Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisinin 40. oturumunda Mustafa Özbağ Efendi; bankadaki parayı vadeli hesaba yatırmanın hükmünü, fâizin haramlığını, İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe ve İmâm Muhammed’in dâru’l-harb meselesindeki içtihâdlarını, Türkiye Cumhuriyeti’nin hukûk sisteminin İslâmî olmadığı gerçeğini, bir sûfînin devletle olan hukûkunda nasıl davranacağını, namazdaki kıyâm-rükû’-sücûd-ka’de erkânının “Allâh’ın sıfatlarının zâhirini arama” mânâsına geldiğini, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellemin sağılan hayvanları kestirmeyişi ve sofra bereketi hakîkatini, bir şeyhin davet ettiği yerde misâfirlerin nasıl doyurulduğunun menkıbesini, Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin dergâhına başını uzatan papazın rüyâda kellesinin kurtarılması kıssasını, Bediüzzaman Saîd Nursî’nin 29. Mektup 9. Kısım 8. Telvîh’te tasavvufu öven sözlerinin sonraki baskılardan çıkarılmış olmasını, kendi şeyhinin silsilesini (Nevşehirli Abdullâh Efendi → Çorumlu Mustafa Efendi → Hacı Ebû Bekir Efendi → Aziz Mahmûd Hüdâyî hazretleri), seyr-i sülûkün bir dergâhın kapısından içeri girildiği an başladığını, bir hanefî ile bir şâfiî eşin hukûkunu, dînî hayvan avlamanın sûfînin huyu olmadığını ve Mesnevî-i Şerîf 560. beyt üzerindeki halvet disiplinini tafsîlâtlı bir şekilde açıklamaktadır.
Fâiz: Bankadaki Para, Fâizin Haramlığı ve Dâru’l-Harb İçtihâdı
Sohbetin başında bir derviş soruyor: “Bankadaki paramızı vadeli hesaba yatırmak doğru mudur? Elde edilen fâizle parayı ne yapmalıyız?” Efendi hazretleri bu soruya cevâp verirken önce fâizin mutlak haramlığını hatırlatmıştır: Fâiz âyet-i kerîme ile, hadîs-i şerîf ile ve imâmların icmâ’ı ile haramdır. Bir mü’minin bir mü’minden fâizle alışveriş etmesi, fâiz alması-vermesi, fâizin anlaşmasını yazan-çizen kimselerin hepsi “anasıyla Kâbe duvarının dibinde zinâ etmiş gibi” günâha girer. Bu bir kimsenin kafasına kat’î şekilde yerleşmelidir.
Ancak Efendi hazretleri önemli bir fıkhî nokta da hatırlatmıştır: İslâm hukûku ancak İslâm hukûkunun geçerli olduğu yerlerde uygulanır. Türkiye Cumhuriyeti devleti lâyık-demokratik-insan haklarına saygılı-sosyal bir devlettir; İslâmî bir devlet değildir. Miras hukûku İslâmî değildir, evlenme-boşanma hukûku İslâmî değildir, medenî hukûk İslâmî değildir, ticâret hukûku İslâmî değildir, ceza hukûku İslâmî değildir, icrâ-iflas hukûku İslâmî değildir. Devlet bizim devletimizdir; ama hiçbir hukûku dînî değildir. Bu gerçeği kabullenmek, fâiz meselesindeki İslâmî duruşu anlamak için şarttır. Diyânet’in resmî cevabı da bunu teyîd etmektedir: Resmî nikâhı kimle varsa evliliği onunla devâm etmektedir — Kur’ân ve Sünnet’in boşanma-evlenme hukûku burada geçerli değildir.
İmâm-ı A’zam – İmâm Muhammed İhtilâfı: Dâru’l-Harb Meselesi
Efendi hazretleri, İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe hazretleri ile İmâm Yûsuf’un ittifâk ettikleri bir görüşü zikreder: Bir devlet dâru’l-harbe bitişikse, içinde İslâm hukûku yoksa, daha önce eman verilenlerin emanları kaldırılmışsa (yâni Müslim-gayrimüslim-ateist-putperest hepsi hukuk önünde eşit ağırlıkta muâmele görüyorsa), orası dâru’l-harptir. İmâm Muhammed ise hem İmâm-ı A’zam’dan hem de İmâm Yûsuf’tan ayrılmış; “Eğer bir yerde İslâm hukûku yoksa, uygulanmıyorsa, orası dâru’l-harptir” demiştir. Yâni tek bir şart yeterlidir: İslâm hukûkunun uygulanmaması.
Bu içtihâda göre, dâru’l-harpte bir mü’min ile bir gayrimü’min arasındaki ilişkilerde fâiz olmaz — yâni fâiz hükmüne girmez. Bir adam senden fâiz alıyorsa ona “mü’min misin?” diye sor; mü’minim derse “fâiz alıyorsun, haram olduğunu biliyor musun?” diye sor; bilir ama alır derse, o kimseye şahsen vermemek elinde ise verme, mücâdele et. Ama karşında devlet varsa — elektrik, su, doğalgaz, telefon, vergi, sigorta, bağkur, trafik cezası gibi — o faizlendirmeye mecbur muhatap olabilirsin. Efendi hazretleri kendi hayatından örnekler vermektedir: Doğalgazı, elektriği, suyu, telefonu, vergiyi, sigorta primini, bağkuru, araç vergisini, trafik cezasını zamanında ödeyemediği için gecikme faizi ödemiştir. Bu gecikme faizlerinin ödenmesi — dâru’l-harp içtihâdına göre — dâru’l-İslâmdaki fâiz hükmüne girmez.
Efendi hazretleri buradan bir mühim neticeye gelir: “Bankadaki paranız bir günlük dahi olsa vâdeli yatırın. Bir günlük de olsa kâr bırakma ona. İhtiyâcın yoksa, ihtiyâcı olan bir kimseye ver. Yemesen boğazından geçmesin sûfîlerin. İhtiyâcı yoksa başkasına verin, ama ondan sevâp beklemeyin.” Yâni bankadan aldığın fâizi bir fakîr-fukarâ’ya ver; ama bu bir sadaka değildir, sevabı için beklemezsin. Temel amaç, fâiz sistemini zayıflatmak, ticâret yaparken bankayı beslememek, bankanın “parayı bir başka yere fâize satması”nın finansmanını yapmaktan kaçınmaktır. Bir adam dolandırıcılık hikâyesi: Efendi hazretleri, bir gün dükkânına bankayı dolandırdığını söyleyen bir adamın geldiğini ve 250 dönüm kayalık araziyi ipotek göstererek büyük bir kredi çektiğini, sonra eşi üzerine benzinlik yapıp tekstile devâm ettiğini anlattığını nakleder. “Gel bir de ben seni öpeyim şimdi, öpebilirsen daha bankaları öp” şeklinde cevâp vermiştir — yâni vahşi bir kapitalizmin fâiz sistemine karşı mücâdele çerçevesinde bunun haklı bir boyutu bile bulunabilir; ama bu bir gönül-huzûru meselesi değil, ticârî bir savaştır.
Namaz Erkânının Mânâsı: Kıyâm, Rükû’, Sücûd, Ka’de
Bir derviş soruyor: “Namaz kılarken yapmış olduğumuz kıyâm, rükû’, sücûd, oturuşun bir anlamı var mı? Varsa anlatır mısınız?” Efendi hazretleri verdiği cevap şöyledir: “Hiçbir anlamı yok. Yapmayacak mısınız yani? Yahudîlere Cumartesi gün balık avlamayın dedi — baktığımızda hiçbir anlamı yok değil mi?” Bu cevap, ilk bakışta şaşırtıcı gelse de sonunda bir hakîkate götürür: Allâh’ın emirlerinin “aklın onayını” aramadan kabûl edilmesi gerektiği hakîkatine. “Bir şeyin mantığı iki açıklaması olması lâzım, aklımıza uyması lâzım bunun” diye televizyonlardan etkilenen günümüz Müslümanlarına Efendi hazretleri net bir cevâp vermektedir: “Arkadaşlar, kardeşler, görmediğimiz Allâh’a îmân ettik. Bunun mantığı iki açıklaması yok.”
Efendi hazretleri îmânın âmentünün bu altı rüknünün hiçbirinin aklî açıklaması olmadığını hatırlatır: Görmediğimiz Allâh’a îmân ettik; görmediğimiz meleklere îmân ettik; görmediğimiz Allâh’ın görmediğimiz melekler vasıtasıyla gönderdiği peygambere ve indirdiği kitâba îmân ettik. Bu mânâda akıl iflâs eder, akıl patinaj yapar. “Akıl bir türlü bunu içine sindiremiyor.” Biz Resûlullâh Efendimizin yanında yaşamadık; mu’cizelerini gözümüzle görmedik. Ama görenlerin naklettiğine îmân ettik. Sahabeler bize dediler ki “parmaklarından su aktı”; “hendek kazısında keçi sofrası bereketlendi”; “sağılan hayvanları kestirmeyi yasakladı.” Biz bunları görmedik, ama görenlerin naklettiğine itimât ettik.
Öyle ise namazdaki her rükün de Allâh’ın emri olarak kabûl edilmelidir. “Neden ayakta duruyorum?” deme; demek ki sen ayakta iken Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının zâhirine bakacaksın. Ayaktayken bak, otururken bak, rükû’dayken bak, sağa selâm verirken bak, sola selâm verirken bak, Kur’ân okurken bak. Ne tarafa yönelirsen yönel, Allâh’ın tecellîsi o taraftadır. İbâdet, bu tecellîye ulaşmanın bir vesîlesidir. “Aman o vesîleye iyi sahip çıkın.” Namazın rükünlerinin bu vesîleliliği — sıfatlarının tecellîsini arama — namaz kılmanın en derin mânâsıdır.
Hz. Peygamber’in Sağılan Hayvanları Kestirmemesi ve Sofra Bereketi Kıssası
Efendi hazretleri aktardığı bir nebevî tatbîkat şöyledir: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, sağılan koyunu kestirmezdi. Sağılan ineği kestirmezdi. Sağılan dişi deveyi kestirmezdi. Yeni doğmuş taze kuzuyu kestirmezdi — “Kurban olması için annesinin cüssesine gelecek.” Efendimiz öyle 15 günlük kuzuyu yemez, 3 aylık kuzuyu kestirmezdi. Bu, geçim sıkıntısı ve darlık olan Medîne döneminde ümmetin gıdâ kaynağını koruma ve bereketini çoğaltma disiplinidir.
Bu hikmet bağlamında Efendi hazretleri bir hendek hâdisesini nakleder: Hendek kazısında sahabeden biri, Efendimiz’in kulağına fısıldayarak “Yâ Resûlallâh, bir keçim vardı süt vermiyordu, onu kestim. Bu akşam bana davetlisiniz” demiştir — süt veren keçi olmadığı için sağılmayan bir hayvanı kesmiş, Efendimiz’i ashâbıyla birlikte dâvet etmişti. Efendimiz kulağa fısıldamayı tercîh etmiştir çünkü hem sahabenin tevâzuunu koruyor, hem de diğer sahabenin rahatsız olmamasını sağlıyordu. Sonra Efendimiz yüksek sesle sahabeye seslendi: “Ey ashâbım, filanca kardeşiniz yemek veriyor bugün. Hepiniz davetlisiniz!” Ve gelen 300 sahabî o küçük keçinin etinden doydu. Efendimiz nihâyetinde “Kalanları hanımlara götürün, kadınlar da doysun” buyurdu ve kadınlar da doydular. Bir kuru keçiden bu kadar sofra bereketi Allâh’ın kerâmetidir.
Efendi Hazretleri’nin Kendi Menkıbesi
Efendi hazretleri bu nebevî hikmetten bir tasavvufî ilke çıkarır: “Ehl-i tasavvuf kendisine ölçü çıkarır buradan. Eğer bir şeyh bir yere yemeğe giderse istediği kadar yanına misâfir götürür; ev sâhibi buna itiraz edemez. Dervişlen dost olan kapısını yüksek tutacak, dâvet etmeyecek. Dâvet ederse bir şeyh istese 100 kişi hadi gelin bu akşam filanca yerde yemekteyiz der. Herkes gider. Herkes ne buluyorsa onu yer. Allâh onu rızıklandırır.” Efendi hazretleri bunu kendi yaşadığı bir menkıbe ile desteklemiştir: Trenin zâkirine “ufak 10 kişi gelsin bize” demişti. Annesi “ben yemek yapmam” demiş, evden gitmişti. Lokantacı bir arkadaşla 2 kilo kuru fasulye ve 2 kilo pirinçten pilâv yaptırdılar. Bir tepsi yoğurt, bir miktar tatlı. Derken bir otobüsten birbiri ardına misâfirler inmeye başladı, ardından bir minibüs geldi, özel taksilerle daha çok insan geldi. Toplam 100’den fazla kişi oldu. Mustafa Özbağ ve arkadaşları katıp katıp dağıttılar; herkes yedi, içti, gitti. Kapıda en sevmediği bir kimse damat imtihanı olarak geldi, üstelik tatlıyı şeyh efendisinin ağzına batırmaya çalıştı. Sonunda şeyh efendi “Oğlum kalanı da anan yesin” diyerek kalanı da bırakmıştı. Bu, doğrudan nebevî bir sofra bereketinin sûfî menkıbesine yansımasıdır.
Seyyid Abdülkâdir Geylânî’nin Papazı Kurtarması ve Bediüzzaman’ın Tasavvuf Övgüsü
Efendi hazretleri sohbetin hayli sürükleyici bir menkıbesine de yer verir. Bir papaz, Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin dergâhının pencereden içerisini merakla seyretmiş, içeride dervişler “Allâh Allâh” diyerek zikrediyorlar. Papaz bir kere başını ritmle birlikte sallamış. O gece uykusunda kıyamet kopuyor: Zebâniler onu cehenneme sürüklüyorlar. O esnâda Geylânî hazretleri zuhûr edip meleklere “Durun! Allâh’ın bana sözü var: Kim benim dergâhımdan içeri girerse affim vâcib olur. Bu sabah tekkenin önünden geçerken kafasını içeri soktu, kafasını bir kere salladı — kafası bana âittir” diyor ve hançerini belinden çekip kafayı kurtararak “vücûdunu götürün, kafa bana âittir” diye buyuruyor. Papaz uyanıyor, sabah namazında dergâha koşa koşa gelip “Kuşam, kelleği kurtardım bugün; bir de vücûdu kurtar” diye Geylânî hazretlerine ilticâ etmiştir.
Efendi hazretleri bu menkıbenin arkasından Bediüzzaman Saîd Nursî hazretlerinin bir alıntısını yapar: “Tasavvuf, tarîkat, hakîkat namları altında öyle nûrânî, öyle şirîn bir yol vardır ki…” Bu ibâre Bediüzzaman’ın Mektûbât’ının 29. Mektup, 9. Kısım, 8. Telvîh’inden gelmektedir. Devamında Bediüzzaman der ki: “Bir kimse adi-sâmimî bir ehl-i tarîkat olsa, silsile-i meşâyihe duyduğu muhabbetten dolayı aslâ ümîdini kesmez.” Yâni sâdî bir tarîkat ehli “benim şeyhim vardır, şeyhimin şeyhi vardır, onun şeyhi vardır” der ve bu silsile-i muhabbetten hiçbir zaman ümîdini kesmez. Zındıkanın karşısında îmânı müşkül olmaz. Ama “mütefennin (çok ilimli) bir âlim olsa, kalbi harekete geçmemişse, silsile-i meşâyihden bir nasîbi yoksa, bugünkü zındıkanın karşısında îmânı müşkülleşir; kurtaramaz kendini.”
Efendi hazretleri önemli bir not düşer: “Sonraki Mektûbât baskılarında bu bölümü kaldırmışlar. Yani bu kadar Risâle-i Nûr’a hâinlik yapılır mı? Yapılır, yapanları da Allâh mânevî tokatla vurur.” Bu, Risâle-i Nûr’a hizmet ettiğini söyleyenlerin bazılarının tasavvufu eksik göstermek veyâ küçültmek için Bediüzzaman’ın tasavvuf övgüsünü sonraki baskılardan çıkarmış olmalarına işârettir. Efendi hazretleri bu duruma karşı, “Sen bir cemaatla, bir tarîkata, bir yola edepsizlik yapar, bir yola taş vurur, bir yola kesintiye uğratır, bir yolun hakîkatine uygun davranmazsan sana mânevî tokat gelir de sen hâlâ hatâyı başkalarında ararsın” diyerek hizmet adı altında yapılan bu nevi müdâhaleleri şiddetle eleştirmiştir.
Silsile-i Meşâyih: Efendi’nin Kendi Silsilesi
Efendi hazretleri kendi silsilesini bu minvalde açıklar: Zâhirî son şeyhi Nevşehirli Abdullâh Efendi‘dir. Ondan önceki şeyhi yok; çünkü Nevşehirli Abdullâh Efendi’nin kendisine “Evlâdım, biz vefat ettikten sonra senin bir daha şeyhe ihtiyâcın yoktur” diye söz vermiştir. Nevşehirli Abdullâh Efendi’nin şeyhi Çorumlu Mustafa Efendi idi. Ondan önceki şeyhi Antepli Bilâl Nadir hazretleri idi; o vefat edince Çorumlu Mustafa Efendi kendisine “Evlâdım istihâre yap, çorumdaki Mustafa Efendi’ye git; ama yine de istihâre yap” demiş, Nevşehirli Abdullâh Efendi istihâresini yaparak gitmiş, Çorumlu Mustafa Efendi onu nakîbü’n-nukabâ hâline getirmişti. Çorumlu Mustafa Efendi’nin şeyhi Hacı Ebû Bekir Efendi, Hacı Ebû Bekir Efendi’nin Türkiye’deki şeyhi Üftâde hazretleri dalıyla Aziz Mahmûd Hüdâyî hazretlerine dayanır.
Hacı Ebû Bekir Efendi’nin yolculuğu çarpıcıdır: Samsun’da hâfızlığını bitirdikten sonra İstanbul’a gelmiş, Aziz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin o dönemdeki son şeyhine intisâb etmiş, halîfelik noktasına kadar gelmiş. “Evlâdım bizde işin bitti. Sen şimdi seyahate çıkıyorsun” demişler, üstünü soymuşlar — belden yukarısı bembeyaz, “utanmış” demiş. Yedi yıl Mekke-Medîne-Bağdat-Şam dolaşmış. Sonunda Tantâ’da Tantâvî hazretlerinin yanına varmış; oradan Abdurrahîm Neşâbî hazretlerinden de Rufâî dersini almış. Beş dersten (dört tarîkattan icâzet + Şeyhülislâm mührü) İstanbul’a gelmiş, sonra Çorum’a gitmiş. Annesi rüyâsında Peygamber Efendimiz’i görmüş, “Oğlun mübârek bir görevle geri dönecek; dergâhını yaptır” buyrulmuş. Annesi babasından kalan mirâsı satıp dergâhı yaptırmış. Hacı Ebû Bekir Efendi Çorum’a geldiğinde dergâhı hâzır bulmuştu. “Eğer Allâh birisine bir vazîfe verdiyse dergâhını da Allâh hazırlatmıştır” diye Efendi hazretleri bu kıssadan sûfî için bir ilke çıkarır.
Silsilenin bir başka sırrı: Şeyh Efendi hazretlerine Hacı Bayrâm-ı Velî, Hacı Bektâş-ı Velî ve Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de mânen ders vermiştir. Efendi hazretleri bu husûsu dergâhın içerisinde ilk açıklayan fakîr olduğunu belirtir. 28 Şubat döneminde Nevşehir’den çıkmamakta direnen Abdullâh Efendi’ye Hz. Mevlânâ “Mustafa Efendi, bu kadar bastırma, bu kadar feryâd etme” diye geldiğini, bir yıl Bursa’da kalmasını işâret ettiğini hatırlatır — ve tam 365 gün, Abdullâh Efendi Bursa’da kalmıştır. “Bu yollar akılla alâkalı değil; maneviyat çalışır, manevî işâretler çalışır.”
Seyr-i Sülûk Ne Zaman Başlar? Dergâhın Kapısından İçeri Girerken
Efendi hazretleri çok çarpıcı bir ilke ortaya koyar: “Seyr-i sülûk ne zaman başlar? Şu tekkenin bahçesinden girdiğinde başlıyor. İstersen gezmeye diye gir, istersen seyretmeye diye gir — başlıyor. Girdin ya mübârek olsun.” Yâni sûfî yol, bir kimsenin bir dergâhın kapısının eşiğini aştığı andan itibâren başlamaktadır; o kimse bu durumu bilsin ya bilmesin. Bir kimse sadece “bu gece bir zikrullah yapayım, orada bir sohbet dinleyeyim” diyerek girer; ama daha salonun kapısından adımını atarken birisi ona çarpıcı bir söz söyler, bir hâl olur — seyr-i sülûkünün hedefli bir eğitimi o an başlamıştır.
Efendi hazretleri seyr-i sülûkün yanlış anlaşılmasına da işâret eder: “Siz seyr-i sülûkü şöyle görüyorsunuz: Bir yere kapanacaksınız, kimse size dokunmayacak, oh, sülûk edeceksiniz. Yok öyle bir şey. Siz halkın içerisinde duracaksınız, hizmette koşacaksınız. Nerede semâ var, nerede zikir var, nerede sohbet var, koşacaksınız. Koşarken sizin yanınızdaki ayağınıza çelme takacak, arkanızdan konuşacak, yiyip içtiğiniz kimse size emânete ihânet edecek. Hep sabredeceksiniz. Hep Kur’ân-Sünnet dâiresinde duracaksınız. Tebessüm edeceksiniz. Hap yutmuş gibi güleceksiniz. Hep seyr-i sülûk o.” Farzlarını devâm ettireceksin, nâfilelerini bırakmayacaksın. Seyr-i sülûk, halvetden çok hizmetin, ibâdetin ve imtihanın bir meselesidir. İki tâne kuş beslemek, çiçek bakmak, çay demlemek değildir; orada “gel, dakika bir gol bir” diyerek birisi senin kalbine taş atar, seyr-i sülûkün o an başlar.
Eşlerden Biri Hanefî Biri Şâfiî İse Ne Yapılır?
Bir kadın bir telefonla Efendi hazretlerine müracaat etmişti: “Eşim şâfiî, ben Hanefî mezhebindeyim. Eşimin benden abdesti bozuluyor, bu yüzden evde kaos çıkıyor. Kasten dokunuyorum, adam bir şey diyemiyor, gidiyor bir daha abdest alıyor.” Şâfiî mezhebine göre eşlerin cildî teması abdesti bozar. Efendi hazretleri bu durumda, “Şeytan bile azaptadır” diyerek duruma tebessümle bakmış, ama fıkhî olarak çok pratik bir çözüm önermiştir. “Bir eşin biri Hanefî biri Şâfiî ise, bence Şâfiî olan Hanefî’ye rücû’ etsin; çünkü işi çok zor.” Kadın bir kez daha mı? “Canım sıkıldıkça dokunurum” diye söylemişti. Ve nitekim adam iki hafta sonra kendisi bir başka mesele için Efendi’ye açtı; Efendi fırsat bulup “Şâfiî’den çık, Hanefî’ye gir; bir ömür boyu bu azâp çekilmez” dedi. Adam kabûl etti.
Bu mesele ictihâdlar arası rücû’un nasıl olabildiğini gösterir: Mezhepler arası geçiş câizdir; bir kimse ictihâdı uygun bulmadığı bir meseleyi başka bir mezhepten almak istiyorsa, iki rekât namaz kılıp niyet eder ve rücû’ eder. Eşlerin ihtilâfını gidermek için pratik bir çözümdür. Öte yandan Efendi hazretleri Şâfiî mezhebi imâmlarından — mesela Dünya Âlimler Birliği başkanı Yûsuf el-Karadâvî’nin “Fıkhî Meseleler” eserinde — İmâm Şâfi’î’nin böyle katı bir fetvâ vermediğini, bunun bazı takipçiler tarafından yanlış anlaşıldığını ifâde eden bir çalışmayı da hatırlatır.
Sûfînin Av ile Meşgûliyeti: Aldatan Bizden Değildir
Sohbetin ilginç bir bölümünde bir derviş “Bir kimsenin kendisi için balık tutması ve onu âilesine yedirmesinin hükmü nedir? Sizin öneriniz nedir?” diye sorar. Efendi hazretleri önce şer’î cevâbı verir: “Eğer bir kimse âilesi için balık ihtiyâcına sâhipse, alabilecek parası yoksa, gitsin balık avlasın. Ama…”
Sonra asıl tasavvufî noktaya gelir: “Sûfîlerin hiç böyle işleri olmaz. Gerçek sûfîler öyle balık avlamaya filan gitmezler. Hatta sûfîliği öyle algılayanlar olmuşlar, ben onlara benzemeye çalışırım kendimce.” En çarpıcı delîl: “Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri hiç avlanmamış. Bir tâne hadîs yok avlandığına dâir.” Ne kuş avlamış, ne balık avlamış, ne hayvan türlerinden büyükbaş-küçükbaş bir hayvanı avlamış. Neden? Çünkü avlamak için hilekâr olmak lâzımdır. Balık avlayacak olan kimse solucan atacak, solucanın içinde iğne olacak. Hazreti Peygamber buyurdu ki: “Aldatan bizden değildir.” Sûfî hayvanı bile aldatmaz.
Efendi hazretleri günümüzün av merâkını eleştirir: Tüfek, mermi, 4×4 araba, gece saat 2’de-3’te sazlıklar arasına giren, içinde yapma ördekler ses çıkartan, dolayısıyla ördekleri aldatan insanları anlatır. “Git bu Allâh de adama, diyor ki ‘Hocam sen 5000 tevhîd çektin ama bizim birincisinde uyku geliyor.'” Ava giderken uyumayan, ama zikirde uyuyan. Bu bir gönül hastalığıdır. Avcı, hakîkatte hayvanını bile aldatmaz; hayvan kaçmaya müsâade eder, sonra gaflette değil uyanıklıkta yakalar. “O zaman avla, o senin rızkın sana eyvallah. Öyle bir şey yok; herkes hîlen hurdalar avcılık yapıyor. Sakın ha, sûfîlerden duymayın öyle balığa-ördeğe gideni — orada kalsınlar, gelmesinler.”
Mesnevî-i Şerîf 560. Beyt: Halvetten Devâm
Sohbetin sonunda Efendi hazretleri Mesnevî-i Şerîf’ten 560. beyit civârına geri döner. Vezîr halvetteydi; halvetten çıkması için müritleri ona yalvarmakta, o ise “Canım dostlardan uzak değil; fakat halvetten çıkmama izin yok” demektedir. Müritler şefâata kalkışıyorlar, ona uyanlar da kendilerini yermekteler: “Ne kötü bahtımız varmış ah kerem sâhibi. Gönülden dolduk dinden de, sensiz yetim kaldık. Sen bahâneler bulmadasın; bizimle dertli yüreğimiz yanıyor da soğuk soğuk âh edip duruyoruz. Senin güzelim sözlerine alışmışız, senin hikmet sütünü emmişiz. Allâh için olsun bize şu cefâda bulunma; hayırda bulun, bugünü yarına atma. Gönlün râzı olur mu ki bu âşıklar sensiz kalsınlar da ellerine bir şeycik girmesin? Hepsi de balık gibi karada çırpınsın, suya aç, ırmağın bendini yık.”
Efendi hazretleri bu bölümü önümüzdeki hafta şerh etmek üzere bıraktığını belirterek sohbeti bitirmiştir. Bu kısım âşığın maşûkuna duyduğu hasretin ve halvetin arasındaki o nâzik münâsebetin daha geniş bir şekilde açıklanmasına bırakılmıştır.
Sohbetten Çıkan Ameli Dersler
- Fâiz kat’î olarak haramdır — ama dâru’l-harpte mü’min ile gayrımü’min arasındaki devlet hukûkunda gecikme fâizi gibi ödemeler bu hükme girmez
- Bankadaki parayı vâdeli yatırın, kâr bırakmayın; fâiz geliyorsa fakîr-fukarâ’ya verin ama sevâp beklemeyin — amaç bankayı zayıflatmaktır
- Türkiye’nin hukûku İslâmî değildir; bu gerçeği kabul etmek İslâmî duruşun şartıdır
- Namazın her rüknünün (kıyâm, rükû’, sücûd, ka’de) Allâh’ın sıfatlarının tecellîsini arama mânâsı vardır — aklî açıklama aramayın, emre itaat edin
- Hz. Peygamber sağılan hayvanı, taze kuzuyu kestirmezdi; ümmetin gıdâ kaynağını koruma disiplinidir
- Bir şeyh dâvet edildiğinde istediği kadar misâfir götürebilir; ev sâhibi itirâz etmez. Sofra Allâh tarafından bereketlenir
- Seyyid Abdülkâdir Geylânî’nin dergâhına başını uzatan papazın kellesi kurtulmuştur — bu, bir dergâha atılan sâdece bir adımın dahi berekete olabileceğine delâlet eder
- Bediüzzaman Said Nursî hazretleri tasavvufu övmüş; sonraki baskılardan bu bölümleri çıkaranlara mânevî tokat gelir
- Seyr-i sülûk bir dergâhın kapısından içeri girildiği an başlar — halvete değil, hizmete, sabra, imtihana dayanır
- Hanefî-Şâfiî eşler ihtilâfında Şâfiî olan Hanefî’ye rücû’ edebilir; mezhepler arası geçiş câizdir
- Sûfî hayvanı bile aldatmaz — balık avlamak için solucan takan iğneyi kullanmak hileye girer, Hz. Peygamber hiç avlanmamıştır
- Silsile-i meşâyih sûfî için son derece önemlidir; muhabbet zincirine ümîd bağlayan zındıka’nın karşısında îmânını kurtarır
Bibliyografya — Zikredilen Kaynaklar
- Kur’ân-ı Kerîm: Bakara sûresinde fâizin haramlığı; el-Maide 6 (abdest); namaz emirleri
- Hadis-i Şerîfler: “Fâiz annesiyle Kâbe duvarının dibinde zinâ gibi günâhtır”; “Aldatan bizden değildir” (Müslim); sofra bereketi-hendek hadîsleri; Hz. Peygamber’in sağılan hayvanı kestirmemesi
- Fıkıh: İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe ve İmâm Yûsuf – dâru’l-harb tanımı (İslâm hukûkunun uygulanmaması + gayrimüslim hukûkunun eşit olması); İmâm Muhammed – yalnızca İslâm hukûkunun yokluğu yeterli görüşü; Şâfiî mezhebinde eş dokunmasının abdesti bozması; Hanefî mezhebinde mezhepler arası rücû’ câizdir
- Mesnevî-i Şerîf: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî — Vezîr kıssası, 560. beyit civârı (“canım dostlardan uzak değil, halvetten çıkmama izin yok”)
- Tasavvuf ve Menkıbe Kaynakları: Seyyid Abdülkâdir Geylânî ve papaz menkıbesi; Aziz Mahmûd Hüdâyî hazretleri silsilesi; Üftâde hazretleri; Hacı Ebû Bekir Efendi Çorum dergâhı; Çorumlu Mustafa Efendi; Nevşehirli Abdullâh Efendi; Antepli Bilâl Nadir hazretleri; Abdurrahîm Neşâbî hazretleri (Rufâî silsilesi)
- Risâle-i Nûr: Bediüzzaman Saîd Nursî — Mektûbât, 29. Mektup 9. Kısım 8. Telvîh — tasavvufun “nûrânî şirîn bir yol” oluşu; silsile-i meşâyihe muhabbetin zındıkaya karşı îmânı koruması
- Çağdaş Fıkıh: Yûsuf el-Karadâvî — “Fıkhî Meseleler” (Şâfiî mezhebinde yanlış anlaşılan fetvâlar)
Sohbetin Özeti
40. Karabaş-i Velî Tekkesi sohbetinde Mustafa Özbağ Efendi; bankadaki paranın vâdeli hesaba yatırılmasının fâizin haramlığı karşısındaki durumunu ve dâru’l-harpte bu hükmün nasıl yorumlandığını (İmâm-ı A’zam ve İmâm Muhammed’in ictihâdlarını), Türkiye Cumhuriyeti’nin hukûk sisteminin İslâmî olmadığı gerçeğini ve bu gerçeği kabullenmenin sûfî duruşun şartı olduğunu, mü’minin mü’minden fâiz alamayacağını ama devletle olan ilişkilerdeki gecikme fâizlerinin şahsî mâsiyet hükmüne girmediğini, namazın kıyâm-rükû’-sücûd-ka’de rükünlerinin “akla açıklama arama” değil “emre itaat” ile kabûl edilmesi gerektiğini, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellemin sağılan hayvanı kestirmeyişini, hendek kazısındaki keçi sofrası bereketini ve bir şeyhin dâvet edildiği sofrada istediği kadar misâfir götürebileceğini, kendi yaşadığı 2 kilo fasulye + 2 kilo pirinç ile 100+ kişiyi doyurma menkıbesini, Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin dergâhına başını uzatan papazın rüyâda kellesinin kurtulduğu kıssasını, Bediüzzaman Saîd Nursî’nin Mektûbât’ın 29. Mektup 9. Kısım 8. Telvîh’inde tasavvufu övdüğünü ve sonraki baskılardan bu bölümün çıkarıldığını, kendi silsilesini (Nevşehirli Abdullâh Efendi → Çorumlu Mustafa Efendi → Hacı Ebû Bekir Efendi → Aziz Mahmûd Hüdâyî), Hacı Ebû Bekir Efendi’nin Samsun-İstanbul-Mekke-Medîne-Bağdat-Şam-Tantâ yolculuğu ve annesinin rüyâda dergâh yaptırışını, 28 Şubat’ta Hz. Mevlânâ’nın Abdullâh Efendi’ye “bir yıl Bursa’da kal” işâretini, seyr-i sülûkün bir dergâhın kapısından içeri girildiği an başladığını ve halvette değil hizmette-sabırda-imtihanda yürüdüğünü, bir Hanefî ile bir Şâfiî eşin ihtilâfında Şâfiî olanın Hanefî’ye rücû’ edebileceğini, sûfînin balık-kuş-hayvan avlamayacağını çünkü “aldatan bizden değildir” hadîsinin sûfîyi hîlen hurdadan uzak tuttuğunu ve Mesnevî-i Şerîf 560. beyt üzerinde vezîrin halvette kalışını tafsîlâtlı bir şekilde açıklamıştır.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 40. Karabaş-i Velî Tekkesi Sohbeti | Video: YouTube | Playlist: 2016 Karabaş-i Velî Tekkesi
Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri