2017 Karabaş-i Velî Tekkesi

34. Karabaş-i Velî Tekkesi 2017 Sohbeti — “Oruç Benim İçindir, Onun Mükâfâtını Ben Veririm” Hadîs-i Kudsîsi, Allâh İçin Sevmek, Eşcinsellik Haramı ve Mü’min-Müslüman Farkı

Mustafa Özbağ Efendi hazretleri, 2017 yılında Karabaş-i Velî Tekkesi’nde akdolunan bu 34. sohbet-i şerîfinde, Ramazân-ı Mübârek’in ilk günü münâsebetiyle oruç ibâdetinin derin mânevî mânâlarını tafsîlâtıyla beyan buyurmuş; bilhassa Cenâb-ı Hakk’ın hadîs-i kudsîsi olan “Ademoğlunun her ameline bire-on, bire-yedi yüz mükâfât verilir, ancak oruç hariç — çünkü o benim içindir ve onun karşılığını ben veririm” kudsî hadîsini merkez alarak orucun karşılığının “cemâlullâh” olduğunu izah etmiştir. Sohbetin akışı içinde, bütün ibâdetlerin Allâh için yapılması, şirk tehlikesi, takvânın hakîkî mânâsı (haramı terk, helâli haram etme değil), namaz ve orucun sâliki kötülüklerden alıkoyması, oruçlunun ağzının kokusunun Allâhü Teâlâ katında misk-i anberden daha makbul oluşu, iftar duâsının arşı titretmesi, Ramazân’da tasadduk, apartman komşularına çorba göndermenin Müslüman kültürü oluşu, mahşerde Allâh’ın gölgesinde gölgelenecek yedi sınıf insan hadîsi içinde “Allâh için sevenler”in sûfîlerin makâmı oluşu, hakkıyla sevdiği kimseyi kıskanmanın bir sûfî edebi oluşu, eşcinselliğin Allâh’ın lânet ettiği bir fiiliyât oluşu ve Hz. Ali radıyallâhu anh’ın bu mevzudaki ictihâdı, mü’min ile Müslüman arasındaki ince fark, ve teravih namazının evde kılınmasının bir sünnet-i seniyye olduğu gibi çok mühim meseleler tafsîlâtıyla beyan buyurulmuştur.


https://www.youtube.com/watch?v=c049ziouMgY

Allâh: “Oruç Benim İçindir, Onun Mükâfâtını Ben Veririm” Hadîs-i Kudsîsi

Efendi hazretleri sohbeti, Ramazân-ı Şerîf’in ilk gününün hayırlı olması için cemaate duâ ederek açmış ve hemen arkasından sohbetin merkezini teşkil eden azîm bir hadîs-i kudsîyi nakletmiştir: Cenâb-ı Allâhü Teâlâ celle celâlüh buyurmuştur: “Ademoğlunun her amelinin karşılığı kat kat verilir. Bir iyiliğe on mislinden yedi yüz misline kadar sevâp verilir. Ancak oruç hariç. Çünkü o benim içindir. Onun mükâfâtını da ben veririm. Oruçlu, cinsi arzusunu ve yemesini benim için terk eder.” (Buhârî, Savm 9; Müslim, Sıyâm 164). Efendi hazretleri bu hadîs-i kudsînin derinliğini şöyle izah buyurmuştur: “Bütün ibâdetlerin belli bir derecesi, belli bir sevâbı vardır. Cenâb-ı Hakk bir iyiliğe bire bir vermez; en az bire on verir. Bir kötülüğün cezâsı ise bire birdir. İyiliklerin karşılığı bire yüz, bire beş yüz, bire yedi yüz olabilir. Fakat Rabbimiz orucun karşılığını beyan etmemiş — ne bire on, ne bire yirmi, ne bire yedi yüz. Onun karşılığı bendedir demiş.” Bu, oruç ibâdetinin İslâm’daki eşsiz yerini gösterir: Oruç, sâlikin amel defterinde sayılabilir bir sevâpla değil, doğrudan Cenâb-ı Hakk’ın zâtına mahsûs bir sırla mükâfâtlandırılmaktadır.

Orucun Karşılığı: Cemâlullâh

Efendi hazretleri bu hadîs-i kudsînin mânâsını daha da derinleştirmiş ve şu muazzam tespiti yapmıştır: “Ben oruçlunun karşılığının cemâlullâh olduğuna inanıyorum. Orucun ve oruçlunun bu noktada karşılığı cemâlullâh. Allâh inşallâh bizi onlardan eylesin.” Bu tespit, Efendi hazretlerinin tasavvufî müşâhedesinin ve Kur’ân-ı Kerîm’in “ilâ Rabbihâ nâzirah — Rabbine bakan o yüzler” (Kıyâme 75:23) âyeti ile Hz. Peygamber’in “Rabbinizi apaçık göreceksiniz, dolunayı gördüğünüz gibi” (Buhârî, Mevâkît 16; Müslim, Mesâcid 211) hadîs-i şerîfiyle desteklenen bir hakîkattir. Oruç tutmak, ümmet-i Muhammed’in cennette Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini müşâhede etme şerefine hazırlanmasıdır. Oruçlu, dünyâda iken bile o cemâle muştak olmaya başlamıştır. Efendi hazretleri hadîs-i şerîfte oruçlunun iki sevincine dair şunları nakletmiştir: “Oruçlu için iki sevinç vardır. Birincisi iftar vaktinde, ikincisi ise Rabbine kavuştuğunda” (Buhârî, Savm 9). Birinci sevinç dünyâda, ikincisi âhirettedir; fakat ikincisi bir mutlak kavuşma, bir mecbûrî karşılaşmadan öte, oruçluya mahsûs bir özel mülâkâttır. Bu özel mülâkât sâdece oruç tutan mü’minlere nasîb olacaktır.

Oruç Tutamayanların Mânevî Hissesi

Efendi hazretleri bu azîm müjdenin peşinden, oruç tutamayan kardeşlerin kalplerini tesellî etmek için ehemmiyetli bir ictihâdî tespit yapmıştır: “Hastalıktan veya mücbir sebeplerden dolayı oruç tutamayanlar — şeker, kalp, tansiyon, hamilelik, emzirme — kendilerini ‘biz bu sevâptan alıkonduk’ diye düşünmesinler. Onlar daha önce sağlıklarında oruç tutmuşlarsa ve kalpleri oruç için yanıp tutuşuyorsa, oruç tutamadıkları için üzülüyorlarsa, o kimseler de oruç tutmuş gibi sevâplarını alırlar.” Bu tespitin kaynağı Hz. Peygamber’in cihâd bahsindeki meşhur hadîs-i şerîfidir: Ashâb-ı kirâmdan bir genç cihâda gitmek istemiş, Efendimiz sormuş: “Bakmaya muhtaç annen baban var mı?” “Var yâ Resûlallâh.” “Onlara kim bakacak?” “Hiç kimse.” Efendimiz buyurmuş: “Sen git ebeveynine, annene babana bak. Senin için de cihâd budur.” Efendi hazretleri bu hadîs-i şerîften çıkarılacak usûlü şöyle teşmîl etmiştir: “Birisi savaş meydanında can alıp can veriyor ama birisi de bakıma muhtaç anne-babasına bakıyor — o da cihâd sevâbı alıyor. Bu da bunun gibi: Oruç tutamayacak hâldeki kişi oruca niyet ediyor, her sene oruç için kalbi yanıyor — o da aynı sevâbı almış oluyor.” Bu ictihâd, hastalar ve yaşlılar için büyük bir tesellî kapısıdır. Allâhü Teâlâ her samimi arzuyu karşılıksız bırakmaz; niyet, amelin yarısını yerine koyar.

Allâh İçin Yapmak: Şirkten Kurtuluşun Anahtarı

Efendi hazretleri bu hadîs-i kudsînin bir mühim yanını daha vurgulamıştır: “Oruçlu cinsî arzusunu ve yemesini benim için terk eder” ifâdesindeki “benim için” kaydı. Her ibâdetin ruhû, “Allâh için” niyetidir. Sâlikin hayâtı bu niyet ile bereketli, şirkten uzak olur. Efendi hazretleri şirke düşüren nice niyeti sert bir dille sıralamıştır:

  • Babaya yaranmak için oruç tutmak: “Babam bana maddî yardım etsin, borcumu ödesin diye oruç tuttuğumu göstereyim…” — bu niyet sâlikin orucunu Allâh’a değil babasına adamaktır.
  • Evlenmek için oruçlu görünmek: “Aman şu derviş kadınlardan birisiyle evleneyim diye oruçlu görüneyim…” — bu bir riyâdır ve ibâdetin ruhunu öldürür.
  • Patrona yaranmak için: “Ben patronuma şirin görüneyim, terfî alayım diye oruç tutayım…” — bu niyetle tutulan oruç şeklen oruç, mânen şirktir.
  • Herkes oruç tutuyor diye, âdet olsun diye: Sırf içtimâî baskıdan veya konformizmden dolayı oruç tutmak — bu da Allâh için değildir.
  • Diyet/detoks/zayıflama için: “Midesi rahatlayacakmış, zayıflayacakmış” diyerekten oruç tutmak — bu da Allâh için tutulmuş sayılmaz.
  • “Ne derler?” diye oruç tutmak: Toplumda muhâtap olduğu insanların kendisini kınamasından çekindiği için tutmak.

Efendi hazretleri sözlerini şöyle özetlemiştir: “Birisine şirin görülmek için ibâdet eden kimse şirk ehlidir. Allâh muhafaza eylesin. Orucunuzu Allâh için tutun. Allâh için. Bunun en temel noktası Cenâb-ı Hakk’ın emretmiş olmasıdır.” Bir mü’minin bütün hayâtı — yemesi, içmesi, sevmesi, nefret etmesi, susması, konuşması, yürümesi, kalkması, oturması — Allâh için olmalıdır. Bu “Allâh için” olma hâlidir ki onu diğer mahlûkâttan ayırır ve mü’min yapar.

Takvâ Haram İşlememek, Helâli Haram Etmek Değildir

Efendi hazretleri bu bahiste, günümüzde yayılmakta olan “yeni sapkın oluşumlar”a — hayvansal gıdalar yemeden oruç tutmayı iddia eden sistemlere, kendilerince riyâzat usûlleri uyduran kimselere — dikkat çekmiştir. “Böyle bir sistem yok, böyle bir din yok. Allâhü Teâlâ dini tamam etmiştir. Hz. Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri orucun ne zaman başlayacağını, ne zaman biteceğini bize öğretmiştir. Yeniden bunların ictihâdına ihtiyaç yoktur.” Sonra Efendi hazretleri takvânın gerçek mânâsını şöyle izah buyurmuştur: “Haram yiyeceklerden uzak durun. Helâli kendinize haram etmeyin. Mîden rahatsızdır acılardan, baharattan, ekşiden uzak duracaksın — bu mîde rahatsızlığından dolayı. Mîden sağlamsa kendine bir şey yasak etme. Allâh helâl etmiş olan nimetlerinden gücünün yettiğince, aşırıya kaçmadan, isrâf etmeden ye, yedir, iç, içir. Helâl dâiresi bize yeter. Helâl dâiresini kısıtlama. Takvâ bu değil. Takvâ haram işlememektir. Takvâ helâli kendine yasaklamak, helâli haram etmek değildir.” Bu tespit, tasavvufun birçok mensubunun düştüğü bir hatayı — “sevilen şeyi terk etme” adına helâli de terk etme aşırılığını — düzeltmektedir. Sünnetin ortası yoludur: Ne gaflet ile helâllerde boğulmak, ne vesvese ile helâli terk etmek. İkincisi bid’attir ve dini zorlaştırır; Cenâb-ı Hakk ise dini kolaylaştırmıştır.

Namaz Kötülüklerden Alıkoymalıdır

Efendi hazretleri bu bahsi derinleştirerek ibâdetin sâlike fiilî tesirini beyan buyurmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’de “İnne’s-salâte tenhâ ani’l-fahşâi ve’l-münker — Muhakkak ki namaz fahşâdan ve münkerden alıkoyar” (Ankebût 29:45) âyet-i kerîmesi mûcibince, bir sâlikin namazı gerçekten namaz ise, onu çirkinliklerden ve kötülüklerden uzaklaştırır. Efendi hazretleri bu âyetin tefsîrini şöyle sunmuştur: “Sen namaz kılıyorsan gerçekten namaza kendini verdiysen, senin edebin, âdâbın, erkânın, oturman, kalkman, yürümen, konuşman, hâl ve hareketlerin — bütün ilişkilerinde namaz senin üzerinde tesîri olmalıdır. Yâni namaz kılıyorsan insanlar senin elinden ve dilinden emin olmalı. Namaz kılıyorsan insanların malında, canında, ırzında, nâmusunda gözün olmamalıdır. Hırsızlıkla, uğursuzlukla işin olmamalıdır. Başkalarının hakkına ve hukûkuna riâyet etmelisin. Namaz seni kötülüklerden alıkoymalıdır.” Bu ölçüyle bakıldığında, namaz kılan birçok kimsenin hâlâ yalan söylemeye, gıybet etmeye, hakka tecâvüz etmeye devâm etmesi, namazının rûhunu kavrayamadığının alâmetidir.

Oruçta da Aynı Ölçü: Kötülüklerden Alıkoymalı

Aynı ölçü oruç için de geçerlidir. Efendi hazretleri bunu misâllerle beyan buyurmuştur: “Hem oruç tutacak, hem gıybet edecek; hem oruç tutacak, hem iftirâ edecek; hem oruç tutacak, hem haram-helâl demeden götürecek; hem oruç tutacak, hem Müslümanları incitecek; hem oruç tutacak, hem mü’minleri karalayacak — hayır! Böyle bir şey yok.” Efendi hazretleri bilhassa âile içi şiddet ve zulümle ilişkilendirerek şunu söylemiştir: “Oruç tutacak, gidip eşine hakaret edecek; oruç tutacak, çocuklarına hakaret edecek; oruç tutacak, bütün ev halkı titriyor ‘Adam oruçlu bugün eve gelecek, çok sinirli, kıracak dökecek fatacak ortalığı’ — yok, böyle bir şey yok. Tutma kardeşim, böyle yapacaksan tutma. Eziyet etme insanlara. Sen temelli günaha giriyorsun.” Bu ifâdeler, orucun sâdece bir mideye açlık çektirme değil, bir mânevî terbiye olduğunu göstermektedir. Eğer oruç sâlikin ahlâkına, muâmelâtına, âile ilişkilerine müspet bir tesir etmemişse, o oruç yüzeyde kalmış, ruhû olmayan bir kabuktur.

Oruçlunun Ağzının Kokusu: Cenâb-ı Hakk Katında Miskten Güzel

Efendi hazretleri cemaati duygusal bir noktaya getiren bir başka hadîs-i şerîfi zikretmiştir: “Oruçlunun ağzının kokusu Allâh katında miskten daha güzeldir” (Buhârî, Savm 2; Müslim, Sıyâm 161). Efendi hazretlerinin bu hadîs üzerindeki şerhi son derece duygu yüklüdür: “İşte o oruçlunun ağzının kokusu Cenâb-ı Hakk’a misk gibi gelecek. Senin oruç tuttuğun ağzın kokusuna müştâk olan Allâh. Düşünebiliyor musunuz? Sizin oruçlu ağzınızın kokusuna müştâk olacak olan Allâh. İşte o oruçlunun iftar vaktinde yaptığı duâ geri çevrilmez. İşte o oruçlu iftar vaktinde ‘yâ Rabbi’ dediğinde arş titrer. ‘Yâ Rabbi’ dediğinde melekler feverân ederler: ‘Yâ Rabbi bu oruçlunun duâsını kabul eyle.’ Cenâb-ı Hakk melekler ne der ki? ‘O daha duâ ederken onun duâsını kabul ettim.’ Öylesine oruç tutmak ve Allâh için yapmak.” Bu tasvîr, sâlikin oruç ibâdetinin kuru bir açlık değil, Cenâb-ı Hakk’a muştâk bir kavuşma ameliyesi olduğunu göstermektedir. Oruçlunun iftar duâsının reddedilmemesi hadîs-i şerîfi pek meşhurdur (Tirmizî, Daavât 128); Efendi hazretleri bunu “arşı titretecek mertebe” olarak tavsîf etmiş ve cemaati iftar duâlarını en samimi dileklerle doldurmaya dâvet etmiştir.

Ramazân Oruç ve Tasadduk Ayıdır

Efendi hazretleri Ramazân ayının mânevî akışı içinde oruç kadar tasaddukun da mühim bir rükn olduğunu vurgulamıştır. “Ramazân ayı oruç ve zekât-tasadduk ayıdır. Aman günlük tasadduklar yapın. Günlük. Oruçluksunuz ya, birisine bir harçlık verin. Çocukları sevindirin, dulları, yetimleri sevindirin. Şehîd âilelerini sevindirin. Mahallenizdeki kimsesizleri sevindirin. Gizliden gizliden. Aman hiç kimse görmesin. Oruçluyken buna dikkat edin.” Efendi hazretleri tasaddukun miktarının değil, samimiyetinin ve süregenliğinin ehemmiyetli olduğunu izah buyurmuştur. “Üç lira koy, bir lira koy. Gücün bir liraya yetiyorsa bir lira koy. Senin on liran vardır, bir lirasını veriyorsun — onda birini vermiş oldun. Onun iki lirası var, bir lirasını verdi — malının yarısını verdi. Dikkat edin: Bize iki lira küçük geliyor ama onun için iki lira büyük paradır. Her gün iki lira ile yol parası yapıyor o.” Bu teşbîh, Hz. Peygamber’in “Allâh katında en makbul sadaka, az olanın verdiği azdır” (Nesâî, Zekât 1) hadîs-i şerîfinin canlı bir örneğidir. Tasaddukun âlâsı, kişinin kendisi de muhtaçken verdiğidir.

Apartman Komşularına Çorba Göndermek: İslâm Kültürü

Efendi hazretleri somut bir tatbîkî misâlle, komşu kültürünün canlandırılmasını emretmiştir: “Kadınlar, çorbaya bir bardak su fazla koyun. Karşı komşunuza bir tas çorba gönderin. Niyet edin: ‘Yâ Rabbi, apartmandaki bütün herkese birer tas çorba göndereceğim.’ Sen iki bardak su fazla koy, merak etme — aynı çorbadan yap, Allâh onun bereketini verir. Dağıt iftar vakti bütün apartmana.” Bu nasîhatin arkasında derin bir içtimâî teşhîs vardır. Efendi hazretleri günümüzün mahalle ve apartman kültürünün çöktüğünü acı bir dille tasvîr etmiştir: “Ya ben onu tanımıyorum… Kabahat sende, sen tanışmadın. Ya o kapımızı bile açmadı… Kabahat sende, sen gidip kapısını açmadın. ‘Doğudan mı geldi batıdan mı geldi? Muhâcir mi, göçmen mi, kim olduğu belli değil…’ Sıraladın. Habire ön fikir sıraladın. Bütün psikolojik takıntılarını sıraladın. Sen bir tas çorba göndermedin. Gönder. Unuttuk bunları. Terk ettik. Aynı apartmanda cenâze var adamın haberi yok. Milletin haberi yok. O hâle geldik.” Efendi hazretleri çağdaş site-kampüs kültürünün sınıfsal ayırma fonksiyonunu da şiddetle tenkit etmiştir: “Kocaman kocaman siteler yapıyorlar. 50 bin liralık dairelerde oturanlar bir yerde, 500 bin liralık dairelerde oturanlar bir yerde, milyonluk dairelerde oturanlar bir yerde. 3 trilyonluk dairede oturan kimse, 100 bin liralık dairede oturanı sabahleyin çıkarken görmüyor. Bu İslâm âdeti, geleneği, göreneği, kültürü değil.” Bu sert tenkîdin altında, Müslümanın hayatını “benlik” yerine “ümmet” üzerine kurma dâvetin vardır.

Mahşerde Allâh’ın Gölgesinde Gölgelenecek Yedi Sınıf ve “Allâh İçin Sevenler”

Efendi hazretleri, oruçlunun âhirette gireceği imtiyaz alanını çizerken, Hz. Peygamber’in en meşhur hadîs-i şerîflerinden birini nakletmiştir: “Hiçbir gölgenin bulunmadığı bir günde Allâhü Teâlâ yedi kişiyi kendi arş-ı a’lâsının gölgesinde gölgelendirecek…” (Buhârî, Ezan 36; Müslim, Zekât 91). Bu yedi sınıftan biri “Birbirleriyle aralarında dünyevî bir alışveriş veya akrabalık olmadığı hâlde sırf Allâh için birbirini sevenler”dir. Efendi hazretleri bu tespiti şöyle açmıştır: “Peygamberler dahi onlara gıpta ile bakarlar ve sorarlar ‘bunlar hangi peygamberlerden?’ Bir münâdî cevap verir ‘bunlar peygamber değil.’ ‘Peki şehîd mi?’ ‘Şehîd de değil.’ ‘Peki kim bunlar?’ Onlar nûrdan minberlere otuttururlar, nûrdan elbiseleri vardır, nûrdan tâcları vardır. Ve bütün mahşer halkı onlara bakar. ‘Bunlar dünyâda iken birbirleriyle alışverişleri ve akrabalıkları olmadıkları hâlde Allâh için birbirlerini sevenler.’ İşte sûfîlerin yolu budur.” Efendi hazretleri bu hakîkati sûfîliğin tanımı olarak tekrar tekrar vurgulamıştır: “Sûfî kardeşlerini, arkadaşlarını, şeyhini, üstâdını Allâh için sever. Birbirlerini Allâh için sevenler. Ve toplandıklarında Allâhü Teâlâ’yı zikredenler. Mahşer yerinde peygamberlerin dahi gıpta ile baktığı bir topluluktur bunlar.”

Sûfînin Yolu: Allâh İçin Sevmek ve Allâh’ı Zikretmek

Efendi hazretleri bu hadîs-i şerîften yola çıkarak, Karabaş-i Velî Tekkesi’nin ve genel olarak sûfî halkalarının mânevî dayanak noktasını ortaya koymuştur: “Bunlar Allâh için seviyorlar birbirlerini. Allâh için oruç tutuyorlar. Allâh için namaz kılıyorlar. Allâh için kardeşlik yapıyorlar. Allâh için arkadaşlık yapıyorlar. Allâh için bir topluluğun içerisinde bulunup Allâh’a doğru koşuyorlar.” Sonra cemaate şu ehemmiyetli direktifi vermiştir: “Bir araya geldiğinizde muhakkak Allâhü Teâlâ’yı zikredin. Muhakkak — hiçbir şey yapamazsanız dahi üç sefer. Lâ’nın elifini üç elif miktarında uzatarak ‘Lâ ilâhe illallâh’. Bunu üç sefer tekrar edin. En az Allâhü Teâlâ’yı zikredip de kalkın. İki-üç sefer ‘Allâh Allâh Allâh’ cemaatle zikredin, öyle kalkın.” Bu direktif Hz. Peygamber’in hadîs-i şerîfi olan “Bir toplum bir araya gelip içlerinde zikir yapmadan kalkarsa, kıyâmet günü pişmanlık duyarlar” (Ebû Dâvûd, Edeb 25) hadîsine istinâd etmektedir. Sûfînin sofrası da, sohbeti de, arkadaşlığı da — hepsi Allâhü Teâlâ’nın zikri ile mayalanmalıdır.

Yanık Paça Çorbasına Bile İcâbet Etmek: İftar Dâveti Edebi

Efendi hazretleri, Ramazân’da birbirine iftar dâvetinin çok değerli bir sünnet olduğunu vurgularken, Hz. Peygamber’in meşhur bir hadîs-i şerîfini nakletmiştir: “Yanık bir paça çorbasına da dâvet edilsem icâbet ederim” (Buhârî, Nikâh 71). Efendi hazretleri bu hadîs-i şerîfin açıklamasını şöyle sunmuştur: Eski zamanlarda hayvan kellelerini temizleme esnâsında ateşte ütülerler, kalan tüylerini yakarak temizlerlerdi; bu yüzden paça çorbası bir yanık tadını taşırdı. Hz. Peygamber’in bu beyanının mânâsı şudur: İftarda gideceğin yerin zengin sofrası veya fakir sofrası olması fark etmez — dâvet edilmek ve kabul etmek mühimdir. “Zenginin iftârına gidip de fukarânın iftârına gitmezlik etmeyin. Yağlı-ballı-böreklı iftara gidip de bir çorbaya iftâra gitmezlik etmeyin. Mümkünse zamânınız varsa, dâvete icâbet edin — Allâh’ın izniyle inşallâh.” Bu edeb, tasaddukun bir diğer yüzüdür: Fakîri kendinden büyük görmek, onun dâvetini hiç küçümsememektir. Bu rûh yaşatıldığında, toplumdaki sınıfsal mesâfeler kaybolur ve mü’min kardeşliği gerçek mânâsını bulur.

“Ben Oruçluyum”: Kaba Davranışa Karşı Sünnet

Efendi hazretleri oruç edebinin bir ince noktasını hatırlatmıştır: Bir kimse oruçlu iken başka bir kimseden kaba, hakaretâmiz, çirkin bir davranış görürse, hadîs-i şerîfin emri mûcibince iki defâ “Ben oruçluyum, ben oruçluyum” demelidir (Buhârî, Savm 2). Üçüncüsünü söylemeye gerek yoktur. Bu “ben oruçluyum” ifâdesi iki sûrette işler: (1) Karşısındakine karşı bir savunma değil, kendi nefsine bir hatırlatma — “Ben oruçluyum, bu kaba muâmeleye kaba cevap verirsem orucumun rûhunu zedelerim.” (2) Karşı tarafa nâzik bir uyarı — “Ben şu an bir mânevî hâl içerisindeyim, ömrümün bir gününde mâsivâdan kesilmişim, sen de bu kudsî hâlimi zedeleme.” Efendi hazretleri bu sünneti bilhassa erkekler için önemli görmüştür: “Genelde erkekler eşlerine, çocuklarına kaba saba davranırlar. Oruç tutmuş ya, yanında çalışanlara kaba davranırlar.” İşte tam bu anlarda “ben oruçluyum” kelimesi, sâlikin nefsini dizginleyen bir ilâhî kolluktur.

Eşcinsellik: Allâh’ın Lânet Ettiği Fiiliyât

Cemaatten bir kardeşin sorusu: “Günümüzde ünlü başlığı altında eşcinselleri piyasaya sürüyorlar. Allâh’ın lânet ettiği kimselere karşı ne noktada olmalıyız?” Efendi hazretleri cevabında, önce kişi ve fiil ayırımını yapmıştır: “Biz herhangi bir kimseyi şahıs olarak tekfîr etmeyiz. Ama eşcinsellik Allâh’ın lânet ettiği bir fiiliyâttır.” Bu ayırımın mânâsı şudur: Sâlik bir insanın kalbindeki îmân cevherini bilmek haddine düşmez; ancak bir fiilin Allâhü Teâlâ katındaki hükmünü beyan etmek, bir âlim sıfatıyla Müslümanın vazîfesidir. Efendi hazretleri sonra hadîs-i şerîflere ve Kur’ân-ı Kerîm’in Lût (aleyhisselâm) kavmi kıssasına istinaden, eşcinsellik fiilinin lânetlenmiş bir büyük günâh olduğunu ispat etmiştir: “Lût aleyhisselâm peygamber olarak gönderildiği kavim eşcinsel bir kavimdi. Ve Cenâb-ı Hakk onları helâk etti. Bu yeter.” Bu kıssa Kur’ân-ı Kerîm’in birçok sûresinde (Hûd 77-83, Hicr 57-77, Şuarâ 160-175, Neml 54-58, Ankebût 26-35) tafsîlâtıyla anlatılmıştır ve Cenâb-ı Hakk’ın bu kavme yağdırdığı “sicîl-i mencûd”dan taşlar, bu fiiliyâtın başta gelen büyük günâhlar arasında yer aldığının açık delilidir.

Hz. Ali Radıyallâhu Anh’ın Mevzudaki İctihâdı

Efendi hazretleri bu meselenin fıkhî hükmü hakkında bir târihî vak’ayı nakletmiştir. Hz. Ebû Bekir Sıddîk radıyallâhu anh’ın halîfelik döneminde, Hâlid bin Velîd hazretlerinin valilik yaptığı şehirlerden birinde eşcinsel fiilî sâbit olan bir mes’ele zuhur etmiştir. Hâlid bin Velîd bu mevzuda nasıl hükmedeceğini Medîne-i Münevvere’ye mektupla sormuştur. Hz. Ebû Bekir radıyallâhu anh sahâbe-i kirâmın âlimlerini toplamıştır. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem tarafından bu mevzuda açık bir hüküm bulunmadığı için, herkes kendi reyine göre delilleriyle meseleyi mütalaâ etmiştir. Hz. Ebû Bekir’in “Ben ilmin şehri isem Ali onun kapısıdır” hadîs-i şerîfini hatırlayarak Hz. Ali kerremallâhu vecheh’e ictihâd etmesi için fırsat verilmiş, ve Hz. Ali’nin ictihâdı şu olmuştur: “Yapanın da yaptıranın da yaptıkları yerde öldürülmesi ve o yerin yakılarak yıkılması.” Efendi hazretleri ayrıca Hz. Peygamber’in kendi zamânında Medîne-i Münevvere’de “kadınlar gibi kırıtan erkekleri” (fiil-i lûtî yapmadıkları için sadece efeminite gösterdikleri için) bir köye sürgün ettiğini ve onların 15 günde veya ayda bir Medîne’ye ihtiyaçlarını karşılamak için gelip gittiklerini nakletmiştir. Yani Hz. Peygamber’in zamânında zinaya (erkek-erkek ilişkisi) kadar varmamış bir hâl vardı ve tedbîr olarak sürgün uygulanmıştı; Hz. Ali’nin verdiği hüküm ise fiilin tamamen tahakkuk ettiği durum içindir. Efendi hazretleri bu târihî vak’aları nakletmesinin maksadını şöyle açıklamıştır: “Eşcinselliği bizim içimize şimdi hızla sokuyorlar. Sanatçı adı altında, türkücü, şarkıcı, modacı — bizim içimize yerleştiriyorlar. Biz İslâm ümmetiyiz. Allâhü Teâlâ’nın lânet ettiği fiiliyâtları kendi içimizde barındırmamamız gerekir. Eşcinsel bir hayâtı, eşcinsel bir ilişkiyi tasvîp etmemiz mümkün değildir.”

“Dinin Hukûku” — Bugün İnsanların Cehaleti

Efendi hazretleri bu vesîleyle bugünün Müslümanlarının genel bir ilmî zafiyetini teşhîs etmiştir: “Bunları kürsülerde, câmilerde, sohbet programlarında dile getirmeye korkuyorlar. İlmi saklıyorlar. İslâm’ın hukûkunu konuşamıyorlar. Konuşamaya konuşamaya, İslâm hukûkundan bî-haber oldu insanlar. Din sâdece namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek demek değildir. Bunlar ibâdetlerin temeli. Dinin de bir hukûku vardır. Dinin hukûkunu konuşulması gerekir. Dinin hukûku konuşulmazsa, gelecekte bu insanların önüne geçmek, gelecekte bu insanlara dini anlatmak daha da zorlaşacak.” Efendi hazretleri evli kadınların ve erkeklerin zinâ yapmasının fıkhî boyutuna da temâs etmiş; zinâ, eşcinsellik, hırsızlık, fal bakma (falcılık) gibi fiillerin hepsinin Kur’ân ve Sünnet’te lânetlenmiş olduğunu, ancak Diyânet dahi bugün “resmî nikâhınız duruyor” diye olması gereken fıkhî hükmün aksine cevaplar verdiğini acı bir teessürle nakletmiştir. “Muhakkak İslâm’ın hukûkunu da öğreneceğiz. Allâhü Teâlâ muhâfaza eylesin inşallâh.” Dinin ahlâk ve hukûk boyutları, ibâdet boyutu kadar ehemmiyetlidir ve sâlikin ilim cihâzının her iki boyutu da kapsaması gerekir.

Kıskançlık: Allâh’ın Sevdiği ve Sevmediği İki Nev’ı

Cemaate okunan Ali Şerîatî’nin metninde kıskançlığın iki nev’î anlatılmıştır: “Kıskançlığın bazısını Allâhü Teâlâ sever, bazısını sevmez. Allâh’ın sevdiği kıskançlık, kötülük (zulm) olduğunda yapılan kıskançlıktır. Allâh’ın sevmediği kıskançlık, her bir ihtimal karşısında duyulan vehm-i kıskançlıktır (sû’-i zan’dan doğan).” Efendi hazretleri bu tasnîfi tashîh ederek açmıştır: “Bu ayn-ı şerîflik anlatılmak istenen Allâh’ın hoşlandığı ve hoşlanmadığı kıskançlığı anlamlandıramadım.” Sonra kendi izahını yapmıştır: Kıskançlık, sevilen bir şeyin korunmasıdır — korumak, muhâfaza etmek, savunmaktır. Erkek eşinin izzetini korumak için kıskanır; kadın kocasını korumak için kıskanır; âile babası çocuklarının namusunu korumak için kıskanır. Bu tür kıskançlık bir “gayret”tir ve İslâm’da övülmüştür. Efendi hazretleri, “Evli erkekler eşlerinizi kıskanın. Eşlerinizin güzelliklerini başka erkeklere sergilemesi noktasında kıskanın. Kız çocuklarınızı kıskanın, onları koruyun, muhâfaza edin. Evli kadınlar erkeklerinizi kıskanın — onlar böyle gevşek bir şekilde ortalıkta dolaşmasınlar. ‘Hop bey kendine gel, ben buradayım ya, yapma.’ Kolunu çimdirirken çürütecek hâlde yapma — tatlı tatlı çimdir, adamın kolu lâzım gene sana.” Bu şakacı fakat derin tavsiye, evliliğin dinamiğini anlatmaktadır. Efendi hazretleri en sonra Hz. Peygamber’in “Allâhü Teâlâ kıskançtır, sevdiklerini kıskanır. İçinizdekilerin en kıskancı da benim” (Buhârî, Nikâh 107) hadîs-i şerîfini hatırlatmıştır: Kıskançlık haddi aşmamak kaydıyla güzel bir şeydir.

Cennetteki 1000 Huri ve Kadının Kıskançlığı

Cemaatten bir kardeş İmâm Şa’rânî’nin “Ölüm, Kıyâmet, Âhiret” eserinden bir rivâyet okumuş: “Muhakkak ki kişi cennette bir ay müddetli zamanda bin huri ile evlenir ve bunlardan her biriyle dünyadaki ömrü kadar aşk hayatı yaşar.” Ardından sormuş: “Erkekler için durum böyleyse, cennette kadının eşini kıskanması nasıl olacak?” Efendi hazretleri bu rivâyete ihtiyâtla yaklaşmış, onu daha önce Kütüb-i Sitte’de veya hatırında olan hadîs kaynaklarında görmediğini, dolayısıyla sahîhliğine hükmedemeyeceğini beyan buyurmuştur: “Ben bir hadîs yoktur demem — bana denk gelmedi. Sahîhliğine inanmadığım bir hadîsin üzerinde bir yorum yapmam mümkün değildir.” Bu cevap, Efendi hazretlerinin ilmî metodolojisini gösterir: Her rivâyeti hemen tasdîk etmek veya reddetmek yerine, sahîhlik tahkîkini yapmadan hüküm vermemek. Hadîs ilminde esas, “sadâkat ve ihtiyât”tır. Cennetteki nimetlerin keyfiyeti hakkındaki rivâyetler muhteliftir ve Hz. Peygamber’in “Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insanın kalbinden bile geçmeyen şeyler” (Buhârî, Tefsîr, Secde 1) hadîsi cenneti tarif eder — yani cennetteki durum, dünyadaki akıl ile kavranamaz bir keyfiyettedir. Kadının cennette kıskançlık hissedip hissetmeyeceği meselesi de, bu gayb alanına girer; Efendi hazretleri bu hususta şer’î bir tespit yapmayarak ihtiyâtlı davranmıştır.

Mü’min ve Müslüman Arasındaki Fark

Efendi hazretleri mü’min ile Müslüman arasındaki farkı Hz. Peygamber’in hadîs-i şerîfi ile izah buyurmuştur: “Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir. Mü’min ise halkın can ve mallarını kendilerine karşı emîn bildikleri kimsedir” (Tirmizî, Îmân 12; Nesâî, Îmân 8). Bu hadîs-i şerîfin ince ayırımı şöyledir: Müslüman olma hakk-ı asgarîdir — kelime-i şehâdeti söylemek, farzları yerine getirmek. Mü’min olma ise bir adım daha ileridir — içten muhabbet, titiz ahlâk, insanlar arası muâmelâtta takvâ. “Mü’min daha ince yaşar, daha takvâ yaşar, daha fazla sakınır, daha fazla müttakî davranır.” Efendi hazretleri bilhassa bugünkü câmilerde bin kişi namaz kılsa da gerçek mü’min sayısının az olduğu şeklinde tasvîr edilen bir hadîsten — “İnsanlar üzerine öyle bir zamân gelecek ki câmilerde bin kişi namaz kılacak da üzerinde hakîkî mü’min bulunmayacak” — gerçek mü’min olmanın zorluğunu hatırlatmıştır. Ancak hemen ardından bir mühim uyarıda bulunmuştur: “Bu biraz daha kıyâmete yakın dönem bu. Bu şimdiyle alâkalı değil. Şimdi câmiye gittiniz bin kişi doldu — ulan bunun içinde hepsi de Allâh muhâfaza eylesin, bir iki tânesi mü’mindir, sâkın böyle düşünmeyin. Bu zamanda namaz kılmak çok zor bir ibâdet. Beş vakit namaz kılmak zor bir ibâdet. Otuz gün Ramazân orucu tutmak zor bir ibâdet. Bir münâfık, bir öylesi adam bunu takip etmesi mümkün değildir.” Yani bugün namaz kılan, oruç tutan Müslümanlara kötü zan beslemek doğru değildir; bilakis onları hayırla hâtırlamak sûfînin edebidir.

Teravih Namazı: Evde Kılmak da Sünnettir

Efendi hazretleri sohbetin sonuna doğru cemaati teravih namazına dâvet ederken, bu namazın mühim bir sünnet boyutunu hatırlatmıştır: “Burada sohbet var Cumartesi günleri; bu sohbet ne yazık ki namaz vaktine denk geliyor. Muhakkak evlerinize gittiğinizde teravih namazı kılın. Hem işin ilginç noktası — teravih namazını evde kılmak da sünnettir. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ilk etapta mescidde kıldı birkaç gün. Baktı ki sahâbeler bekliyorlar teravih namazı kılmak için, mescidde farz olur diye düşüncesiyle teravihi sonra ölünceye kadar evinde kıldı. Bir müddet evde kılıp sonra tekrar mescide çıkmadı. Ölünceye kadar evinde kıldı. Eğer siz de evde kılarsanız sünnet işlemiş olursunuz — sıkıntı olmaz. Sonra Hz. Ömer radıyallâhu anh zamânında, insanlar evde tembellik yapıp teravih namazını kılmadıkları için cemaat hâlinde mescide getirme uygulamasına geri dönüldü.” Bu tespit, teravih namazının fıkhî keyfiyeti hakkındaki yaygın yanlış anlayışı — teravihin sadece cemaat ile mescidde olabileceği yanılgısını — düzeltmektedir. Aynı şekilde hutbenin cumâ namazından önce değil, Hz. Peygamber’in zamânında sonra kılındığı, sonradan Hz. Ömer tarafından cemaatin hutbeyi kaçırmasını önlemek için öne alındığı da bir başka sünnet-ictihâd örneğidir.

Âmelî Dersler

Efendi hazretlerinin bu 34. sohbet-i şerîfinden çıkarılacak âmelî dersler şunlardır:

  • Orucunu sadece Allâh için tut: Riyâ, gösteriş, zayıflama, âdet, baskı için değil; sırf Cenâb-ı Hakk’ın emrine uymak için tut.
  • Hastalık sebebiyle tutamayana “niyet” yolunu aç: Kalbin oruç için yanıp tutuşuyorsa, tutamıyor olsan bile Allâhü Teâlâ sana oruç sevâbı verir.
  • Takvâyı haramı terk olarak anla: Helâli kendine yasaklama; takvâ Allâh’ın helâl kıldığını değil, haram kıldığını terk etmektir.
  • Namazın sâdece şekline değil tesîrine bak: Namazın seni kötülüklerden alıkoyuyorsa, namazın makbuldür.
  • Oruçla birlikte dilini, elini, kalbini de oruçlu tut: Gıybet, iftirâ, hakaret, şiddetle oruç birleşmez.
  • Oruçluyken kaba muâmele görünce “ben oruçluyum” de: Bu sadece karşıya uyarı değil, nefsine hatırlatmadır.
  • İftar duândan önce çok düşün: “Arşı titreten” bir duânın eşiğindesin; en samimi dileğini, ümmet için duâyı, anne-babaya rahmeti, kendine mağfireti iste.
  • Ramazân’da günlük tasadduk yap: Az çok fark etmez; bir lira da olsa, bir tas çorba da olsa — gizliden ver.
  • Komşuna çorba gönder: Apartman-site kültürünün sınıf ayırımını kırmanın yolu budur.
  • İftar dâvetine icâbet et: Yanık paça çorbasına bile olsa, fakîrin dâvetini küçümseme.
  • Sûfî yolunda Allâh için sev: Kardeşini, arkadaşını, şeyhini — aranızdaki ilişkiyi dünyâ hesaplarından değil, Allâh muhabbetinden kur.
  • Cemaatle zikret: Her toplantıda en az üç kere “lâ ilâhe illallâh” de ki o meclis zikir meclisi olsun.
  • Eşcinselliği tasvîp etme: Kişiyi tekfîr etmeden, fiilin lânetli olduğunu beyan et.
  • İslâm’ın hukûkunu öğren: Dinin sâdece ibâdet boyutunu değil, muâmelât, ukûbât, ahkâm boyutlarını da öğren.
  • Eşini ve çocuklarını kıskan: Bu Allâhü Teâlâ’nın sevdiği bir koruma duygusudur.
  • Teravih namazını evde de kılabilirsin: Hz. Peygamber ömrünün son yıllarında hep evinde kılmıştır; bu sünnetten istifâde et.

Referanslar ve Kaynaklar

Bu sohbette zikrolunan âyet-i kerîmeler, hadîs-i şerîfler ve tasavvufî kaynaklar:

  • Hadîs-i Kudsî — “Ademoğlunun her ameli kendisi içindir; oruç hariç, çünkü o benim içindir ve onun karşılığını ben veririm” (Buhârî, Savm 9; Müslim, Sıyâm 164)
  • Hadîs-i Şerîf — “Oruçlunun ağzının kokusu Allâh katında miskten daha güzeldir” (Buhârî, Savm 2; Müslim, Sıyâm 161)
  • Hadîs-i Şerîf — “Oruçlu için iki sevinç vardır: İftarda ve Rabbine kavuştuğunda” (Buhârî, Savm 9)
  • Hadîs-i Şerîf — Mahşerde Allâh’ın gölgesinde gölgelenecek yedi sınıf, içlerinde “Allâh için sevenler” (Buhârî, Ezan 36; Müslim, Zekât 91)
  • Hadîs-i Şerîf — “Yanık bir paça çorbasına dâvet edilsem icâbet ederim” (Buhârî, Nikâh 71)
  • Hadîs-i Şerîf — “Müslüman, Müslümanların dilinden ve elinden emin olduğu kimsedir; mü’min, halkın can ve malları için emin bildikleri kimsedir” (Tirmizî, Îmân 12; Nesâî, Îmân 8)
  • Hadîs-i Şerîf — “İçinizdekilerin en kıskancı benim” (Buhârî, Nikâh 107)
  • Hadîs-i Şerîf — Bakıma muhtaç anne-babaya bakmak cihâd sevâbıdır (Buhârî, Edeb 3; Müslim, Birr 5)
  • Hadîs-i Şerîf — “Oruçluyken size kaba davranılırsa iki defâ ‘ben oruçluyum’ de” (Buhârî, Savm 2)
  • Ankebût sûresi 45. âyet — “Muhakkak ki namaz fahşâdan ve münkerden alıkoyar”
  • Kıyâme sûresi 22-23. âyet — “Ol gün yüzler vardır ki parlak parlak, Rabblerine bakarlar”
  • Lût (aleyhisselâm) kıssası — Hûd 77-83, Hicr 57-77, Şuarâ 160-175, Neml 54-58, Ankebût 26-35
  • İmâm Şa’rânî — “Muhtasar Tezkiratü’l-Kurtubî (Ölüm, Kıyâmet, Âhiret)” eseri (Efendi hazretlerinin bir rivâyete dair ihtiyâtlı yaklaşımı)
  • Hz. Ali kerremallâhu vecheh’in ictihâdı — Eşcinsellik hakkında Hz. Ebû Bekir döneminde verdiği hüküm
  • Karabaş-i Velî Hazretleri — Halvetiyye-Şabâniyye tarîkatının pîri, İstanbul Üsküdar’daki tekkesinin bânîsi
  • Hz. Peygamber’in teravih namazını evinde kılması — Buhârî, Teheccüd 5; Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn 177

Sohbetin Özeti

Efendi hazretlerinin 2017 yılında Karabaş-i Velî Tekkesi’nde akdolunan bu 34. sohbet-i şerîfi, Ramazân-ı Mübârek’in ilk günü münâsebetiyle orucun mânevî derinliğini bütün boyutlarıyla beyan eden kapsamlı bir tebliğdir. Sohbet, Cenâb-ı Hakk’ın “Oruç benim içindir, onun mükâfâtını ben veririm” hadîs-i kudsîsi ile açılmış; orucun karşılığının cemâlullâh olduğu, oruçlu için iki sevinç bulunduğu (iftar ve Allâh’a kavuşma), hastalıktan dolayı tutamayanların kalpten niyetleri ile aynı sevâbı alacağı izah edilmiştir. Takvânın haramı terk etmek olduğu, helâli haram etmenin bid’at oluşu, yeni sapkın riyâzat sistemlerinin İslâm’la alâkasının olmayışı beyan buyurulmuştur. Namaz ve orucun sâliki kötülüklerden alıkoyması gerektiği, oruçlunun ağzının kokusunun Cenâb-ı Hakk katında miskten makbul oluşu, iftar duâsının arşı titretmesi, Ramazân’da tasaddukun ehemmiyeti, komşulara çorba göndermenin İslâm kültürü oluşu, modern sitelerdeki sınıfsal ayrışmanın bu kültürü yıktığı acı bir dille tasvîr edilmiştir. Mahşerde Allâh’ın gölgesinde gölgelenecek yedi sınıftan “Allâh için sevenler”in sûfîlerin makâmı olduğu, Karabaş-i Velî Tekkesi’nin bu hakîkat üzerinde yükseldiği, cemaatle zikrin her toplantıda mutlaka yapılması gerektiği belirtilmiştir. Yanık paça çorbasına bile icâbet etmenin sünnet, oruçluya kaba davranan karşısında “ben oruçluyum” demenin hadîsle sâbit oluşu hatırlatılmış; eşcinselliğin Allâhü Teâlâ’nın lânet ettiği bir fiiliyât olduğu, Lût kavminin helâki ve Hz. Ali’nin ictihâdı zikrolunmuş; dinin ibâdet yanında hukûk boyutunun da öğrenilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Kıskançlığın Allâhü Teâlâ’nın sevdiği koruma duygusu olduğu, mü’min ile Müslüman arasındaki ince farkın “elden-dilden eminlik” ile “kalbî yakınlık” arasında olduğu, teravih namazının evde kılınmasının da sünnet oluşu gibi mühim meseleler izah buyurulmuştur. Bu sohbet, Karabaş-i Velî Tekkesi’nin 450 yıllık bir ahlâk, itikâd, fıkıh, tasavvuf terbiyesinin bugünkü mücâhidi olan Efendi hazretleri’nin Ramazân kaynağından akıttığı ruhânî bir nur yağmurudur. Allâhü Teâlâ cümlemizi bu feyizden mahrûm bırakmasın. Âmîn.

Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri

Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi