2017 Karabaş-i Velî Tekkesi

33. Karabaş-i Velî Tekkesi 2017 Sohbeti — “Cihat Ediniz Ganimet Bulursunuz, Oruç Tutunuz Sıhhat Bulursunuz, Seyahat Ediniz Zengin Olursunuz” Hadîs-i Şerîfi, Oruç Kefâretleri ve Sûfî Edebi

Mustafa Özbağ Efendi hazretleri, 2017 yılında Karabaş-i Velî Tekkesi’nde akdolunan bu 33. sohbet-i şerîfinde, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in üç muazzam emrini içeren “Cihâd ediniz ganimet bulursunuz, oruç tutunuz sıhhat bulursunuz, seyâhat ediniz zengin olursunuz” hadîs-i şerîfini tafsîlâtıyla izah etmiş; helâl malların yedi mertebesi (ganimet, ticâret, sanat, ziraat, hayvancılık, kira, memurluk), ümmetin cihâdı terk edip sığır kuyruğu ile sabana yapışarak zillete düştüğü gerçeği, orucun bedenî ve rûhî sıhhati nasıl tevlîd ettiği, haram işlenen mekânların mânevî kirliliği, Kâbe-i Muazzama’daki nûr süzmesinin keşfen müşâhedesi, çarşılarda şeytân ile mücâdele hadîsi, hırsızlık-zinâ-faiz-içkinin îmân üzerine tahakkuk edemeyeceği hadîs-i şerîfleri, Müslümanın tatili olmadığı yalnızca bayramı olduğu, milli oyunların ve def ile nikâh âdâbının câiz oluşu, Ramazân orucunu kasten bozanın 61 gün kefâret tutması, yanlış ıskat uygulamalarının fıkha muhâlif oluşu, sûfî mürîdin şeyhinin ikrâmını kabul ederek orucunu bozmasının edepten oluşu, kadın sâlikin maaş kartına-altınına-mâlına dokunmamanın sûfî terbiyesi, Türkiye’de imam-hatip okullarındaki hadîs ve mezheb inkârcılığı gibi son derece ehemmiyetli mevzuları vukûfiyetle beyan buyurmuşlardır.


https://www.youtube.com/watch?v=_XiSSukWP0E

Oruç: Üç Emrin Hadîs-i Şerîfi: “Cihat Ediniz, Oruç Tutunuz, Seyahat Ediniz”

Efendi hazretleri sohbete, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in üç muazzam emrini bir arada toplayan muhteşem bir hadîs-i şerîfle başlamıştır: “Cihâd ediniz, ganimet bulursunuz. Oruç tutunuz, sıhhat bulursunuz. Seyâhat ediniz, zengin olursunuz.” Bu hadîs-i şerîfin Efendi hazretlerine göre üç ayrı mübârek boyutu vardır: (1) Mücâdele boyutu — Cihâd, (2) Nefs terbiyesi boyutu — Oruç, (3) Rızık ve ticâret boyutu — Seyâhat. Bu üç emir bir arada tahakkuk ettiğinde, mü’min hem rûhen, hem bedenen, hem mâlen izzete kavuşur. Cihâdı terk edince zillete düşer; orucu terk edince hastalanır; seyâhati terk edince yoksullaşır. Üç ibâdet, üç izzet kaynağıdır. Efendi hazretleri bu hadîs-i şerîfi dinleyen sâlikin sadece fıkhî bir bilgiye değil, bütün hayâtını tanzîm edecek bir düstur-ı şerîfe muhâtap olduğunu hatırlatmıştır.

Helâl Malların Yedi Mertebesi

Efendi hazretleri bu hadîs-i şerîfteki “ganimet” kelimesini tefsîr ederken, helâl malların fıkhî sıralamasını yapmıştır. Helâl mallar, fazîlet ve keyfiyet cihetinden yedi tabaka hâlinde sıralanır:

  • 1. Ganimet malı (Savaşta elde edilen): Müslümanlar Cenâb-ı Hakk’ın yolunda cihâd ederek, düşmana galebe çalarak elde ettikleri mallardır. Bu, helâllerin en fazîletlisidir; zira Cenâb-ı Hakk’ın Resûlünün ve ümmetin bahâsını karşılamış olur.
  • 2. Ticâret malı: Alım-satım yoluyla elde edilen mal. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in bizzat Mekke’de ve Şâm’da yaptığı iştir. “Doğru sözlü, emîn tüccâr kıyâmet gününde peygamberlerle, sıddîklerle, şehîdlerle berâberdir” (Tirmizî) hadîs-i şerîfi bu mertebenin azâmetini gösterir.
  • 3. Sanat geliri: Marangozluk, demircilik, terzilik, dülgerlik gibi mesleklerden elde edilen gelirler. Hz. Dâvûd aleyhisselâm zırh imâl eder ve onu satardı.
  • 4. Ziraat geliri: Toprağın mahsûlü. Birçok peygamber (Hz. Âdem, Hz. Nûh, Hz. Salih) ziraatla meşgul olmuştur. Ancak Efendi hazretleri, sadece ziraata bel bağlamanın ve cihâdı bırakmanın tehlikesine Hz. Peygamber’in hadîs-i şerîfi ile işâret etmiştir.
  • 5. Hayvancılık geliri: Koyun, keçi, sığır, deve yetiştirmek. Birçok peygamber çobanlık yapmıştır.
  • 6. Kira geliri: Mülk kirâsı. Helâl mala dâhildir, ancak aktif kazanç değil, pasif gelirdir.
  • 7. Memurluk (ücret karşılığı hizmet): En alt kademededir; Efendi hazretleri “ahir zamandaki memurluklarla ilgili hadîsleri bir okusam gidip istifâ edersiniz memurluktan” diyerek, özellikle son dönemde memurluğun taşıdığı mânevî tehlikelere işâret etmiştir.

Efendi hazretleri bu sıralamanın mânâsının, Müslümanın öncelikle cihâd kafalı, sonra ticâret kafalı, sonra sanat kafalı olması gerektiği; çalışmayı memuriyet veya ziraat gibi pasif meşgalelerle sınırlamamasıdır. “Müslüman cihâd kafası olan kimsedir. Müslüman ticâret kafası olan kimsedir. Müslüman gidip bir yerde çalışmayı düşünmez” buyurmuştur. Elbette memurluk haram değildir, fakat ümmetin en büyük imkânları öncelikle ganimet-ticâret-sanat üçlemesinde bulunur.

“Sığır Kuyruğu ve Saban Sapı” Hadîsi: Cihâdı Terk Edenin Zilleti

Efendi hazretleri bu sıralamayı delillendirmek üzere iki mühim hadîs-i şerîfi nakletmiştir. Birinci hadîs-i şerîf: “Ümmet ne zaman sığırın kuyruğunu tuttuğunda (yani hayvancılıkla kaldığında) zillete düşer.” İkinci hadîs-i şerîf: “Cihâdı bırakıp da sabanın sapını tuttuğunda (ziraata tamâmen saplandığında) zillete düşer.” Bu iki hadîs-i şerîf, Müslümanın sadece geçim kaynağı ile iştigâl edip ümmet mücâdelesini unutmasının bir zillet sebebi olduğunu göstermektedir. Efendi hazretleri bunu şöyle izah buyurmuştur: “Müslümanlar ne zaman ki cihâdı terk ettiler, oradan zillete düştüler.” Burada cihâd kavramının hem büyük cihâd (nefs ile mücâdele) hem küçük cihâd (fikrî, ilmî, ictimaî mücâdele) hem de zarûrî hâllerde meşrû kılınan silâhlı savunma cihâdı mânâlarının hepsi murâd edilmektedir. Önemli olan, Müslümanın pasif bir üretim-tüketim döngüsüne hapsolmaması, dâimâ hakkın tebliği ve batılın red üzerinde hareketli olmasıdır.

Orucun Sıhhate Vesîle Oluşu: Zâhir ve Bâtın Temizlenmesi

Efendi hazretleri hadîs-i şerîfin ikinci bölümü olan “oruç tutunuz, sıhhat bulursunuz” kısmını tefsîr ederken, bugünkü modernist yaklaşımın orucu sadece “mide rahatlaması” veya “damar gevşemesi” gibi maddî fâidelere indirgemesini eleştirmiştir. Hâlbuki oruç, Hz. Peygamber’in kastettiği sıhhat, zâhir ve bâtın sıhhatin her ikisidir. Efendi hazretleri şöyle buyurmuştur: “Sen oruç tutunca üzerindeki kirlilikten kurtulacaksın. Çünkü Allâh’a olan îmânını tazeleyeceksin. Allâh’a îmân etmişsin sen. Allâh’a îmân ettiğin için oruç tutuyorsun. Ve Allâh’a îmân ettiğin için oruç tuttuğundan dolayı Cenâb-ı Hakk senin üzerindeki mânevî kirpası sildi. Sıhhat buldun. Psikolojik olarak dengeni buldun.” Bu izahta birkaç zikre değer nokta vardır: (1) Oruç, îmânın Allâh ile taze irtibâtıdır; (2) Bu irtibât, mü’minin kalbi üzerindeki haramların, günahların, mâsivânın bıraktığı karanlığı temizler; (3) Bu temizlenme neticesinde kişi “denge”ye kavuşur — yâni şeytânın sağa-sola savurduğu bir kul olmaktan çıkıp, kendi kalbinin Allâh’a bağlılığı üzerinde sâbit-kadem bir kul olur. Bu manevi dengeyi kazanmayan insanların nasıl şeytan tasallutu altında dengesizleştiklerini Efendi hazretleri şiddetle hatırlatmıştır.

Haram İşlenen Yerlerin Mânevî Karanlığı

Efendi hazretleri orucun sıhhate vesîle olduğunu anlatırken, haram işlenen yerlerin mânevî atmosferini ve günah işleyen insanların üzerindeki “karanlık bulut” hâlini çarpıcı bir dille tasvîr buyurmuştur. Haram işlenen bir yerde — evde, şehirde, mahallede — devâmlı negatiflik dolaşır, kâfir cinliler mekân tutar, şeytân çocuklarıyla birlikte orada kuvvetli olur. Efendi hazretleri der: “O bölgeden geçen kimse muhakkak bundan etkilenir. Bu sağanak sağanak üzerlerine negatiflik dolaşır.” Ancak madalyonun diğer yüzü vardır: Beytullâh ve Ravza-i Mutahhara gibi mübârek mekânlarda mânevî hâdise tam tersinedir. Efendi hazretleri Beytullâh’da tefekkür ederek oturan sâlikin kalp gözü açılırsa oraya “yağmur şeklinde nûr yağdığını” göreceğini, bu nûrun tavâf mahallinde en yoğun olup dışarıya doğru azaldığını, bu nûr süzmesinin içinde eski tavâf edenlerin sûretlerinin ve hatta peygamberlerin rûhânîyetlerinin görülebileceğini bizzat müşâhede edenlerden nakille beyan buyurmuştur. Bu keşfî hâl sâliki Beytullâh’dan ayrılmak istemez hâle getirir — aç kalır, susuz kalır, yine ayrılmak istemez; çünkü kalbi artık bâtınî bir mânevî beslenmenin içindedir.

Çarşıda Şeytân ve Peygamber’in Çarşı Zikri Hadîsi

Efendi hazretleri, günümüz Müslümanının haram ile karşılaşma ihtimâlinin en yüksek olduğu mekânlardan birinin çarşılar olduğunu, Hz. Peygamber’in bu hakîkati şu hadîs-i şerîf ile ümmete öğrettiğini nakletmiştir: “Öyle bir zamân gelecek ki çarşı dediğiniz yerler edineceksiniz. Oralardan geçerken işlerinizi hızla görün; çünkü orada şeytânlar çok olur. Ve oradan geçerken ‘Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr’ diyerek geçiniz.” Bu hadîs-i şerîfte iki mühim emir vardır: (1) İşini hızla gör — yâni çarşıda gereksiz yere eğlenip oyalanma, mâsivâ âlemine bulaşma. (2) Geçerken bu kelime-i tevhîd zikrini dilinden düşürme — yâni her adımını Cenâb-ı Hakk’ın birliğinin nûru ile yıkayarak at. Çarşıda şeytânın çok olmasının sebebi, orada yalan, hîle, gıybet, dedi-kodu, yalancı yemîn, tartıda-ölçüde haksızlık gibi sayısız günahın kesîf bir şekilde işlenmesidir. Çarşı günümüzde AVM’ler, pazarlar, e-ticâret siteleri gibi mekânlara da teşmîl edilebilir. Bu mekânları ziyâret etmek zarûrîdir, ama burada uzun müddet kalmak ve şeytânın vesveselerine maruz kalmak sâlik için tehlikelidir.

“Hırsızlık, Zinâ, Faiz, İçki Îmân Üzerine Yapılamaz” Hadîsleri

Efendi hazretleri, günahların îmânı nasıl sıyırdığını beyan ederken, Hz. Peygamber’in bu mevzudaki en çarpıcı hadîs-i şerîflerinden birini nakletmiştir: “Hiçbir kimse yoktur ki îmân üzerine hırsızlık yapsın; hırsızlık yaparken o kimsenin üzerinden îmân sıyrılır gider. Hiç kimse yoktur ki îmân üzerine zinâ etsin; zinâ ederken o kimsenin üzerinden îmân sıyrılır gider.” Efendi hazretleri bu hadîs-i şerîfi tefsîr ederken, toplumu ifsâd eden dört büyük suçun — hırsızlık, zinâ, faiz, içki — hakîkî mü’minin üzerine işlenemeyeceğini, çünkü bu suçları işleme ânında kalp karanlık bir girdâba düşer ve îmân nûru geçici olarak o kalpten çıkar. Şâfiî fıkıhçılarının bu mevzuda biraz daha sert olduklarını, meselâ kasten namazı terk etmeye veya içki içmeye devâm etmeye küfr fetvâsı verdiklerini, bunun da yukarıda zikrolunan hadîs-i şerîflerin bir tefsîr edişi olduğunu beyan buyurmuştur. Mühim olan nokta şudur: Bu hadîs-i şerîfler, o ânda kişinin müşrik veya kâfir hâline geldiğini mutlak olarak iddia etmez; fakat îmân nûrunun o ânda kalpten kalkması şu hakîkati gösterir: Günah, mü’minin îmân nûrunu zayıflatan, kararttırmayan, bazen tamâmen örten bir karanlıktır. Bu ânda tevbe edilmezse, kalbin o karanlık üzerine kararması, yavaş yavaş kalbi Allâh’ı unutan bir odun gibi yapar. İşte oruç, namaz, gusl-ü cünüb, abdest gibi ibâdetler bu karanlığı silen ilâhî temizleyicilerdir.

Müslümanın Tatili Yoktur, Bayramı Vardır

Efendi hazretleri hadîs-i şerîfin üçüncü bölümü olan “seyâhat ediniz, zengin olursunuz” kısmına geçmeden önce, günümüz Müslümanının “tatil” algısını sert bir dille tenkit etmiştir: “Bizim Müslümanların tatil geleneği kültürü yoktur. Mü’min için dünyâ zindandır. Biz gidelim 15 gün Bahama adalarında güneşlenelim, yok gidelim bilmem hangi adalarda kendimizi plajlara atalım, kızartalım kendimizi tavuk gibi — yok öyle bir şey. Müslümanın tatili yoktur. Müslümanın bayramı vardır.” Bayram üç kısımdır: (1) Haftalık bayram: Cumâdan cumâya. (2) Yıllık bayramlar: Kurban ve Ramazân bayramı. (3) Milli bayramlar: Hz. Peygamber’in Medîne-i Münevvere’de Habeşlilerin, Yemenlilerin, Ensâr’ın değişik kabîlelerinin kendi milli bayram-günlerini reddetmediği, hatta mescid-i şerîfin içerisinde kendi harbelerle milli oyunlarını oynadıkları rivâyet edilmiştir. Bu sebeple Ege bölgesindeki zeybek, Erzurum’daki bar gibi milli oyunlar câizdir; Selefî-Vahâbî zihniyetinin bunları “bid’at” diye reddetmesinin İslâm’ın asıl rûhuyla alâkası yoktur. Efendi hazretleri, Müslümanın Cumâ namazı, Kurban bayramı, Ramazân bayramı, milli bayram, kına gecesi, nikâh günü, sünnet günü gibi vesîlelerle eğlenme hakkı bulunduğunu ama bunun “makul dâirede” — yâni dansöz, haram müzik, açık saçık fiiller hâricinde — olması gerektiğini hatırlatmıştır.

“Devsiz Nikâh Nikâh Değildir” Hadîsi ve Düğün Âdâbı

Efendi hazretleri bu bahsi te’yîd için son derece mühim bir hadîs-i şerîfi nakletmiştir. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. Âişe anamıza sormuş: “Yâ Âişe, nikâhı kıydınız mı?” Hz. Âişe: “Kıydık, yâ Resûlallâh.” Efendimiz: “Ensâr defi severdi. Def vurdunuz mu?” Hz. Âişe: “Hayır, yâ Resûlallâh.” Efendimiz: “Devsiz nikâh nikâh değildir” (Buhârî, Nikâh 49; Nesâî, Nikâh 80). Bu hadîs-i şerîf, Müslümanın düğününde def çalmanın sâdece câiz değil, sünnetten olduğunu ispat etmektedir. Efendi hazretleri günümüzde “takvâlı” görünmeye çalışan bazı kardeşlerin düğünlerini matem gününe çevirdiklerini, bir tane “sohbetçi” getirip cemaati ağlatmaya çalıştıklarını, bunun İslâm’ın düğün anlayışına tamamen zıt olduğunu sert bir dille tenkit etmiştir. “Bırak gençler halay çeksin, zeybek oynasın, damatın arkadaşları gelsin kendi yöresel oyunlarını oynasın. Kendi kültürünü yaşasın” buyurarak, İslâm’ın kültürel zenginliğe saygı ve muhabbetle bakan bir din olduğunu hatırlatmıştır. Selefî-Vahâbî zihniyetinin bu âdâb-ı muâşereti yıkma teşebbüsü, hakîkatte ümmetin mânevî bağlarını koparan bir fitnedir.

Seyâhatin Mânâsı: Ticâret, Hicret ve Tebliğ

Efendi hazretleri hadîs-i şerîfin üçüncü bölümünü — “seyâhat ediniz, zengin olursunuz” — tefsîr ederken, buradaki seyâhatin “turistik gezi” değil, üç mânâda bir mânevî-iktisâdî sefer olduğunu beyan buyurmuştur:

  • Ticârî seyâhat: Bir ülkeden başka ülkeye, bir ilden başka ile, bir şehirden başka şehre gidip oradaki üretim ve ticâret imkânlarını araştırmak; oradan alıp buraya, buradan alıp oraya satmak. Bu yolla hem kişi zenginleşir hem ülke kalkınır.
  • Tebliğ seyâhati: Kur’ân ve Sünnet’i başka diyarlara götürmek, hakkı tebliğ etmek. Ashâb-ı kirâmın Çin’e, Endonezya’ya, Afrika’ya varan seyâhatleri bu mânâdaki hicretin en güzel örnekleridir.
  • Hicret seyâhati: Mânevî terbiye için bir mürşide gitmek, bir hakkı aramak için yola çıkmak. Îmâm Mâlik hazretlerinin ilmi için Mekke’den gelenlerin aşk ile yaptıkları yolculuk gibi.

Efendi hazretleri kendi hayatından bir misâl vermiştir: “Ben Denizli’den mal getirip Bursa’da satıyordum. Yoktu benim yaptığım işi yapan. Allâhü Teâlâ denk getirdi, oradan birkaç fabrikayla anlaştım. Bornozlu kumaş, kilolu kavlu alıyordum. Said onları elden geçirir, satardık. Allâhü Teâlâ bereket verirdi.” Ardından Efendi hazretlerinin mürşidi olan Efendi Şeyh hazretlerinin sözünü nakletmiştir: “Dolaşan tilki yatan aslandan hayırlıdır.” Bu hikmetli söz, Müslümanın oturup oturduğu yerden rızık beklemek yerine, aktif olarak hareket etmesi ve rızkın peşinden gitmesi gerektiğini ifâde eder. “Tembel tembel, hımbıl hımbıl oturduğunuz yerde oturmayın. Mü’min adam hareketlidir, Müslüman adam hareketlidir” buyurmuştur.

Oruç Bir Kalkan ve Cehennem Ateşinden Kaledir

Efendi hazretleri 11. hadîs-i şerîfi şöyle nakletmiştir: “Oruç bir kalkan ve cehennem ateşinden koruyan bir kaledir” (Buhârî, Savm 2; Müslim, Sıyâm 162). Bu hadîs-i şerîfte iki mecâz vardır: (1) Kalkan — Dünya’da: Orucun sâlikin başına gelecek her türlü mânevî-bedenî zararları defeden bir kalkan oluşu. Oruç tutan kişinin kulağı, gözü, dili, eli, ayağı, kalbi günahlardan korunmuştur; çünkü orucun kapsamı sadece yeme-içmeme değil, bütün âzâları günahtan men etmektir. (2) Kale — Mahşerde: Oruç tutanın cehennem ateşinden korunacağı bir mânevî kale. Bu kale o kadar sağlamdır ki, oruç tutanın önünden bir toz bile geçip ateşe varamaz. “Allâhü Teâlâ bizi öyle korunanlardan eylesin” duâsı ile Efendi hazretleri bu bölümü hitâma erdirmiştir.

Ramazan Orucunu Kasten Bozanın Kefâreti: 61 Gün

Efendi hazretleri bu sohbette oruç kefâretleri hakkındaki fıkhî hükümleri tafsîlâtıyla izah etmiştir. Bir kardeş önceki sohbette sormuş, Efendi hazretleri de “geçince hemen gittim Reddü’l-Muhtâr’dan ve Fetâvâ-yi Hindiyye’den baktım, hata yapmayayım diye” diyerek cevâbı hazırlamıştır. Kefâret hükümleri şöyledir:

  • Ramazân orucunun kasten bozulması: Bir kimse Ramazân orucunu bir mücbir sebep olmadan (hastalığı, rahatsızlığı, yolculuğu, hamileliği, âdet hâli olmadan) kasten bozarsa 61 gün (iki ay peş peşe) kefâret orucu tutar.
  • Diğer oruçların kefâreti yoktur: Ramazân orucu hâricinde hiçbir orucun (kazâ orucu, nafile oruç, adak orucu, 6 gün şevval orucu gibi) kefâret cezâsı yoktur. Bozarsa sâdece o günü kazâ eder.
  • Kocanın eşini zorlayıp cimâ ile orucunu bozdurması: Koca 61 gün tutar, kadın ise bir güne bir gün tutar. Kadın sonradan istekli dahi olsa yine bir güne bir gün tutar (çünkü ilk zorlanma hâli hüküm verir).
  • Ramazân kazâsını tutan kimsenin o orucu bozması: Bir güne bir gün kazâ eder, kefâret yok.
  • Nafile oruca veya namaza başlayıp bozan: Kazâ etmesi gerekir. Meselâ pazartesi orucu tutarken çok sevdiği bir misâfir gelirse, ikrâma riâyet için oruç bozulabilir; ama sonradan bir gün olarak kazâ edilir.
  • Hamile ve süt emziren kadınlar: Oruç tutmakta çocuğa tehlike görürlerse oruç tutmaz, sonra kazâ ederler. Fidye ödemelerine gerek yoktur.
  • Yaşlı ve devâmlı hastalar: Oruç tutmaya gücü yetmeyen yaşlı kimse oruç tutmaz; tutamadığı her gün için bir fakire bir günlük yemek tasadduk eder. Bu “fidye” bir günlük sâlih mâsraf miktarında olur.

Yanlış Iskat Uygulamalarına Karşı Uyarı

Efendi hazretleri bu bahiste bir husûsî vukûfiyetle çağdaş “ıskat” (kefâret devri) uygulamalarını şiddetle tenkit etmiştir. Bazı kimseler vefât eden bir kimsenin ardından 50 yıllık, 80 yıllık oruç ve namaz kaçaklarını “ıskat” yolu ile devretmekte, üç-beş hocafandı toplanıp “aldım kabul ettim, aldım kabul ettim” diyerek paralarını kendi aralarında bölüşmektedirler. Efendi hazretleri bunun fıkhî hilesinin Kur’ân ve Sünnet’e tamamen muhâlif olduğunu beyan buyurmuştur: “Böyle bir din yok. Böyle bir şey yok. Bunu bu hâle getirdiler. Adam ömür boyu vasiyet etsin, ‘ben oruç tutmadım hiç tutmayacağım, ben öldükten sonra dağıtın fidyemi’ desin. Hiç oruç tutmasın. Böyle bir din olmaz.” Aslında hakîkî fıkıh hükmü şudur: Bir kimse namaz kılamayacak veya oruç tutamayacak vaziyette hayâtını kaybettiyse, o namaz ve oruç ondan sâkıt olur. Sadece 15-20 günlük bir mücbir sebep hastalık gibi ara dönemlerde tutamadığı ibâdetler için fakirlere tasadduk edilir. Bunun da bu “80 yıllık borcun tamamını para ile kapatma” dolandırıcılığı ile hiçbir alâkası yoktur. Efendi hazretleri bu bahiste bilhassa “özel fetvâlar veren zengin lüks hocalar” hakkında da son derece sert bir eleştiride bulunmuştur: “Onlardan zekât alıyorlar, onlardan nemâlanıyorlar, onları cennete yazıyorlar, altını da imzalıyorlar” diyerek, bu ahir zamân ticâretinin mânevî katliamını deşifre etmiştir.

Namaz Vakti ve Müşteri Fetvâsı: Kapalı Çarşı’nın Hocaları

Efendi hazretleri bu mevzûya somut bir misâl ile temâs etmiştir: “Kapalı Çarşı’da birisi vardı. Adam millet ezân okunuyor, namaza gidecek, ama müşteri var diye sen gitme — ondan sonra bir fetvâ bulmuş ‘şunu şöyle yap, Allâh’ım geçmiş gün…’ Ya bu nereden çıkacak? Namazını vaktinde kılmaya çalış. Ezân okunurken gidemedin, sonra git — ya vaktinde kıl. Beş dakikalık zamânın yok mu? Dükkânında zer kıl vaktinde kıl namazını. Yok, o bir fetvâ vermiş onlara.” Efendi hazretlerinin bu eleştirisinin özü şudur: Namazı müşteri sebebiyle tehir etmek veya kaçırmak câiz değildir. Rızkı veren Allâhü Teâlâ’dır; müşteriye hizmet esnâsında namaz vaktini kaçırmak, rızkı müşteriden bildiğinin alâmetidir ki bu tevhîde mugâyirdir. “Sen annenin karnında ne iş yapıyordun? Kapalı Çarşı’da dükkânın mı vardı? Ne iş yapıyordun ki? Sen yoktun, Allâh seni var etti. Seni var eden Allâh, sen Allâh’a kulluk yap.” Efendi hazretlerinin tevhîdî ricâli işte bu hakîkatten kaynaklanır: Bizi yoktan var eden, rızkımızı kefîl olan Cenâb-ı Hakk’tır; bize düşen sadece O’nun emirlerini vaktinde yerine getirmektir.

Sûfî Edebi: Şeyhin İkrâmını Reddetme Yoksa Oruç Bozulmaz

Efendi hazretleri bu sohbetin en derin bahislerinden birine — sûfî mürîdin şeyhine karşı edebine — geçmiştir. Allah rahmet eylesin Efendi Şeyh hazretleri Tireye geldiğinde, Efendi hazretleri nafile oruçlu olduğu hâlde kendisine köfte ikrâm etmiş. Efendi hazretleri “ben oruçluyum” demeden edeb yolunu seçmiş. Köfteciye gidilmiş, Efendi Şeyh hazretleri: “Mustafa Efendi köfte yiyelim oğlum.” — “Emredersiniz efendim.” Girmişler, iki tabak köfte gelmiş, Efendi hazretleri hiç istifini bozmadan yemiş. Üzerine kadayıf, sonra sade kahve. Sonunda Efendi Şeyh hazretleri sormuş: “Ne oldu oruç?” Efendi hazretleri: “Oruç efendim.” “Bozuldu mu?” “Senin yedirdiğinle bozulmaz cennet nimeti efendim.” Efendi Şeyh şaşırmış: “Nereden buldun şimdi bunu?” Efendi hazretleri: “Efendim, insanın üstâdının, şeyhinin ikrâm ettiği cennet nimeti olur.” Efendi Şeyh tasvîp etmiş. O günün sonunda iftar etmeden Efendi Şeyh tekrar: “Hiç yedin mi bir şey?” “Yemedim efendim.” “Ha şimdi iftar et.” Böylece o akşam da berâber yemek yemişler.

Efendi hazretleri bu kıssadan çıkan dersi şöyle beyan buyurmuştur: “İnsanın şeyhi bir şey teklif etti mi üstâdı — hayır demeyeceksin. İsterse Ramazan orucu olsun. 61 gün tutarsın ne olacak ki? ‘Bu lâzımmış bana’ dersin. Edeptir bununla. Bilgiçlik taslamanın yanında edeptir. Önünden yürümezsin. Sesini yükseltmezsin. Edeptir. Bir şey söylüyorsa susarsın. Edeptir. ‘Aa böyle olması lâzım’ demezsin. Edeptir.” Bu sûfî edebi, fıkhın zâhirinin üzerinde değil — fıkhı terk etmek mânâsında değil — fıkhın batınî derinliğindedir. Mürid, mürşidin kendisi için düzenlediği mânevî düzene tevâzu ile girer ve “bilgi gösterme” hâline girmez. Buna ümre hâtırâsı ile de bir misâl daha vermiştir: Efendi Şeyh hazretleri ihrâmlanmadan önce “krem sürme” demiş, Efendi hazretleri hiçbir fıkhî îtirâz yapmadan emredersiniz demiştir. Bir arkadaş bunu garipseyip “kremlenmek niyetlenmeden önce câiz değil miydi?” dediğinde Efendi hazretleri “benim bildiğim doğru değilmiş, azâmet lâzımmış” demiştir. İşte bu Yûnus Emre’nin “Ele geleni yer, dile geleni dersen olmaz” nasîhatinin canlı bir örneğidir — edeb ve tevâzu, bilgi gösterisinden evlâdır.

Kadının Maaşına, Altınına, Malına Dokunmama Edebi

Efendi hazretleri cemaatten bir kardeşin “eşimin maaş kartının bende durmasının dinen bir sakıncası var mıdır?” sorusuna son derece öğretici bir cevap vermiştir. Önce “neden sende duruyor? Çalışan kimse onda olsun” diyerek meseleyi tavzîh etmiştir. Ardından sûfî terbiyesinin en ince noktalarından biri olan bu edebi şöyle beyan buyurmuştur: “Sûfîler, sûfî erkekler eşlerinin parasına, altına, malına, mülküne dokunmazlar. Asla. Dokunmaz. Babasının malıymış Allâh yolunu açık etsin. Kadının kendi parasıymış, hatta bir adam eşine harçlık olarak verdi mi — verdi. Unut ya, bırak. Ne soruyorsun nereye harcadın diye? Sana ne?” Efendi hazretleri erkeklere şu âdâbı öğretmiştir: Erkek eve haftalık veya aylık bir para bırakır ve der ki: “Hanım, bu kadar. Kendine harca, eve harca, mutfağa harca; nereye harcarsan harca, benim gücüm buna yetiyor. Tamam bitti.” Kadın ikide bir “para yok, 5 lira versen, 10 lira versen…” diye adamdan istemeyecek. Çocuklar da bunu öğrenmesin — çocuk küçüklüğünden itibâren bilsin ki orada bir para var, annesi harcıyor. Efendi hazretleri kendi babasından bir misâl vermiştir: “Ben babamdan para istediğimi hatırlamıyorum. Adam ne muhteşem bir adamdı. Cüzdanımızda en büyük kâğıt para (o zamânki değeriyle) dururdu. Ayrıca her hafta bize harçlık verirdi.” Bu muhteşem tavır, İslâm’ın erkeğe yüklediği “reîs-i âile” sorumluluğunun rûhudur: Kadının izzetini koruma ve ona güvendiğini hal ile gösterme.

Altına Dokunmama: “Düğünde Takılmış, Dernekte Takmış — Dokunma”

Efendi hazretleri bu bahsi sertleştirerek kadının kendi altınlarına dokunmanın sûfî terbiyesinde ne kadar çirkin olduğunu vurgulamıştır: “Kadının altını — dokunma. Kadının düğünde takılmış, dernekte takmış, annesi takmış, babası takmış. Dokunma kardeşim. İsteme. Gözünü o tarafa çevirme. Bakma. Aklına bile getirme.” Bu edep, sadece maddî bir hukuk meselesi değil, bir “tevâzu ve tevhîd” meselesidir. Erkek kadının malına göz dikerse, o an kendi rızkını Allâhü Teâlâ’dan değil kadının altınından bekliyor demektir. Bu, erkeklik izzetine de, tevhîd mantığına da zıttır. Efendi hazretleri “ona mı güvenerek evlendin?” diye sorarak, evliliğin rızık beklentisi üzerine kurulmaması gerektiğini, Cenâb-ı Hakk’ın erkeği reîs-i âile olarak yaratırken ona kendisinin rızkını temin etme kudreti de verdiğini hatırlatmıştır. Allâhü Teâlâ bu edebi yaşayabilen mü’minleri muhâfaza ve himâye buyursun.

İmam-Hatipler ve Kur’ân-ı Kerîm Güzel Okuma Yarışmaları

Efendi hazretleri sohbetin sonuna doğru, televizyonlarda yapılan “Kur’ân-ı Kerîm’i güzel okuma” yarışmalarına dâir bir sorunun üzerine, bu tür yarışmaların aslında gerekli ve faydalı olduğunu, Kur’ân-ı Kerîm’in mahreç, tecvîd ve okuma sanatının özel bir ilim olduğunu, buna hakkını vermeyen imamların ve müezzinlerin yetersizliğinin ümmet için bir felâket olduğunu beyan buyurmuştur. “İmamların Kur’ân-ı Kerîm’i en azından te’vîl edecek, meâllendirecek Arapça bilgisinin olması lâzım. Keza müezzinlerin olması lâzım. İmamların insanların sorularına cevâp verebilecek fıkhî bilgisi olması lâzım. Öyle imamlar var, arkasında namaz kılınmaz.” Hadîs ve fıkıh bilgisi olmayan imamların durumu — ve daha da kötüsü, imam-hatiplerde çocuklara hadîs ve mezheb inkârı öğreten öğretmenlerin varlığı — Efendi hazretlerinin en çok üzerinde durduğu meselelerden biridir. “Çocuklar imam-hatiplerde dinlerinden soğuyor. Bunlara bakan yok, bunlarla ilgilenen yok. Bunları denetleyen yok.” Efendi hazretleri bir ara kendi cemaatindeki kız çocuklarının öğretmenlerin içerdiği hadîs ve mezheb inkârlarıyla alâkalı sayfalarca rapor getirdiklerini, bunları Diyânet’e ve Milli Eğitime telefonla bildirdiğini, fakat “neyle uğraşıyorsun sen” havâsıyla karşılandığını acı bir biçimde nakletmiştir. Bu vahim tablo, ümmetin mânevî savunmasında gerçek bir reform ihtiyacını göstermektedir.

Âmelî Dersler

Efendi hazretlerinin bu 33. sohbet-i şerîfinden çıkarılacak âmelî dersler şunlardır:

  • Cihâd, oruç ve seyâhat üçlüsünü terk etme: Hz. Peygamber’in bu üç emri hayâtının düsturu olsun; cihâd et (hakkı tebliğ et, nefsinle mücâdele et), oruç tut (zâhirî ve bâtınî sıhhat bul), seyâhat et (ticâret ve tebliğ için yola çık).
  • Helâl kazanç öncelik sırasını bil: Ganimet → Ticâret → Sanat → Ziraat → Hayvancılık → Kira → Memurluk. Kendine bu sıralamayı ilke edin.
  • Oruçla îmânını tazele: Oruç sadece mide rahatlığı değil, üzerinden günah kirliliğini silen bir mânevî ibâdettir. Her gün mümkünse bir nafile oruç planla.
  • Ramazân’dan sonra altı gün şevval orucunu tut: Hadîs-i şerîf: “Kim Ramazân’ı sonra şevvalden altı gün tutarsa, bütün seneyi oruç tutmuş gibi olur” (Müslim).
  • Pazartesi-Perşembe ve ayın 13-14-15 (eyyâm-ı bîz) oruçlarını alışkanlık hâline getir: Bunlar oruçla bağını koparmamanın en iyi yoludur.
  • Haram işlenen yerlerden çabuk geç: Çarşıda “Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh…” zikrini dilinden düşürme.
  • Müslümanın tatili yok, bayramı vardır: Cumâ, Kurban, Ramazân ve milli bayramlarını sevinçli geçir. Plaj tatili kültürüne kapılma.
  • Düğünlerde def çalınmasına izin ver: Hz. Peygamber’in “Devsiz nikâh nikâh değildir” hadîsi, halay-zeybek gibi yöresel oyunların câiz olduğunu gösterir.
  • Ramazân orucunu kasten bozma: Bozarsan 61 gün kefâret lâzım gelir; ağır bir ibret cezâsıdır.
  • Yanlış ıskat uygulamalarına karşı dur: Vefât eden kimsenin 80 yıllık namaz borcunu parayla kapatmak fıkhen mümkün değildir; bu bir mânevî dolandırıcılıktır.
  • Namazı müşteriye üstün tut: Rızkı Allâhü Teâlâ verir, müşteri değil. Dükkânda bile vaktinde namaz kıl.
  • Şeyhinin ikrâmını reddetme: Mürşidin bir şey ikram ediyorsa, “ben oruçluyum” deme. Yersin, sonra kazâ edersin; bu sûfî edebidir.
  • Üstâdın önünden yürüme, sesini yükseltme, bilgiçlik taslama: Edeb, ilim kadar değerlidir; hatta ilmin temelindedir.
  • Kadının maaşına, altınına, malına dokunma: Eşine haftalık/aylık miktarı bırak ve “harcama detayı” sorma.
  • Çocuklara annenin para harcaması tabiî olsun: Çocuk küçüklüğünden bilmelidir ki annenin istediği her şey evde zâten vardır.
  • Beytullâh’da tefekkür et: Nûr süzmesinin mânâsını ara, sâlih ruhları hisset.

Referanslar ve Kaynaklar

Bu sohbette zikrolunan âyet-i kerîmeler, hadîs-i şerîfler ve tasavvufî kaynaklar:

  • Hadîs-i Şerîf — “Cihâd ediniz ganimet bulursunuz, oruç tutunuz sıhhat bulursunuz, seyâhat ediniz zengin olursunuz” (Taberânî, el-Mu’cem, bu hadîs zayıf olmakla beraber mânâsı sahih hadîslerle te’yîd edilmiştir)
  • Hadîs-i Şerîf — “Ümmet sığırın kuyruğunu tuttuğunda / sabanın sapına yapıştığında zillete düşer” (Ebû Dâvûd, Buyû’ 54)
  • Hadîs-i Şerîf — Çarşılarda şeytânların çokluğu ve “Lâ ilâhe illallâhu vahdehû…” zikri (Tirmizî, Daavât 36)
  • Hadîs-i Şerîf — “Hiç kimse yoktur ki îmân üzerine hırsızlık yapsın / zinâ etsin…” (Buhârî, Mezâlim 30; Müslim, Îmân 100)
  • Hadîs-i Şerîf — “Oruç bir kalkan ve cehennem ateşinden koruyan bir kaledir” (Buhârî, Savm 2; Müslim, Sıyâm 162)
  • Hadîs-i Şerîf — “Devsiz nikâh nikâh değildir” (Buhârî, Nikâh 49; Nesâî, Nikâh 80)
  • Hadîs-i Şerîf — “Kim Ramazân’a şevvalden altı gün eklerse bütün seneyi oruç tutmuş gibi olur” (Müslim, Sıyâm 204)
  • Reddü’l-Muhtâr — İbn Âbidîn hazretlerinin Hanefî fıkhı şerhi (Oruç kefâreti hükümleri)
  • Fetâvâ-yi Hindiyye — Hanefî fıkhının büyük fetvâ külliyâtı (Oruç kefâreti hükümleri)
  • Yûnus Emre hazretleri — “Ele geleni yer, dile geleni dersen olmaz” hikmet beyanı
  • Dolaşan tilki yatan aslandan hayırlıdır — Efendi Şeyh hazretlerinin tasavvufî nasîhati
  • İmâm Şâfiî — Kasten namazı terk veya içki içme hakkındaki küfr fetvâsı yolu (Kitâbu’l-Ümm)
  • Muhyiddîn İbn Arabî — Fütûhât-ı Mekkiyye, ticâret ve seyâhatin mânevî boyutları bahsi
  • Hz. Peygamber’in Medîne’deki milli oyunlara izin vermesi — Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr; İbn Hişâm es-Sîre, c.3

Sohbetin Özeti

Efendi hazretlerinin 2017 yılında Karabaş-i Velî Tekkesi’nde akdolunan bu 33. sohbet-i şerîfi, Hz. Peygamber’in “Cihâd ediniz ganimet bulursunuz, oruç tutunuz sıhhat bulursunuz, seyâhat ediniz zengin olursunuz” hadîs-i şerîfini merkeze alan kapsamlı bir yol haritası niteliğindedir. Sohbet, helâl malların yedi mertebesi (ganimet-ticâret-sanat-ziraat-hayvancılık-kira-memurluk) ile başlamış; ümmetin cihâdı terk edip sığır kuyruğu ile saban sapına yapışarak zillete düştüğü hakîkati izah edilmiştir. Orucun zâhirî ve bâtınî sıhhate nasıl vesîle olduğu, Beytullâh’daki nûr süzmesinin keşfî müşâhedesi, haram işlenen mekânların mânevî karanlığı, çarşılarda şeytân ile mücâdele ve Hz. Peygamber’in çarşı zikri hadîsi, hırsızlık-zinâ-faiz-içkinin îmân üzerine vâkî olamayacağı hadîs-i şerîfleri anlatılmıştır. Müslümanın tatili olmadığı yalnızca bayramı olduğu, milli oyunların ve def ile nikâh âdâbının câiz oluşu, seyâhatin ticâret-tebliğ-hicret boyutları, “dolaşan tilki yatan aslandan hayırlıdır” nasîhati, orucun kalkan ve kale oluşunun mecâzı, Ramazân orucunu kasten bozanın 61 gün kefâret tutması, yanlış ıskat uygulamalarının fıkha muhâlif oluşu, Kapalı Çarşı’nın hocalarının namazı müşteriye ertelemeyi câiz kılan fetvâlarının yanlışlığı, sûfî mürîdin şeyhinin ikrâmını kabul etmesinin edepten oluşu, krem sürme ihrâm âdâbı, kadın sâlikin maaşına-altınına-malına dokunmama edebi, ve son olarak imam-hatiplerdeki hadîs ve mezheb inkârcılığı problemleri — bu kapsamlı meseleler sohbetin muhtevâsını teşkil etmiştir. Sohbet, Karabaş-i Velî Hazretleri’nin tekkesindeki bu derin talimin 450 yıllık bir selefi olarak, ümmetin yaşayan tasavvufunu bütün zenginliği ile sergilemektedir. Allâhü Teâlâ cümlemizi bu feyiz şeriatından mahrûm bırakmasın. Âmîn.

Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri

Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi