Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisinin 38. oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; alkol alan babaya karşı evlâdın edebini, Kur’ân ve Sünnet’e göre evliliğin yâlnızca üç görüşme ve bir dakikada kurulabileceğini, Hz. Âdem aleyhisselâmın peygamber olarak gönderilmesini, Allah’ın iki türlü yaratmasını (hiçbir şeyden bir şey / bir şeyden bir şey), inanç ile bilimin ayrı sahalar olduğunu, îmânın dil ile ikrâr-kalb ile tasdîk formülünü, İbn Arabî hazretlerinin İsrâ 23 tefsîrini (kadâ = hükmetti, keşf yolu), 28 Şubat’ta silahlanmaya çağıranlara karşı kendisinin zikrullah ve sohbete sarılmasını, Türkiye’nin sınırlarını koruması ve teröre karşı dimdik durması gerektiğini, Mesnevî-i Şerîf’ten 560. beyit civârında vezîrin halvetten çıkmama kararı üzerinden halvet-itikaf disiplinini, sufînin itikafta yemek-uyku-konuşma-güneş yasaklarıyla nasıl terbiye edildiğini, kendi itikafında kurtlu yemek hâdisesini, “hikmet sütü”nün kimden emildiği değil emildiği gerçeğinin aslolduğunu ve âşığın maşûkuna duyduğu hasretten dolayı balık gibi karada çırpınışını tafsîlâtlı bir şekilde açıklamaktadır.
Bilim: Alkol Alan Babaya Karşı Evlâdın Tavrı ve Evliliğe Acele Etme Meselesi
Sohbetin başında bir dervişten gelen soru Efendi hazretlerine ulaşır: “Bazı geceler babam alkol alarak sarhoş eve geliyor. Ona karşı nasıl davranmalıyız?” Efendi hazretleri bu soruyu cevaplarken önce içki meselesine temel bir hatırlatma yapmaktadır: İçki içmek günâh-ı kebâirdendir. Ancak bu noktaya düşmüş olan insanlar çoğu kez İslâmî bir eğitim alamadıkları için bu hâle düşerler. Özellikle 50 yaş üzerindeki batıda yaşayanlar dinî eğitimden yoksun büyümüşler, içki ve benzeri haramları haram olarak dahi görmez olmuşlardır. Dolayısıyla böyle bir babaya karşı sert davranmak, eksik ve yanlış davranmak doğru değildir. Onunla diyalog kurulmalı, şefkatle, hikmetle onu bu yoldan çevirmeye çalışılmalıdır. Evlât, babasının günâhından ötürü ondan uzaklaşma veyâ ona saygısızlık etme hakkına sâhip değildir; aksine “ve bi’l-vâlideyni ihsânâ” (İsrâ 23) âyetince ana babaya ihsânla muâmele etmek farzdır.
Aynı derviş ikinci bir soruyla Efendi’ye müracaat eder: “Ben evlenmek istiyorum fakat babam alkol aldığında anneme zarar vermesinden çekiniyorum. Annemin üzülmesini istemiyorum. Sizce ne yapmalıyım?” Efendi hazretleri şu cevâbı verir: “Bu noktada evliliğini geciktirme. İnşâ’allâh o da tövbe eder geri döner. İnşâ’allâh annene de zarar vermez. Evlilikle alâkalı hızlı hareket etmekte fayda var.” Bu cevap, sufînin evliliğe bakışının esâsını gösterir: evlilik geciktirilmez, vakit geldiğinde süratle yerine getirilir.
Kur’ân ve Sünnet’e Göre Evlilik: Üç Görüşme Hakkı ve “Bir Dakikada Evlenilir” Hakîkati
Efendi hazretleri sohbetin bu bölümünde evliliğin nasıl yapılması gerektiğine dair çarpıcı bir Sünnet dersi vermiştir. “Bunları bana sormayın. Bir kimse evlenmeye karar verdiyse bir dakîka içinde evlenir.” Bu söz, zâhiren latife gibi görünse de arkasında Sünnet-i seniyyenin tam bir ciddiyeti vardır. Efendi hazretleri tafsîlâtlı şekilde şunu açıklamaktadır: Evlenecek erkek gider, kızın yanına veyâ vasıtasına “Ben evleneceğim, hazırım, seni nikâhlayabilirim” der. Kız da “tamâm” veyâ “aileme danışayım” veyâ “git aileme konuş” diye cevap verir. Bu meseleden sonra erkek kızın babasına gider, “Selâmünaleyküm, ben sizin kızınıza tâlibim, nikâhlamaya geldim” der. Bittir. Geriye kalan prosedürleri uzatan aileler ve toplum adetleridir.
Efendi hazretleri Sünnet’in kız veyâ erkek için tanıdığı üç görüşme hakkını da vurgulamıştır. Bir görüştü, kafasına bir şey takıldıysa ikinci kez görüşür; olmadıysa üçüncü defa görüşür. Üç görüşmeden sonra eğer “tamam” denmediyse bitmiştir. “Bak işine. Evlenmekse derdin, git bul birisini daha, evlen.” Bu üç görüşme hakkı, Sünnet’in kişiye tanıdığı bir tercih fırsatıdır; daha fazlası hem fitneye kapı açar hem de nefsi yorar. Günümüzdeki “üç yıl çıkma” benzeri uzun süreli görüşmeler ne dindârın ne de dinî yaşamayanın saâdetine hizmet etmektedir.
Efendi hazretleri düğünün erkeğe ait olduğu Sünnet’ine de dikkat çekmiştir. Normalde Sünnet-i Resûlullâh’a göre düğün erkeğe âittir, kıza âit değildir. Erkek isterse yedi gün düğün yapar, istemezse hiç yapmaz. Kız taraf âileleri tarafından dayatılan aşırı merâsimler, Sünnet’e uygun değildir. Hüseyin kardeşin nikâh kıyılma kıssası: Efendi hazretleri bir öğrencisini — Hüseyin’i — birkaç telefon görüşmesi ile nikâhlayıp göndermiştir. “Hacı Mehmet’i aradım, selâmünaleyküm, bu çocuk benim yanımda çalışıyor, bunun benim yanımdan izin alıp gitmesi demek benim dükkânda muhlanıp çalışmam demek — emrin olur, neyi nasıl istiyorsan öyle yap — nikâhlarını kıydı, gönderdim.” Kıssanın ardından Efendi, erkeklerin bugün “göbeğini kesemez” hâle geldiklerini, anasına, babasına, amcasına, dayısına danışa danışa hareket edemediklerini eleştirmiştir.
Sünnet’e Göre Evlilik Adabı
- Kur’ân ve Sünnet’e göre evlilik sade, hızlı ve merâsimi aza indirilmiş bir âkittir
- Kız veyâ erkek evlenmeye karar verdiğinde en fazla üç görüşme hakkı vardır; bundan sonra karar kesindir
- Düğün erkeğe âittir; erkek yedi gün de düğün yapabilir, hiç de yapmayabilir — Sünnet’e uygunsuzluk kız âilesinin şartlarında değil aşırı merâsimde ortaya çıkar
- Evlendikten sonra evliliği “nimet” olarak görmek, mahremiyetine, maneviyâtına ve içselliğine riâyet etmek dervişe lâyık bir edeptir
- Basit evlendirilen kıymeti bilmeyebilir, zor evlendirilen ümmete yük olur — ikisinin arasını Sünnet bulur
Hz. Âdem Aleyhisselâm İlk Peygamber Olarak Gönderildi: Boşluk Yoktur
Sohbetin ikinci büyük konusu, bir üniversite öğretim üyesinin “Hz. Âdem ilk insan ise kime peygamber olarak gönderildi?” sorusuna cevap vermesidir. Efendi hazretleri şöyle cevaplar: Hz. Âdem aleyhisselâm, kendisinden südûr edecek olan insanlara peygamber olarak gönderildi. “Tabiat boşluk kabul etmez.” İlk doğan çocuklar aynı zamanda bir peygamber çocuğudur; çocukluklarından itibâren bir peygamberin eğitimini almışlardır. Bu yüzden ilk insanlık cahil değildir, eğitimsiz değildir. Allâh’ın yasası, “bize tebliğ edilmedi” özrünü kimseye tanımaz. Hz. Âdem’in çocuklarının “bizim haktan-hakîkatten haberimiz yoktu” deme lüksü yoktur.
Efendi hazretleri bu mevzûu tasavvufî bir hakîkatle taçlandırır: “İnsanlığın başlangıcı peygamber, insanlığın sonu veli.” Yâni kıyamet, zamanın mürşid-i kâmili, kutbu’l-aktabı vefat ettiğinde kopacaktır. O kimse yeryüzünde var olduğu müddetçe kıyamet kopmayacaktır. Bu hakîkat, “Yeryüzünde Allâh diyen var olduğu müddetçe kıyâmet kopmayacak” hadîs-i şerifine dayanır. Ümmet-i Muhammed içinde zikrullah ile meşgul olanlar kaldıkça âlemin ayakta duruşu bu zikre bağlıdır. Bu, sûfîlerin neden zamanımızda saldırıya uğradığının da sebebidir: Sûfîler insanlara Allâh dedirtmeye çalışıyorlar ve zikrullah yeryüzünde devam ettikçe kıyâmet gecikmektedir.
Büyük Kıyâmet ve Küçük Kıyâmet
Efendi hazretleri bu mevzûda şahsî kıyâmet kavramını da şerh eder: Senin bedenin de bir yeryüzüdür. Bedeninde Allâh denildiği müddetçe sende kıyâmet kopmayacaktır. Zîra kıyâmet kâfirlerin üzerine kopar; eğer kalbinde küfür hakim değilse, aklın, kalbin, vücûdun, içerin ve dışarın mü’min ise sana kıyâmet yoktur. Bırak ki büyük kıyâmetten münâfıklar, mürtetler ve müşrikler korksun. Sen küçük kıyâmetinden — yâni nefsânî kıyâmetinden — kork. “Sen ne olacak öbür kıyâmette cehennem ateşi yaklaşacakmış, geç zaten geçti ki. Sen şimdi bak, sana cehennemin ateşi yaklaşıyor mu yaklaşmıyor mu onu görmeye çalış.” Ağzından bir yanlışlık çıktığında cehennemin ateşini burnunun ucunda hissediyor musun? Senden bir haram südûr ettiğinde burnunda cehennemin kokusu var mı? İşte bu, asıl kıyâmet şuurudur.
Allâh’ın İki Türlü Yaratması ve Havvâ Annemizin Yaratılışı
Aynı öğretim üyesi, kadının yaratılışında eşitsizlik gördüğünü iddiâ ederek “Allâh’ın çamuru mu tükendi ki kadınları erkeğin göğsünden yarattı?” diye alaylı bir yorum yapmıştır. Efendi hazretleri bu cahillik karşısında Cenâb-ı Hakk’ın iki türlü yaratmasını beyân eder: (1) Hiçbir şeyden bir şey yaratması — varlık âleminin başlangıcı. Hiçbir şey yokken Allâh kendi rûhundan ve nûrundan bir şey yarattı; o yarattığından bütün şeyleri yarattı. (2) Bir şeyden bir şey yaratması — mevcûd olan bir maddeden ikinci bir varlığı yaratması. Havvâ annemiz Hz. Âdem’den yaratılmıştır, bu da ikinci tür yaratmanın en güzel misâllerinden biridir.
Efendi hazretleri bu inancın bir inanç olduğunu; ilim-bilim sâhası değil, iman sâhasına girdiğini vurgular. Dört kitabın ortak inancı budur: Önce Âdem yaratılmış, Âdem’den Havvâ yaratılmıştır. Bu bir inançtır ve inançlar bilimsel olarak sınanmazlar. Bir Budist’e, İsevî’ye, Yahudî’ye de aynı durum geçerlidir. Bir kimsenin inancıyla alay etmek — “Allâh’ın çamuru mu bitti” gibi sözlerle — câhilliktir, ne kadar okumuş olursa olsun. İnanç sâhibinin inancıyla alay eden kimse câhillerdendir. Bu nokta, Kur’ân ve Sünnet’in bütünüyle rıza edeceği bir edep meselesidir.
İnanç ile Bilimin Ayrı Sahalar Olduğu: Bilim ile Çatışmama Çağrısı
Efendi hazretleri burada çok önemli bir tasavvufî-akâidî ilkeyi tesbit eder: İnanç ile bilim çatışmaz çünkü ayrı sahalarda yürünmesi gereken şeylerdir. Bir bilim insanı Mars’a gidecekse gitsin, Jüpiter’e gidecekse gitsin, biyoloji-kimya-fizikin dibine girecekse girsin — dinen ona engel yoktur. Allâh yolunu açık etsin. Ancak bu bilim insanı yaptığı araştırmalarla bir inanç meselesine dair hüküm koymaya kalkışırsa, işte orada hataya düşer. Zîra “bilimsel doğru diye bir şey yoktur, 10 yıl sonra başka bir doğru çıkar.” Einstein’ın teorisi 100 yıl sonra ispatlandı, Darwin’in teorisi ise hâlâ ispatlanmamış bir teori olarak kaldı. Bilimin kendi içindeki dinamiği bu hakîkati sürekli teyit eder.
Bunun tersi de geçerlidir: Bir Müslüman, bilim insanının bulduğu bir şeyi Kur’ân’ın bir âyetiyle doğrulatmaya çalışırsa, aynı hatayı yapar. Efendi hazretleri, “Kardeş, onu daha önce neden söylemedin bize yazdığını? Bırak, onunla onu karşılaştırmaya uğraşma” diye uyarır. Hurma aşılama kıssası da bu ilkeye işâret eder: Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem sahabenin yaptığı zâhirî dünya işlerine müdahale etmemiş, “bu işleri bana danışmayın, bildiğiniz gibi yapın” buyurmuştur. Bu hadis, dinin dünyânın her işine karışmadığını, her sahanın kendi usûlü içinde yürümesi gerektiğini gösterir.
Îmân Tarifi: Dil ile İkrâr, Kalb ile Tasdîk
Efendi hazretleri kelâm ilminin îmân tarifini de zikretmiştir: “İmân, dil ile ikrâr, kalb ile tasdîktir.” İmâm Mâturîdî ve İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe kalb ile tasdîkin yetmeyeceğini söylerler: kişi dil ile de ikrâr etmelidir. Neden? Çünkü dil ile ikrâr o kimsenin hukûkunu belirler. Kişi “Ben Müslümanlardanım” diye ikrâr ederse, hukûku Muhammedî Müslümanlara göre uygulanır; “İsevîyim” derse hukûku İsevîye göre olur; “Mûsevîyim” derse Mûsevîye göre olur. Bir kimse “lâ ilâhe illallâh Muhammedur-Resûlullâh” dediyse, ona artık kimse küfür fetvâsı veremez. Onun küfrüne hükmedebilmek için ya bir âyeti inkâr etmesi, ya meşhûr bir hadîsi reddetmesi, ya bir haramı helâl saymış olması gerekir. Bunlar yoksa o kimseyi tekfîr eden kendisi câhildir.
İbn Arabî’nin İsrâ 23 Tefsîri: “Hükmetti” ve “Keşf Yolu”
Efendi hazretleri Muhyiddîn İbn Arabî hazretlerinin İsrâ sûresi 23. âyet üzerindeki tefsîrini şerh etmiştir. Âyet: “Ve kadâ Rabbüke ellâ ta’budû illâ iyyâh” — “Senin Rabbin kendisinden başkasına ibâdet etmeyeceğinizi kadâ etti.” Şekilci âlimler kadâ kelimesini “emretti” diye tercüme ederler. İbn Arabî ise “keşf yoluyla hükmetti” anlamına gelir der — ve doğru olan da budur. Neden? Çünkü insan fıtraten Allâh’tan başkasına tapamaz. Allâh’tan başkasına tapanlar bile aslında “bu putları sırf kendilerini Allâh’a yaklaştırsın diye taptıklarını” itirâf ederler. Bütün putlara gerçek ilâhı temsîlen, ona nisbeten tapılır.
İbn Arabî’nin işâret ettiği hakîkat şudur: “Onların taptıkları her şey uluhiyete nisbet ettikleri sûretten ibârettir.” Bu sebeple Allâh onların da rızıklarını vermekte, ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Cisimleri ilâh demeleri ve cismi ilâha benzetmelerinden dolayı sûrette hataya düşseler dahi, netîce itibâriyle o cisimler de vahdetin bir görüntüsü olduğundan makâmda hataya düşmemiş olurlar. Bu hassâs nokta İbn Arabî’nin kendine özgü kelamsal ve tasavvufî bir çerçevesinde anlaşılmalıdır; başka alanlara taşımak kişiyi tehlikeye koyar.
Efendi hazretleri bu yorumu açıklarken dikkat çeker: “Herkesin kendine ait bir din mantığı vardır. Arabî’nin de din mantığı kendine aittir.” İbadet edenlerin hepsi, kabul etse de etmese de, kendi Tanrı inancına ibâdet etmektedir; Hadîs-i Kudsî’deki “Ben sizin zannınız üzereyim” beyânı bunu tasdîk eder. Muhammedî Müslümanlar bile hepsi aynı Allâh inancına sâhip değildir; her mü’minin Allâh bilgisi, inancı ve ibâdeti kendi zannı üzeredir. Bu hakîkat İbn Arabî’nin tekfîri için değil; tam tersine, onun sözlerinin derinliğinin anlaşılması için bir anahtardır.
28 Şubat Hatırası: Silahlanmaya Çağrılanlara Karşı Zikrullâha Sarılma
Efendi hazretleri, 2007’deki bir sohbetine dâir sorulan suâl üzerine 28 Şubat dönemini hatırlatmıştır. O dönemde bir kısım insanlar, Müslümanları silahlanmaya, devlete karşı ayaklanmaya ve terör yoluyla sonuç almaya çağırıyorlardı. Efendi hazretleri o zaman ısrarla şu cümleyi tekrarlamıştır: “Terörle bir sonuç alınmaz, silâhla bir sonuç alınmaz, bundan uzak durun.” Buna mukâbil kendisi “korkak, hımbıl, arkasındaki cemaati sünepe yetiştiren” olarak nitelenmiştir. Efendi hazretleri ise cemaatine “Zikrullâh yapalım, sohbetlere devam edelim, direnelim, mücâdele edelim. Basıyorlarsa bassınlar” direktifi vermiştir.
Efendi hazretlerinin 28 Şubat’taki duruşu, bir sûfînin vatana ve millete karşı tavrının netliğini gösterir: “Bu vatan bizim, bu millet bizim, bu din bizim. Bu topraklarda din hakim olmalı, insanlık hakim olmalı, barış hakim olmalı. Kur’ân ve Sünnet hakim olmalı.” Bu düşüncenin mücâdelesi silahla değil, zikrullahla, sohbetle ve dervişlik disipliniyle verilir. Türkiye’nin bugünkü durumu için de aynı hüküm geçerlidir: sınırlarını iyi korumalı, sınırlarının içerisinde hiçbir yerden gelen teröre müsâade etmemelidir. “Nereden olursa olsun, kimden olursa olsun, terörün haklısı olmaz.” Yarın öbür gün birisi “İslâmcıyım ben, İslâm getireceğim” deyip silahlanmaya kalksa, Efendi hazretleri ona da “Yanlış yapıyorsunuz” diyeceğini ifâde etmiştir.
Mesnevî-i Şerîf 560. Beyt: Vezîrin Halvetten Çıkmama Kararı
Sohbetin ana mihveri olan Mesnevî-i Şerîf bahsinde Efendi hazretleri 560. beyit civârını şerh etmektedir. Vezîr müritlerine şöyle der: “Canım dostlardan uzak değil; fakat halvetten çıkmama izin yok.” Müritler ise yalvararak, “Ne kötü bahtımız varmış ah kerem sâhibi! Gönülden dolduk dinden de, sensiz yetim kaldık. Senin güzelim sözlerine alışmışız, senin hikmet sütünü emmişiz. Allâh için bize şu cefâda bulunma” derler. Hz. Pîr Mevlânâ bu beyitlerde bir müridin mürşidine karşı duyması gereken hasretin kıvâmını öğretmektedir.
Efendi hazretleri bu beyitler üzerinden halvet ve itikafın şer’î-sûfî disiplinini açıklar. Halvetin belirli bir zamanı vardır: Şer’î itikaf 10 gündür — Ramazan’ın son on gününde Cuma kılınan bir yerde girilen itikaftır. Haklı bir mâzeret olmadığı takdirde itikafı terk etmek câiz değildir. Sûfîler için itikafı terk etme sebebi ise sadece ölüm veyâ komaya girmektir. “Yok başım ağrıdı, yok soğuktu, yok sıcaktı, yok annem rahatsız olmuş da, yok hanım ölmüş de, yok çocuk vefat etmiş de” — itikaptan çıkılmaz. Sûfî disiplini böyledir. Hastayım, bugün dersim var, lodos esiyor, kar yağıyor, buz tutmuş — sûfîlik disiplininde bu bahâneler yoktur.
Sûfînin Halvet Disiplini
- Sûfî halvete girdiyse ölüm veyâ koma dışında hiçbir şey halvetten çıkma sebebi olamaz
- İtikaf içindeyken anne, baba, eş, çocuk vefatı dahi ona haber verilmez
- Halvette dünya kelâmı konuşulmaz — mürşidin müsâadesi olmadıkça tek kelime bile söylenmez
- Halvette güneş bile görülmez — gerekiyorsa dışarı çıkarken başa örtü örtülür (Efendi’nin şeyhinden aldığı bir emir)
- Halvette yemek azaltılır — Efendi’nin kendi halvetinde birinci gün 3 lokma, ikinci gün 2, üçüncü gün 1, dördüncü gün hiç yememiştir
- Üç günlük halvette 3 × 70.000 = 210.000 tevhîd çekilir; Peygamber Efendimiz görülürse 10.000 salavât + 100.000 “yâ Allâh” dersi başlar
Efendi hazretleri kendi itikafından bir kıssa nakletmiştir: Halvete girdiği mahalde birisi ona akşam yemeği getirmişti. Ne getirdiyse getirmiş, Efendi’nin haberi olmadan bırakmış. Yatsı namazından önce gelen kimse boşaltmak için yemeği aldığında içinde kurtlanmış, iltihablı bir hâlde bulmuş. “Senin paranda haram var” demiş kocasına. Mahallede duyulmuş, helâl-haram denemek istenen bir kap zeytin de aynı şekilde kapının önüne konmuş, o da kurtlanmış. Efendi hazretleri bunların hepsinden habersiz olarak halvetindeki disiplinini sürdürüyordu. Bu kıssa, halvet mahallinde Allah’ın kuluna gösterdiği kerâmetlerden bir numûnedir.
Hikmet Sütü: Kimden Emdiğin Değil, Emdiğin Asıldır
Efendi hazretleri müritlerin vezîre söylediği “Senin güzelim sözlerine alışmışız, senin hikmet sütünü emmişiz” ifadesini şerh ederken büyük bir hakîkati açıklamıştır: Hikmet sütü ötelerden gelir, ilm-i ilâhîden gelir, O’nun katından gelir. Hikmet o kimsenin kalbine iner. Orta yerde sebep üstâddır; sebep Hz. Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellemdir. Ama Hz. Pîr der ki: “İster üstâdından al, ister Hz. Peygamber’den. Bir fark yoktur. Fark görür, ikilik görürsen ikilikte kalırsın.” Önemli olan hikmet sütünü emmektir; kimden emildiği değil, emildiği gerçeğidir.
Efendi hazretleri bu noktada bir ustalık dersi vermiştir: “Bir dükkânın ustası vardır, bir çırak gelir, onu önce bir kalfaya teslim eder. Teslim ettiği kalfa oranın en aşağı kalfasıdır. Çırak önce onda eğitilir. Ondan sonra ikinci kalfada eğitilir. Sonunda usta son rütûşları vurur.” Sûfîlik de aynıdır: Derviş bir zakire, bir çavuşa teslim edilir; önce onda edepleri, erkânı, dersleri öğrenir. Ardından daha üst makâmdakilere, nihâyetinde mürşid-i kâmile gelir. Çırağın “ben direkt ustayla eğitileceğim, bu aradakileri istemiyorum” demesi cahilliktir. Aslında dolaylı olarak o da dükkânın ustasının eğitimini almaktadır — ama oradaki en çömez kalfa aracılığıyla.
Efendi hazretleri bu vesileyle “deli baş koyun” teşbîhini de anlatmıştır: Bir sürüde vardır bir deli baş koyun — çobanın git dediği yerden gitmez, sürüyü de peşinden çekip dağıtır. Çoban önce bir taş atarak onu uyarır, sonra köpeğini gönderip hırlatır, sonra nihâyet onu keser — sürünün selâmeti için. Benzer şekilde, bazı dervişler kendilerine tâyin edilen çavuşu veyâ zakiri tanımak istemez, üstünden atlayarak doğrudan mürşide gitmek ister. Bu edepsizlik, dervişin terbiyesinin eksikliğini gösterir. “Başındaki çavuşuna uyu, dervişine uyu, zakirine uyu” — sûfî edebinin temel taşlarından biridir.
Âşık ile Maşûk Arasına Çekilen Perde ve Aşığın Çırpınışı
Sohbetin kalbi mesâbesinde olan son bölümde Efendi hazretleri âşık ile maşûk arasındaki münâsebeti anlatmıştır. Aşığın en büyük acısı, maşûkundan bir nefes dahi ayrı kalmaktır. “Senden uzak durmak bu dünyadaki acıların en büyüğü. Senden bir nefes araya perde girmesi bu dünyadaki ve öte dünyadaki uzaklıkların en büyüğü.” Bir mürit mürşidinden uzak kalırsa, bir âşık maşûkundan uzak kalırsa, o yetimdir, o öksüzdür. Bir âşık sevdiğinden bir nefes ötesini kendince hasret olarak görür. Bu, tasavvufun âşıkâne cihetini oluşturan en hassas noktadır.
Efendi hazretleri bu hasret halini tasavvufî makâmlar üzerinden şerh etmiştir. Fenâ fi’ş-şeyh makâmına erişen bir sâlik, her baktığı yerde üstâdını görmeye başlar. Yediğinde üstâdını görür, içtiğinde üstâdını görür. Eşinde, çocuğunda, arkadaşında üstâdını görür. Giydiği elbisesi üstâdın elbisesidir; yediği üstâdın yemeğidir; içtiği üstâdın suyudur; yürüdüğü üstâdın yoludur. Dağa bakar üstâdını görür, buluta bakar üstâdını görür, güneşe bakar üstâdını görür. Kuşlarla, ağaçlarla, bulutlarla, çayla, bardakla, tesbihle, seccâde ile konuşur — hepsi üstâdın sesindendir. Üstâd, dervişin bu hâline hayret eder: “Nasıl sevebiliyorsun böyle?”
Bu makâmda celâl galebe çalar — celâlî bir hâl vardır, cemâl yoktur. Dervişin etrafındakiler ondan korkar, çekinir; çünkü onda üstâdın celâl sıfatı tecellî etmektedir. Bu makâm geçildikten sonra fenâ fi’r-Resûl makâmı gelir: Artık derviş her şeyini Hz. Muhammed Mustafâ’ya bağlar. Gördüğü nûr önce üstâdın velîlik nûruydu; şimdi gördüğü nûr Muhammedî Mustafâ’nın nûrudur. Her yerde, her zaman Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellemin nûrunu ve rûhâniyetini görür. Ona soru soranlar Hz. Peygamber’den cevap almış olurlar, bunu kendileri bilmezler. Bu makâmın ardından fenâ fillâh gelir; kahhâriyyet çöker, sonra geri döndürülür ve cemâliyet çöker. “Allâh’ın öyle kulları vardır ki onları gördüğünüzde Allâh hatıra gelir.”
Aşığın maşûkundan perde ile ayrılmasının sebebi, maşûğun âşığının yangınından hoşlanmasıdır. “Bazen sevenle sevilenin arasına maşûk perdeler atar. Aşığın o yangınlı hâli maşûğun hoşuna gider. Maşûğ âşığının her sözünden başına taçlar yapar. Onun her ağlayışının gözyaşından kendine pırlantalar düzer. Maşûğ için âşığının gözyaşı bu kadar kıymetlidir; o gözyaşından inciler yapar.” Bu yüzden perdeye küfretmemek, ayrılığa kötü gözle bakmamak gerekir. Perdenin arkasında sevilenin cilve-i rabbâniyesi vardır. Ama sakın kişi kendisini “naz ehli” görmesin; belki perde bir hatânın neticesidir, belki maşûğun cilvesidir — ayrımı yapmak dervişe ait değildir.
Efendi hazretleri sohbeti, âşığın karada çırpınan balık teşbîhi ile sonlandırır: “Çırpınırız, çırpındıkça çırpınırız, ta ki ocağın suyu gelinceye kadar, ta ki o deryaya kendimizi atıncaya kadar, ta ki ben buradayım deyinceye kadar, ta ki gözlerini gözlerimize deyinceye kadar, ta ki diz dize gelip Allâh deyinceye kadar.” Bu çırpınış âşığın mâhiyetidir; susuz bir balığın suya hasreti gibi, sûfînin de maşûkuna hasreti sonu gelmeyen bir doyumsuzluktur. Bu hâlle halvetini tamamlayan sûfî “Ey zamanede eşi benzeri bulunmayan! Allâh aşkına halkın feryâdına yetiş, Allâh aşkına!” diye niyâz eder.
Sohbetten Çıkan Ameli Dersler
- Alkol alan bir babaya dahi sert davranmayın; diyalog kurun, şefkatle yol gösterin — ana-babaya ihsân farzdır
- Kur’ân-Sünnet’e göre evlilik süratlidir: en fazla üç görüşme hakkı, sonra “bak işine”
- Düğün erkeğe âittir; merâsimi şişirmek Sünnet’e uygun değildir
- Hz. Âdem peygamber olarak gönderildi; insanlığın başlangıcı câhil değildir
- İnanç ile bilim ayrı sahalarda yürür — çatıştırmayın, denk tutmayın
- Îmân dil ile ikrâr, kalb ile tasdîktir — ikrâr etmiş olan tekfîr edilmez
- İbn Arabî hazretlerini okurken onun kendine özgü mantığı içinde anlayın, başka alana taşımayın
- Terörle sonuç alınmaz; sûfînin silahı zikrullah ve sohbettir
- Halvete giren sûfî ölüm veyâ koma dışında çıkmaz — yemek, uyku, konuşma, güneş disiplinine tâbîdir
- Hikmet sütü kimden emildiği değil, emildiği önemlidir; deli baş koyun olma
- Çavuşuna, zakirine, dervişine uy — onların üzerinden üstâdın terbiyesi gelir
- Mürşidden bir nefes ayrılığı hasret bil; perdeyi maşûğun cilvesi bil; karada çırpınan balık gibi O’nu iste
Bibliyografya — Zikredilen Kaynaklar
- Kur’ân-ı Kerîm: İsrâ sûresi 23 (“ve kadâ Rabbüke ellâ ta’budû illâ iyyâh” — İbn Arabî tefsîri, keşf yolu); “ve bi’l-vâlideyni ihsânâ” (ana-babaya ihsân); Kâf sûresi 16 (şah damarından daha yakın)
- Hadis-i Şerîfler: “Yeryüzünde Allâh diyen var olduğu müddetçe kıyâmet kopmayacak” (Müslim, Îmân); hurma aşılama hadîsi (Müslim, Fedâil); “Dinde zorluk yoktur, kolaylık vardır” (Buhârî); “Bir kalpte iki sevgi olmaz” (tasavvufî rivâyet)
- Mesnevî-i Şerîf: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’sinden Vezîr kıssası — 560. beyit civârı: “Halvetten çıkmama izin yok” ve “hikmet sütü” kavramı
- Kelâm: İmâm Mâturîdî ve İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe — îmân tarifi (dil ile ikrâr, kalb ile tasdîk); küfür fetvâsının şartları
- Tasavvuf — İbn Arabî: el-Futûhâtü’l-Mekkiyye ve Fusûsu’l-Hikem çerçevesinde İsrâ 23 tefsîri; bütün ibâdet edenlerin kendi zannı üzere Tanrı’ya ibâdet etmesi hakkındaki mütalaalar
- Fıkıh: Hanefî mezhebine göre itikaf (Ramazan’ın son 10 günü, Cuma kılınan bir yerde); evlilikte üç görüşme hakkı; düğünün erkeğe âit olması
- Sîret: Hz. Âdem aleyhisselâmın peygamber olarak yaratılması ve çocuklarına tebliğde bulunması; ilk neslin peygamber eğitiminden geçişi
- Tasavvuf Istılâhları: Halvet, itikaf, erbaîn, fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-Resûl, fenâ fillâh, celâl, cemâl, kahhâriyyet, hikmet sütü, âşık-maşûk, deli baş koyun (tasavvufî teşbîh)
Sohbetin Özeti
38. Karabaş-i Velî Tekkesi sohbetinde Mustafa Özbağ Efendi; alkol alan babaya karşı evlâdın ihsân ile muâmele etmesi gerektiğini, evliliğin Kur’ân ve Sünnet’e göre sade, hızlı ve en fazla üç görüşme ile kurulabileceğini, Hz. Âdem aleyhisselâmın ilk peygamber olarak gönderildiğini ve insanlığın başlangıcının câhil değil peygamber eğitimli olduğunu, Allâh’ın iki türlü yaratma biçimini (hiçbir şeyden bir şey / bir şeyden bir şey) ve Havvâ annemizin yaratılışının bir inanç konusu olduğunu, inanç ile bilimin ayrı sahalar olduğunu ve birbirlerine karıştırılmamaları gerektiğini, îmânın dil ile ikrâr-kalb ile tasdîk formülünü ve tekfîrin şartlarını, İbn Arabî hazretlerinin İsrâ 23 âyetindeki “kadâ” kelimesini “keşf yolu ile hükmetti” şeklinde tefsîr ettiğini ve bütün ibâdet edenlerin kendi zanları üzere Tanrı’ya ibâdet ettikleri hakîkatini, 28 Şubat döneminde silahlanmaya çağrılan Müslümanlara karşı kendisinin zikrullah ve sohbet disipliniyle durduğunu, Türkiye’nin sınırlarını korumak ve teröre karşı dimdik durmak zorunda olduğunu, Mesnevî-i Şerîf’ten 560. beyit civârında vezîrin “halvetten çıkmama izin yok” demesinin sûfîye halvet-itikaf disiplinini öğrettiğini, sûfînin ölüm veyâ koma dışında halveti terk etmeyeceğini, kendi itikafındaki kurtlu yemek hâdisesini, “hikmet sütü”nün kimden emildiğinin değil emildiğinin aslolduğunu, çıraklık-ustalık benzetmesi üzerinden dervişin çavuşa/zakire teslim olması gerektiğini, “deli baş koyun” teşbîhi ile yoldan çıkanların sürünün selâmeti için uzaklaştırılması gerektiğini, fenâ fi’ş-şeyh makâmında dervişin her şeyde üstâdını görüşünü ve sonrasında fenâ fi’r-Resûl—fenâ fillâh makâmlarına geçişini, âşığın maşûkundan bir nefes ayrılığa tahammül edemeyişini, karada çırpınan balık gibi susuzluktan çırpınışını ve “Ey zamanede eşi benzeri bulunmayan! Allâh aşkına halkın feryâdına yetiş” niyâzını geniş bir şekilde açıklamıştır.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 38. Karabaş-i Velî Tekkesi Sohbeti | Video: YouTube | Playlist: 2016 Karabaş-i Velî Tekkesi
Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri