, âhireti göremez; mecâza bakan göz, hakîkati göremez. Gözün perdelenmesi, adamın iç âleminin karanlıklaşmasıyla eşdeğerdir.
Bu noktada Efendi hazretleri meşhûr bir hadis-i şerifi zikretmiştir: “Kırk gün sabah namazını cemaatle kılan kimseye iki beraat verilir: Biri cehennem ateşinden beraat, diğeri münâfıklıktan beraat.” Bu hadîs, Tirmizî ve Ahmed b. Hanbel’in rivâyet ettiği sahîh hadislerdendir. Sabah namazını cemaatle kılmak, sâlik için manevî terakkînin en büyük sermâyelerinden biridir. Zîra sabah vakti insanın nefsine en ağır gelen zamandır; o vakitte yataktan kalkıp câmiye gitmek, nefsin bir parçasını öldürmek demektir. Bu fedâkârlığın karşılığı olarak Cenâb-ı Hak kulunu cehennem ateşinden ve nifâk sıfatından berî kılar.
Efendi hazretleri, bu hadîsi zikrederken günümüzde sabah namazını kılmakta dahi zorlanan Müslümanlara uyarı yapmış; “Sen sabahlara kadar uyuyorsun, horul horul. Bin tâne tevhîd çekmeden yatmayayım demiyorsun. Beş bin tevhîd çekmeden yatmayayım demiyorsun. O kadar Twitter’da işin çok, Facebook’ta işin çok, orada burada işin çok” şeklinde günümüz insanının zikrullâhı terk edip sosyal medyada ömür tükettiğine dikkat çekmiştir. Dînin emrini bırakıp iki tweet atmakla vatan kurtaracağını zanneden gafletin tehlikesine vurgu yapmıştır.
İsâ Aleyhisselâm ve Havarîlerin Denizde Kurtulması Kıssası
Efendi hazretleri mânâ denizi kavramını açıklamak için İsâ aleyhisselâmın mu’cizesini anlatmıştır. Kıssa şöyledir: Havariler Taberiye gölünde balık tutarken ânîden büyük bir fırtına çıkar. Dalgalar kayığı sarsmaya başlar, havariler ne yapacaklarını şaşırırlar ve “Yâ Rabbi! Ey İsâ’nın Rabbi! Bizi koru, bizi kurtar!” diyerek yalvarırlar. O esnâda İsâ aleyhisselâm, suyun üzerinde koşarak onlara yaklaşır, eliyle kayığı tutar ve gölün kenarına çeker. Havariler şaşkınlık içinde bakarlar ki İsâ aleyhisselâmın ayağında bir damla ıslaklık dahi yoktur.
Efendi hazretleri bu mu’cizenin tasavvufî yorumunu yapmıştır: “Can İsâ’sı suya ayağını basar ama ıslanmaz.” Yâni sâlikin rûhânî tarafı — can İsâ’sı — mânâ denizinde yürüyebilir, ama bu deniz onun rûhuna bir zarar veremez. Kuru beden karada yürüyebilir; ama can, denizin tâ göbeğini bile ayak basarak geçer. Sâlik bu bedene bağlı kaldığı müddetçe sadece dünyâda dolaşabilir; ama bu bedenden kurtulabilirse mânâdan mânâya, perdeden perdeye, hayretten hayrete geçer. Bu, tasavvuf yolunun özüdür: cesmâniyetten rûhâniyete, kesretten vahdete, mecâzdan hakîkate yükselme.
Efendi hazretleri bu yorumla sâlikleri, bu gördükleri dünyâdan kurtulup “ona döndürmeyeceksiniz” hitâbını duymaya çağırmaktadır. Duygu kuruluğu (aşağılık duygu, nefsânî his) karayı görmüştür çünkü karadan doğmuştur — yâni toprak kökenlidir. Ama can İsâ’sı denize ayak basar. Sâlik ömrünü kara tarafından geçiremez; öyle geçirirse “âb-ı hayâtı” (ebedî hayâtın suyunu) nereden bulacaktır? Âb-ı hayât, ölümsüzlük iksiridir; “ölmeden önce ölmek” sûretiyle bu dünyâda iken yakalanır. Son nefeste herkesin gözünden perde kalkar, o zaman herkes gideceği yeri görür; ama o zaman görmek artık bir fayda vermez. Sâlik, bu perdeyi son nefesten önce kaldırmalı ve cennetin kokusunu şimdi almalıdır.
Nevşehir Yolculuğu: Otobüsteki Sakallı Genç Hikâyesi
Efendi hazretleri sohbetin ortasında bir hâtırasını nakletmiştir. Bir seyahatte otobüsle Nevşehir’e gitmek üzere yola çıkmış. Koltuğa oturduğunda yanındaki genç, sakallı bir delikanlıdır. Efendi hazretleri genç ile sohbete başlamış; genç, “biz hazreti peygamberle kafayı bozmuşuz” şeklinde îronik bir ifâde kullanmıştır. Efendi hazretleri de “He biz ondan bozduk kafayı” diyerek cevap vermiş. Genç bu cevap karşısında durmuş, bir süre düşünmüş ve “Doğru söylüyorsun” demiştir. Efendi, gence “Biz kafayı onunla bozduk. Bizim yolumuz o. Bizim yolumuz Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz. Sen bozma kafanı onunla” diyerek dua etmiştir.
Bu hâdise, tasavvuf yolunun bir büyüğünün, yolda karşılaştığı bir gence Peygamber Efendimiz’in muhabbetini nasıl naklettiğinin güzel bir misâlidir. Efendi hazretleri bu kıssayla iki şey anlatmıştır: (1) Bir Müslüman Peygamber Efendimiz’e olan muhabbetini açıkça söylemelidir; utanıp çekinmek yoktur. (2) Bu muhabbet zâhiren ifrât gibi görünse de — “kafayı bozmak” gibi — aslında îmânın kemâlinin alâmetidir. Zîra “Hiçbiriniz, beni babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe îmân etmiş olmaz” hadis-i şerifi bunun temelidir.
Ahmet Duran Abi ve Mürşidi Methetme Kıssası
Efendi hazretleri ayrıca Ahmet Duran Abi isminde bir dervişin hikâyesini nakletmiştir. Ahmet Duran Abi, mürşidi Şeyh Efendi’yi (muhtemelen Sâmi Efendi veyâ başka bir mürşid) çok meth eden bir derviştir. Sohbet esnasında şöyle der: “Benim şeyhim bir tanedir.” Bu ifâde bazıları tarafından “şeyhini ilahlaştırıyor” şeklinde yanlış anlaşılır ve Şeyh Efendi’ye şikâyet edilir. Şeyh Efendi, Ahmet Duran Abi’yi çağırır ve “Ahmet Duran, neden öyle dedin yavrum?” diye sorar. Ahmet Duran Abi cevap vermek ister ama Efendi hazretleri içinden “Duran Abi sus, susmakta bir edep vardır” diye duâ eder.
Sonunda Ahmet Duran Abi kendini savunmak yerine susmayı seçer ve işin içinden çıkar. Efendi hazretleri bu kıssadan iki ders çıkarmıştır: (1) Sevdiğini methetmek sevmenin tabîî bir neticesidir — “Bir kimse sevdiğinin gözünü anlatsa bin bir gün yetmez; bir kimse sevdiğinin bir şeyini anlatsa bin bir gün bitiremez. Seven için sevdiğini anlatmanın sonu yoktur.” (2) Sevmeyen kimse ise dinlemekten bile usanır, sevenin övgüsünü “ilahlaştırma” olarak yorumlar. Bu, sevgiyi bilmemekten kaynaklanan bir hastalıktır. Gerçek derviş, mürşidini methederken ona bir tanrısallık yüklemez; sadece Resûlullâh Efendimiz’in vârisi, yol gösterici bir âlim olarak onu tanıtmaktadır. Bunu yanlış anlayan zâhirî bakışlı kimseler, sevgi dilini anlayamadıkları için işi hep eleştiriye çekerler.
Eleştirme Kültürünün Haramlığı ve Dükkâna Gelen Hanımın Hikâyesi
Sohbetin son bölümünde Efendi hazretleri, günümüzde Müslümanlar arasına sokulan eleştirme kültürünü sert bir dille eleştirmiştir. “Bir Müslümanın bir Müslümanın yüzüne karşı eleştirmesi dahi haram. Günah-ı kebâir. Eleştiremezsiniz.” Bu hüküm, zâhiren ağır görünebilir ama Kur’ân ve Sünnet’in getirdiği edebin neticesidir. Zîra Kur’ân’da “Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın; olur ki onlar (alaya alınanlar) kendilerinden daha hayırlıdırlar” (Hucurât 11) âyetiyle alay ve istihzâ yasaklanmıştır. Eleştirme de çoğu zaman bu yasakların altına girer.
Efendi hazretleri dini bir konuda tartışmak ile fikir alışverişinde bulunmak arasında bir fark gözetmiştir. Fikir alışverişi uygundur: Mesela bir kimse “Hanefî mezhebinde böyle geçiyor, ben bunu yapmakta zorlanıyorum, Şâfi’î mezhebinde şöyle geçiyor, hadîs-i şerifte şu rivâyet var” diyerek ilim muâmelesi içinde konuşabilir. Bu, “münâzara-i ilmiye”dir ve makbuldür. Ama tartışmak — özellikle yüksek sesle, kalp kırarak, karşı tarafı küçümseyerek konuşmak — haramdır. Çünkü tartışmanın içinde kibir, gazap, kalp kırmak ve riyâ gizlidir.
Efendi hazretleri daha sonra bir hâtırasını nakletmiştir. Bir gün dükkânına bir hanımefendi gelir. Kapıdan girdiği andan itibâren eleştirmeye başlar: “Bu koltuğu neden buraya koydun?”, “Bu tabela neden burada?”, “Bu ambiyansı değiştirmeniz lâzım”, “Dışarıdan çay mı söylüyorsunuz?” Efendi hazretleri bir noktada sabrının sınırına gelerek “Hanımefendi, siz bir psikolojik pis eşik rahatsızlık geçirdiniz mi? Kapıdan içeri girdiğinizden beri her şeyi eleştirdiniz” demiştir. Hanım şaşırarak “Evet rahatsızım” cevabını vermiş. Efendi “İstediğiniz gibi eleştirebilirsiniz, sıkıntı yok” diye yumuşak davranarak onu rahatlatmıştır.
Bu hikâye ile Efendi hazretleri iki dersi bir arada vermiştir: (1) Eleştirme kültürü psikolojik bir rahatsızlığın dışa vurumudur; sağlıklı bir iç dünyâya sâhip olan insan gördüğü her şeyi eleştirmez. (2) Bir mürşid-i kâmil, karşısındaki eleştiriye kızmaz; onu yumuşaklıkla karşılar ve kişinin asıl derdini keşfeder. Şeyh Efendi’nin bu tavrı, “el-İhsânu en ta’budallâhe keenneke terâhu” (ihsân, Allâh’ı görüyor gibi kulluk etmendir) mertebesinin bir yansımasıdır. Zîra Allâh’ı görüyor gibi kulluk eden kimse, insanlara da Allâh’ın mahlûku nazarıyla bakar ve onları eleştirmez.
Eleştirme Kültürüne Karşı Tasavvufî Edep
- Din nasîhattir — hadis-i şerif. Nasîhat verilir, eleştiri yapılmaz
- Eşini, çocuğunu, arkadaşını dahi eleştirmek câiz değildir; yerine nasîhat edilir veyâ sükût tercîh edilir
- İstihâd yapılır: karşı taraf nasîhati alacak mı almayacak mı değerlendirilir; alacağı umulursa söylenir, alınmayacağı anlaşılırsa sükût edilir. Her iki hâlde de sevap vardır
- Tartışmak haram; münâzara-i ilmiye câiz — ama kalp kırmadan, kibirsiz, ihlâslı
- İnsan sevdiğini eleştirmez; sevdiğini kırmaktan, incitmekten ürker. Eleştirmek, sevmemenin alâmetidir
- Günümüzde herkes kendini gurmeye, modaya, tasavvufa, fıkha dâir söz söyleme hakkı görüyor — bu, nefsin bir hilesidir
Sohbetten Çıkan Ameli Dersler
- Çocuğa Kur’ân öğretmek için önce kendimiz Kur’ân-ı Kerîm’i öğrenmeliyiz
- Allâh’ın şah damarından daha yakın olduğunu dâimâ şuurda tutmalıyız
- Gusül abdestinin üç farzına dikkat edilmeli; tek bir yer kuru kalırsa gusül sahîh olmaz
- Secdede yedi âzâ yere değmeli; burun alın ile beraber toprağa konmalı
- Aşağılık duygudan sıyrılıp mânâ duygusuna erişmek için zikrullâha devâm edilmeli
- Can kulağıyla dinlemek, mürşidin sözlerinin kalbe inmesi için şarttır
- Harama bakan göz zamanla helâli göremez olur; göz edebi hayâtın her ânında muhâfaza edilmeli
- Sabah namazını cemaatle kılmaya gayret edilmeli — kırk gün başarıldığında iki beraat verilir
- Mânâ denizinde yürüyebilmek için önce dünyâ cesetine bağlılıktan kurtulmak gerekir
- Eleştirme kültürü terk edilmeli; yerine nasîhat ve sükût tercîh edilmeli
- Sevdiğini methetmekten utanmamak, îmânın kemâlinin bir alâmetidir
- İstihâd yaparak nasîhat vermek veyâ sükût etmek — her iki halde de sevap vardır
Bibliyografya — Zikredilen Kaynaklar
- Kur’ân-ı Kerîm: Kâf sûresi 16 (şah damarından daha yakın); Mâide sûresi 6 (gusül abdesti); Hucurât sûresi 11 (alay yasağı); A’râf sûresi 179 (işitip de anlamayan kulaklar)
- Hadis-i Şerîfler: “Sizin en hayırlınız Kur’ân’ı öğrenen ve öğretendir” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân); Cibrîl hadîsi “ihsân” tarîfi (Müslim, Îmân); “Kırk gün sabah namazını cemaatle kılana iki beraat” (Tirmizî); “Horoz gibi gagalama, köpek gibi çömelme, tilki gibi yatma yasağı” (Ebû Dâvûd); Sekaleyn hadîsi (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe); “Hiçbiriniz beni babasından, çocuğundan, bütün insanlardan daha çok sevmedikçe îmân etmiş olmaz” (Buhârî-Müslim, Îmân)
- Mesnevî-i Şerîf: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’sinden Vezîr kıssası bağlamında 569. beyit civârı — “aşağılık duygudan sıyrılma ve mânâ duygusuna erişme” teması
- Peygamber Kıssaları: İsâ aleyhisselâmın Taberiye gölünde havarîleri kurtarması mu’cizesi (Kur’ân’da ve İncîl rivâyetlerinde yer alır)
- Siyer: Ebû Cehil ile Resûlullâh Efendimiz’in zâhirî yakınlığı ama bâtınî uzaklığı — siyer kaynaklarında müfesser
- Fıkıh: Hanefî mezhebine göre gusül abdestinin farzları (İbrâhim Halebî, Mülteka’l-Ebhur; Merginânî, el-Hidâye); secde âdâbı
- Tasavvuf Istilâhları: İhsân mertebesi, aşağılık duygu—mânâ duygusu, can kulağı—baş kulağı, mânâ denizi, âb-ı hayât, ölmeden önce ölmek, istihâd
Sohbetin Özeti
36. Karabaş-i Velî Tekkesi sohbetinde Mustafa Özbağ Efendi; çocuk terbiyesinde Kur’ân ve Sünnet’in merkezî rolünü, 28 Şubat sonrasındaki eğitim ihmâlinin yarattığı kayıp nesli, Allâh’ın şah damarından daha yakın oluşunu Ebû Cehil tavrıyla mukâyese ederek, gusül abdestinin farzlarını ve namazdaki secde âdâbını, Mesnevî-i Şerîf’ten 569. beyit üzerinden vezîrin “duygusuz kalın” çağrısının tasavvufî mânâsını, aşağılık duygu ile mânâ duygusu arasındaki farkı, can kulağı ile baş kulağının ayrımını, harama bakan gözün perdelenmesini ve kırk gün sabah namazını cemaatle kılanın iki beraat alması hadîsini, İsâ aleyhisselâmın havarîleri denizde kurtarması mu’cizesinden hareketle can İsâ’sının mânâ denizinde yürüyüşünü, Nevşehir yolculuğundaki sakallı genç hâtırasını ve Ahmet Duran Abi’nin mürşidini methetme kıssasını nakletmiş; sohbetin sonunda günümüz Müslümanları arasına yerleştirilen eleştirme kültürünün günâh-ı kebâir olduğunu, fikir alışverişi (münâzara-i ilmiye) ile tartışmanın ayrı şeyler olduğunu, bir Müslümanın yüzüne karşı eleştirilemeyeceğini, nasîhat ve sükût arasında istihâd yapılması gerektiğini, sevdiğini methetmenin muhabbetin tabîî bir neticesi olduğunu ve dükkâna gelen hanımefendi kıssasıyla da eleştirme kültürünün aslında psikolojik bir rahatsızlığın dışa vurumu olduğunu açıklamıştır.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 36. Karabaş-i Velî Tekkesi Sohbeti | Video: YouTube | Playlist: 2016 Karabaş-i Velî Tekkesi
Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri