Karabaş-i Veli Tekkesi 2016

33. Karabaş-i Velî Tekkesi Sohbeti — Gönüllü Dönüş: İhtiyarî ve Icbârî Rucû, Hayal-Vahiy İlişkisi ve Kâmil Mü’minin Emin Olması

Mustafa Özbağ Efendi’nin Karabaş-i Velî Tekkesi 2016 sohbet serisinin otuz üçüncü dersi, geniş bir soru-cevap bölümü ile başlar ve İbnü’l-Arabî’nin Fütûhât-ı Mekkiyye’sinden “gönüllü ve icbârî dönüş” (ihtiyârî ve zorunlu rucû) üzerine olan pasajların derin tahlîli ile devam eder. Sohbette ele alınan ana başlıklar: “Sünnîlik bir din değildir, ancak bir yoldur”; zekât paralarının birinci derecede fakirlere verilmesi, okul yaptırmakta kullanılmasının caiz olmaması; “mübârek hocamızın cebine para koymak” eleştirisi ve sahte şeyhlerin gece başına 7 milyar alması; İbnü’l-Arabî’nin “hayâlin yerini bilmeyenlerin hiçbir şey hakkında bilgileri yoktur” tezi; aklî ve ilhâmî hayâl ayrımı (Âdem aleyhisselâm’a Havvâ’nın aklına düşmesi); gönüllü rucû — âlimin kendi iradesiyle dönüşünü gerçekleştirmesi; aşıkın namûsu — “ar-nâmus şişesini taşa çaldım”; mahşerde Allâh’ın gölgesine oturan ve Peygamberlerin dahî kıpta ile baktığı “Allâh için birbirini sevenler” cemaati; “görüyormuş gibi yaşamak” (ihsân) — hadîs inkârcılarına karşı reddiye; “cehrî namazda konuşanlara kızmamak” ile biten bir nefsî terbiye dersi.


Gönüllü: “Sünnîlik Bir Din Değildir”; Şahıslar Üzerinde Konuşmamak

Sohbetin açılışında bir kardeş “Bir kimse ısrarla ‘benim sünnîlik diye bir dinim yok’ diyorsa… ona başkanlık için desteklemek uygun olur mu?” diye sorar. Efendi çok önemli bir ayrım yapar:

“Sünnîlik diye bir din yok ki zâten. Allâh din olarak ‘ben size İslâm’ı seçtim’ dedi. Sünnîlik olarak seçtim demedi. Ancak bir yol olabilir sünnîlik. Din adı olmaz.” Bu, klâsik İslâm akâidinde çok önemli bir noktadır: Sünnîlik, İslâm’ın bir tarifi, bir yoludur; bir din değildir. Din İslâm’dır; Sünnîlik de Şîîlik de bu dinin içindeki yorumlamalardır.

Şahıslar Üzerinde Konuşmamak: Fetullah Gülen Meselesi

Bir kardeş Fetullah Gülen hakkında “terör örgütü lideri olarak lanse ediyorlar, siz ne düşünüyorsunuz?” diye sorar. Efendi net bir tavır sergiler:

“Biz şahıslar üzerinde konuşmayız genel olarak. Şahısların üzerinde herhangi bir sözümüz olmaz. O yüzden şahıslar üzerinde konuşmamayı kendimize şiar edindik. Bize Kur’ân ve Sünnet noktasında bir şey sorarsanız biz cevap veririz.”

Efendi çok enteresan bir gözlem paylaşır: “Bu da seven bir kimse. ‘Terör örgütü lideri olarak lanse ediliyor’ demiş. Bu da seviyor. Demek ki onun terör örgütü lideri olduğuna inanmamış. Devlet diyor ki terör örgütü. Mahkemeler diyor ki terör örgütü. Doğru-yanlış kendilerinin bileceği iş. Biz ‘Şâhıs nedir?’ bizi ilgilendirmez ki.”

Zekât Paralarının Okul Yapımında Kullanılması Meselesi

Efendi kendi başına gelmiş bir hâdiseyi anlatır: “Bir ara bana sormuşlardı: ‘Zekât paralarından okul yapılır mı?’ ‘Yapılmaz’ dedim ben. Zekât parasından, fıtır parasından okul, yurt, yorgan, yatak yapılmaz. Zekât birinci derecede fakirlere verilir. Ondan sonra miskinlere. Ondan sonra borçlulara. Ondan sonra Allâh yolunda cihâd eden, mücâdele edenlere. Kur’ân’daki sıralama bu.”

Efendi bu tesbîtinin ne kadar tepki çektiğini anlatır: “‘Vay sen bizim hocamıza laf mı söyledin?’ ‘Ya kimin hocasına laf söyledim?’ Demek ki senin hocan veyâhut da senin cemaatin-tarîkatın zekât parasıyla böyle bir şey yapıyorsa, ben dinin hukûkunu söyledim. Hani bir zât-ı sözü: ‘Sen bana ördek mi dedin?’ Bunun gibi.”

Efendi çok sert bir ilke koyar: “Bir tarîkat/cemâat liderinin dînî noktada insanlardan para toplaması câiz değil. Bir kimsenin para karşılığında sohbet etmesi câiz değil. ‘Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz’ buyurmuş Cenâb-ı Hak. Ben bunları söylüyorum.”

“Gece Başına 7 Milyar Alan Hoca” Meselesi

Efendi çok çarpıcı bir örnek paylaşır: “Bayındır’a gittik, kutlu doğum var. Ne döndür geldi hocanın adı ya? Ömer Döngel oğlu. Benim dilim dönmüyor, Allâh beni affetsin. Muhabbet oldu orada. Zabıta müdürü — bizim elimizde yetişmiş bir arkadaş, fâsık veya münafık değil — bana söyledi: ‘Kaç para alıyor bu gece?’ dedim. ‘7 milyar’ dedi. ‘Ne?’ dedim. ‘7 milyar.'”

“Çıktı bir sayfa, bir sayfa yok. Bir pasaj sahâbenin Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e olan sevgisini-bağlılığını anlattı. 7 milyar almış o gece. Mesnevî’yi Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri yazmış mı? Evet. Sen bunu kaleme alıp üzerinden para kazanıyorsan, kardeş, istismar ettin!”

Efendi Yaşar Nurî’nin bir televizyon programı örneğini de verir: “Ulusal Kanal’da Yaşar Nurî dinden para kazananlara bağırıyor. Altından Yaşar Nurî’nin beş kitap 125 liraya reklâmı geçiyor. ‘Hoca, bu ne peröz bu ne turşu!’ ‘Sen orada dinden geçinenlere laf söylerken altından senin din kitaplarının parası geçiyor.’ Böyle bir açmaz ve çıkmazdayız.”


Hayal Meselesi: Aklî ve İlhâmî Hayal

İbnü’l-Arabî’nin Fütûhât’ından okunan bir pasaj: “Hayâlin yerini bilmeyenlerin hiçbir şey hakkında bilgileri de yoktur.” Efendi bu tezi çok ince bir şekilde şerh eder:

“Hayâlin avâmdaki yeri, yaratılmış halktaki yeri birinci derecede akıldır. Akıl duyu organlarıyla, öğrendikleriyle hayâl eder.” Ancak hayâlin daha derin bir boyutu vardır ki Cenâb-ı Hakk’ın ezelî ilminden kopup gelen ilhâmdır.

Âdem Aleyhisselâm’ın Havvâ’yı Hayâl Etmesi

Efendi bu meseleyi çok çarpıcı bir örnekle açar: “Âdem’i düşünün. Âdem’e Cenâb-ı Hak bütün isimleri öğretti. Ama Âdem aklî olarak bir kadının var olacağını hiç hayâl etmedi. Ona vesveseyi veren, aklına koyan kim oldu? Şeytan oldu. Dedi ki Âdem’e: ‘Söyle Rabbine sana bir eş yaratsın.'”

“Havvâ Âdem’in hayâli oldu. Çünkü şeytan onun aklına vesvese tohumunu dikti. Âdem ondan sonra Havvâ’yı hayâl etti, istedi. Ama Havvâ’yı hayâl eden Âdem oldu.”

Efendi bu hâdiseden çok önemli bir ilke çıkarır: “İlm-i ezelde Havvâ vardı. İlm-i ezelde Havvâ var olduğu için ânında tecellî etti. Duâsı kabûl oldu. İlm-i ezelde var olanlar ânında tecellî eder. İlm-i ezelde olmayan bir şeyi zâten isteyemezsin. Bir şeyi istiyorsan ilm-i ezelde vardır. Var olanı istersin.”

Bu, sûfî metafiziğinin en ince ilkelerinden biridir: İnsânın istediği her şey aslında Allâh’ın ezelî ilminde zâten mevcuttur. İnsân “yeni bir şey” istemez; Allâh’ın zâten bilgisi dâhilindeki bir şeyi dile getirir. Bu yüzden duâlar kabûl olur — çünkü ilm-i ezelde olmayan bir şey istenmez.


Gönüllü Rucû: Sûfînin Kendi İradesiyle Hakka Dönüşü

Sohbetin merkezi İbnü’l-Arabî’nin “ihtiyârî rucû” (gönüllü dönüş) ve “icbârî rucû” (zorunlu dönüş) ayrımıdır. Efendi bu ayrımı çok açık bir şekilde şerh eder:

“Bir kimse isteyerek hakka yönelmesi, hakka dönmesi — bu dönüşe başka bir mânâ da verebilirim. Hakka dönüş, o kimsenin Hak esmâsının üzerinde tecellî edip Hak olmasıdır. Bu kimse gönüllü hakka dönüşür. Hakka dönüşmek Allâh olmak demek değildir. Hakka dönüşmek, o kimsenin her hâliyle Hakk’ın tecellîyâtına râm olup her zerresinin Hak olmasıdır.”

Efendi bu gönüllü dönüşü gerçekleştirmiş olanların hayâtını tanımlar: “Onlar onun yolunda-izinde-kokusunda, ama Cemâl’inde, ama Celâl’inde, ama Kahhâriyet’inde, ama Rahmâniyet’inde tecellî-tecellî yürürler. Biz onların hâllerine hayretten hayrete geçme, halden hâle geçme, hakîkâtten hakîkate geçme, tevhîdin perdelerinden perdelerine geçme olarak görürüz.”

“Bu bazen urûç olur, bazen seyir olur, bazen hakîkâtin tam göbeği olur, bazen hakîkâtin ta kendisi olur. Onlar kendi gönülleriyle, el ve ayaklarıyla, yürekleriyle farzlara sımsıkı yapışıp, nâfilelerle yaklaştıkça yaklaşıp, Allâh’ın sevgi tecellîyâtına mazhar olup onunla gören, onunla duyan, onunla konuşan, onunla yürüyen, onunla her şeyini yaşayanlardır.”

“Burada o kimsenin artık kendisi yoktur. Dönüşü gerçekleşmiştir. Öylesine gerçekleşmiştir ki onu gördüğünde Allâh hâtıra gelir. ‘Allâh’ın öyle kulları vardır ki yeryüzünde onu görenlerin akıllarına Allâh gelir.'”

“Her Şeyi Gönülle ve Sevgiyle Yapın”: Temel İlke

Efendi ana tasavvufî prensibini çok berrak bir şekilde ortaya koyar: “Sûfîlik gönüllü dönüştür. Sûfîler dönüşlerini gönüllü olarak yaparlar. Zorunu değil. İslâm gönüllülük esâsına dayalıdır.”

Çok önemli bir hadîse atıf yapar: “Bir kadın geldi, ‘bizlerden hakkı nedir söyle’ dedi. Hayır demeyeceksin, ‘yat’ dedin de yatacaksın, ‘kalk’ dedin de kalkacaksın… Kadın dedi ki: ‘Vallâhi ben hiç evlenmeyi düşünmüyorum bu şartlarda.’ Hazret-i Peygamber Efendimiz dedi ki: ‘O evlenmeyi istemediği müddetçe onu evlendirmeyin.’ Anne-babalar çocuklarınızı zorla evlendirmeyin. İslâm gönüllülüktür.”

Efendi bu prensibi sûfîliğe uygular: “Sûfî yol gönüllülüktür. Bir kimseyi zorla sûfî etmeye çalışma. Neden? Zulmediyorsun ona. ‘Zorla ders al şeyhimizden. Aman gel bak ders al işin düzelir. Aman gel bak ders al ha evliliğin düzelir. Aman gel bak çocuğun olur.’ Deme. Burası işçi bulmak kurumu mu? Evlendirme dairesi mi? Şifâhâne mi? Değil.”

Efendi çok dikkate değer bir ihtâr yapar: “Kardeşler size bir kardeş tavsiyesi: Her şeyinizi sevgiyle ve gönülle yapın. Zorlamayın kendinizi. Karşınızdaki kimseyi de zorlamayın. Aslâ gönülle yürüyün yolunuzu. Ve karşınızdakinden bir şey beklemeyin. Siz ne iseniz gönülle akıtın ona. Aslâ bir şey isterseniz ve o gönülsüz yaparsa size şerîatta değil hakîkâtte harâm olur. Şerîatta değil, hakîkâtte büyük zul olur. Bu yol incedir, inceden de incedir.”


“Ayşe’yi İstedin, Ayşe Geldi”: Bir Sûfî Kıssası

Efendi gönüllü sevmenin sonuçlarını çok eğlenceli bir kıssa ile anlatır:

“Geldi Sûfî’nin birisi, dedi ki: ‘Efendim ben âşığım.’ ‘Kime evlâdım?’ ‘Ayşe’ye.’ ‘Gir oğlum’ dedi çilehâneye. Girdi Sûfî çilehâneye. ‘Efendim ne çekeceğim?’ ‘Yâ Ayşe oğlum.’ Sûfî içeride başladı: ‘Yâ Ayşe, yâ Ayşe, yâ Ayşe.’ Buna aklınıza vurursanız kafanız gider. Sûfîlikte bazen akıl çalışmaz.”

“O esnâda derviş ‘yâ Ayşe diye zikir mi olur?’ diye sormuyor bak. Bazı dervişler çok akıllı — ‘yâ Ayşe diye zikir mi olur ya?’ der. Başlamış ‘yâ Ayşe, yâ Ayşe, yâ Ayşe.’ Sabah namâzı okunur okunmaz çilehâne önünde kapıyı birisi vuruyor. Sürgü açılıyor — bir bakıyor ki Ayşe!”

“Kapıyı açıyor, Ayşe tık-tık şeyhi geliyor: ‘Evlâdım, Ayşe’yi istedin, Ayşe geldi. Eğer O’nu isteseydin O gelirdi.’ Sûfî: ‘Efendim ben O’nu istiyorum.’ ‘Kapat kapıyı.’ Kapatıyorlar. Sûfî: ‘Efendim ne çekeyim?’ ‘Yâ Allâh oğlum.’ Şimdi de Yâ Allâh çekecen.”

Efendi bu kıssadan çıkardığı ders çok berraktır: “Bir kimse gerçekten seviyorsa, sevdiği her neyse tıpış tıpış önüne gelir. O öylesine sevsin ki ciğerini, yarsın yüreğini, kendinden geçsin. Her baktığı yerde onu görsün, her içtiğinde onu içsin. Sevmeyenler buna inanmazlar, şüphe ederler. Sevenin şüphesi yoktur.”


Mahşerde Allâh’ın Gölgesinde Oturanlar: Allâh İçin Sevenler

Efendi berzah-mahşer meselesine geçerken çok dokunaklı bir tablo çizer: “Hadîslerde var — mahşer halkı kendi derdiyle yanarken, perişânken kafasını kaldırır bakar ki bir grup, bir kavim Allâh’ın gölgesine oturmuşlar. Hiçbir gölgenin olmadığı yerde Allâh’ın gölgesine oturmuşlar. Peygamberler onlara hayret ve kıpta ile bakarlar ve sorarlar: ‘Bunlar hangi peygamberlerdendir?’ Bir münâdî melek cevap verir: ‘Bunlar peygamber değil.’ ‘Bunlar hangi şehîdlerden?’ ‘Bunlar şehîd de değil.’ ‘O zaman bunlar kim?'”

“Herkesin dilleri 18 metre, 36 metre… Kimisi yaya, kimisi piyâde, kimisi gömülmüş… Bunlar kim? ‘Bunlar dünyâda yeryüzünde yaşarken birbirleriyle akraba olmadıkları hâlde, birbirlerinden menfaatleri olmadıkları hâlde Allâh için birbirlerini sevenler. Toplandıklarında Allâh’ı zikredenler. İşte onlar nûrdan minberlere, nûrdan elbiselerle, başlarında da nûrdan tâc ile giydirilerek getirirler.'”

Efendi bu hadîsi kendi dergâhıyla irtibatlandırır: “‘Hani mahşer, hani sırât, hani sûr? Ha bir gelsin üflesin ya’ — sen gönülle dönmeye bak. Neymiş? Menfaat olmayacak. Burası evlendirme meselesi değil, İş Kur değil. Burası Allâh için sevenlerin toplandığı yer. Soruyor muyuz cinsiniz ne, ırkınız ne, cibilliyetiniz ne, paranız ne, pulunuz ne, makâmınız ne — bizi ilgilendirmiyor hiç. Nüfus cüzdânınızda ne yazıyor diye soruyor muyuz? Bizi ilgilendirmiyor.”

“7 yıldan beri buraya gelip gidenler, bir günden bir güne kapıdan sizden para isteyen oldu mu? Oldu mu? Benden habersiz böyle bir şey yaşayan var mı? Hayır. Ha, menfâatsiz — akrabâ değiller, birbirlerinden menfâatleri de yok, ya Allâh için birbirlerini sevenler.”


İbnü’l-Arabî: “Olumsuzlamayın, Benzeyin”

Sohbetin bir başka önemli bölümünde İbnü’l-Arabî’nin çok özgün bir teolojik tezi okunur: “İlahiyatçılar ve felsefeciliğe göre İslâm düşüncesinin genel yönü Allâh ile yaratılmışlar arasında her türlü benzerliği olumsuzlamak ve Allâh’ın karşılaştırılmazlığını ispât etmektir. Sûfîler böyle düşünmezler.”

Efendi bu tezi kendi sûfî anlayışıyla destekler: “Biz olumsuzlaştırmayız çünkü. Hattâ sûfîler şöyle düşünürler: ‘Herkes kendisi gibi olanı sever.’ Cömert cömerti sever, cimriyi sever mi? Muhabbet ehli muhabbet ehlini sever. Sabahtan akşama kadar oklava yutmuş dut yeniş bülbül gibi susanı ne yapsın muhabbet ehli?”

“Cenâb-ı Hak da diyor mu ‘Allâh cömertleri sever’ diye — demiyor. ‘Allâh cömerttir, cömert olanları sever.’ Hiç âyet okudunuz mu ‘cömertleri sever’ diye — nereden olumsuzlaştırıyorsun? Olumsuzlamak yok. Benzemek var. Önce benzemek, ondan sonra hallenmek, ondan sonra onun sıfatının senin üzerinden tecellî etmesi.”

İbnü’l-Arabî’ye göre bu “hermetik olumsuzlama çabaları hakîkâtin mâhiyeti hakkında cehâletten, Kur’ân ve hadîsin vahyedilmiş niteliğine saygısızlıktan, Allâh’a karşı edepsizlikten kaynaklanmaktadır.” Efendi bu tezi teyid eder: “Biz sûfîler olarak önce O’nun ahlâkıyla ahlâklanmayı isteriz. Hadîs-i şerîf: ‘Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanın.'”

Hz. Âişe Annemiz’in Cevâbı: “O’nun Ahlâkı Kur’ân’dı”

Efendi klâsik bir hâdiseyi hatırlatır: “Gelirler Hazret-i Âişe annemize: ‘Hazret-i Peygamber’in ahlâkı nasıldı?’ ‘Siz Kur’ân okumuyor musunuz?’ ‘Okuyoruz.’ ‘İşte’ der, ‘onun ahlâkı Kur’ân ahlâkıydı.'”

“O zaman Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri Cenâb-ı Hakk’ın sıfatsal boyutta en zirvede tecellî ettiği kimsedir. O yüzden Arabî başka bir yerde şöyle der: ‘Peygamberler Allâh’a en yakın ve en fazla bilen insanlardır.’ Ondan sonra velîleri koyar; bazı yerlerde ‘sûfîler’ der, ‘velîler’ demez.”


“Görüyormuş Gibi Yaşamak”: İhsân Hadîsi ve Hadîs İnkârcılarına Reddiye

Efendi bu bölümde hadîs inkârcılarına karşı çok sert bir reddiye verir: “Cenâb-ı Hak kendisine atfettiği şeyleri kullarının inkâr etmesi en büyük edepsizliktir.”

Delîller: “‘Sen atmadın, Ben attım.’ Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem saldırırken Allâh kendisine atfetti. ‘Sen öldürmedin, Ben öldürdüm.’ ‘Onun elini tutanlar gerçekten Benim elimi tutmuştur’ — Hudeybiye antlaşmasında Fetih 10. Âyet.”

“Sen Cenâb-ı Hakk’ın üzerine aldığı şeyi sen mi indireceksin aşağı? Bu en büyük edepsizliktir, küstahlıktır. Benim karşımda eğilip-bükülme değil, Allâh’ın karşısında eğilip-bükülme. Allâh demiş ki ‘Sen atmadın, Ben attım’ — nesine eğilip-büküyorsun? Allâh’ın âyetlerini eğip-bükme. Nasıl döndürgel gibi döndürüyorsun boyuna, ne yalamalık yapıyorsun?”

“Yalama Olmuş” Tesbîti

Efendi çok çarpıcı bir metafora başvurur: “Hani tutmazsa cıvata, ne diyorlar? Yalama olmuş, tutmuyor. Yiv-seti kaymış. Allâh’ın âyetlerini eğip-bükenler yalama olmuşlardır. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in hadîs-i şerîflerini eğip-bükenler yalama olmuşlardır — dinde yalamadır.”

“Aman, sakın sen sen ol, peşlerine gitme, dinleme de peşlerine gitme, dinleme de. Bir âyeti, bir hadîsi o kimse kendince kendi dâiresinde yalamalık yapıyor mu, yapıyor. Bunu gördün mü, gördün — uzak dur. ‘Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz’ — âyet-i kerîme var mı, var.”

“Görüyormuş Gibi” İhsân Hadîsi

Efendi meşhur İhsân hadîs-i şerîfini açar: “Bir hadîs-i şerîf var, Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e ihsânı soruyorlar. O buyuruyor: ‘Allâh’ı görüyormuş casına yaşamandır. Sen O’nu görmesen dahî her an O’nun seni gördüğünü hissederek yaşamandır.'”

Efendi bu hadîsin iki seviyesini açar: “Mü’min için iki hâl var: Bir, görüyormuş casına yaşaman — aşkın zirvesi, âşıklığın zirvesi, mü’minin zirvesi. İki, O’nu göremesen dahî her an O’nun seni gördüğünü hissederek yaşaman — avâma inmiş hâli.”

Efendi çok şiirsel bir şekilde anlatır: “Hani ne güzel yaşar ki — ‘dün gece hiç tanımadığım bir erkeğe sırf sana benziyor diye merhabâ dedim.’ Gözleri ona benziyor, gülüşü onun gibi, bir savruluşu var onun gibi, bir konuşması var onun gibi, bir yürüyüşü var onun gibi, bir tebessüm edişi var, bir saçını okşayışı var onun gibi, bir sarığını düzeltmesi var…”

“Görüyormuş casına yaşamak, görüyormuş casına yürümek, görüyormuş casına dinlemek, görüyormuş casına bakmak — ne tarafa dönersen dön O’nu görüyormuş gibi olmak. Ha şimdi, ha şimdi, ha şimdi bitti, bu nefeste — görüyormuş casına.”

Efendi ilâhiyatçılara ve modern akâidcilere cevap verir: “İlâhiyatçılar inkâr etse de görüyormuş casına. Yâ Resûlallâh sen söyledin ya — bizim önümüze bir kapı açtın, bir yol açtın, bir nîmet, bir lütuf kapısı. Görüyormuş casına öyle yaşayamazsaydık kapı-zâlden ölürdük! İntihâr ederdik, hayâtımızı sonlandırırdık. Hep ümîdimiz var — görüyormuş casına. Belki de bu perdede, belki bu hâlde, belki bu seyirde, belki de semânın en olmadık ânında Allâh derken arş-ı a’lânın perdesinin arkasından yüzünü gösterivercek — görüyormuş casına.”


Nefsle Mücâdele: İntikam Alabilecekken Affetmek

Sohbetin sonuna doğru Efendi nefis mücâdelesinin pratik boyutunu açar: “Size bir müjde vereyim. İçki içmedin? İçki içmeye müsâit mi her kes? Evet. Buna paran var mı? Evet. Yapabilirliğin var mı? Evet. İçmediğin müddetçe sevap kazanıyorsun, ibâdet ediyorsun.”

“Zinâ edebilir misin? Evet. Elinde imkân var mı? Var. Yapmadı mı? Hayır. Vallâhi ibâdet işledi. Daha fazlası: ‘Hadîs-i şerîfte diyor ki gecenin yarısında bir kadın ona ‘gel’ dedi, o da ‘ben Allâh’tan korkarım, gelemem’ dedi — o arşın gölgesinde gölgelenecek.'”

Efendi bu mazhariyetin cazîbesini gösterir: “Ne muhteşem bir müjde! Herkes namâzla-abdestle-zikirle oraya gitsem diye uğraşırken sana böyle bir kapı açılmış. Gecenin yarısında kimse görmüyor, bir kadın sana ‘gel’ dedi, sen de ‘Allâh’tan korkarım’ dedin. Arşın gölgesinde yerin hâzır. Bunu söyleyen Hazret-i Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem — Ahmed-Mehmed değil.”

Affetmenin İki Türü

Efendi çok kritik bir ayrım yapar: “İntikam almaya gücü yetti hâlde, ondan intikam almayıp affetmektir mü’min. Gücün yetmediğini affetmek değildir. ‘Ona zâten gücün yetmedi, affettin’ deme. Ben pısırıkım, buna gücüm yetmedi de. Allâh’ından bulsun. Ne alâkası var?”

“Sen zayıf, pısırık, hakkını alamayacak bir kimse. Sen gideceksin ‘bu benim hakkım’ diyeceksin. Hakkım! Zâlimin zulmüne karşı mücâdele etmek farz. ‘Sen bu lâfı bana söyleyemezsin, özür dile.’ ‘Özür dilerim.’ Şimdi git, affettim seni, cezâlandırmıyorum.”

“Bırak ‘ya Allâh’ından bulsun’ — hayır, öyle bir şey yok. Senin peşin-pısırık olman, mü’min hakkını yedirmez. Mü’min affeder — intikam almaya gücü yetti hâlde. Öbürkü zayıflıktır, güçsüzlüktür, kimliksizdir, kişiliksizdir. Sen mücâdeleci bir kimse değilsin.”


“Kapıdan Gelene Kızma”: Cehrî Namaz ve Tekke Edebi

Sohbetin sonunda çok dokunaklı bir soru gelir: “Tekkeye ilk defa gelen bir kardeş ağabeylerin yatsı namâzını kıldıklarını seyretmiş. Okunan sûreler esnâsında konuşulmanın doğru olup olmadığını sordu. Ben de ‘Kur’ân okunurken dinlemek farz’ dedim. Başka bir kardeşle istişâre ettiğimde aynı görüşte olunca biz de yazdık. Size eksik yazıp namâz kılarken dinlermiş gibi yanlış yönlendirdiğim için hakkınızı helâl edin.”

Efendi çok büyük bir şefkatle cevap verir: “Helâl olsun. Burası bir tekke, mescid değil. Kardeşler içeride veya burada namâz kılıyordur. Cehrî okunduğu için dinlenmesi gerekir — eyvallâh kabûl ediyorum. Ama şunu unutmayın: Buranın kapısı açık. Buraya gelen herkes ‘on numâra din biliyor’ diye bir kâide yok. Biz kendimiz on numara din yaşıyormuşuz gibi karşımızdan da on numara din istiyoruz.”

Efendi çok dokunaklı bir tablosunu çizer: “Kıymetli dostlar, Ey Ümmet-i Muhammed! Ümmet-i Muhammed 300 yıldan beri din câhili. Herkes Ümmet-i Muhammed’e kızıyor-bağırıyor. Bu insanlara dinini öğretecek, öğreneceği bir kurum vardı da onlar öğrenmedi mi? Ne kızıyorsunuz millete?”

“İki tâne kitap okuyan kendini âlim zannediyor. Sen biliyor muydun? Hayır. O öğrenmedi daha. ‘Hih içmiş gene mendebur’ deme — bilmiyordu içmiş. ‘Hih, kadına bak nasıl açık dolaşıyor’ deme — bilmiyor. Sen öğrettiğinde öğrenmedi mi? Git ona kardeşim, arkadaşım, canım — anlat.”

“Gücü Yetmediğinin Hakkını Yiyenler”

Efendi çok sert bir teşhis yapar: “Burada vuruyor. ‘Çay gelmedi mi daha? Ne çayı vermiyorsunuz bize?’ Bizim kardeşler susar. Nefis terbiyesi. Ona bağırır. Ama gider lokantada yemek yiyecek — sıraya girer, kuzu kuzu yer, kalkar. ‘Çay gelmedi’ diyemez. Lokantada diyemediğini burada diyor. Bu iki yüzlülüktür. Siz aslında zâlim bir insansınız. Gücünüzün yettiğini ezmeye çalışıyorsunuz, gücünüzün yetmediği yerde kedisiniz. Gücünüz yetiyorsa aslansınız.”

“Sûfîlik böyledir. İçeri girdi mi aslan olur — herkese ahkâm keser. Buradan dışarı çıkıyor, kedi oluyor. Gidin mahfele — hadi orada bir şey söyleyin. Gidersiniz kuzu kuzu oturursunuz, ‘bir çay verebilir misiniz?’ dersiniz. O inceliği burada da göstermezsiniz.”

“O yüzden kardeşler, burası tekke. Buraya dinini bilen de geliyor, bilmeyen de geliyor. Hepsinin de başımızın üstünde yeri var. Biz ayırt etmiyoruz. Lütfen burada birbirimizi tahkîr etmeyelim. Birbirimize laf söylemeyelim. Birbirimizin eksikliklerini araştırmaya gerek yok. Bırakın seyrinde gitsin her şey.”


Sohbetin Özeti

Mustafa Özbağ Efendi’nin bu sohbeti “Sünnîlik bir din değil bir yoldur” tespiti ile başlayıp Fetullah Gülen gibi şahıslar üzerinde konuşmamaktan, zekât paralarının okul/yurt yapımına kullanılamayacağına, sahte şeyhlerin “gece başına 7 milyar” alması eleştirisine uzanan çarpıcı bir soru-cevap bölümü ile devam eder. “Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz” âyet-i kerîmesi sûfî yolunun temel ölçüsüdür.

İbnü’l-Arabî’nin “hayâlin yerini bilmeyenlerin hiçbir şey hakkında bilgileri yoktur” tezi aklî hayâl (öğrenilenle kurulan) ile ilhâmî hayâl (Allâh’ın ezelî ilminden gelen) ayrımını getirir. Âdem aleyhisselâm’a Havvâ’nın aklına düşmesi meşhûr bir örnektir: Havvâ ilm-i ezelde zâten vardı ve Âdem’in isteği ânında tecellî etti. “İlm-i ezelde olmayan bir şeyi zâten isteyemezsin” — bu duâların kabûlünün en derin metafizik açıklamasıdır.

Sûfî yolunun en özgün ilkesi “gönüllü dönüş” (ihtiyârî rucû)dür. Sûfî kendi iradesiyle, zorlanmadan Hakk’a yönelir ve bir gün gelir ki onu görenler Allâh’ı hatırlar. “Her şeyi gönülle ve sevgiyle yapın; zorlamayın kendinizi, karşınızdakini de zorlamayın” — bu temel prensiptir. Ayşe’yi zikrederek Ayşe’yi bulan Sûfînin kıssası, gönülden istemenin mutlak etkisini gösterir: “Sevdiğin her neyse tıpış-tıpış önüne gelir.”

Mahşerde “Allâh’ın gölgesine oturan” bir kavim vardır — peygamberler bile onlara kıptayla bakar. Bunlar “birbirleriyle akraba olmadıkları hâlde, birbirlerinden menfâatleri olmadıkları hâlde Allâh için birbirlerini sevenler”dir. Efendi bu sınıfı kendi dergâhıyla irtibatlandırır: “7 yıldan beri buraya gelip gidenler, bir günden bir güne kapıdan sizden para isteyen oldu mu?”

İbnü’l-Arabî’ye göre ilâhiyatçıların “Allâh’ı yaratılmışlardan olumsuzlama” çabası yanlıştır. Sûfîler aksine “Allâh cömerttir, cömert olanları sever” âyetinden hareketle “benzemek, hallenmek, sıfatlarıyla tecellî etmek” yolunu seçerler. Hz. Âişe annemizin “O’nun ahlâkı Kur’ân’dı” tesbîti Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in sıfatsal mazhariyetinin en yüksek ifâdesidir. Allâh’ın “Sen atmadın, Ben attım” (Enfâl 17) ve “Elini tutanlar benim elimi tutmuştur” (Fetih 10) gibi âyetlerinden hareketle kendisi atfettiği şeyleri kullarının inkâr etmesi en büyük edepsizliktir; âyetleri eğip-bükenler “yalama olmuştur.”

İhsân hadîsi “Allâh’ı görüyormuş casına yaşamandır” iki seviyelidir — zirvesi gerçekten görüyormuş gibi yaşamak, avâm seviyesi O’nun seni gördüğünü hissetmektir. “Dün gece hiç tanımadığım bir erkeğe sırf sana benziyor diye merhabâ dedim” şarkısındaki gibi, görüyormuş gibi yaşamak her yerde O’nu görmektir — ilâhiyatçılar inkâr etse de. Modern avâm “görüyormuş gibi yaşayamasa intihâr ederdi” çünkü tek ümîdimiz bu görmektir.

Nefisle mücâdele bahsinde “arşın gölgesinde yerin hâzır” olanlar anlatılır: Gecenin yarısında kimse görmezken bir kadına “Allâh’tan korkarım” diyen kimse, namâz-oruç-zikirle bile ulaşılmayacak bir mertebeye ulaşmıştır. Gerçek affetmek gücü yettiği hâlde affetmektir; pısırık olmak af değildir, acziyettir.

Sohbetin en dokunaklı bölümü tekkeye yeni gelenlere edepsizlik gösterenlere bir ihtârdır: “Buraya gelen herkes ‘on numara din biliyor’ diye bir kâide yok. Ümmet 300 yıldan beri din câhili — onlara kızmaya değil, öğretmeye gelin. Lokantada ‘çay gelmedi’ diyemediğinizi burada diyorsunuz — bu iki yüzlülüktür. Gücünüz yettiğini ezmeye çalışıyorsunuz. Sûfîlik böyle değildir.”

Kaynakça ve Başvuru Eserleri

  • Kur’ân-ı Kerîm: “Sen atmadın ama Allâh attı” (Enfâl 17). “Sana bey’at edenler gerçekte Allâh’a bey’at etmişlerdir; Allâh’ın eli onların elleri üzerindedir” (Fetih 10). “Bugün dîninizi sizin için tamamladım, üzerinize olan nîmetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim” (Mâide 3). “Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz” (Yâsîn 21).
  • Hadîs-i Şerîf — İhsân Hadîsi: “İhsân, Allâh’ı görüyormuş gibi ibâdet etmen, O’nu görmesen de O’nun seni gördüğünü bilmendir.” Meşhûr Cibrîl hadîsi (Buhârî, Îmân 37; Müslim, Îmân 1).
  • Hadîs-i Kudsî: “Kulum farzlarla Bana yaklaştıkça yaklaşır, öyle ki onu severim. Sevince gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olurum” (Buhârî, Rikâk 38).
  • Hadîs-i Şerîf — Allâh’ın Gölgesinde Oturanlar: “Hiçbir gölgenin olmadığı gün Allâh’ın gölgesinde gölgelenen yedi sınıf” hadîsi. Bunlardan birisi “Allâh için birbirini sevenler”dir (Buhârî, Ezân 36; Müslim, Zekât 91).
  • Hadîs-i Şerîf — Zinâ ve Gölge: “Yedi sınıf” hadîsinde “Güzel bir kadın ona ‘gel’ dediğinde ‘Ben Allâh’tan korkarım’ diyen genç” de vardır.
  • Hadîs-i Kudsî — Arş-ı A’lâ’nın Gölgesi: Allâh için birbirini sevenler mahşerde peygamberler ve şehîdler dahî onlara hayret ile bakarlar.
  • İbnü’l-Arabî: el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye. “Hayâlin yerini bilmeyenlerin bilgisi yoktur” tezi (2. Cilt 313/2). “Gönüllü ve zorunlu dönüş” (ihtiyârî/icbârî rucû) tahlîli. Berzah âlemi ve ölüm sonrası hâlleri üzerine bölümler.
  • Hz. Âişe Radıyallâhu Anhâ: “Hazret-i Peygamber’in ahlâkı Kur’ân idi” ifâdesi — Müslim, Müsâfirîn 139; Ebû Dâvûd, Tatavvu 26.
  • William Chittick: Çağdaş tasavvuf akademisyeni. İbnü’l-Arabî üzerine “Tao of Islam” ve “Sufi Path of Knowledge” gibi eserlerinin yazarı. Efendi’nin alıntı yaptığı batılı referans.
  • Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi, Mesnevî-i Şerîf, Yusuf Has Hâcib — Kutadgu Bilig: Önceki sohbetlerde detaylandırıldığı gibi. Nevruz fetvâsı, Mesnevî’den ölüm ve berzah beyitleri, Türk-İslâm kültürünün temel eserleri.
  • Zekât Hukûku: Zekâtın birinci derecede fakirlere, sonra miskinlere, sonra borçlulara, sonra Allâh yolunda cihâd edenlere verilmesi — Tevbe sûresi 60’ta zekât masrafları sayılmıştır. Fıkıh kitaplarının “Zekât” bölümlerinde detaylandırılmıştır.
  • Hakîkâte Yürüyen Sûfî — “Gönüllü Rucû” Doktrini: İbnü’l-Arabî’nin “İnsân-ı Kâmil” doktrininin pratik hayâta uyarlaması. Kişinin kendi iradesiyle Hakk’a yönelmesi, fenâ-bekâ makamlarına ulaşması.
  • İslâm’ın Evlilikte Gönüllülük Esâsı: Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in “Rızâsı olmayan kadını evlendirmeyin” hadîs-i şerîfi (Buhârî, Nikâh 43; Müslim, Nikâh 64). Ebeveynlerin zorla evlendirme yasağı.

Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 2016 yılı Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisi, 33. ders. Ses kaydı ve hakikat emânetçiliği için ümmet-i Muhammed’in her ferdine mesûliyet yüklenmiştir. Allâh-u Teâlâ bu yolun üzerinde bulunanlara sıhhat ve sebât ihsân eylesin, âmîn.

Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri

Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi