Mustafa Özbağ Efendi’nin Karabaş-i Velî Tekkesi 2016 sohbet serisinin otuzuncu dersi, Hazret-i Mevlânâ’nın “Sen düşünceden ibâretsin” beytinin tahlîli ile başlayıp Jean-Paul Sartre, Mimar Francis D.K. Ching ve felsefî yokluk-varlık tartışmalarına derin bir cevap niteliğinde devâm eder. Sohbette ele alınan başlıklar: Düşünce-niyet ilişkisi ve İmâm-ı A’zam’ın “ameller niyetlere göredir” hadîsi; horoz seherde melekleri görmesi hadîs-i şerîfi; nefsine uyup gerilemekten kurtulamayan kardeşin halinin tahlîli; küfürbâz ve kumarbâz eşinin İslâmî değerlendirmesi; Türkiye Cumhûriyeti’nin devlet eliyle kumar oynattığı (Millî Piyango, İddiâ, Spor Toto, At Yarışı) eleştirisi; tatil kültürünün İslâmî olmaması ve “müslümanın boş vakti olmaz” prensibi; eşcinselliğin tedâvîsi mümkün olan bir sapkınlık olduğu; sevmenin sınırları ve “manevî sevginin sınırsız olabilmesi”; Cüneyd-i Bağdâdî’nin “Allâh’ın sizi ne kadar sevdiğini öğrenmek istiyorsanız sizin Allâh’ı ne kadar sevdiğinize bakın” hadîs-i kudsîsi; Jean-Paul Sartre’nin “varlık ve hiçlik” felsefesine ve Francis D.K. Ching’in mîmârî boşluk teorisine reddiye; ve son olarak Mesnevî’nin “Yoktan var edilme” beyitlerinin tahlîli.
“Sen Düşünceden İbâretsin”: Düşünce ile Niyet Arasındaki Bağ
Sohbetin açılışında Hazret-i Mevlânâ’nın çok meşhûr beyti okunur: “Kardeşim sen düşünceden ibâretsin. Geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünürsün, gülistan olursun. Diken düşünürsün, diken olursun.” Bir kardeşin sorusu çok inceliklidir: “Sen düşünceden ibâretsin derken kalbî düşünceden mi bahsediliyor yoksa aklî düşünceden mi? Kalbin düşünce sistemi mi var?”
Efendi’nin cevâbı dürüstçedir: “Kalbin aklını bilirim. Ama kalbin düşünce sistemini bilmiyorum. İlk defa karşılaştım bir tabir.” Ardından düşünce-niyet ilişkisini açıklar:
“Düşünce ile alâkalı meselede bir kimse kendince fiiliyâtın merkezi hükmünde düşünce durur. Biz buna niyet deriz. Bir kimsenin niyeti sâlih ise ameli de sâlih olur. Buradaki düşünce İmâm-ı A’zam Hazretlerinin tâbirine göre niyettir. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in hadîs-i şerîfine göre ‘ameller niyetlere göredir.'”
Efendi Bedîüzzamân Saîd Nursî’nin meşhûr sözünü hatırlatır: “İyi düşünen iyi görür. Güzel düşünen güzel görür. Güzel gören hayatından lezzet alır.” Mesnevî’nin “gül düşünürsen gülistan, diken düşünürsen diken olursun” beyti aslında bu prensibin şiirsel ifâdesidir.
Efendi insanın Cenâb-ı Hakk’ın “ahsen-i takvîm üzere yarattığı” varlık olmasını da hatırlatır: “Ama o nefsine uyarsa hayvandan daha aşağı mahlûk olur. O hâlde et-kemiğin de bir anlamı kalmaz.” (Tîn 4-6 âyetlerine atıf.)
Horoz Seherde Melekleri Görür: Sahne Disiplini
“Hadîslerde beyaz horozun öneminden bahsediliyor. Allâh’ın sevdiği seslerden biri olarak…” sorusuna Efendi şöyle cevap verir:
“Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem buyurur ki horozlar seher vaktinde melekleri görürler. O yüzden ötmeye başlarlarmış. İşin acı tarafı, ben kendi nefsim için söyleyeyim — biz horozlar kadar değiliz. Seher vaktinde semaya tecellî eden melekleri görebilecek noktada değiliz.”
Efendi günümüzdeki hayât tarzına dâir bir gözlem de yapar: “Tabiî bizim insanlarımız da enteresan. Evlerinde kocaman kocaman köpek bakıyorlar, horoz bakamıyorlar.” Bu, modern şehir hayâtının doğal bir disiplin (sabah namazı vakti uyandırıcı) olarak işleyen seher horozunu ne kadar yitirdiğine dâir incelikli bir uyarıdır.
Mâneviyâtın Akıl-Kalp Mutmainliği Sorusu
Bir kardeş çok dokunaklı bir soru sorar: “İlk geldiğim zamanlarda ibâdetlerimi aksattığım derslerimi çekmediğim oluyordu. Fakat Allâh’la ve sizinle bağım olduğunu hissediyordum. Bu duyguyu kaybettikten sonra hâlime dikkat etmeye çalışsam da o bağı tekrar yakalayamıyorum. Bundan sonra hep böyle akılla mı devâm edilecek yoksa o duyguyu tekrar yakalayabilir miyim?”
Efendi’nin cevâbı çok incelikli bir psikolojik tahlîldir: “Yakalanmayacak, yakalanmayabilir düşüncesine katılmıyorum. Ama gerçekten de sûfîlik ince bir noktadır. İnce bir nokta olunca bir kimse bir aklını vurmaya görsün. Aklını vurmaya başlayınca her dâim akıl onu tırmalamaya başlar. Akıl onu arka arkasını kesmez, hâbire deşeler, hâbire deşeler.”
Efendi çözümü gösterir: “Aklı mutmain edecek olan kalptir. Nasıl kalptir? Kalbe keşif gelirse, bir kimse rüya görürse, hâlinde bir hâl yaşarsa o zaman o kimsenin aklı mutmain olur. Ama hâlinde bir şey yaşamayan, kalbi bir keşfe ulaşamayan bir kimsenin aklı mutmain olmaktan uzak durur. Hâbire olur, tırmalar.”
Bu, sûfî psikolojisinin temel ilkelerinden biridir: Akıl tek başına tatmin edici değildir. Ancak kalp keşfen bir hakîkâte vâsıl olduğunda akıl da huzura kavuşur. Bunun için de aksamayan amel, çekilen ders, namâzın muhâfazası gerekir.
Eşcinselliğin Hükmü ve Devlet Eliyle Kumar
Bir bayan kardeş çok dokunaklı bir mektup yazmıştır: “Eşimin iddiâ oynamasına ve küfür etmesine dayanamıyorum. Nefsime uyarak onunla kavga ediyorum, sonra çok üzülüyorum. Yaptığım ibâdetlerin boşa gittiğini düşünüyorum, ne yapmam gerekir?”
Efendi öncelikle önemli bir prensip koyar: “Bizler birinci derecede kendimiz iyi insân olmakla mükellefiz. Erkekler bir nebze kadınlardan sorumluluğu daha fazladır — sebebi: âilenin reisidir, âiledeki herkesin hesâbını ondan sorarlar. Kadınlar bir nebze erkekler kadar sorumlu değillerdir bu noktada ama kendi nefislerinden sorumludurlar.”
“Birinci derecede kendimiz iyi olmaya çalışalım. Etrafımıza iyilik nasîhat edeceksek kavgayla bu yolu bulamayız. Birisiyle kavga ederek doğruyu ona anlatamazsınız. Eşiyle, çocuklarıyla, anne-babasıyla kavga eden kimse hayvanî bir duyguya kapılmıştır. Şeytanın pençesine düşmüştür.”
Devlet Eliyle Kumar: Millî Piyango, İddiâ, At Yarışı
Efendi kumar meselesini Türkiye Cumhûriyeti devletinin paradoksal yapısına bağlar: “Devletin kumarı yasaklaması lâzımken, devlet kendi eliyle kumar oynatıyor. Zâten enteresandır bizde. Devlet kendi eliyle fâizcilik yapar. Devlet kendi eliyle kumar oynatır. Devlet kendi eliyle zinâ ettirir. Devlet kendi eliyle içki sattırır. Devlet kendi eliyle cigara satar.”
Efendi mevcut kumar formlarını sıralar: “Bizde önceden bir Toto vardı. Ardından Loto’yu çıkardılar. Bir de Millî Piyango vardı. Şimdi artık önü-arkası yok. Atçısı, beygircisi, Toto’cusu, Loto’cusu, İddiâ’cısı. İlk golü kim atacak — bunun da ay kumarı varmış. Aşağıda bir adam dolaşıyor ortalıkta. Dünya üzerinde nerede beygir yarışı varsa hepsinden haberi var. Öğlen yemeği yiyecek parası yok cebinde, ama o gün İngiltere’de mi Amerika’da mı nerede koşu var o biliyor.”
Bu, devletin kendi vatandaşını çürüten bir kumar endüstrisini “vergi kaynağı” olarak kullanmasının çarpıcı bir tahlîlidir.
Eşine Küfreden “Erkek” mi?
Efendi küfretme illetine de çok sert bir eleştiri yöneltir: “Bir erkek kendince erkeklik zannediyor eşine küfretmeyi. Eşine küfretti, adam oldu. Ne adamı oldu? Hani böyle sinkâflı küfrederler ya. Öyle kadına sinkâflı küfreden adam, zannedersin ki adam. Büyük bir çoğunluğu kadına dokunmaz.”
Bu çok incelikli bir psikolojik gözlemdir: Eşine çok ağır küfreden erkekler çoğu zaman cinsel olarak da yetersizdirler — küfret ile maço duruşları, eksikliklerinin bir tezâhürüdür. “Hayvandan daha aşağı bir nokta — bir kimsenin eşine, annesine, babasına, çoluğuna-çocuğuna küfretmesi. Hele bir sûfî için düşünülemez bir şey.”
Efendi sûfî için bir prensip koyar: “Sûfîler tekkeye giderler, iki dizilerinin üzerine öyle edepli otururlar ki, tekkeden dışarı çıktığında birisi ayağına yanlışlıkla dokunmasın. Bu ahlâk dergâh adabıdır.”
Tatil Kültürü: “Müslümânın Boş Vakti Olmaz”
Bir kardeşin önemli bir sorusu: “Sohbetinizde size boş zamanlarınızda ne yapıyorsunuz demişlerdi. Siz de ‘bizim hiç boş vaktimiz olmuyor’ buyurmuştunuz. Müslümânın tatili olmaz, sürekli çalışır buyurmuştunuz. Kendimce o günden sonra tatil kelimesini çıkardım hayatımdan. Bir arkadaşım beni yazın tatile davet etti. Müslümânın hakları arasında ‘davete icâbet’ var. Gideyim mi?”
Efendi cevâbı çok zariftir: “Eski arkadaşlarım beni meyhâneye davet ediyorlar — gideyim mi şimdi? Birileri de başka yere davet ediyor. Her davet edilen yere gidilecek mi? İyiye, doğruya, güzele davet varsa gidelim. Tatil bizi yozlaştırır. Tatil bizim mücâdele azmimizi kırar. Tatil dünyâya bel bağlayan, dünyâdan sanki göçüp gitmeyecekmiş gibi olanların işi.”
Ramazân ve Kurban Bayramının Tatile Çevrilmesi
Efendi en ağır eleştirisini bayramların tatile çevrilmesine yöneltir: “Bayramları dahî biz şimdi mübârek o iki dînî bayramımız var, onu da tatile çevirdik. Kurbân bayramında tatil sekiz günlük, dokuz günlük — hadi yürü Antalya. Bayramın ikinci günü çık git, birinci günü çık git, bayramdan bir gün-iki gün önce çık git.”
Efendi kendi tutumunu da paylaşır: “Ben tatile gidenlerle hiç bayramlaşmıyorum. Bayramda tatile mi gitmiş — Allâh yolunu açık etsin. Bir daha ben onu Ramazân’da, Kurban’da gidip de bayramlaşmıyorum. O Kurban’ı saymamış, Ramazân’ı saymamış. Dînî günü saymamış, onu bir tatil günü olarak görmüş.”
Efendi bayramların doğru yaşanışını da târif eder: “Bayramları bayram gibi yaşayın. Büyükler evlerinde otursunlar. Herkes gelsin, gitsin, yesin, içsin, bayramlaşsın, tanışsın, görüşsün, konuşsun. Küçükler bütün büyükleri dolaşsınlar.”
Efendi tatil-kredi kartı kapanından bahseder: “İnsanların kendileri çok yatırım yapacaklar — sanki ülke olarak çok zenginiz. Kredi kartlarının mağdûru olmuş bir kardeş telefon açıyor: ‘Hocam, bu kadar kredi kartı borcum var, biri yardım etse…’ ‘Ne yaptın kredi kartından? Ne aldın?’ Yok herkesin cebinde dolu. Yeme yoksa yeme, ya harcama!”
Eşcinsellik: Sapkınlık ve Tedâvî
Bir kardeş çok kritik bir soru sorar: “Cinsel eğilimleri farklı olan insanların ‘ben kendimi bildim bileli böyleyim’ demelerini kişinin doğuştan gelen bir dürtü ile mi yoksa yetiştirme tarzıyla mı alâkalı olduğunu merak ediyorum.”
Efendi öncelikle Hanefî mezhebindeki çift cinsiyetlilik (hünsâ) hükmünü açıklar: “Bir kimsenin öyle hissetmesi için çift cinsiyetli olması lâzım. Çift cinsiyetli olanlar Hanefî’ye göre küçük abdestlerini yaptıkları yere bakılır. Eğer küçük abdestini yaptığı yer kadınlık organındaysa o kimse kadın hükmündedir. Erkeklik organındasa erkek hükmündedir. Böylece kadınlık organından küçük abdestini yapanın kendince ameliyat olup erkeklik organını aldırması câiz olur.”
Ancak tıbbî çift cinsiyetlilik (hünsâ) hâricindeki eşcinsellik tamâmen sapkınlıktır: “Geri kalan şey sapkınlıktır. Bunun bu noktada tedâvîsi mümkün ise tedâvî edilmesi gerekir. Sonradan fuhuş yapmaya başlayınca artık onlar tedâvî olmaz noktaya düşüyorlar.”
“Bir kimse kendi kendisini disiplin edip bu hâlden kurtulabilir mi? Evet. Harâm çünkü. Allâh’ın lânet dediği bir harâm. Bir kimse eşcinsellik yapıyorsa Allâh’ın lâneti onun üzerine. Eşcinseller tövbe etmeden ölür giderlerse ebedî cehennemlik. Bir rivâyette îmânlarının kabûl olunmayacağına dâir rivâyet var.”
Efendi “ben kendimi bildim bileli böyleyim” söyleminin “savunma mekanizması” olduğunu söyler: “Bu bir savunma mekanizması. Hiç alâkası yok. Bu konuda erkeklerle çok görüştüm. Diyorum ki: ‘Hani normalde işte erkeklik fiilin yerine gelmiyor mu?’ ‘Yerine geliyor.’ Nasıl böyle bir şey düşünüyorsun? Sapkınlık. Bunun başka cevâbı yok.”
Efendi âilelere de seslenir: “Erkek çocuklarınızı erkek gibi yetiştirin. Erkek gibi yetiştireceğiz deyip de sokakta salı vermeyin — ortalıkta sapık dolu. Takip edin. Makûl ve mâlum yerlerde çocuklarının erkekçe oynamalarına müsâade edin. Kız çocuklarını da kız çocuk gibi yetiştirmeye gayret edin.”
Sevmenin Sınırı: “Manevî Sevgi Sınırsız Olabilir”
“Sevmenin sınırı var mıdır?” sorusuna Efendi çok ince bir ayrım getirir: “Neyi sevdiğine bağlı.” Cenâb-ı Hak sevmeyi sınırsız etmiştir — kendisi sevilsin diye. Ancak insan-üstü bu sınırsızlığı bir başka insâna yöneltirse bir handikap doğar:
“Sen bu sınırsız sevgiyi bir kadının, bir erkeğin üzerinde uygulamaya kalkarsan cevap alamazsın oradan sınırsız bir şekilde. Cevap alamadığın zaman da senin dengeni bozar. Ancak mânevî sevgiler sınırsız olur. Çünkü mânevî sevgi noktasında o kimse sevgisinin karşılığını alır.”
Efendi bu prensibi şeyh-mürîd ilişkisine de uygular: “Bir şeyhin mürşid-i kâmil olup olmadığı oradan bellidir. Bir kimse bir üstâdı her şeyden fazla sevmeye başladığında kabz hâli olmaması gerekir. Kabz hâli sevgisinin karşılığını bulamadığından olur.”
Hadîs-i Kudsî: “Allâh’ı Ne Kadar Sevdiğine Bak”
Efendi tasavvufun en derin hadîs-i kudsîlerinden birini hatırlatır: “Allâh’ın sizi ne kadar sevdiğini merak edip öğrenmek istiyorsanız sizin Allâh’ı ne kadar sevdiğinize bakın.”
“Sen Allâh’ı ne kadar seviyorsan Cenâb-ı Hak da seni o kadar sevecek. Sevdiğinin karşılığını alacaksın. Allâh vefâsız değil, hâin değil, cimri değil, Allâh ganîdir. Sen ona bir adım gelirsen O sana on adım gelir. Sen ona yüz adım gelirsen O sana bin adım gelir.”
Efendi bunu ahlâk-ı tasavvuf ile bağlar: “Mecâzı sevenler yollarını şaşırırlar. Bir erkek bir kadını sever, karşılık görmez, dağıtır kendini. Sebebi şudur: Karşılık bekler. Ama bir kimse Allâh’ı sever, Allâh’ı sevmeye başladığı anda karşılık görür. ‘Yâ Rabbi’ dediğinde ‘buyur kulum’ diyen Allâh karşısındadır. O yüzden kabza girmez hiç, sıkıntıya girmez.”
Jean-Paul Sartre’a Reddiye: “Boşluk Yoktur”
Sohbetin felsefî merkezi, bir kardeşin Jean-Paul Sartre’ın “Varlık ve Hiçlik” (L’Être et le Néant) felsefesinden alıntı yaparak sorduğu derin bir sorudur. Sartre’a göre insan “boşlukları doldurma eğilimindedir” ve varlığın temelinde bir “delik-doldurma” dinamiği vardır. Yemek yeme, çocukluğun parmak emme, dudak-damak bütünleşmesi — hepsi boşluğu doldurma çabasıdır.
Soru çok zariftir: “Varlık ve yokluk birbirine zıt anlamlardır. Allâh’ın indinde ise bu farklı manalardadır. Yokluğa karşı varlığı nasıl anlamalı?” Efendi cevap verirken çok önemli bir teolojik ayrım yapar:
“Bizim bildiğimiz varlık ile yokluk birbirine zıt anlamdır. Ama Allâh indinde yokluk ve Allâh indinde varlık farklı manalardadır. Allâh’ın Zât-ı Ulûhiyyeti noktasında karşı tarafta negatif olarak yokluk durmaz. Yaratılmışlar için varlık ve yokluk vardır.”
Efendi çok kritik bir tesbît yapar: “Yokluk Allâh indinde bir âlemdir. Allâh indinde yokluk da bir sıfattır. Yokluk da Cenâb-ı Hakk’ın sıfatının tecellîyâtıdır. Zât noktasında Allâh vardır, eşi-benzeri yoktur, O hiçbir şeye benzemez. Allâh’ın zıttı yoktur. Hani ‘her şey zıttıyla var’ derler ya — Allâh zıtsız vardır. Allâh ezelîdir, başlangıcı olmayandır. Allâh ebedîdir, sonu olmayandır.”
Yunus’la Diyalog: Bilgisayar Programı Mesâli
Efendi felsefî soruyu tasavvufî ictihâda dönüştürmek için cemâatten Yunus isimli bir kardeşle çok önemli bir diyalog kurar: “Yunus, bir bilgisayarda bir program kurarakten bu masayı sanal olarak gösterebilir misin? Hiç tanımadığım bir kimseyi hayâl ederek, bilgisayar programı yazaraktan bir resmi aktarabilir misin? Aktarabilirsin. O var mıdır? Vardır. Ama normalde zahirî olarak biz onu bir insân gibi görebilir miyiz? Görürüz.”
Efendi mesâli daha da ilerletir: “Sen bu yarattığın insanı tekkede dolaştırabilir misin? Şu an evet, teknoloji orada. Buradaki kimseler senin o dolaştırdığın pro-tipi görebilir mi? Görebilirler. Gerçekten de ayırt edemezler.”
“Ona ev kurabilirim, yaşatabilirim, evlendirebilirim bilgisayar programında. Çocukları olur. Hatta ben onu 50 yıllık bir ömürde biçebilir miyim bilgisayar programında? Bununla alâkalı oyunlar var, şehirler var, ülkeler var, ekonomiler var, akan bütün canlıların online olarak çalıştığı sistemler var.”
Efendi bu mesâli Cenâb-ı Hakk’ın yaratışına bağlar: “Bunu bilgisayar programcısı ne yaptı? Hayâl etti önce. Hayâl ettikten sonra başladı yazmaya — rakamlar kullandı. Çalıştır dediği anda onlar kendi kendine çalışıyor. Hatta kendi kontrolünün dışına çıkartabiliyor. Mesnevî’de bir beyt var: ‘Allâh’ın sofastiyesine hayrânım’ diye.”
Bu, Cenâb-ı Hakk’ın “kün fe-yekûn” emrinin ne kadar muazzam olduğuna dâir günümüzün diliyle bir teşbîhdir. Allâh “ol” der ve âlem var olur — biz bilgisayar programcılarının kendi yarattıkları sanal âlemde sanal varlıklar oluşturması gibi. Ama Allâh’ın yarattığı gerçektir, sanal değildir.
“Boşluk Yoktur” Tezi
Efendi Sartre’a kesin bir reddiye verir: “Varlığı Jean-Paul Sartre’ın dediği gibi boşluğu doldurmak olarak algılamıyorum. Çünkü varoluşun içerisinde boş alan yok. Biz boş görüyoruz — bir yanılsama bu. Varlığın içerisinde boş bir alan yok. Hiç yok.”
Efendi bu tezi tekrar tekrar vurgular ve kendi sözünü hatırlatır: “Bu fakîrin sözünü hatırlayın. Hayât boşluk kabul etmez. Yoktur çünkü boşluk. Sen kendince ‘boşluk var’ zannedersin. Varlık tamâmiyetle doludur — hıncahınç dolu.”
Bu, Jean-Paul Sartre’ın “varlık-hiçlik” diyalektiğine alternatif bir İslâmî tasavvufî kozmoloji ortaya koymaktır. Sartre’da insânın özü “hiçlik” (le néant) doldurma çabasıdır. Efendi’ye göre ise hiçlik sâdece görece bir kavramdır; varlık tamâmen doludur ve bizim “boşluk” gördüğümüz şeyler bizim idrâkimizin sınırlılığından kaynaklanır.
Yokluğun Anlamı: Mesnevî Beyitleri Üzerinden
Efendi Mesnevî’nin çok meşhur beyitlerini okur:
“Bizi yokluktan ciğeri yanmış susamış bir hâlde sen var ettin de gözümüzü şu devâ çeşmesine diktin.” (Mesnevî, Cilt 3)
“Üzüme bakıyor, şarabı görüyorum. Yok’a bakıyorum, açıkça var’ı görüyorum.”
Efendi bu beyitlerdeki “yokluk” kavramının zincirini açar: “Burada ‘yok’a bakmak, bir şeyin yokluk âleminden geldiğini görmek. ‘Sen yoktun.’ Senin başlangıcın var. Başlangıcından öncesi yok. Kendi başlangıcını yakalayan kimse orada durur. Çünkü başlangıcından öncesi yoktur.”
Efendi çok önemli bir tasavvufî ayrım yapar: “Allâh’taki fenânın sonsuz olduğunun sebebi budur. Allâh’taki fenâda son olmadığından gittikçe gidersin. Ama kendinde fenâ olursan kapı zal olur. Çünkü senin başlangıcın var. Oraya kadar geldiğinde dersin ki ‘benim başlangıcım burasıymış.’ Bitti yolun. Senin hayât yolun bitti. Başlangıç noktasında.”
“Üzüme Bakıp Şarabı Görmek”
Efendi başka bir Mesnevî beytini açar: “Üzüme bakıp şarabı görmek — bu nedir? Bir şeye baktığınızda sonunu görmek derler ya. Bakarsın sonunu görürsün onun. Üzüm değil — koruğa bakıp şarabı görmek. Koruk da değil — asmaya bakıp şarabı görmek. Asma da değil. Daha da ileri: Asmayı asma eden harfleri görüp asmayı görmek. Daha da ileri: Harfleri yan yana getirmeden asmayı görmek, şarabı görmek.”
“Daha da ileri: Bunun hayâlini görüp hayâlen henüz daha var olmayan bir şeyi görmek. Cenâb-ı Hakk’ın işi. Bu Cenâb-ı Hakk’ın işi.”
Bu çok ince bir tasavvufî idrak basamaklarıdır. Sıradan insân üzümü görür. Daha gelişmiş insân koruğa bakıp ileride şarap olacağını görür. Tasavvufî idrâk daha da derindir: Asmayı asma kılan harfleri (kelime-kavram-mânâ ilişkisi), sonunda da hiç var olmayanı hayâl etme — bütün bunlar sûfînin kendi içinde Allâh’ın “kün fe-yekûn” idrâkine yaklaşmasıdır.
Mimar Francis D.K. Ching’in “Boşluk” Tezine Reddiye
Bir kardeş Francis D.K. Ching’in mîmârî teorisine dâir alıntı yapar: “Bir adadaki nesneyi göstermenin iki şekilde olabileceğini söyler. Birincisi nesneyi taramaktır. İkincisi nesnenin haricindeki her yeri taramaktır.” Lao Tzu’nun “Bir çömlek kilden yapılır ama içindeki boşluklar onu kullanışlı yapar” ifâdesine atıfta bulunulur.
Efendi bu teoriye de reddiye verir: “Ben varlığı yok görebilenlerden değilim. Kün vâr etmiş, ol demiş. Ol dediği bir şeyi yok görebilenlerden değilim. Bu benim için ancak bir deli sa’ması olur.”
Efendi mimarî “boşluk” teorisine de katılmaz: “İnsân nesnelere biçim verir, ama anlam veren boşluktur, der. Normâlde, ben tekrar söyleyeceğim, boşluğu kabul etmiyorum. Bu âlemde boşluk yok. Bizde de boşluk yok. Hangi perdeye geçerseniz geçin siz boş görürsünüz — boşluk yoktur.”
Efendi alternatif bir teori önerir: “Ona biçim veren akıldır. Ona anlam veren akıldır. Ona anlam veren kalptir. Bu boşluk değildir. Her varolana anlam veren akıldır. Ama bu cüz’î insanlardaki akıldır. Ama bu küllî, Allâh’ın kendi aklıdır. Allâh akılla ona anlam yükler, mânâ yükler.”
Efendi dağ örneğini verir: “Dağ bir varoluştur. Ona anlam yükler Cenâb-ı Hak. O anlamları taşıyan kelimelerdir, harflerdir. Boşluk değildir. Dağın dağ olduğunu biz harflerle tanımlarız. Türkçe’de ‘dağ’ deriz, Arapça’da ‘cebel’ deriz. İngilizce’de ‘mountain’ deriz. Mânâ aynı, harfler farklı.”
“Burada eksik olan diyor ki anlam veren boşluktur diyor — anlam veren boşluk değildir. İnsân yaratıldığında hiçbir şey bilmiyordu. Cenâb-ı Hak ona bütün ilimleri verdi. Mânâ ne oldu? Allâh’ın verdiği ilim oldu. Allâh ona ilim verdi ve meleklere sordu: ‘Şimdi sorun, ne istiyorsanız sorun.’ (Bakara 31-33) İnsân ilmini Allâh’tan aldı, boşluktan değil.”
Varlığımızı Anlamlandırmanın Yolu: Allâh’ı Tanımak
Efendi sorunun derininde bekleyen tek anlamlı cevâbı verir: “Varlığımızı tanımlı ve anlamlı etmek, ona kulluk yapmaktan geçiyor. ‘Ben insanları ve cinleri beni tanısınlar, beni bilsinler diye yarattım’ (Zâriyât 56). Varlığımızı tanımlı ve anlamlı kılacaksak, varoluş sebebimize yönelik yaşamamız gerekir.”
“Yoksa varlığımızı tanımlı etmek, varlığımızı anlamlı hale getirmek boşluğu karşımıza koyaraktan değil. Varlığımızı tanımlayan, varlığımızı anlamlı edenin yolu Allâh’ı tanımaktan ve bilmekten geçiyor. Ne kadar bizi var edeni tanıdık o kadar varlığımız anlam kazandı. Biz, bizi var edene ne kadar yaklaştık varlığımız o kadar anlamlı oldu.”
Bu, modern felsefenin “anlam krizi”ne (özellikle Sartre, Camus, Heidegger gibi varoluşçu felsefelerin) klasik İslâmî tasavvufî cevâbıdır: Varlığın anlamı boşluğu doldurmak değildir; varlığın anlamı kendisini var edene kavuşmaktır.
“Sözün Harfin Bittiği Durağı Cana Göster”
Sohbetin son bölümünde Hazret-i Mevlânâ’dan çok derin bir beyt okunur:
“Allâh-u Teâlâ, sözün-harfin bittiği durağı cânâ göster. Göster de tertemiz cân başını ayak yaparak o çok geniş yokluk alanına gitsin. O kadar geniştir ki o yokluk alanı, bütün bu hayâl ve varlıklar hep oradan azı kalırlar.”
“Hayâller yokluğa karşı pek dardır. Ondan dolayı hayâl gam sebeplerindendir. Varlık ise hayâlden de dardır. Duygu ve renk âlemi ise hayâl ve varlıktan da dardır. Daracık bir zindandır.”
Efendi bu beyitler üzerinde durur: “Varlığın bir sınırı vardır. Hayâlin bir sınırı yoktur. Duygu ve renk âlemi ise — bu bizim aklımız — hayâlden de varlıktan da dardır. O yüzden zindandadır.” Yani aklın hapishanesi en dar olanıdır; hayâlin daha geniş, varlığın daha da geniş, ama “yokluk alanı” — Allâh’a giden yol — sonsuz geniştir.
Efendi son hikmeti çıkarır: “Eğer kendi varoluşunuzun başına kadar giderseniz orada kalırsınız. Bu kendi varoluşunuzdur. Kün dendi, rûhlar âleminde yaratıldı — kendi varoluşunuzun başlangıcı. Ama yok, siz seyrinizi Allâh’ta yaparsanız o zaman yokluk âleminin başlangıcına kadar gidebilirsiniz. Ve neyin nereden zuhûr ettiğini ancak o zaman görürsünüz.”
Bu, sûfîliğin en yüksek mertebesinin bir tanımıdır: Kendi başlangıcını aramak değil, varoluştan önceki “yokluk alanına” — yâni Allâh’ın ezelî ilmindeki tasarımına — kadar gitmek. Ancak kendi başlangıcına kadar giden orada durur; Allâh’ta seyr edenler ise sınırsızca devam ederler.
Sohbet “Kendine gel, tereddüt etme. Önce yok ol. Yokluğa daldıktan sonra doğudan baş göster ve aydınlat” beytiyle sona erer. Efendi bunu da şöyle şerh eder: “Bir kimsenin kendisini yok etmesi, kendisini bu noktada yok olma noktasına getirmesi — o kimsenin kendi üzerinde duygu dâhil, akıl dâhil, kalp dâhil her şeyiyle Kur’ân ve Sünnet’e yönelip her şeyini Kur’ân ve Sünnet’e göre yapmasıdır. O zaman o kimsenin kendi hevâsı ve nefsi kalmaz. Allâhu A’lem.”
Sohbetin Özeti
Mustafa Özbağ Efendi’nin bu sohbeti, Hazret-i Mevlânâ’nın “Sen düşünceden ibâretsin” beytinin tahlîli ile başlar ve düşünce ile niyet arasındaki bağı vurgular. İmâm-ı A’zam’ın “ameller niyetlere göredir” hadîsi ile Bedîüzzaman Saîd Nursî’nin “iyi düşünen iyi görür” sözü arasındaki köprü kurulur.
Soru-cevap bölümünde horozların seherde melekleri görmesi, mâneviyât hâsıl olamayan kardeşin hâli, küfürbâz-kumarbâz eşinin nasıl davranılacağı meseleleri ele alınır. Türkiye Cumhûriyeti’nin devlet eliyle kumar oynattığı (Millî Piyango, İddiâ, Toto, At Yarışı) çarpıcı bir eleştiriye tâbî tutulur. Tatil kültürünün İslâmî olmadığı, “müslümanın boş vakti olmaz” prensibi ve özellikle bayramların tatile çevrilmesinin Ramazân ve Kurban’ı saymamak demek olduğu çok sert bir şekilde dile getirilir.
Eşcinsellik meselesi tıbbî çift cinsiyetlilik (hünsâ) ile tedâvîsi mümkün bir sapkınlık olarak ayrıştırılır. Efendi “ben kendimi bildim bileli böyleyim” söyleminin bir savunma mekanizması olduğunu vurgular ve âilelerin çocuk yetiştirmede bu tür sapmaların oluşmaması için dikkatli olmaları gerektiğini söyler.
Sohbetin felsefî merkezi Jean-Paul Sartre’ın “Varlık ve Hiçlik” felsefesine ve Mimar Francis D.K. Ching’in mîmârî boşluk teorisine sert bir reddiyedir. Efendi’nin tezi nettir: “Boşluk yoktur.” Varlık tamâmiyetle doludur, hıncahınç doludur — bizim “boşluk” gördüğümüz şeyler idrâkimizin sınırlılığından kaynaklanır. Varlığa anlam veren boşluk değil, Allâh’ın küllî aklıdır. İnsân ilmini boşluktan değil, Allâh’ın kendisine öğretmesinden almıştır.
Yunus isimli cemâat üyesiyle yaşanan diyalog çok özgün bir tasavvufî teşbîhdir: Bilgisayar programcısının yarattığı sanal dünyâ — sanal insanlar, sanal şehirler, sanal ekonomi — Cenâb-ı Hakk’ın “kün fe-yekûn” emrine günümüz diliyle bir benzetmedir. Mevlânâ’nın “Allâh’ın sofastiyesine hayranım” beyti bu hayrete işâret eder.
Cüneyd-i Bağdâdî’nin meşhûr hadîs-i kudsîsi — “Allâh’ın sizi ne kadar sevdiğini öğrenmek istiyorsanız sizin Allâh’ı ne kadar sevdiğinize bakın” — sevme meselesinin merkezine yerleştirilir. Mecâzî sevenler karşılık göremedikleri için darbeye uğrarlar; mânevî sevenler ise sevdiklerinden yine sevgi alırlar — çünkü Allâh ganidir, vefâsız değildir.
Sohbetin son bölümü Mesnevî’nin “Sözün-harfin bittiği durağı cana göster” beyti üzerinedir. Akıl, hayâl, varlık ve “yokluk alanı” hiyerarşisi: Akıl en dar olanıdır; hayâl daha geniş, varlık daha geniş, ama yokluk alanı sonsuz geniştir. Sûfînin yolu kendi başlangıcını aramak değil, Allâh’ta sonsuzca seyretmektir. “Kendine gel, tereddüt etme — önce yok ol. Yokluğa daldıktan sonra doğudan baş göster ve aydınlat.” Yok olmak Kur’ân ve Sünnet’e tam yönelmektir; o zaman kişinin kendi hevâ ve nefsi kalmaz.
Kaynakça ve Başvuru Eserleri
- Kur’ân-ı Kerîm: “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım” (Zâriyât 56). “Ahsen-i takvîm üzere yarattık… sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik” (Tîn 4-6). “Allâh Âdem’e bütün isimleri öğretti” (Bakara 31).
- Hadîs-i Şerîf: “Ameller niyetlere göredir, herkese niyet ettiğinin karşılığı vardır” (Buhârî, Bedu’l-Vahy 1; Müslim, İmâret 155). “Horozlar seherde melekleri görür” (Buhârî, Bed’u’l-Halk 15; Müslim, Zikr 82).
- Hadîs-i Kudsî: “Allâh’ın sizi ne kadar sevdiğini merak ediyorsanız sizin Allâh’ı ne kadar sevdiğinize bakın” — Cüneyd-i Bağdâdî tarafından nakledilen meşhûr hadîs-i kudsî. Tasavvufî muhabbet doktrinin temel dayanağı.
- Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî: Mesnevî’den “Sen düşünceden ibâretsin… gül düşünürsen gülistan, diken düşünürsen diken olursun” beyti. “Bizi yokluktan ciğeri yanmış-susamış sen var ettin” beyti (3. Cilt civarı). “Sözün harfin bittiği durağı cana göster” beyti.
- Hazret-i Mevlânâ — Üzüme Bakıp Şarabı Görmek: Sûfî idrâk basamakları üzerine meşhûr beytler. Sıradan görüş, hayâlî görüş, harflerden mânâya geçiş, varolmadan önce hayâlen görmek.
- İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe: “Niyetlere göre amel” prensibinin Hanefî mezhebindeki fıkhî tatbîki. Niyet İslâmî ibâdetlerin esâsıdır.
- Bedîüzzaman Saîd Nursî: “İyi düşünen iyi görür, güzel düşünen güzel görür, güzel gören hayatından lezzet alır” sözü. Risâle-i Nûr külliyâtının leitmotifi sayılan optimist düşünce prensibi.
- Hanefî Mezhebi – Hünsâ Hükmü: Çift cinsiyetli (hermafrodit) kişilerin küçük abdestlerini yaptıkları organa bakılarak hangi cinsiyette sayılacağına dâir klâsik fıkhî çözüm.
- Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 910): Tasavvufun en büyük üstâdlarından. Bağdat ekolünün kurucusu. “Sen Allâh’ı ne kadar seviyorsan O da seni o kadar sever” hadîs-i kudsîsinin râvîsi.
- Jean-Paul Sartre (1905-1980): “L’Être et le Néant” (Varlık ve Hiçlik, 1943). Varoluşçu felsefenin en önemli eserlerinden. İnsânın “doldurma eğilimi”, parmak emme, çocukluk doldurma teorileri. Efendi tarafından tasavvufî bir bakışla reddedilir.
- Mimar Francis D.K. Ching: Mîmârlık eğitiminde temel kabûl edilen “Form, Space and Order” eserinin yazarı. Mîmâri’de “boşluk” ve “biçim” ilişkisini anlatan teorisi. Lao Tzu’nun “çömleği boşluk yapar” dizesi ile bağlantılı.
- Lao Tzu — Tao Te Ching: Çin felsefesinin en temel eserlerinden. “Bir çömlek kilden yapılır ama onu kullanışlı yapan içindeki boşluktur” sözü. Efendi bu görüşü de İslâmî tasavvufî açıdan reddeder.
- Türkiye Cumhûriyeti’nde Devlet Eliyle Kumar: Millî Piyango (1939), Spor Toto (1959), Loto (1990’lar), İddiâ (2003), At Yarışı (Türkiye Jokey Kulübü) — devletin denetiminde işletilen kumar formları. Efendi tarafından devletin kendi vatandaşını çürüten bir endüstri olarak eleştirilir.
- Eşcinsellik ve İslâm Hukûku: Lût aleyhisselâm kavminin yok edilmesi (Hûd 77-83; A’râf 80-84). Hadîs-i şerîfler eşcinselliği yapan ve yapanlara cezâ verilmesi gerektiğini belirtir. Klâsik tasavvufî ve fıkhî literatürde “tövbe etmeden ölen eşcinsellerin îmânlarının kabul olunmayacağı” rivâyetleri.
- Tatil Kültürü ve İslâm: “Müslümânın boş vakti olmaz” prensibinin İslâmî kaynakları. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in günlük rutini — uyku, ibâdet, çalışma, âile, eğitim — boş zaman bırakmazdı. “Boş kaldığında çalış” (İnşirâh 7) âyeti.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 2016 yılı Karabaş-i Velî Tekkesi sohbet serisi, 30. ders. Ses kaydı ve hakikat emânetçiliği için ümmet-i Muhammed’in her ferdine mesûliyet yüklenmiştir. Allâh-u Teâlâ bu yolun üzerinde bulunanlara sıhhat ve sebât ihsân eylesin, âmîn.