Karabaş-i Veli Tekkesi 2016

32. Karabaş-i Velî Tekkesi Sohbeti — Laiklik Analizi, Nevruz Bayramı ve Berzah Âlemi: Nefsin Sûret Alışı

Mustafa Özbağ Efendi’nin Karabaş-i Velî Tekkesi 2016 sohbet serisinin otuz ikinci dersi, soru-cevap bölümleri ile açılır, ardından geçen haftadan kalan laiklik tahlîli ve Nevruz bayramı konuları ele alınır ve sohbet İbnü’l-Arabî’nin Fütûhât-ı Mekkiyye’sinden ölüm ve berzah âlemi üzerine olan pasajların şerhi ile devam eder. Sohbette ele alınan başlıklar: Kadınların âdet günleri hakkında Hanefî fıkhî bilgisi; “Kur’ân’a aykırı hadîsleri kabul etmiyorum” diyen akıl perestlere karşı sert bir reddiye; Türkiye’deki laikliğin Fransız menşei ve hiçbir devletin gerçek anlamda laik olmaması; Osmanlı’nın çok hukuklu sistemi; Diyanet İşleri’nin devlet bütçesinden finanse edilmesinin tutarsızlığı; İslâm hukûkunun devletten beklediği beş emniyet (can, namûs, din, akıl, mal); Yahudîlik ve Mûsevîlik ayrımı; Nevruz bayramının Türk kültüründeki yeri, Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin Nevruz fetvâsı ve PKK’nın Nevruz’u terör eylemlerine çevirmesi; Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’i; Nâzım Hikmet’in Mevlevî köklüğü; İbnü’l-Arabî’nin “nefsin sûret alışı” ve ölüm anında peygamberlerin velîyi karşılaması doktrini; ve Efendi’nin kendi müşâhede tecrübeleri (Güzîde Hanım ve Semerci Hâfız Efendi’nin vefâtı).


Nevruz: Hadîs-i Şerîfleri “Kur’ân’a Aykırı” Diye Reddetmenin İmkânsızlığı

Sohbetin ilk kısmında bir kardeş, vitir namazı ve mezhep reddi ile alâkalı bir soru sormuştur: “Vitir namazı kılmıyorum, ortasında tekbîr getirilip ellerin kaldırılması garip geliyor. Kur’ân’la örtüşmeyen hadîsleri kabul etmiyorum, bir mezhebe tâbi değilim, mezheplerin gerekli olduğunu düşünmüyorum.”

Efendi çok sert ve ironik bir cevap verir: “Garip gelen her şeyi terk mi edeceğiz? Namâz garip değil mi?” Ardından temel bir prensibi hatırlatır: “Dinin kendine göre bir mantalitesi, kendine göre bir aklı vardır. İnsân kendi kendine ‘bu dinin mantığı benim mantığıma uygun değil’ demek, dinin kendisini reddetmektir.”

Efendi Yahudîlerin Cumartesi imtihânını örnek verir: “Cenâb-ı Hak Yahudîleri imtihân etti, Cumartesi balık tutmayın, dedi. Yâni günlerin arasında fark mı var? İmtihan bu. Buna akıl olarak baktığınızda mantıklı bir şey değil. Din zâten insân aklını yenmek içindir. İnsân aklını yenmek için böyledir.”

Efendi dînî ibâdetlerin akılla sınanmasının imkânsızlığına dâir çok çarpıcı örnekler sıralar: “Kurban kesmenin nesi mantıklı? Hacca gitmenin nesi mantıklı — dört tâne duvar var taştan örülme? Hindu için Ganj nehrinde yıkanmanın mantığı var mı? Bir aç doyurmanın mantığı ne? Bir yetimin başını okşamanın mantığı ne? İbrâhîm’i ateşten kurtardı — ne mantığı var bunun? Yûnus aleyhisselâm balığın karnında 40 gün yaşadı — aklı mantığı uygun mu? Meryem’in hâmile kalışının mantığını söyleyin. Âdem’in yaratılışıyla alâkalı mantığı söyleyin.”

Efendi’nin temel prensibi: “Din inançtır. Bir şey aklına uymuyor, zâten o yüzden inançtır. Senin aklının üstünde, o yüzden inanç.”

“Kur’ân’ı Tam Olarak Sen mi Anlıyorsun?”

Efendi hadîs inkârcılarına çok keskin bir meydan okuma yöneltir: “‘Kur’ân’a aykırı hadîsleri kabul etmiyorum’ demek — demek ki bu arkadaş Kur’ân’ı öylesine anladı. Nahvini, gramerini, mânâsını, öylesine Arap diline-Arap edebiyâtına hâkim. Öylesine lehçelere hâkim ki Kur’ân’ın okunuş lehçelerinden dahî mânâ çıkarabilecek hâlde. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in söylemiş olduğu hadîs-i şerîflerin lehçesine de hâkim.”

“Bugüne kadar bu cesârette bir kimse olmamış hiç. Ne İmâm-ı A’zam, ne İmâm-ı Şâfiî, ne İmâm-ı Mâlikî, ne İmâm-ı Hanbelî — dört mezhep imâmı. İmâm Muhammed, İmâm Yûsuf, Taberânî, Tirmizî — 1400 yıldan beri gelen bütün İslâm ulemâsının içerisinden böyle bir kimse çıkıp söyleyememiş. Câhil cesâretli oluyor.”

Efendi çok önemli bir tespit daha yapar: “Kur’ân mânâ itibâriyle tam olarak henüz daha anlaşılabilmiş değil. Kur’ân dil olarak henüz daha tam olarak anlaşılabilmiş değil. Bir hadîs-i şerîfin Kur’ân’a aykırı olup olmadığına kim hükmedecek? Bilmediği bir şeyde hükmedecek.”


Türkiye’de Laiklik Analizi: “Hiçbir Devlet Gerçek Anlamda Laik Değildir”

Sohbetin merkez bölümünde Efendi geçen haftadan kalan laiklik mevzûunu ele alır. Türk Dil Kurumu’nun laiklik tarifini okur: “Devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensiptir.”

Efendi bu tarife göre hiçbir dünya devletinin gerçek anlamda laik olmadığını söyler: “Laiklik Fransızca’dan geçme. Devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmaması — o zaman bütün Avrupa devletleri kendilerince Hristiyanlığı referans almışlardır. Adamlar ezanları susturuyorlar, câmîlerin önüne engel olmaya çalışıyorlar. Avrupa’da laiklik yok.”

“Amerika’da da laiklik yok. Amerikan devlet başkanları hepsi de İncîl’e yemîn ederekten göreve başlıyorlar. Rusya Katolik, o da kitâba yemin ederek başlıyor. İsrâil zâten bir din devleti. Dünya üzerinde laik bir devlet sistemi yok.”

Türkiye Cumhûriyeti’nin Laiklik Paradoksu

Efendi Türkiye’deki laikliğin paradoksunu çok sert bir şekilde ortaya koyar: “Laikliğin en katı savunucularından birisi — Türkiye Diyânet İşleri Başkanlığı’nı nereye koyacaksınız? Diyânet İşleri Başkanlığı’nın maaşını devlet veriyor. Peki Ortodoksların patriğinin maaşını kim veriyor? Katolik papazların maaşını kim veriyor? Onlar kendi cemaat olarak nitelendiriliyor, kendileri veriyorlar.”

“Neden Türkiye’de de herkes kendi câmîsinin imâmının maaşını verse ne olur? Olmaz. Neden Avrupa’daki gibi serbest bırakmamışlar Cumhûriyet kurulurken? Bırakmazlar. Neden? Burada dindarlar fazlalaşır, hâkim olurlar diye düşünmüşler.”

Efendi Atatürk’ün kendi laiklik tanımını da hatırlatır: “Laiklik yalnız din ve devlet işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdân, ibâdet ve din hürriyetlerini sorumluluk alma demektir.” Ancak Efendi’nin tesbîti: “Hiç öyle olmamış. Vatandaşların din ve vicdân hürriyetlerini tekaddüm etmemiş hiç. Atatürk’ün de tanımladığı bir laiklik anlayışı Türkiye’de uygulanmadı hiç.”

“Mü’min Laik Olamaz”

Efendi çok kritik bir ilke koyar: “Mü’min laik olamaz. Neden? Bir kimse bir inanca sâhipse, o inancını yaşamak ister. Bütün inançları eşit mesafede duramaz. ‘Ben bugün Hristiyanların kilisesine gideyim, yarın Yahudîlerin havrasına gideyim, ertesi gün Hinduların tapınağına gideyim, ertesi gün de câmîye gideyim.’ Böyle bir inanç sergileyemez.”

“Laiklik sekülerliktir. Dinle alâkalı herhangi bir şey devletin kabul etmemesidir. Devlet dinle alâkalı hiçbir şey kabul etmez. Bu ütopyası bunun, felsefesi — yaşanan var mı? Hayır. Bir mü’min dini kabul etmezse nasıl dindar olacak? Mümkün değil. O yüzden mü’min laik olamaz, bir Müslümân.”

İslâm Hukûkunun Devletten Beklediği Beş Emniyet

Efendi İslâm hukûkunun devlete koyduğu yükümlülüğü çok açık bir şekilde sıralar: “Bir Müslümân için devlette aranılacak beş özellik lâzımdır:”

  • Cân emniyeti: Bir devlet, kendi tebaasının cân emniyetini sağlamak zorundadır.
  • Nâmus emniyeti: Kendi tebaasının nâmus emniyetini sağlamak zorundadır.
  • Din emniyeti: Kendi tebaasının din emniyetini sağlamak zorundadır.
  • Akıl emniyeti: Kendi tebaasının akıl emniyetini sağlamak zorundadır.
  • Mâl emniyeti: Kendi tebaasının mâl emniyetini sağlamak zorundadır.

Efendi bu beş emniyetin gayrimüslimler için de geçerli olduğunu vurgular: “Bir Hristiyan’ın din emniyeti, akıl emniyeti, cân emniyeti, mâl emniyeti, ırz emniyetini devletin sağlaması gerekir. Bir Mûsevî için de aynı.”

Efendi çok çarpıcı bir soru sorar: “En laik Avrupa’daki ülke ne? Fransa. Öyle değil mi? Müslümânların cân emniyeti yok orada. Müslümânların mâl emniyeti yok orada. Müslümânların din emniyeti de yok. Amerika’daki Müslümânların seyahat özgürlükleri dahî yok.”

Efendi Türkiye’yi övgüyle karşılaştırır: “Türkiye’de bir Hristiyan’ın burnu kanıyor mu? Hayır. Bir Yahudî’nin burnu kanıyor mu? Hayır. Dikkat edin: Bu ülkenin insanları Avrupa insanından bu konuda daha medenîdir. Bursa’da bir sürü Yahudî var. Rahatsız olan var mı? Yok. Kuyumcusu var, iplikçisi var, tekstilcisi var, otomotivcisi var. Sen Yûsuf olarak biliyorsun onu — Yâsâf adı.”

Osmanlı: Çok Hukuklu, En “Laik” Devlet

Efendi çok cesur bir tespit yapar: “Burada hoplacak ortalık — demek ki Osmanlı en laik devletmiş bu mânâda. Daha ileri söyleyeyim: Osmanlı’nın devlet düzenini yakalayamamış hiç kimse. Osmanlı da çok hukuklu Osmanlı. Siz Kırım’da Osmanlı’nın hukûkunun geçerli olduğunu mu zannediyorsunuz? Yerel hukuk sistemleri var.”

“Osmanlı bunlara hiç karışmıyor. Bir tâne ibâre yok meselâ ‘filanca yerde dînî inanışlarından dönüyor, böyle davranıyorlardı Osmanlı yasakladı’ diye. Bir tâne ibâre yok.”

“Gerçekten İslâm hukûkuna göre bir devlet, kendi tebaasının kendi dînî inanışlarında veya inançlarındaki bayramları, seyranları, özel günleri göz önünde bulundurup onlara müsaade etmesi gerekir.”

“Devlet İsmi İslâm Cumhûriyeti Olmamalı”

Efendi çok önemli bir tavır alır: “Devlet ismi İslâm Cumhûriyeti olmalı mı? Aslâ katılmıyorum. Bir devletin adına ‘İslâm Cumhûriyeti’ diye koyduğunuzda, o devletteki eksiklikler ve noksanlıklar İslâm’a mâl edilecek çünkü. İslâm inanış, düşünce ve yaşantısı zirve bir şeydir. Ulaşmaya çalışan her kimsede bunun eksikliği vardır.”

“Bir cemaatin, bir partinin, bir tekkenin, bir dînî topluluğun kendisini ‘İslâm’ın en güzel şekilde yaşandığı bir topluluk’ olarak anılmasının lanse edilmesini kabul etmiyorum. Bunlar — Allâh muhafaza eylesin — tehlikeli noktalar.”

Kimlik kartlarındaki din ibâresi meselesinde de Efendi serbestlikten yanadır: “Bir kimse kendi dînini oraya yazdırmak istiyorsa yazdıracak, istemiyorsa yazdırmayacak. Bundan doğacak olan sonuçlara da imza atacak.”


Nevruz: Orta Asya’dan Gelen Bahar Bayramı

Efendi sohbette 18 Mart-21 Mart aralığına denk geldiği için Nevruz bayramına ve Çanakkale Zaferi’ne değinir: “Nevruz, Orta Asya’dan itibâren oradaki bütün kavimlerin kendilerince bir bahar bayramı. Keşke bu bahar bayramı olarak kutlanabilse. Bizim çocukluğumuzdaki Nevruz gibi kutlansa.”

Efendi çocukluk âdetlerini nostaljiyle anlatır: “Evlenmek isteyen genç kızlar evlerinin bahçelerinin bir köşesine bir maketten ev yaparlar. İçine bir tâne gelinliklik bebek, bir tâne damatlık bebek koyarlar. Kendilerince dilek tutarlar. Ateşler yakılır, ateşlerin üzerinden hoplanır. Gençler, sevgililer birbirleriyle buluşurlar.”

“Bir efsaneye göre Hızır ile İlyâs Peygamberin buluştukları gün. Öyleydi. Şimdi Güneydoğu’da PKK’nın kalkışması oldu Nevruz. Şimdi bu ülkede ‘Nevruz’ denilince herkesin aklına bomba geliyor. 10 yıldan beri Nevruz denilince herkesin tüyleri diken diken oluyor.”

Efendi bu duruma hayıflanır: “Siz Bursa sokaklarında ateş yakıp kadın-çocuk o ateşin üzerinden atlamayı mı hayâl ediyorsunuz şimdi? Ne acı bir şey ülkemiz için! Nevruz’dan dolayı Alman konsolosluğu kapattı gitti. Tâcikistan’daki, Kırgızistan’daki, Türkmenistan’daki Nevruz kutlamalarını televizyonlardan seyrediyorsunuz. Bunun esâmesi bu ülkede var mı? Yok. Aç PKK bayraklarını, yık-yak ortalığı.”

Nevruz’un Türk Kültüründeki Yeri ve Ergenekon

Efendi Türk kültüründeki Nevruz’un Ergenekon ile olan ilişkisine değinir: “Türk kültüründe Nevruz ‘doğuş, diriliş’ anlamına gelir, aynı zamanda bahar başlangıcı sayılır. Türk kültüründe Nevruz’un bir adı da Ergenekon’dur. Ergenenin mânâsı ‘dağın kemeri’, konun mânâsı ‘diktir.’ Harun, bunlar sana bak ha — ilk kıble!”

Efendi Ebulgâzî Bahâdır Hân’dan bir alıntı yapar: “İlhanoğulları savaşta yenilince geride sağ kalan en küçük olan Kıyan ve eşi Nüküz ile yeğeni kaçıp dağların arasında bir yere göçtüler. Buraya da Ergenekon adını verdiler. Çoğaldıkça çoğaldılar. 400 sene sonra buraya sığmaz oldular. Çıkış yolunu bir demirci buldu. Tanrının kudretiyle demir eriyip yükle bir deve geçecek kadar bir yol açıldı. O ayı, o günü, o saati bekleyip dışarı çıktılar. O vakitten beri bugün bayram yaptılar.”

Efendi Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’inden bir pasaj okur: “Kurumuş ağaçlar yeşiller giyindi. Tabiat moral yeşil ve kızıl renklerle süslendi. Kara yeryüzüne yeşil ipek bağladı. Binlerce çiçekler gülerek açıldılar. Dünyanın her tarafı misk ve amber kokusu ile doldu.”

Efendi Yusuf Has Hâcib’in önemini vurgular: “Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’i aslında devlet başkanlarının ve siyâsetçilerinin muhakkak okuması gereken bir eserdir. Yusuf Has Hâcib’i okumamış bir siyasetçi siyâsetçi değildir. Yusuf Has Hâcib’i okumamış bir Türk devlet adamı devlet adamı değildir. Bilhassa siyasetçiler ve devleti idâre edenlerin okuması lâzım.”

Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin Nevruz Fetvâsı

Efendi Osmanlı döneminde Nevruz’un câiz olduğuna dâir Ebussuud Efendi’nin meşhûr fetvâsını okur:

“Mesela Nevruz gününde Zeyd-i Müsellem, eyü libaslarını giyip yiyip-içse, yârânlarıyla sahrâya gitse, ismi lâzım gelir mi? Cevap: Nesne lâzım gelmez. Nevruz mecûsî, İslâmiyet’e aykırı değildir. Nevruz sultânîdir. Örfte var olan bir âdettir.”

Efendi yorumlar: “Osmanlı’da çok büyük zâtlardan, büyük ulemâ aslâ Nevruz’a karşı bir fetvâ verme ihtiyacı duymamıştır. Sonradan sonradan bu, Osmanlı’nın ilk zamanlarında halkın kendi içerisindeki âdet, gelenek olduğundan bunlara fetvâya bile gerek yoktu. Sonradan bunları fetvâya sormaya başladılar. Kraldan fazla kralcılar vardır ya — ota-böceğe fetvâ isterler ya. Adam suya da fetvâ isteyecek neredeyse. Bunlar onlardan kaynaklandı.”

Nâzım Hikmet’in Mevlevî Kökü ve Çanakkale Zaferi

Efendi Çanakkale Zaferi bağlamında Nâzım Hikmet’in bir şiirini okur:

“Boyuna sürtünür bana şehitler. Doğrusu ben onlara dokunurum. Kimisi sırt üstü yatar, açık ağzı kan içinde. Kimisi yüzü koyun, kimi diz çökmüş, mavzer elinde. Öylece donup kalmış. Hey Allâh’ım, derim kendi kendime. Öldüreceksen beni böyle öldüreydin. Elimde silah, diz çökmüş, yüzüm gâvura karşı.”

Efendi çok önemli bir not düşer: “Nâzım Hikmet’in bir Mevlevî dervişi olduğunu unutmayın. Siyâsî sebeplerden dolayı Nâzım Hikmet’e karşı cephede durmayın. Mevlevîler aykırı insanlardır.”


Berzah Âlemi: Nefsin Sûret Alışı ve Ölüm Anında Peygamberlerin Karşılaması

Sohbetin son bölümünde Efendi geçen haftadan kalan İbnü’l-Arabî’nin Fütûhât-ı Mekkiyye’sinden berzah âlemi bahsine döner. Okunan metin çok ağır bir teolojik pasajdır: “Uyku ölümün kardeşidir. Ölüm ânında nefsin cismânî bedenden ayrılması işleminde, hayâlî sûretlerde bedenleşen ve Allâh dostları tarafından görülen şeyleri 12 kategoride târif eder.”

Efendi uyku hakkında şu önemli bilgiyi verir: “İslâm ulemâsı uykuyu küçük ölüm olarak nitelendirmiş. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de uykuyu ‘yarı ölüm, küçük ölüm, ölümün kardeşi’ olarak nitelendirmiş. Çünkü uyku esnâsında ruh bedeni terk eder gider. Eğer ruh geri dönmezse cân da alınır.”

“Beden de cân olması gerekir ki o beden kendince işlevini devam ettirsin. Kanın vücutta devaranı, midenin çalışması, barsakların çalışması, vücut mekanizmasının uykuda çalışır hâlde olması cân tecellîyâtıdır. Bir kimse uyanırken ruh kendisine tekrar gelir.”

Sûfînin Gerçek Yolu: “Çok İyi İnsan Olma”

Efendi bu bölümde klâsik tasavvufun en önemli bir prensibini özet ifâdeyle verir: “Bizim sûfîlik yolumuzda çok ibâdet değildir, çok iyiliktir. Bizde çok ibâdet değil, çok iyiliktir, çok iyi olmadır, çok güzel ahlâklı olmadır. Çok namâz kılma değildir, çok güzel ahlâklı olmaktır. Çok oruç tutmak değildir, çok insân doyurmaktır.”

Efendi sûfîliğin pratik ölçüsünü açar: “Çok yardımsever olmaktır, çok iyilik düşünmektir. Gönlünü herkese açabilmektir. Ağzından kötü söz çıkmamaktır. Kucaklamaktır, kavramaktır, insân olmanın yolunda yürümektir. İnsân olmanın yolunda yürüyen kimselerin keşf ilmi açılır.”

“Eşine — çok özür dilerim — hardturt eden, çoluğuna-çocuğuna hardturt eden, etrafına hardturt eden, geçimsiz kimselere keşf ilmi gelmez. Güzel ahlâka gelir, iyilik yapanlara gelir, cömert insanlara gelir, tebessümlü insanlara gelir.”

Efendi çok dramatik bir tablo çizer: “Adam eve giriyor, kadın kaçacak yer arıyor, çocuklar kaçacak yer arıyor. Kadın eve giriyor, herkes kaçacak yer arıyor. ‘Aman, bunun lânetinden uzaktır’ deyip kimse nasılsın bile demiyor ona. Ona keşf gelmez, o rüyâ görmez, mânevî hâli açılmaz.”

Sûfî İçin Sakınmak: Haramdan Kaçınma ve Kalp Müftüsü

Efendi Bakara sûresi 282. âyetinde geçen “Allâh’tan korkun, Allâh size öğretir” ifâdesindeki “korkmak” kelimesinin yanlış tercüme edildiğini söyler:

“‘Allâh’tan korkun, Allâh size öğretir’ — bunu çevirirken çok özür dilerim. Çevirenler bunu ‘korkmak’ olarak çeviriyorlar. Allâh’tan sakınılır. Sakınmak, Onun çizdiği çizgide durmaya çalışmaktır. Sakınmak, harâm bölgeye geçmemektir. Yoksa korkup sinip bir örtünün altına geçmek değildir. Bu sakınmadır.”

“Harâmdan uzak durmaya gayret et — sakın. Şüphelilerden uzak durmaya gayret et — sakın. Allâh’ın istemediği şeylerden uzak durmaya gayret et — sakın. Bu sakınma duygusu sende olunca Cenâb-ı Hak senin kalbine müftüyü indirir.”

Efendi Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in meşhur hadîsini hatırlatır: “Sana dışarıdan fetvâ verseler de sen kalbindeki müftüye danış.” Efendi bunu şöyle şerh eder:

“Sen sakınırsan, senin kalbine bir müftü indirir. Bu müftü, senin kalbine indirdiği özel hususî nûrudur. Bu özel hususî nûr sana seslenir, hitap eder. Bu ancak sakınmakla peydâ olur kalbinde senin. Sen önüne geleni yer-içersen, ‘harâm mı helâl mi’ diye bakmazsan, diline geleni istediğini söylersen, kalbin bu noktada mutmain olmaz. İlhâm gelmez. Kalbinde hikmet olmaz.”

“Sûfî Satırdan Değil, Sadırdan Konuşur”

Efendi sûfînin müftülerden farkını tanımlar: “Sûfî kalbinde hikmet taşıyandır. Satırdan değil, sadırdan konuşur. O kitaptan fetvâ vermez, gönülden fetvâ verir. Bütün fetvâcılar toplanır fetvâ verir; o bütün fetvâcıların üzerinden fetvâ verir.”

“Neden? Çünkü vakâya, meseleye, coğrafî bölgeye, kişiye göre fetvâ verir. Bu ancak kalp ilmiyle, keşf ilmiyle mümkündür. Bu kitaplarda yazılan fıkhın üzerindedir, tefsîrin üzerindedir. Hangi yolla açılır? Allâh’tan sakınmakla açılır.”


Ölüm Anında Peygamberlerin Velîyi Karşılaması

İbnü’l-Arabî’nin Fütûhât’tan okunan pasaja göre ölüm yaklaşırken o kimseye peygamberlerden birisi görünür. Efendi bu pasajı çok derin bir şekilde şerh eder:

“Bazen ölüm anı yaklaşırken bir kimsenin mirâs aldığı peygamber o kimseye görünebilir. Çünkü âlimler peygamberlerin vârisleridir. Bu nedenle ölüm yaklaşırken ona Hazret-i İsâ, Hazret-i Mûsâ, Hazret-i İbrâhîm, Hazret-i Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem veya başka bir peygamber görünür.”

Efendi bu meseleyi “Peygamber Mürebbî” doktrinine bağlar: “Bunlar sûfîlerin seyr ü sülûkünde yaşanan şeylerdir. O kimse hani ‘ölmeden önce ölünüz’ sırrına vâkıf olur. Bu normalde hâle geldiğinde — Hazret-i Pîr’in dediği şey — bu insân-ı kâmillerin üzerinde tecellî eden şeyler.”

Sûfîlerin Peygamber Mürebbî Mertebeleri

Efendi sûfîlik makâmlarındaki peygamber mürebbîsi doktrinini çok açık bir şekilde anlatır: “Bir sûfî beşinci makama geldiğinde Pîr’lerden birisi onun mürebbîsi olur. Bir Pîr Efendi onun öğretmeni oluyor. Ardından o kimse beşinci esmâdan altıncı esmâya geçince ona peygamberlerden bir mürebbî verilir.”

Efendi çok cesur bir tespit yapar: “Peygamber mürebbîlerinin arasında da derecelendirme vardır:”

  • Âdem aleyhisselâm mürebbîsi: Başlangıç olarak farklı derecedir.
  • İbrâhîm aleyhisselâm mürebbîsi: Farklı derecedir.
  • Mûsâ aleyhisselâm mürebbîsi: Farklı derecedir.
  • Îsâ aleyhisselâm mürebbîsi: “Bunların içerisinde Îsâ aleyhisselâm’ın mürebbîsi olduğu sûfî en yüksek derecededir.”
  • Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem mürebbîsi: “7. makâm geçtiğinde o kimsenin mürebbîsi Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem olur. Hazret-i Peygamber ne diyorsa öyle tecellî eder, öyle yapar.”

“Cenâb-ı Hak zaman zaman ya direkt onun kalbine ilhâm eder, kalbindeki nûrun üzerinden ya da direkt Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem konuşur onunla. Her iki taraftan hangisinden gelirse gelsin, haktır. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem konuşsun veya Allâh direkt hitap etsin — ikisinin arasında fark yoktur.”

“Hocam, Bunlar Yahudî mi Oldu, Hristiyan mı Oldu?” Tehlikesi

Efendi bir uyarı daha yapar. Birisi ölüm ânında “Îsâ!” veya İsrâiloğullarından bir peygamberin ismini zikrederse, avâm o kimsenin “Müslümânlıktan çıkıp Hristiyan oldu” veya “Yahudî oldu” diye şüpheler:

“Bunlar avâmın işidir. Kendilerince burada laf üretirler hep. Sorarlar ya: ‘Hocam, vefât ediyor, gülüyor mudur? Allâh Allâh, gülüyor olsa ne olacak, gülmüyor olsa ne olacak?’ Veya ‘Ölüm anında söylediği sözler yaptığı şeyler gördüklerini söylüyor’ — herkes oralardan bir şey çıkarır. Çünkü avâm bu müşâhede yerini aslâ bilemez. Sâdece Allâh’a yakın olan keşf sâhipleri bilir.”

Güzîde Hanım Hâdisesi: “Ne Gömüyorlar ki?”

Efendi kendi tecrübelerinden çok çarpıcı iki hâdise anlatır. Birincisi Güzîde Hanım hâdisesidir:

“Güzîde Hanım vardı ya, hâfız, yukarıda kursu olan. Onun vefât ettiğinde cenâzesine gitmiştim. Emîr Sultan Hazretlerinin hemen altına defnedildi. Ben özellikle husûsî cenâzesine gittim. Bursa’daydım o zaman. Millet telâş, tabiî cenâze gömme işlemleriyle meşgûl olurken öyle bir an böyle — Allâh affetsin, bu tip şeyleri gördüğümden değil — içimden ‘niye gömüyorlar ki?’ dedim. Herkes, ‘niye gömüyorlar ki?'”

“Geriye çekildim. Ne gömmesi? Allâh affetsin. Melekler, kurra hâfızlar, sâlihler hepsi de Kur’ân-ı Kerîm okuyor-okuyor gelip aldılar götürdüler. Bir ân herkes böyle Kur’ân-ı Kerîm tilâvet ede ede sesli, nasıl Kur’ân-ı Kerîm okunuyor, nasıl tilâvet getiriliyor — nasıl aldılar götürdüler göğe!”

“Güzîde Hâfız Hanım Efendi dedim ki ya, neyi gömüyor ki bu insanlar dedim. Herkes zannediyor ki cenâzesini gömüyor. Cesedini gömüyorlar — aldılar götürdüler göğe.”

Semerci Hâfız Efendi Hâdisesi

Efendi ikinci hâdiseyi anlatır: “Tire’de Semerci Hâfız Efendi vardı. Kendisi Nazilili Ali Efendi’nin halifesiydi, bu fakîri de çok severdi. Ben o zaman Bursa’dayım, aramızda bir hukuk vardı, muhabbet vardı. Allâh affetsin — ben onun öldüğünü bir anda gözümün önüne geldi böyle. Yine melekler Kur’ân okuyor-okuyor götürüyorlar bunu.”

“‘Allâh’ım’ dedim, ‘bu herhâlde vefât etti galiba’ dedim içime geldi. Telefon açtım hemen, bizim Alişşan’a telefon açtım. ‘Semerci Hâfız Efendi vefât etti mi?’ dedim. ‘Cenâzesinden geliyoruz şimdi’ dedi. ‘İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn’ dedim.”

“Bir kimse sâlihse, vefât ettiğinde o sâlih ameli ile hemhâl olan diğer sâlihler onu karşılarlar. Bir kimse ömrünce Allâh’ı zikretmişse, boşa zikretmiyor — vefât ederken zikredenler seni karşılar. Eğer bunun kalbi açıksa, önceden buna vâkıf olur.”

“Bazen arkadaşlar anlatırlar ya: ‘Gaylânî Hazretleri geldi de berâber zikrettik’ de. Elhamdülillâh, yol budur. Allâh bizi onlardan eylesin.”


Berzah Âleminde Ekilen Biçilir

Efendi İbnü’l-Arabî’nin pasajının sonunu okur: “Berzah’ta tüm insanlar yaptıkları işlerin ve kazandıkları şeylerin sûretinde kıyâmet gününe kadar rehinedir.”

Efendi bu ilkeyi çok net bir şekilde açar: “Ne yaptıysan kıyâmet gününe kadar onunla kalırsın. Ateş ektiysen kıyâmete kadarsan ateşte beklersin. Sevgi ektiysen kıyâmete kadarsan sevgide beklersin. Hadîs-i şerîf var: Bir kimse ölümden sonra iyi ise mahşeri görerek, cenneti görerek bekler. Kötüyse cehennemi görerek bekler. Kabir azâbı da budur zâten.”

“O zaman o azâbı biz yanımızda kendimiz götürüyoruz. Tövbe etmeden kötülüklerle öldüysek o azâbı ne yaptık? Biz yanımızda taşıdık.”

İslâm Hukûkunda Hapis Yoktur

Sohbetin en sonunda çok enteresan bir fıkhî bilgi verilir: “İslâmî cezâ hukûkunda hapis uygulaması var mıdır? Tutukluluk vardır. Hapis yoktur İslâm hukûkunda.”

“Tutukluluk — yâni bir meselenin, bir hâdisenin anlaşılması, haklının-haksızın belli oluncaya kadar tutukluluğu vardır. Ama cezâ evi yoktur. Bir olay oldu, tutuk evinde tutuklanır. Olay meydana çıkar, gerekli olan cezâ verilir — biter mesele. O kimsenin özgürlüğünü yok edemezsiniz. Yaptığı suça göre tembih ise tembih alır, ta’zir ise ta’zir alır. Örneğin dayak cezâsı alır, biter.”

“Sürgünse sürgün edilir İslâm hukûkunda. Eline bir vesika verilir: ‘Bu şehirde yaşayamazsın.’ O adam elindeki vesika ile çıkar, başka bir şehre gider. O şehrin âmiri ister alır, ister almaz. O kimse başlar kendisini kabûl edecek şehir aramaya. En sonunda bulamaz. Bulamayınca da gider, şehrin dışında bir yer alır, oraya oturur. Mezralar, köyler böyle oluşur.”

Efendi bu tarihî gözlemi çok değerli bir sosyolojik tesbîte dönüştürür: “Böyle oluştuğundan dolayı orada cehâlet hâkimdir. Orada hukuksuzluk hâkimdir. Neden? Suç işleyenler orada toplanır çünkü. İslâm şehir hayâtında idâme eder, yaşanır.”


Sohbetin Özeti

Mustafa Özbağ Efendi’nin bu sohbeti Kur’ân’a aykırı hadîsleri reddetmeye kalkan akıl perestlere çok sert bir reddiye ile başlar. Kur’ân’ın mânâsı tam anlaşılmış değildir; bir hadîsin Kur’ân’a aykırı olup olmadığına kim hükmedebilir? İmâm-ı A’zam’dan İmâm-ı Şâfiî’ye kadar hiçbir büyük ulemâ böyle bir cesâret göstermemiştir. Din inançtır; eğer akıl yoluyla çözülebilseydi imtihan olmazdı. Kurban, hac, Ganj’da yıkanmak, Âdem’in yaratılışı — bunların hiçbirinin “mantığı” yoktur; çünkü din aklı yenmek için inmiştir.

Laiklik tahlîli çok çarpıcıdır. Türk Dil Kurumu tanımına göre dünyâ üzerinde hiçbir devlet tam anlamıyla laik değildir — Amerikan devlet başkanları İncîl’e yemin eder, Rusya Katolik’tir, İsrâil din devletidir, Avrupa Hristiyanlığı referans alır. Türkiye’nin Diyanet İşleri Başkanlığı’nı devlet eliyle finanse etmesi tam bir paradokstur. Efendi “mü’min laik olamaz” ilkesini koyar — çünkü bir mü’min bütün inançları eşit mesafede tutamaz. İslâm’ın devletten beklediği beş emniyet — cân, nâmûs, din, akıl, mâl — Müslümân veya gayrimüslim her tebaa için geçerlidir. Efendi çok cesur bir tespitle Osmanlı’nın en “laik” devlet olduğunu söyler — çok hukuklu bir yapıyla her bölgedeki halkın kendi hukûkuna, bayramına, özel günlerine karışmamıştır.

Nevruz bayramı Orta Asya’dan beri gelen Türk kültürünün bir parçasıdır. Çocukluk âdetleri — maketten ev yapma, ateşlerin üstünden hoplama, Hızır-İlyâs buluşması efsânesi — nostaljiyle anlatılır. Ancak PKK’nın Nevruz’u terör eylemlerine çevirmesi bu bayramı “bomba çağrışımı” yapan bir korkuya dönüştürmüştür. Ebussuud Efendi’nin fetvâsı Nevruz’un İslâmiyet’e aykırı olmadığını, bir örf âdeti olduğunu belirtir. Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’i her Türk devlet adamının okuması gereken bir eserdir. Efendi ayrıca Nâzım Hikmet’in Mevlevî kökünü hatırlatır ve siyâsî sebeplerden ötürü ona cephe alınmamasını tavsiye eder.

Sohbetin tasavvufî zirvesi İbnü’l-Arabî’nin berzah âlemi doktrinidir. Uyku küçük ölüm, ölüm büyük uykudur — her ikisinde de rûh bedeni terk eder. Sûfînin gerçek yolu “çok ibâdet” değil “çok iyi insan olma”dır. Eşine-çocuğuna kötü davranan kimseye keşf gelmez; güzel ahlâklılara, tatlı dillilere, emin insanlara gelir. Sakınmak — yâni Allâh’ın çizdiği sınırdan çıkmamak — kalpte bir müftü inmesinin şartıdır; o müftü Allâh’ın kalbe indirdiği özel nûrudur ve satırdan değil sadırdan konuşmanın menşei budur.

Ölüm ânında velîye peygamberlerden birisi mürebbî olarak görünür. Sûfî yolunda 5. makâmda bir Pîr mürebbî, 6. makâmda bir peygamber mürebbî, 7. makâmda ise Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem mürebbî olur. Peygamberler arasında da derecelendirme vardır ve Îsâ aleyhisselâm’ın mürebbî olması en yüksek derecedir. Efendi kendi müşâhede tecrübelerini paylaşır: Güzîde Hâfız Hanım’ın cenâzesinde meleklerin ve sâlihlerin onu Kur’ân okuyarak göğe taşıdıklarını görmüş; Semerci Hâfız Efendi’nin vefâtını ânında hissedip telefon açmıştır. Sâlih amelleri olan kimsenin vefât ânında onu aynı amelleri işleyenler karşılarlar — zikirciyi zikredenler, namâzlıyı namâz ehli, hâfızı hâfızlar.

Berzah âleminde insanlar yaptıkları amellerin sûretinde kıyâmet gününe kadar beklerler — ateş eken ateşte bekler, sevgi eken sevgide bekler. Kabir azâbı, insanın dünyâda topladığını yanında götürmesinden başka bir şey değildir. Son olarak İslâm cezâ hukûkunda “hapis” olmayıp sâdece “tutukluluk” olduğu, sürgünlerin mezralar-köyler oluşumuna yol açtığı ve dolayısıyla İslâm’ın şehir hayâtında idâme ettiği sosyolojik tesbîti yapılır.

Kaynakça ve Başvuru Eserleri

  • Kur’ân-ı Kerîm: “Allâh’tan sakınırsanız size ayırt etme (furkan) verir” (Enfâl 29). “Bildiklerinizle amel ederseniz, Allâh bilmediklerinizi size öğretir” hikmeti, Bakara 282’deki “Allâh’tan sakının, Allâh size öğretir” âyetinin tefsîridir.
  • Hadîs-i Şerîf: “Uyku ölümün kardeşidir” (Buhârî, De’âvât 9). “Müftüler sana fetvâ verseler de sen kalbine danış” (Ahmed b. Hanbel, Müsned 4/228). “Âlimler peygamberlerin vârisleridir” (Ebû Dâvûd, İlim 1; Tirmizî, İlim 19).
  • Muhyiddîn İbnü’l-Arabî: el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, 2. Cilt 296 civarı. Ölüm anında nefsin cismânî bedenden ayrılması, hayâlî sûretlerde bedenleşen ve Allâh dostları tarafından görülen şeylerin 12 kategorisi. Peygamber mürebbîsi doktrini.
  • Yusuf Has Hâcib: Kutadgu Bilig (1069-1070). Türk edebiyâtının en önemli klâsik eserlerinden. Siyâset, adâlet, devlet yönetimi ve insan olmanın temel ilkeleri üzerine. Nevruz’u “kurumuş ağaçlar yeşiller giyindi” mısralarıyla işler.
  • Ebulgâzî Bahâdır Hân: “Şecere-i Türk” (1663). Ergenekon mitinin klâsik ifâdesi — Nevruz’un Türk kültürünü başlangıcı olarak kabûl edildiği bir kaynaktır.
  • Şeyhülislâm Ebussuud Efendi (ö. 1574): Nevruz ile ilgili meşhûr fetvâsı: “Nevruz mecûsî, İslâmiyet’e aykırı değildir. Nevruz sultânîdir. Örfte var olan bir âdettir.” Osmanlı fıkhının Nevruz’u kabul ettiğinin açık delîli.
  • Nâzım Hikmet (1902-1963): Çanakkale Zaferi için yazdığı şiir — “boyuna sürtünür bana şehitler…” Mevlevî dede geleneğinden gelen, siyâsî sebeplerden ötürü muhafazakâr camiada “tu kaka” olmuş ama derviş kökü olan şâir.
  • Türkçe Laiklik Tanımı: Türk Dil Kurumu Sözlüğü – “Devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensip.” Fransız “laïcité”sinden alınma bir kavram.
  • Atatürk’ün Laiklik Tanımı: “Laiklik yalnız din ve devlet işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdân, ibâdet ve din hürriyetlerini sorumluluk alma demektir.” Efendi bu tanımın dahî Türkiye’de uygulanmadığını söyler.
  • İslâm Fıkhı – Beş Emniyet (Makâsıdü’ş-Şerî’a): Cân, nâmûs, din, akıl, mâl emniyeti. Klâsik İslâm fıkhının devlet felsefesinin temel amacı olarak kabul ettiği beş esas. İmâm Şâtıbî’nin “el-Muvâfakât” eserinde sistematik olarak işlenmiştir.
  • Yahudîlik ve Mûsevîlik Ayrımı: Efendi bu iki kavramı birbirinden ayırmayı önemli görür. Yahudîlik ırka ait bir kavramdır; Mûsevîlik Hz. Mûsâ aleyhisselâm’a inanmak bir dindir. Müslümânlar Hz. Mûsâ’nın peygamberliğine ve Tevrat’ın aslına iman eder — yâni “Mûsevî” kimliği bir anlamda Müslümân kimliğinin parçasıdır.
  • Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 910): Tasavvuf yolunun ilkelerini belirleyen büyük üstâd. “Tasavvuf güzel ahlâktır” sözü Efendi tarafından tekrar tekrar alıntılanır.
  • Hadîs-i Kudsî: “Kulum nâfilelerle bana yaklaştıkça yaklaşır, nihâyet onu severim. Onu sevince gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olurum.” Bu fakîrin açıklamasında “nâfile” sâdece namâz-oruç değil, “çok iyi insan olma”dır.
  • İslâm Cezâ Hukûku: Hapis cezâsının klâsik İslâm hukûkunda yer almaması, sâdece tutukluluk, ta’zir, sürgün gibi cezâların olması. Cezâ evi kurumunun İslâm’ın aslî hukûkundan uzak, modern batı etkisiyle geliştiğine dâir Efendi’nin tesbîti.
  • Berzah Âlemi: Ölüm ile kıyâmet arası insan rûhunun bulunduğu âlem. Kur’ân’da Mü’minûn sûresinde geçer. İbnü’l-Arabî ve tasavvuf literatüründe çok detaylı işlenmiştir — insanın ekip biçtiklerinin sûret aldığı bir âlem olarak tanımlanır.

Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 2016 yılı Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisi, 32. ders. Ses kaydı ve hakikat emânetçiliği için ümmet-i Muhammed’in her ferdine mesûliyet yüklenmiştir. Allâh-u Teâlâ bu yolun üzerinde bulunanlara sıhhat ve sebât ihsân eylesin, âmîn.

Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri

Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi