Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisinin 39. oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; dinin târîfini, insanın izâfî şeylerle neden tatmin olmadığını, Vahdetu’l-Vücûd düşüncesi ile Panteizm arasındaki temel farkları, İbn Arabî hazretlerinin sembolik dilinin güçlüğünü, “bilinmez idim bilinmekliğimi istedim, bir şey yarattım” hadîs-i kudsîsinin amâ makâmındaki mânâsını, Mi’râc hâdisesinin âmânın ötesine geçip geçmediğini, Batı entelektüellerinin materyalizmi terk ederek bir yaratıcıyı kabul etmeye başladığını, sûfîlerin akıl ile keşfi beraber kullanmalarını gerekliliğini, Hz. Mevlânâ’nın “pergelin iki sivri ucu” teşbîhini, Osmanlı son döneminde İstanbul’da ayakta duran 360 dan fazla tekkenin bulunduğunu, Anadolu’nun geleneksel din algısının son 30 yılda Şiî-Vahhâbî-Cemaat kıskacı tarafından nasıl bozulduğunu, Hanefî mezhebinin bir kimseyi farz ibâdeti terk etse bile tekfîr etmemesi ilkesini ve sûfîliğin rüyâ-keşf-yakaza ile ilerleyen bir yol olduğunu tafsîlâtlı bir şekilde açıklamaktadır.
İbn: Din Nedir? İnsanın İzafî Şeylerle Neden Tatmin Olmadığı
Sohbetin başında Mustafa Özbağ Efendi hazretleri bir dervişten gelen teorik bir suâli ele almıştır: “Dini, doğa üstü bir tanrısal güç yâ da varlıkla ilgili inançların, bu varlığa yönelik mânevî eğilimlerin ve tanrıya yapılan ibadetlerin oluşturduğu bütün diye nitelendirebilir miyiz?” Efendi hazretleri bu târîfin bir kimsenin dine dışarıdan bakışı olarak makul olduğunu, ancak dînin içinden bakıldığında daha derin bir tanıma ihtiyaç duyulduğunu beyân etmiştir. Din, sadece bir inançlar ve ibâdetler bütünü değildir; varlığın zarûrî bir metafizik temelini inşâ eden bir hayat telâkkîsidir. Tevhîdçi bir metafiziğin dâimâ zarûrî olması aynı zamanda insanın “kâinât üzerine düşünmekten, zaman-mekân-madde-rûh-hayat-kader, insanın sonu, ilk temel, bütün gerçekliğin sebebi-prensibi olan Allâh hakkında düşünmekten de vazgeçemediğini” gösterir.
Efendi hazretleri burada çok önemli bir felsefî soruya da yer verir: İnsan neden izâfî şeylerle tatmin olmaz? Cevap: İnsanın kendisi de izâfîdir. İzâfîlik — geçicilik — içinde yaşayan bir varlık, izâfî şeylerle tatmin olamaz; çünkü özünde ebedîliğe doğru bir meyil vardır. Bu dünyâ izâfîdir; izâfî olan bir âlemin içindeki insanın tatmin olabilmesi için mutlak, ebedî ve bâkî olana bağlanması lâzımdır. İzâfî olanlarla tatmin olmaya çalışanlar bile hâlâ bir türlü huzur bulamazlar. “Ölüm serin mezarlıklara müjdeler götürmektedir. Öte âlemi ifâde eden mezar imgesi, güven ve huzur mânâsındadır.” Bu da ölümün sadece bir son değil, ebedî rahatlığın kapısı olduğunu gösterir.
Vahdetu’l-Vücûd ve Panteizm: İbn Arabî ile Spinoza’nın Farkı
Sohbetin ana konusu bir dervişin sorduğu karşılaştırmalı bir suâle cevap olarak ortaya çıkar: “İbn Arabî sistemi olan Vahdetu’l-Vücûd ile Spinoza’nın Panteizmi birbirleriyle karşılaştırılabilir mi?” Efendi hazretleri önce önemli bir tashîh yapmaktadır: İbn Arabî’nin ağzından “vahdetu’l-vücûd” sözü çıkmamıştır. İbn Arabî’yi okuyanlar, okudukları metinden bu algıyı çıkartmışlar ve onu bu kavramla etiketlemişlerdir. İbn Arabî’yi araştıran ve onun ekolünden yürüyenlere “Ekberî” denir; bunlar kendince İbn Arabî’nin bu düşünceye sâhip olduğunu söylemişlerdir. Bu bir algı meselesidir; metnin nasıl okunduğuna göre değişir.
Spinoza’nın Panteizmi ile İbn Arabî’nin Vahdetu’l-Vücûdu terminolojik çağrışım bakımından aynı görülse de birçok farklı yönü bulunur. Benzeyen taraflar: Her ikisi de varlığın birliği öğretisini kurmaya çalışmıştır; her ikisi de “bire ulaşma” gayretindedir; her ikisi de şîrâzeye kaçmıştır (Spinoza ateistlikle, İbn Arabî sapkınlıkla suçlanmıştır). Ancak temel farklar daha önemlidir:
- Panteizm: Varlığı tamâmiyetiyle Tanrı olarak görür. Tanrı ile evren özdeşleşmiştir; birbirinden ayrılmaz, birbirinin içine girmiştir. Asla bir koparılma söz konusu değildir
- Vahdetu’l-Vücûd: Varlığı Allâh’tan ibâret görmez. Varlığın üzerinde Allâh’ın sıfatlarının sonsuz şekilde tecellî ettiğini söyler — ama varlık bütünüyle Allâh değildir
- Panteizm: Yaratıcı ve yaratılan ayrımı yoktur; bir yaratıcı kabul edilmez. Her şey Tanrı’dan bir parçadır
- Vahdetu’l-Vücûd: Yaratıcı ve yaratılanı kabul eder — “Hak (yaratıcı) ve halk (yaratılan)” ayrımı İbn Arabî’de açıktır. Yaratılanı kabul eden yaratıcıyı da kabul eder
- Panteizm: Tanrı’nın zâtî sıfatları yoktur; tek töz olarak iki sıfatı vardır: madde ve zihin
- Vahdetu’l-Vücûd: İbn Arabî Allâh’a zâtî sıfatlar (kıdem, ezel vs.) yükler — bunların kaynağı hadîs-i şerîfler ve hadîs-i kudsîlerdir
- Panteizm: İlâhî dîne, emir ve yasaklara, ibâdete ve âhirete îmân söz konusu değildir. “Düşünme bir nevi ibâdettir” denir
- Vahdetu’l-Vücûd: Kur’ân ve Sünnet’in zâhiri ile keşfin bâtınını beraber alır; şeriata, ibâdete, âhirete îmân esastır
Efendi hazretleri önemli bir ayrımı daha vurgular: “Arabîci ile Arabî’yi ayırıyorum.” Yâni İbn Arabî’nin kendisiyle, İbn Arabî’yi yorumlayan bazı takipçilerinin aşırı yorumları aynı şey değildir. Bir kısım Arabî takipçileri gerçekten Panteizme yakın bir noktaya kaymışlardır; ama İbn Arabî kendisi bu noktada durmaz. “Varlık bütünüyle Allâh değildir. Varlığın üzerinde Allâh’ın bütün sıfatlarının tecellîyâtı vardır — ki bu haktır.” Yaratıcı yaratılanın içinde değildir; yaratılan yaratıcının sıfatlarının tecellîgâhıdır, zâtının mahalli değildir.
İbn Arabî’nin Sembolik Dili ve Okuma Güçlüğü
Efendi hazretleri İbn Arabî’yi okumanın zor olduğunu açıkça kabul eder: “Arabî’nin o kendi içerisindeki sisteminin içerisindeki o türetmiş olduğu cümleleri, kelimeleri, sembol ifadeleri iyi tanımlamak gerekir. Normalde bunları tanımlayamayan bir kimse Arabî’yi okusa da bir şey anlamaz.” İbn Arabî, Arapça diline çok hâkim bir âlimdir; el-Fütûhât el-Mekkiyye’sinde dahi Arap diliyle ilgili örneklemeler verir, aynı kelimenin hangi bağlamda hangi mânâya geleceğini gramer seviyesinde açıklar. Bu durum, okuyucuyu bir sembol kelimesinin nerede, hangi mânâda kullanıldığını çözümlemek zorunda bırakır — adeta bir “bulmaca-bilmece” hâline gelir.
İbn Arabî’yi anlamak için gerekli donanım şudur: (1) Belli bir âyet ve hadîs bilgisi, (2) Tasavvufun ana ilkelerini öğrenmiş olmak, (3) İbn Arabî’nin kendine özgü diline ve tarzına aşinalık. Bu üç şartı taşımayan bir kimse İbn Arabî’yi anlamakta güçlük çeker. Efendi hazretleri, “Fütûhât’ta ve Füsûsü’l-Hikem’de cevherden hareket ederek, ona biraz farklı mânâlar vererek yürür. Cevheri bölünmez olarak görür; cevherin içerisindeki bir sürü sembolleri, nitelikleri, nicelikleri, sıfatların tecellîyâtını, eşyâları, onların hepsini birbirinden farklı ifadelerle, farklı dillerle anlatmaya çalışır” diye özetler.
Bu sebeple İbn Arabî okurken sık düşülen bir hata, teşbîh ve tenzîhin farkını kaçırmaktır. İbn Arabî önce teşbîh eder — girift kelimelerle Allâh’ı benzetir, benzetir, benzetir; okuyucu “tam bu” diye anladığı noktada tenzîh eder — “O hiçbir şeye benzemez” der, tenzîhi patlatır. Okuyucu, “madem buna benzemeyecekti neden okudum?” diye sıkılıp bırakabilir. Ancak okudukça, tanımladıkça, Allâh’ı tanıma noktasında iyi yol kat eder. Bu iki kademeli anlatım, Hadîs-i Kudsî’deki “Beni zikretsinler, teşbîh etsinler-benzetsinler; ve beni tenzîh etsinler, benzettiklerini reddetsinler diye yarattım” hakîkatine dayanır. Sûfîler, İbn Arabî ekolünde genelde teşbîhi seçerler; ötekiler tenzîhi seçer.
“Amâda idi” Hadîsi ve Mi’râc Hâdisesi
Efendi hazretleri sohbetin metafizik kalbine girerek meşhûr hadîs-i kudsîyi şerh etmiştir: “Kuntu kenzen mahfiyyen fe ahbebtu en u’rafe fe halaktul-halka li-u’rafe” — “Bilinmez idim, bilinmekliğimi istedim, bir şey yarattım, bilineyim diye mahlûkâtı halk ettim.” Bu hadîs, Cenâb-ı Hakk’ın varlığa gelişinin metafizik temelini kurar. Allâh bilinmiyordu — bu O’nun zâtullahıdır, yaratılan her şeyden münezzehtir. Bunun üzerinde konuşmak, yazmak, ilim yapmak mümkün değildir; bunun yazılı-görsel ilmi yoktur. Olsa olsa kalbî ilim bir yere kadar gider, o da “o değildir” deriz ona.
Daha çarpıcı olanı şudur: Sahabe Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve selleme “Yâ Resûlallâh, hiçbir şey yok iken Allâh neredeydi?” diye sormuş, Peygamber Efendimiz “Amâda idi” buyurmuştur. Efendi hazretleri bu hadîsi şöyle şerh eder: “Amâda idi” sözü hem mekân izâfe eder hem de durum izâfe eder. “Bütün İslâm ve İslâm dışı felsefecilerin, bu konuda düşünen, yazan, çizenlerin dikkatle gözünü dikmesi gereken bir yer. Bütün her şeyiyle. Amâda idi.” Sahabenin sorusu müthiş bir derinlik taşımaktadır: “Neredeydi?” diye sormak, zaten bir yerin var olduğunu kabul etmektir. Oysa hiçbir şey yoktu.
Efendi hazretleri bir soru daha sorar: “Eğer ben Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin o esnâda huzûrunda olsaydım, derdim ki ‘Amâ neredeydi? Neredeydi ama? Şimdi nerede?'” Bu, Allâh’ın kendisini ilk tecellî sahası olarak belirlediği amâ makâmının nerede olduğunu sorgular. Daha da ötesi: “Mi’râc amâya mı oldu? Yoksa mi’râc amâdan ileri mi oldu?” Hadîslerde Resûlullâh Efendimiz’in yedi kat göğü geçtiği, arşı, levh-i mahfûzu, kürsîyi geçtiği, “kalemin cızırtısını duydum, mürekkebi kurumamıştı” buyurduğu geçmektedir. Kalem levh-i mahfûzdan evvel yaratıldığına göre, Efendimiz kalemin cızırtısını duyduğu noktada levh-i mahfûzun da üstüne ulaşmıştı. O hâlde mi’râc sâdece amâ içinde kalmadı; amânın ötesine, zâtullâha doğru yöneldi. Bu, ümmete bir büyük sırdır.
Efendi hazretleri kendi kanaatini şöyle dile getirir: “Benim parantez içerisinde varlıkla alâkalı kendi düşüncem var — bilinmez idim, bilinmekliğimi istedim bir şey yarattım — o varlığı tamâmiyetinde Hz. Peygamber’in rûhâniyeti olarak görüyorum.” Bu kendi algısıdır, İbn Arabî değildir; ama Efendi, “aslında bu bütün İslâm tasavvufunun eninde sonunda birleşmek zorunda kalacağı yerdir” diye iddialı konuşur. Bilinmez idim ibâresi zâtullaha gider; bilinmekliğimi istedim ibâresi ilk tecellîye, yâni Nûr-u Muhammedî’ye; bir şey yarattım ibâresi ise hâdise’yi (kainâtı) kapsar.
Batı Entelektüelleri Materyalizmi Terk Ediyor
Efendi hazretleri sohbetin bu kısmında muâsır bir gelişmeye dikkat çeker: “Batı entelektüeli bir yaratıcıyı kabul ediyor. Batı’da materyalizm bitti.” Batı’nın bütün entelektüelleri, bilimsel araştırmalarının sonunda bir yaratıcının var olduğunu kabul etmek durumunda kalmışlardır. Efendi hazretleri “Güneş batıdan doğacak dedikleri şey herhâlde bu olsa gerek” diyerek bu gelişmeyi dikkat çekici bir mahiyete yükseltir. Bir gün Batı’nın bütün bilim adamları toplanıp “Evet Tanrı vardır, bir yaratıcı vardır, artık hiç kimse bunu tartışmasın” diyeceği günü Efendi hazretleri umarak bekler.
Ancak Türkiye’deki Batı kitaplarının ve 50-60 yıl önceki makalelerin hâlâ “Tanrı’nın olmadığını” okuttuğuna dikkat çeker. Bu bilerek yapılmaktadır — çünkü eğer Türkiye’deki okuyucu Batı’dan Tanrı’nın var olduğunu öğrenirse, “Biz zâten Allâh’a inanıyorduk. Eksiğimiz neymiş? Şu dîni tanıyalım o zaman biz” diyecektir. Bu, kapitalizmin hiç hoşuna gitmeyen bir noktadır. Vahşi kapitalizmin tek düşmanı gerçek İslâmdır. Şu anda yaşadığımız İslâmı gerçek İslâm olarak görmeyin; biz dîni bozuk bir şekilde anlayıp yaşarken bile bu bozuk hâli ile durması bile kapitalizmi rahatsız etmektedir. Bu yüzden hadîs-i şerîflerin üzerine saldırılmaktadır — “biz dini bozuk bir şekilde anlayıp yaşamaya devam edelim” dedirtmek için.
Sûfînin Yolu: Akıl ile Keşfin Birlikteliği
Bir derviş “Akıl mı, sezgi mi, hangisi bilgiye ulaşmada daha üstündür?” diye sorar. Efendi hazretleri bu soruya kesin bir cevap verir: “Bir kimsenin bir eline aklını, bir eline de keşfini alması gerektiğine inanırım. Akıl mı, sezgi mi derken birbirini tercîh etmeyi kabul etmem.” Çünkü din akıl sâhiplerine emrolunmuştur. Dînin temeli ve dindeki algı önce akla dayanır. Ama Allâh’ı tanımada, Allâh’ı bilmede sûfî keşf yoluyla yürür. Bu farklı bir sahadır.
Efendi hazretleri bu noktada meşhûr bir Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî sözünü zikreder: “Evlât, oğul, biz pergelin iki sivri ucu gibiyiz. Bir sivri ucumuz şerîat-ı Ahmediye’ye bağlı. Öbür ucumuz da âlemleri seyrân ederiz.” Bu teşbîh, sûfînin iki ayaklı duruşunu en güzel şekilde anlatır: Bir ayak Kur’ân ve Sünnet’e, diğer ayak tasavvufun keşf yoluna bağlıdır. Tek ayaklı durmaz; tek kanatlı kuş uçmaz. Bu sebeple sûfîler de meşhûrdur: “Tek kanatlı kuş uçmaz” — zâhirî ilmi öğrenip keşf ilmiyle ilimlenmeyen sûfî uçamaz; zâhir bilgiyi reddederek sadece keşfe dayanan sûfî de uçamaz.
Efendi hazretleri önemli bir nokta daha ekler: “Sizin keşf yoluyla kalbinize gelen ilmi analiz edecek olan, onu emip, çözüp hayâta geçirecek olan yine akıldır.” Rüyâ keşf yoludur, ama aklın hafızaya alır, rüyâdaki cisimleri, materyalleri, ritüelleri, rumuzları algılar. Bunları algıladığı şeyleri yorumlamakta akıl çoğu zaman güçlük çeker; çünkü daha önce o cismi görmemiştir. Ama yine yorumlayacak olan akıldır. İnsanı insan eden, hem zâhirî tarafı (akıl) hem içsel tarafı (duygu, düşünce, kalp, mânâ) arasındaki dengedir. Sadece zâhirsel bakılırsa insan konuşan hayvandan farksız olur — yer, içer, cinsel ilişkiye girer, ölür. Ama insanı insan eden, kalbinin-duygularının-düşüncelerinin-içselliğinin var olmasıdır.
Günümüz Sûfî Dergâhlarının En Büyük Sıkıntısı
Efendi hazretleri bu bahiste sert bir tesbit yapar: “Günümüz sûfîlerinin en büyük handikaplarından birisi şudur: Sûfî dergâhlarda insanlar medrese arıyorlar. Sûfî dergâhlarda medrese aranmaz. Sûfî dergâhlarda keşf aranır.” Eğer bir sûfîde keşf ilmi yoksa, oraya oturmasın: âyetleri Kur’ân’ı Kerîm’den okursun, tefsîri tefsîr kitabından okursun, hadîsi hadîs kitaplarından okursun, fıkhı fıkıh kitaplarından okursun. Ama keşf ilmi kitaptan okumakla öğrenilmez. Bunun için bir ehil mürşid gereklidir. Ve bu iş bâtinîdir, zâhirî değildir. Yolun anahtarları: Allâh’a yakîn olmak için mücâhade, güzel ahlâk, ibâdet — ve en önemlisi çokça zikir.
- Rüyâ: keşf ilminin başlangıç anahtarı
- İlham: kişinin kalbine gelen bâtinî bilgi
- Kabir hâline vukûf: kabir halvetine erişmek
- Yakaza hâli: zikrullah halakasında görülen bâtinî haller
- Perdenin açılması: zikir halakasında aynı anda başka bir yerde zikir yaptığını görmek
Osmanlı’nın Son Döneminde İstanbul’da 360+ Tekke
Sohbetin ortasında bir derviş Osmanlı’da yabancı kaynaklı İslâm âlimlerinin çokluğuna karşın yerli İslâm âlimlerinin tarih kitaplarında yer bulamadığını söyler. Efendi hazretleri bunun bir algı meselesi olduğunu, Osmanlı’da bir hayli âlim bulunduğunu ama tarihlerin bunları yazmadığını belirtir. Sonra konuyu sûfîliğe getirir: Cumhuriyet ilan edildiğinde İstanbul’da ayakta duran ve çalışır vaziyette 360’tan fazla sûfî dergâhı bulunmaktaydı. Daha kesin bir rakam: 362. Hatta bazı araştırmalar bunu 400’e yakın vermektedir. Efendi hazretlerinin göz doktoru da İstanbul’da bu konuda bir komisyon kurup vakfiyelerden çıkararak eski mescidleri ve tekkeleri tespit etmeye çalışmıştı.
Bursa, mânevî baş şehir mevkıyinde bulunuyordu; Bursa’daki tekkelerin hepsini ayağa kaldırmak istense çok evin yıkılması gerekirdi. Osmanlı’da var olan tekke sayısı, camilere eş değer bir rakama yaklaşmaktadır. Bu gerçek, sûfîliğin Türkiye topraklarında yeni bir olgu olmadığını; tam aksine Türklerin ilk Müslüman olmasına sebep olanların o zamanki sûfîler olduğunu gösterir. Ancak 1925’te çıkan Tekke ve Zâviyeler Kanunu, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki ve 60’lara-70’lere uzanan baskı dönemi boyunca sûfîleri tanınmayan topluluklar hâline getirmiştir. “Ben ilk 86’da tanıştım — o zaman bir kimsenin dışarıda ‘ben sûfîyim’ demesi dahi yasaktı.” Dergâhlar dağıtılınca, sûfîler kendi evlerinde toplanarak bu yolu sürdürmüşlerdir.
Anadolu Din Algısının Son 30 Yılda Bozulması: Üçlü Kıskaç
Efendi hazretleri sohbetin sosyolojik-siyâsî kalbine gelerek son 30 yılda Anadolu din algısının nasıl bozulduğunu açıklamıştır. Türkiye 50 yıllık bir zaman zarfında üçlü bir kıskaca girmiştir:
- Bir tarafta İran Şia milliyetçiliği kıskacı — Şiî mezhepçilik ve İran milliyetçiliği bir arada geldi
- Bir tarafta Suûdî Selefî-Vahhâbî kıskacı — Arap milliyetçiliğiyle beraber geldi
- Bir tarafta Batı destekli “cemaat” kıskacı — Paralel yapılanma ile geldi
Bu üç kıskacın ortasında Türkiye kendi geleneksel-klasik din algısını yitirmeye başladı. Anadolu Müslümanlığının temel duruşu şudur: “Bir kimsenin kötü de olsa devletine silâh doğrultması mümkün değildir.” Anadolu Müslümanı hükûmetini değiştirir, siyâsetçilerini değiştirir, devletin çalışma sistemini eleştirir — ama devlete silâh çekmez, örgüt kurup kumpas yapmaz. Devletin askerine-polisine savaş açmaz, insanların mallarını yakmaz-yıkmaz-yağmalamaz, hendek kazıp hücre kurmaz. Bu Orta Asya’dan beri geleneksel Müslüman Türk kimliğidir, Anadolu kimliğidir.
Anadolu’da Alevî-Şîa-Sünnî-Kadirî-Rufâî-Bedevî-Şâzelî-Mevlevî-Ermeni-Hristiyan-Yahûdî-Tahtacı-Kızılbaş-Yezîdî hepsi uyum içinde yaşar. Anadolu’nun komşusu Yahûdî ise ona kem gözle bakmaz; komşusu Ermenî ise ona kem gözle bakmaz. Birbirlerinin düğünlerine, eğlencelerine giderler. Bu senkarizasyon son 30 yılda bilinçli olarak bozulmaya çalışılmaktadır. Devleti idâre edenler de etmeyenler de, dışarıda duranlar da bu yıkıma ortak olmuşlardır. “Ne işiniz vardı başörtüsünü yasaklamakla insanları ayrıştırmaya götürdünüz? Ne geçti elinize?” Evde hadîs okuyan adamı polis alıp götürdü; Kur’ân okuyan 10 kişiyi polis sardı, “irticâî faaliyet” diye götürdü. Bütün bunlar Anadolu din algısının dibine içeriden-dışarıdan dinamit koymaktı.
Bugün (sohbetin yapıldığı tarih itibariyle) devlet idâre edenler herhalde bu yanlışı görmüşlerdir; yoksa bu şekilde konuşmanın mümkün olmayacağını Efendi hazretleri ifâde etmektedir. Örnek olarak gençken genç bir çocuğun sakalı bırakmış, gözünün önünde babasına “Kâfirsin” dediğini, babasının ağlayarak “Bu çocuk bu dîni nereden öğrendi?” diye söylendiğini anlatır. Çocuğa biraz girip sorduğunda onun Selefî-Vahhâbî olduğunu tespit etmiş, babasına “Yandın. Evde C4 patlasaydı bu kadar zarar vermezdi” demiş. İki yıl sonra baba ağlayarak gelmiş “Sen nereden biliyordun? Aile dağıldı” demiştir. Çünkü çocuk anne-babasına kâfir nazarıyla bakmaya başlamış, annesinin-babasının namaz kılmadığı için küfre düştüğüne inandırılmıştır. Oysa Hanefî mezhebi bu konuda nettir: “Bir kimse bir farz ibâdetini yerine getirmese dahi, onun farz olduğuna inanıyorsa onu küfürle itham edemezsin.” İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe bunu kesin bir hükme bağlamıştır. “Lâ ilâhe illallâh Muhammedun Resûlullâh” diyen kimseyi tekfîr etmek, Hanefî mezhebinin en ağır bir şekilde yasakladığı bir tavırdır.
Sohbetten Çıkan Ameli Dersler
- Din, kâinât ve insanı kapsayan bir metafizik temel sunan kuşatıcı bir hayat telâkkîsidir — sadece bir inançlar-ibâdetler bütünü değildir
- İnsan izâfî şeylerle tatmin olamaz çünkü özünde ebedîliğe meyli vardır
- Vahdetu’l-Vücûd ile Panteizm aynı değildir: İbn Arabî yaratanı ve yaratılanı ayrı kabul eder, Panteizm etmez
- İbn Arabî’nin sembolik dilini anlamak için âyet-hadîs bilgisi, tasavvuf alt yapısı ve onun diline aşinalık şarttır
- “Amâda idi” hadîsi Allâh’ın ilk tecellî sahasına işâret eder — bunun üzerinde akılla konuşmak mümkün değildir
- Mi’râc amânın ötesine geçmiştir; Efendimiz kalemin cızırtısını duyduğu yerde levh-i mahfûzun da üstüne ulaşmıştı
- Batı’da materyalizm bitmiş, yaratıcı kabul edilmeye başlanmıştır — Türkiye’deki Batı kitapları hâlâ eski söylemi sürdürmektedir
- Sûfî akıl ve keşfi birlikte kullanır — pergelin iki sivri ucu gibi: biri şeriata, biri âlemleri seyrâna bağlıdır
- Sûfî dergâhında medrese değil, keşf aranır — keşf ilmi kitaptan değil ehil mürşidden öğrenilir
- Osmanlı’nın son dönemi İstanbul’unda 360+ tekke vardı — sûfîlik Türk-İslâm kültürünün ayrılmaz parçasıdır
- Anadolu Müslümanı devletine silâh doğrultmaz — bu Orta Asya’dan beri gelen bir kimliktir
- Hanefî mezhebi bir kimseyi farz ibâdeti terk etse de tekfîr etmez — “lâ ilâhe illallâh” diyen tekfîr edilmez
Bibliyografya — Zikredilen Kaynaklar
- Kur’ân-ı Kerîm: Fâtiha sûresi (“Rabbi’l-‘âlemîn” — Uluhiyyet Rab isminde toplanır); Tevbe ve diğer sûrelerde Allâh’ın isimlerine atıflar
- Hadîs-i Kudsîler: “Kuntu kenzen mahfiyyen fe ahbebtu en u’rafe” — Bilinmez idim, bilinmekliğimi istedim; “Beni zikretsinler, teşbîh ve tenzîh etsinler diye yarattım”
- Hadîs-i Şerîfler: “Allâh amâda idi” (sahabenin “Hiçbir şey yok iken Allâh neredeydi?” sorusuna cevap); Mi’râc hadîsleri ve levh-i mahfûzun kaleminin cızırtısı; “Nefsini bilen Rabbini bilir”
- Tasavvuf Kaynakları: Muhyiddîn İbn Arabî — el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye ve Fusûsu’l-Hikem (Ekberî ekolünün temel metinleri); Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin “pergelin iki sivri ucu” sözü; İmâm Cüneyd, İmâm Gazâlî gibi klasik sûfîlerin akıl-keşf dengesi üzerine mülâhazaları
- Felsefe: Baruch Spinoza — Etika (Panteizm’in klasik metni, matematik yöntemle Tanrı anlayışı, töz/madde/zihin kavramları)
- Kelâm: İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe — tekfîr yasağı ve îmânın dil ile ikrâr şartı; Hanefî mezhebinin farz terk edeni tekfîr etmeme ilkesi
- Osmanlı Tasavvuf Tarihi: 1925 Tekke ve Zâviyeler Kanunu öncesi İstanbul’da 360-400 arası tekke sayısı; Bursa’nın mânevî başşehir oluşu
- Anadolu Din Algısı: Üçlü kıskaç (Şiî-Vahhâbî-Cemaat); Anadolu Müslümanlığının devlete silâh doğrultmayışı; mezhepler arası müsâmaha geleneği
Sohbetin Özeti
39. Karabaş-i Velî Tekkesi sohbetinde Mustafa Özbağ Efendi; dinin târîfini, insanın izâfî şeylerle tatmin olamayışının sebebini, Vahdetu’l-Vücûd düşüncesi ile Panteizm arasındaki yedi temel farkı (yaratıcı-yaratılan ayrımı, zâtî sıfatların kabulü-redi, ilâhî dîne îmân vs.), İbn Arabî hazretlerinin sembolik ve girift dilinin niçin zor olduğunu ve onu anlamak için gerekli donanımı, teşbîh-tenzîh denkleminin “beni zikredin, benzetin ve tenzîh edin diye yarattım” hadîs-i kudsîsine dayandığını, “Bilinmez idim, bilinmekliğimi istedim bir şey yarattım” hadîs-i kudsîsinin mânâsını, “Allâh amâda idi” hadîsinin hem mekân hem durum izâfe ettiğini ve bütün felsefecilerin gözünü dikmesi gereken bir nokta olduğunu, mi’râcın amânın ötesine kadar uzandığını (Efendimiz’in kalemin cızırtısını duyduğu makâm), Batı entelektüellerinin materyalizmi terk ederek yaratıcıyı kabul etmeye başladığını, bu gelişmenin kapitalizmin hoşuna gitmediğini, sûfînin Hz. Mevlânâ’nın “pergelin iki sivri ucu” teşbîhince akıl ile keşfi birlikte kullanması gerektiğini, sûfî dergâhlarında medrese değil keşf arandığını, rüyâ-ilham-kabir hâli-yakaza gibi keşf yolunun anahtarlarını, Osmanlı’nın son döneminde İstanbul’da 360’tan fazla tekke bulunduğunu, 1925 Tekke ve Zâviyeler Kanunu sonrası sûfîlerin evlerde gizli toplanarak yollarını sürdürdüklerini, son 30 yılda Türkiye’nin Şiî-Vahhâbî-Cemaat üçlü kıskacına alındığını, Anadolu din algısının bu üç yönden nasıl bozulmaya çalışıldığını, Anadolu Müslümanının devletine silâh doğrultmayışının Orta Asya’dan beri gelen bir kimlik olduğunu ve Hanefî mezhebinin bir kimseyi farz ibâdeti terk etse dahi tekfîr etmediğini tafsîlâtlı bir şekilde açıklamıştır.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 39. Karabaş-i Velî Tekkesi Sohbeti | Video: YouTube | Playlist: 2016 Karabaş-i Velî Tekkesi
Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri