2017 Karabaş-i Velî Tekkesi

32. Karabaş-i Velî Tekkesi 2017 Sohbeti — Ramazan’ın Son On Gününde İ’tikâf Âdâbı, “Dinde Zorlama Yoktur”, Necran Hicreti ve Herkesin Kendi Allah İnancı

Mustafa Özbağ Efendi hazretleri, 2017 yılında Karabaş-i Velî Tekkesi’nde akdolunan bu 32. sohbet-i şerîfinde, Ramazân-ı mübârek’in son on gününde i’tikâfa girenlerin mânevî derslerini, her gün yetmişer bin tevhîd ve yüzer bin lafza-i celâl çekme usûlünü, Kadir gecesinin fazîletini, “Kim Ramazân’ı fazîletine inanarak ve mükâfâtını Allâh’tan umarak değerlendirirse anasından doğduğu gün gibi tertemiz olur” hadîs-i şerîfini izah etmiş; ardından Ali Şerîatî’nin İslâm nedir kitabından okuduğu pasajlar üzerinden “Dinde zorlama yoktur” (Bakara 256) hakîkatini, Necran Hıristiyan devletine hicret hâdisesini, Mekke müşrik yönetimine karşı silahlı mücâdele yapılmamasının sebebini, Medine Vesîkası’nın ümmet kapsamını, Hazreti Ömer’in zamanına kadar içki içen bahadır sahâbî Abdullâh bin Nu’aymân kıssasını, Âbese sûresinin iniş sebebi olan Ümmü Mektum vak’asını, İbn Arabî’nin “puta tapan gerçekte Allâh’a tapıyordur” tespitini, herkesin aklında ve kalbinde kendine mahsûs bir “Allâh inancı” oluşturduğunu ve gerçek âriflerin bu inancın üzerinden geçerek “Allâh’tan gelen Allâh inancına” tâbi olduklarını tafsîlâtıyla beyan buyurmuşlardır. Sohbet, Yûnus Emre hazretlerinin “Bizim için her din makbuldür” hikmetli sözüyle mühürlenmiş ve ümmetin bu hoşgörü rûhunu yaşatması gerektiği hatırlatılmıştır.


https://www.youtube.com/watch?v=BXxVvfG9t7w

Zorlama: Ramazân-ı Mübârek’in Hadîs-i Şerîflerle Zikredilen Fazîleti

Efendi hazretleri sohbete, Ramazân-ı Şerîf’in fazîleti hakkındaki iki mühim hadîs-i şerîfi okuyarak başlamıştır. Birinci hadîs-i şerîf: “Kim Ramazân’ı fazîletine inanarak ve alacağı mükâfâtı Allâh’tan umarak değerlendirirse anasından doğduğu gün gibi tertemiz olarak günahlarından kurtulur.” Bu hadîs-i şerîfte iki şart vardır: (1) Ramazân’ın fazîletine inanmak — yani bu ayın Allâhü Teâlâ katında müstesnâ bir ay olduğuna kalben teslîm olmak, (2) Alınacak mükâfâtı Allâh’tan ummak — yani gösteriş, riyâ, âdet, gelenek için değil, sırf Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı ve mükâfâtı için oruç tutmak. Bu iki şart tahakkuk edince, Ramazân’ı ihyâ eden mü’min, dünyâya yeni gelmiş bir bebek gibi bütün günahlarından arınır. İkinci hadîs-i şerîf Kadir gecesi hakkındadır: “Kadir gecesi Ramazân’ın son on gününün tek gecelerinde (21, 23, 25, 27, 29) veya son gecesindedir. Onu alacağı sevâbı Allâh’tan umarak ibâdet ve tâatle geçirenin geçmiş ve gelecek günahları affolunur.” Efendi hazretleri bu iki hadîs-i şerîfi, cemaati Ramazân’ın son on gününe ve Kadir gecesine husûsî bir ehemmiyetle hazırlamak için okumuştur.

Erkeklerin Son On Günde İ’tikâfı: Zikir Mertebeleri ve Rüyâ-i Nebeviyye

Efendi hazretleri, Ramazân’ın son on gününde câmi i’tikâfına girecek erkek sâlikler için, Halvetiyye-Şabâniyye-Karabaşiyye yolunun husûsî bir i’tikâf düsturunu tafsîlâtıyla beyan buyurmuşlardır. Bu düsturun hülâsası şöyledir:

  • İ’tikâfın şartı: Erkekler cuma namazı kılınan mescitlerde (câmi-i mübârekte) i’tikâfa girerler. İ’tikâf müddetince dünyâ kelâmı konuşmazlar.
  • Günlük dersler: Sâlik i’tikâf boyunca kendi günlük virdlerini aynen çeker; ayrıca aşağıdaki husûsî zikirler eklenir.
  • İlk üç gün: Her gün günlük derslerin haricinde yetmişer bin tevhîd (lâ ilâhe illallâh) çekilir. Bu 3 gün boyunca toplamda 210.000 tevhîd okunmuş olur.
  • Rüyâ-i Nebeviyye şartı: İlk üç gün içerisinde sâlik Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini görür, onun hırkasını, sarığını, ayakkabısını, elbisesini, sesini işitir veya eşyâlarından birini görürse mânevî bir alâmet almış demektir.
  • 4. gün (rüyâ olmuşsa): Günlük derslerden sonra on bin salât-ı şerîfe okunur. Bu, Resûlullâh’a şükür mâhiyetinde bir ziyârettir.
  • 5. gün: Yetmiş bin tevhîd.
  • 6. gün: Yüz bin lafza-i celâl (Yâ Allâh).
  • 7-10. günler: Bir gün tevhîd, bir gün lafza-i celâl şeklinde alternatif olarak on gün tamamlanır.
  • Rüyâ-i Nebeviyye olmazsa: 3. günün sonunda 4. güne geçilir; 4. gün yüz bin lafza-i celâl, 5. gün tevhîd, 6. gün lafza-i celâl… şeklinde alternatif olarak 10 gün tamamlanır.
  • İ’tikâfın müddeti: Arife gecesi dâhil bayram sabah namazına kadar 10 gece câmide durmak şartıyla, i’tikâf bayram sabahında sona erer.

Kadınların Evlerinde İ’tikâfı ve Niyet Esnekliği

Efendi hazretleri kadın sâlikler için de bir i’tikâf düsturu beyan etmiştir. Bayan kardeşler, yapabiliyorlarsa, 10 günlük tam i’tikâfa niyet ederler. Evlerinin bir köşesinde mücerred (sâdece) i’tikâf için ayrılmış bir secde mahalli teşkil ederler; bu köşe onların i’tikâf mahalli olur ve i’tikâf bitene kadar oradan zarûret hâricinde ayrılmazlar. Dünyâ kelâmı konuşmaktan uzak dururlar. Bir kardeş Efendi hazretlerine “eşim müsaade etmeyebilir, huysuz bir insan, aniden başıma bir şey gelebilir” gibi endîşe izhâr ederse, Efendi hazretleri şu çözümü öğretmiştir: Sâlike “evden çıkıncaya kadar” şeklinde niyet etmesi câizdir. Bu durumda zarûret hâsıl olup evden çıkmak gerekirse i’tikâf bozulmuş sayılmaz; çıkma ânına kadar Allâhü Teâlâ’nın huzûrunda i’tikâf ibâdeti yazılır. Kadınların i’tikâfı bu sebeple 1 gün, 2 gün, 3 gün, 5 gün veya tam 10 gün olabilir. Mühim olan niyet-i hâlisedir. İ’tikâfa girenler için kadın-erkek fark etmeksizin, i’tikâf niyetleri müddetince cinsî münâsebet câiz değildir; bu ibâdetin fıkhî muktezâlarındandır. Efendi hazretleri “Allâhü Teâlâ bizi bu i’tikâfa gerçek mânâsıyla giren kullarından eylesin” duâsıyla bu bahsi bitirmiştir.

Hâc Programı ve Sâlikin Niyet-i Hâlisesi

Cemaatten bir kardeşin “bu sene ki hâc programı” sorusu üzerine Efendi hazretleri, her sene olduğu gibi işçi vizesi ile hacca gidildiğini, isim yazdırmak isteyenlerin tekkedeki kardeşlere mürâcaat etmeleri gerektiğini bildirmiştir. İşçi vizesinin hukûkî bir kapı olduğunu, çalışarak ya da çalışmayarak gidilebileceğini, kendisinin de problemi hallolursa niyetinin hacca gitmek olduğunu ifâde etmiştir. Efendi hazretleri, her yıl bu tekkeden yola çıkan hâcı kardeşleri Peygamber Efendimizin ümmet duâsına dâhil olduğunu, Kâbe’yi tavâf ederken ve Medîne-i Münevvere’de Ravza-i Mutahhara’yı ziyâret ederken bütün ümmet için duâ etmelerini nasîhat eder. Cemaatten bir diğer kardeşin “iş gereği 10 günden az i’tikâfa girebilsek belde üzerindeki yükümlülüğü kaldırır mı?” sorusuna ise, Ramazân i’tikâfının şer’î olarak 10 gün olduğu cevabı verilmiş; bir kimse daha az i’tikâfa girse ferdî sevâbını alır, fakat beldedeki “sünnet-i kifâye” yükümlülüğü yalnızca bir kişinin tam 10 gün câmide i’tikâfı ile tahakkuk eder.

“Din Nasihattır, Zorla İbadet Olmaz”: Ali Şerîatî’den Okunan Pasaj ve Bakara Sûresi 256. Âyet

Efendi hazretleri bir kardeşin hazırlayıp getirdiği Ali Şerîatî’nin “İslâm nedir?” eserinden bir pasaj okumuş ve bu pasajı tashîh ederek cemaate hakîkati beyan buyurmuştur. Pasajda “Peygamber ashâbına şöyle dedi: ‘Dini niçin insanlara zorla empoze etmek istiyorsunuz? Halbuki din Allâh tarafından hediye edilmelidir’ (Kitâbı Pişrefti Şerru İslâm)” şeklinde bir ifâde geçmektedir. Efendi hazretleri bu pasajın mazmûnuna katıldığını, ancak Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e “böyle söyledi” diye nisbet edilen bir hadîs bulunmadığını; buna karşılık meseleyi hükme bağlayan Kur’ân-ı Kerîm âyetinin Bakara sûresi 256. âyet olan “Lâ ikrâhe fî’d-dîn — Dinde zorlama yoktur, hakk ile bâtıl birbirinden ayrılmıştır” âyet-i kerîmesi olduğunu beyan buyurmuştur. Bu âyetin tefsîrinde Efendi hazretleri çok mühim bir tespit yapmaktadır: “Siz insanlara Allâh’ın emrettiği ibâdetleri tebliğ etmekle yükümlüsünüz. Bir kimseye zorla ibâdet ettirme yükümlülüğünüz yok. Tebliğ edersiniz, anlatırsınız, sevdirmeye çalışırsınız — zorlayamazsınız.” Buna misâl olarak Efendi hazretleri, eşlerinin başları açık olduğu gerekçesiyle boşanmaya kalkan kardeşlere nasîhatte bulunmuş, Türkiye’de “kadın başörtüsüz ise boşansın” fetvâsı veren hocaların yanlış yaptıklarını, çünkü din sevilerek yaşanır, nefret edilerek değil; kim eşine, çocuğuna, akrabasına zorla dini ibâdet ettirmeye kalkıyorsa iyilik yapmıyor, cehâletini gösteriyor dediğini bildirmiştir.

Hz. Peygamber’in Kelime-i Tevhîd Tebliği ve Zekâtı Söylememesinin Hikmeti

Bu bahsi açıklığa kavuşturmak için Efendi hazretleri son derece derin bir hadîs-i şerîf nakleder: Hz. Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem bir kabileye dâvetçi göndermiş, o dâvetçiye onlara kelime-i tevhîdi, namazı, orucu, haccı tebliğ etmesini söylemiş, ama zekâtı söylememesini emretmiştir. Ashâb-ı kirâm “Yâ Resûlallâh, onlara zekâtı tebliğ etmedin, hikmeti nedir?” diye sorduğunda Efendimiz muazzam bir cevap vermiştir: “Onlar bunları (kelime-i tevhîd, namaz, oruç, hac) yapınca ve dinlerini öğrenince zekâtı kendiliklerinden yaparlar.” Bu hadîs-i şerîf, tebliğin bir “zorlama mantığı” değil, bir “muhabbet akışı” olduğunu gösterir. Sâlik Allâhü Teâlâ’yı sevince, Resûlullâh’a ümmet olma şerefini kavrayınca, namazı tadınca, orucu anlayınca, zekât gibi malî ibâdetlerin kendiliğinden ona hafif geleceği, canını verecek derecede bağlanacağı bir gerçektir. Dinin mâlî mükellefiyetleri, muhabbet meyvesinin doğal sonucudur. Efendi hazretleri bu hadîs-i şerîften çıkan dersi şu şekilde telhis etmiştir: “İnsanları zorla dindar etme gibi bir mükellefiyetimiz yok. Bizim mükellefiyetimiz tebliğ, nasîhat ve sevdirmedir.”

Mekke Müşrik Yönetimine Karşı Silahlı Mücâdele Yapılmaması

Efendi hazretleri, bu bahsin çok mühim bir sosyal-siyâsî boyutuna geçmiştir ki o da “İslâm’da mevcut yönetimlere karşı silahlı ayaklanma var mıdır?” meselesidir. Bu mevzuu şu şekilde izah etmiştir: Mekke-i Mükerreme’de Müslümanlar devlete sâhip değillerdi. Mekkeli müşrikler Müslümanlara üç çeşit ambargo uyguluyordu:

  • Ekonomik ambargo: Müslümanların hiçbir malını almıyorlardı ve Müslümanlara mal satmıyorlardı. Bu tam bir ticârî boykottur.
  • Siyâsî ambargo: Müslümanları siyâseten destekleyecek, onları ayakta tutacak, sıkıntılarını anlatacak hiçbir şeye müsâade etmiyorlardı.
  • Sosyal ambargo: Kız almıyor, kız vermiyor, sokaklarda rahat dolaştırmıyor, Beytullâh’ta rahat ibâdet ettirmiyorlardı.

Müslümanların bu dönemde can emniyeti, mal emniyeti, nâmus emniyeti, akıl emniyeti ve din emniyeti yoktu — yani Makâsıdü’ş-Şerîa’nın beş zarûrî emniyetin hiçbiri sağlanmamıştı. İşte tam bu hâlde iken Hz. Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri, Müslümanları Habeşistân’daki Necaşî’nin (adil Hıristiyan hükümdârın) yanına hicret ettirdi. Onlar oraya gittiler, Necaşî’ye dinlerini anlattılar, Necaşî onları kabul etti ve himâyesine aldı. Müslümanlar müşrik bir ülke yönetiminden adil bir Hıristiyan ülke yönetimine hicret ettiler. Efendi hazretleri bu hâdiseden çıkarılacak en büyük dersi şöyle beyan buyurmuştur: “Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem o müşrik devlet sistemine karşı silâhlanmadı, ayaklanmadı, silâhlı bir mücâdele yapmadı. Hatta Müslümanların canlarına kast ettiler, şehîd ettiler; yine Efendimiz Mekke’deki Müslümanları silahlandırmadı. Şimdi İslâm adına küçük örgütler kurup ellerine silâh alanlar ve mevcut devletlerine silâhlı mücâdele açanlar — bu hareket tarzı İslâm’ın kendi içerisindeki öğretisi değildir. İslâm hiçbir zaman anarşiyi öngörmez.”

Günümüze Tatbîk: Din Adına Anarşi Yapanların Deccâl Sisteminin Uşakları Olduğu

Efendi hazretleri bu târihî derslerden son derece ciddî bir güncel değerlendirmeye geçmiştir. Bugün dünyâ üzerinde İslâm adına eline silâh almış örgütlerin — Suriye, Irak gibi topraklarda devlet yıkmaya çalışanların — dolaylı veya doğrudan küresel istihbârât servislerinin (CIA, Mossad, KGB, MI5, MI6) uşakları olduklarını, bu örgütlerin asla kendiliklerinden hareket etmediklerini, arkalarında mutlakâ bir “deccâl sistemi” bulunduğunu beyan buyurmuştur. Efendi hazretleri, “Türkiye Cumhûriyeti vatandaşı olan bir kimsenin Avrupa’ya çalışmaya gidip orada Alman devletini yıkmaya çalışması, Türkiye’de din adına bomba patlatması, masum canları katletmesi — hangi İslâm fıkhında câiz bulunmuştur? Bunu din adına yapanlar hangi âyet ve hadîse istinat etmektedirler? İslâm’ın metodu silâh değil, tebliğdir; nasîhattır; sevdirmedir; misâldir” diye haykırarak bu fitneye karşı ümmeti uyarmıştır. Ayrıca Efendimiz’in Medîne’ye hicret ettikten sonra kaleme aldırdığı Medîne Vesîkası’nda (Medîne Anlaşması) Museviler’in (Yahudiler) ve Isevîler’in (Hıristiyanlar) “ümmet” kapsamına alındığını, onların mabedlerinin, canlarının, mallarının dokunulmazlığının bizzat Hz. Peygamber tarafından tanındığını hatırlatmıştır. Mâbedlere saldıranların, onları yıkanların “cahil insanlar” olduklarını, İslâm hukûkunun bu konuda kesin hüküm verdiğini beyan buyurmuştur.

Hz. Ömer’e Kadar İçki İçen Bahâdır Sahâbî Kıssası

Efendi hazretleri, “bir kimse haram işledi diye onu tahkîr ve taciz etmeyiniz” ilkesini sağlamlaştırmak için, Ashâb-ı Kirâm arasındaki o meşhur bahâdır sahâbîyi (Abdullâh bin Nu’aymân radıyallâhu anh) hatırlatmıştır. Bu sahâbî çok cesur, çok savaşçı, çok muhabbetli bir kimse idi; ama bir zaâfı vardı: Zaman zaman içki içerdi. Her içki içtiğinde had cezâsı (tazîr, sopa) tatbik edilirdi. Sahâbeden bir kimse bir defâsında onu tahkîr edici nazarla süzerek “yine mi içtin?” demiş gibi bir tavır sergiledi. Bunu gören Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem derhâl hışımla döndü ve “Dur! O Allâh’ı ve Resûlünü sever!” buyurdu. Bu sahâbî bir rivâyette Hz. Ömer radıyallâhu anh hazretlerinin zamanına kadar bu zaâfından kurtulamamıştır. Ancak İran seferinde, savaş yerinde o kadar mühim bir kahramanlık sergiledi ki — hatta sarhoşluğu sebebiyle bağlanıp hapsedildiği hâlde, savaşın zorlaştığı ânda komutanın hanımına yalvarıp “beni bırakın, savaş bitince geri gelip kendi kendimi hapsederim” diyerek serbest bırakıldıktan sonra savaş meydanına öyle bir girdi ki, o günün en büyük kahramanlığını gösterdi ve akşam olunca yine gidip hapishaneye kendini hapsetti — komutan onu affetti, o da “bundan sonra değişmeyeceğim sözünü veriyorum, bırakıyorum bu içkiye” dedi. Efendi hazretlerinin bu kıssadan çıkardığı ders: “Bir kimse haram işledi diye onu tahkîr etmeyin. Yapmayın. Oruç tutmuyorsa midesi rahatsızdır, keyfinden tutmuyordur, belki inanmıyordur. Sizin baskı yapmaya hakkınız yok. Sahiyeden olanlar tebliğ ve nasîhat ederler, vesselâm.”

Ümmü Mektum Vak’ası: Âbese Sûresinin İniş Sebebi

Efendi hazretleri bu tebliğ edebi meselesini teyit için Âbese sûresinin iniş sebebine temâs eder. Mekke müşriklerinden birkaç ileri gelen kişi Peygamber Efendimizi ziyaret etmiş, Efendimiz onlara din tebliğinde bulunuyordu. Tam o ânda âmâ olan Abdullâh bin Ümmü Mektum radıyallâhu anh — fakir ve nâbiyâ bir sahâbî — içeri girdi ve “Bana dinimi anlat ey Muhammed!” diyerek Efendimizin mübârek yakasından tutar bir tavır sergiledi. Müşrik ileri gelenler yüzlerini ekşittiler; bu fakirin araya girmesinden rahatsız oldular. Efendi hazretleri Hz. Peygamberin de — müşriklerin Müslüman olma ihtimâli sebebiyle — Ümmü Mektum’a o an ehemmiyet vermediğini, yüzünü ekşittiğini nakleder. İşte bunun üzerine Âbese sûresi-i celîlesi inmiştir: “Âbese ve tevellâ, en câehü’l-a’mâ — Yüzünü ekşitti ve döndü, âmâ kendisine geldi diye.” Âyet-i kerîme devâm eder: “Sen onunla beraber ol, sabâh-akşam Rabb’ini zikredenlerle berâber ol.” Efendi hazretleri bu sûrenin ümmete öğrettiği dersin şu olduğunu beyan buyurmuştur: Zengin veya nüfûzlu oldukları için bir kimsenin nazarında değerli görülenler değil, Allâh’ı candan arayanlar muhabbetin asıl muhâtabıdır. Efendimiz bu vahiyden sonra Ümmü Mektum’u her gördüğünde ayağa kalkar, ona husûsî ikrâm eder, hatta Medîne’den bir seferine çıktığında iki defa onu kendi yerine vekîl bırakmıştır. Bu sûre, tebliğ edebinin mü’min gönlüne hiç sönmeyen bir dersidir.

İbn Arabî’nin Tespiti: “Bir Kimse Puta Tapsa da Gerçekte Allâh’a Tapıyordur”

Cemaatteki bir kardeş Muhyiddîn İbn Arabî hazretlerinin meşhur tespitine temâs eden bir pasajı okudu: “Keşâne füsûsü şefi sayfa 39: Ve Rabbin kendisinden başkasına tapmamanızı karar kılmıştır. Bu âyetin mânâsı, daha çok neye taparsanız tapınız — bu sûretle aslında Allâh’tan başka bir şeye tapıyor değilsiniz.” Efendi hazretleri bu İbn Arabî tespitinin son derece derin bir hakîkati işâret ettiğini, fakat anlayamayanların yanlış anlayıp her şeyi câiz kıldığı iddiasıyla inkâra kalkıştığını beyan buyurmuştur. Meseleyi şöyle açmıştır: Puta tapan bir kimse vardır. Zâhiren bir put oluşturmuştur ve ona “Allâh” diye ibâdet etmektedir. Görünüşte bir puta tapınıyor gibidir; ama aslında kendi aklında, beyninde, kalbinde bir “tapınılması gereken Allâh” inancı oluşturmuştur ve o zihnî Allâh inancına tapmaktadır. Onun put zannettiği şey, hakîkatte kendi kalbindeki Allâh tasavvurunun maddî bir yansımasıdır. İbn Arabî’nin işâret ettiği hakîkat budur: Her tapınan kimse, şeklin arkasında aslında “tapılmaya lâyık” gördüğü bir mutlak varlığa yönelmektedir; o mutlak varlık ise ancak Allâhü Teâlâ olabilir. Ama bu tespitin yanlış anlaşılması, “o halde şirk yoktur, her tapan doğrudur” mânâsına sapmaya götürür ki Efendi hazretleri bunu şiddetle reddeder.

Herkesin Aklında ve Kalbinde Kendine Göre Bir Allâh İnancı Vardır

Efendi hazretleri bu bahsi en derinlikli noktasına taşır ve şu muazzam tespiti yapar: “Hepimizde hem akli olarak hem kalbi olarak kendimizde oluşturduğumuz Allâh inancına tapınırız. Tekrar söylüyorum: Hepimizde hem aklımızda hem kalbimizde oluşturmuş olduğumuz Allâh inancına tapınırız. Hiç kimsenin Allâh inancı hiçbir şekilde kemâle ermemiştir. Ve hepimiz Allâh inancımızı kemâle erdirmeye çalışırız.” Bu sebepledir ki mahşerde Cenâb-ı Hakk Zât-ı ecell-i a’lâsıyla tecellî ettiğinde, mahşer halkının büyük bir çoğunluğu “bu bizim Rabbimiz değil” diyecektir. Çünkü onların her biri kendi zihninde, kalbinde Allâh’ın şeklini, vasfını, keyfini bir tarzda kurmuştur; hakîkatteki Allâh o kurgunun dışına çıkınca tanıyamazlar. İşte gerçek âriflerin yolu budur: Onlar, Kur’ân ve Sünnet’in zâhir hükmünü — yani Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Azîm’de ve Sünnet-i Seniyye’de kendisini vasfettiği esmâ ve sıfatları — kabul ederler; ama bu öğretinin kendilerinde bir “inanç kurgusu” hâline gelmesinden son derece ihtiyâtlı olurlar. Bir müddet sonra Allâh’tan gelen “Allâh inancına” — yani aklen ve kalben kurgulanmamış, doğrudan Zât-ı Bârî’den kalbe feyzolan nûrânî bilgiye — tâbi olurlar. Bu hakîkat, normal mü’minlerin zihnine ters gelir ve kabul edemezler; çünkü onlar kendilerini kurdukları Allâh inancıyla “güvende” hissetmektedirler. Efendi hazretleri bu tespitin ardından cemaatin kafasındaki muhtemel “cennet Allâh’ı” tasavvurlarını istihzâlı ama sevecen bir dille teşhîr etmiştir: “Kimisine göre Allâh sırf rızık veriyor; kimisine göre cennete gidince yakışıklı adamlarla olacak; kimisine göre cennette 118 huri alıp dolaşacak; kimisine göre köşkte habire meyve yiyecek. Bu, o kimsenin aklındaki ve kalbindeki Allâh inancıdır — Allâh o kadar değil! Allâh o değil!”

Âriflerin Yolu: Tahayyül Ettiklerimizi Nehyetmek

Bu bahsin hülâsası olarak Efendi hazretleri, âriflerin eğitim metodunu şöyle beyan buyurmuştur: “Neyi tahayyül ettiysek onu nehyetmek lâzım.” Yani insan Allâh hakkında herhangi bir sûret, şekil, vasıf tasavvur ettiğinde, o anda “O değil, O bundan münezzehtir” diyerek kalbini o tasavvurdan temizlemesi gerekir. Bu, tasavvufun tenzîh makamıdır. Hazreti Ali radıyallâhu anh, “Allâhü Teâlâ hakkında ne düşünürsen O bundan gayridir” buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk’ı akılla, hayâlle, vehmle tasavvur etmek mümkün değildir; çünkü akıl mahluktur, vehm mahluktur, hayâl mahluktur — mahluk ise hâlikını ihâta edemez. Bu sebeple sâlikin yapacağı şey, Kur’ân ve Sünnet’in çizdiği hat üzerinden yürüyüp sonra bu çizdiği inancı “O değil” diyerek aşarak, doğrudan Allâh’tan gelen mârifet-i zâtiyye’ye ulaşmaktır. Ama Efendi hazretleri bu hakîkati duyanların başka bir fitneye düşmemesi için tembih buyurmuştur: “Bu bilgi öğretidir, maarifettir. Bu bilgi dinin zâhir öğretilerini — namazı, orucu, haccı, zekâtı, kulluğun fiillerini — terk etmek mânâsına gelmez. Sâlik bu öğretiyi dinledikten sonra kulluğun gerekleri olan tâatten uzaklaşırsa dalâlete düşer. Bu hakîkat ve marifetler kıldan ince kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakîmdir; ilâhî tevfîk rehber olmadıkça aklın ayağının kayma korkusu vardır.”

Allâh İnancını Yıkmak Değil, Değiştirmek

Efendi hazretleri bu kavmî-insânî Allâh inancının nasıl terbiye edileceğini de izah buyurmuştur: “Bak bunu reddedenler var, ben reddedenlerden değilim. Doğru. Benim nazarımda herkesin Allâh inancı kendine göre, o kimseye göre doğrudur. Senin Allâh inancın böyle kardeşim, doğru; ben senin onu yıkmaya çalışmam. Ben onu yıkmaya çalışırsam sen Allâh’sız kalırsın. Ben yıkmadan değiştirmeye çalışırım. Adam kendince diyor ki ‘ben böyle inanırım kardeş’. Ben de diyorum ki ‘maşallâh bu kadarına inanıyorsun’. Onu reddedersem kaybederim. Gel bakalım, bunun üzerine başka bir şey de var diyorum; işte şu ibâdeti de yap, şunu da ekle, ona da inan.” Bu metodun yani “reddetmek değil, genişletmek, eklemek, tekâmül ettirmek” yolu — Efendi hazretlerinin en temel mürşidlik yoludur. Hiç kimseyi dinsiz bırakmadan, hiç kimseyi tekfir etmeden, herkesi bulunduğu basamaktan bir yukarı çıkarma esâsıdır. Bu sebepledir ki Efendi hazretleri sohbetlerinde “sen kâfirsin” sözünü hiç kimseye söylememekte, hiç kimseyi dinin zâhir ölçüleriyle terazilemeye çalışmamakta, herkesin içindeki îmân cevherini keşfetmeye gayret etmektedir.

Sohbetin Hitâmı: Yûnus Emre’nin “Bizim İçin Her Din Makbuldür” Hikmeti

Sohbetin sonunda Efendi hazretleri, cemaate son bir hikmet-i Yûnus’u hatırlatmıştır: “Dinler konusunda en hoşgörülü olanlardan Yûnus’u unutmayalım. ‘Bizim için her din makbuldür’ demiştir.” Bu söz, Yûnus Emre hazretlerinin — Halvetiyye yolunun büyük velîlerinden — ümmetin hoşgörü rûhunu özetleyen en meşhur sözlerinden biridir. “Bizim için her din makbuldür” ifâdesinin doğru anlaşılması için Efendi hazretlerinin bütün sohbetin hülâsasını bu cümlede mündemic bilmek gerekir: (1) Hazreti Peygamber zamanında Medîne Vesîkası’yla Musevi ve Isevîler “ümmet” kapsamına alındı. (2) Necran Hıristiyanlarına bizzat Efendimiz hicret izni verdi. (3) Mâbedlerin dokunulmazlığı İslâm hukûkunun kesin hükmüdür. (4) “Dinde zorlama yoktur” Bakara 256. âyetin kesin hükmüdür. (5) Herkesin aklında ve kalbinde kendine mahsûs bir Allâh inancı vardır; gerçek vazîfe bu inancı yıkmak değil, genişletmek ve kemâle erdirmektir. İşte Yûnus Emre hazretlerinin “Bizim için her din makbuldür” sözü bu beş hakîkatin şiirsel hülâsasıdır. Yoksa bu söz, “tevhîdin zıddı olan küfr ve şirk de makbuldür” anlamına gelmez — hâşâ! Ancak insan hakîkati ararken girdiği her yol, samimi bir ararayış ise, Cenâb-ı Hakk onu ergeç tevhîde çıkarır mânâsındadır. Efendi hazretleri bu sohbete “Cumartesi buradayız, değilse Pazar günü devâm ederiz” diyerek ve cemaatten rey alarak son vermiş; bu ders-i şerîfin devâmının geleceğini müjdelemiştir.

Âmelî Dersler

Efendi hazretlerinin bu 32. sohbet-i şerîfinden çıkarılacak âmelî dersler şunlardır:

  • Ramazân’ı fazîletine inanarak ve mükâfâtı Allâh’tan umarak ihyâ et: Bu iki şartla oruç tut; o zaman “anadan doğduğun gün gibi tertemiz” olma müjdesine nâil olursun.
  • Son on günü i’tikâfa ayır: Erkeksen câmide, kadınsan evinin bir köşesinde niyet et; dünyâ kelâmı konuşmaktan uzak dur.
  • İ’tikâfta zikir düsturuna sadâkat: İlk 3 gün 70’er bin tevhîd, rüyâ olmazsa 4. gün 100 bin lafza-i celâl, sonra alternatif olarak 10 gün.
  • Kadınlar “evden çıkıncaya kadar” niyetiyle i’tikâf yapabilir: Eşinin tutumu ya da acil durum endîşesi varsa bu esnek niyet ile başla, en azından niyet müddetince Allâh’ın huzûrunda olursun.
  • Kadir gecesini son 10 günün tek gecelerinde ara: 21, 23, 25, 27, 29. gece veya son gece. Bu geceyi ibâdetle geçirenin geçmiş-gelecek günahı affolunur.
  • Kimseye zorla ibâdet yaptırma: “Dinde zorlama yoktur” (Bakara 256). Eşine, çocuğuna, akrabasına zorla namaz kıldırma, oruç tutturma; tebliğ et, sevdir, bekle.
  • Oruç tutmayanı dövme, tahkîr etme: Belki midesi rahatsızdır, belki inanmıyor, belki keyfinden tutmuyor — senin baskı kurma hakkın yoktur.
  • Haram işleyeni “Allâh ve Resûlünü sever” tavrıyla sev: Abdullâh bin Nu’aymân kıssası — Efendimiz içki içen sahâbîyi tahkîr edeni azarlamış, “O Allâh ve Resûlünü sever” buyurmuştur.
  • Müslümanlar hiçbir devlete silâhlı mücâdele açmaz: Mekke müşrik devletinde Efendimiz silâhlanmadı; bugün de İslâm adına silâhlı örgüt kuranlar deccâl sisteminin uşaklarıdır.
  • Mâbedlere saldırmak câiz değildir: Her mâbed — câmi, kilise, havra — dokunulmazdır. Bunu yıkan cehlinden yıkar.
  • Medîne Vesîkası’nı oku: Musevî ve Isevî’leri “ümmet” kapsamına alan Efendimiz’in devlet modeli.
  • Kendi Allâh tasavvurunu aşmaya çalış: “Ne tahayyül ettiysen O değildir” — Hz. Ali radıyallâhu anh. Tahayyülü nehyet, doğrudan Cenâb-ı Hakk’tan gelen nûra aç kalbini.
  • Başkasının Allâh inancını yıkma, genişlet: Yıkarsan kardeşini Allâh’sız bırakırsın. Sev, ekle, tekâmül ettir.
  • Tebliğ, nasîhat, sevdirme üçlüsüne sadâkat: Hz. Peygamber kelime-i tevhîdi ve namazı anlattı, zekâtı başta tebliğ etmedi; muhabbet olunca zekâtın kendiliğinden geleceğini buyurdu.
  • Yûnus Emre’nin hoşgörü rûhunu yaşa: “Bizim için her din makbuldür” — tevhîdi terk anlamında değil, samimi arayışı hürmetle karşılamak anlamındadır.

Referanslar ve Kaynaklar

Bu sohbette atıfta bulunulan âyet-i kerîmeler, hadîs-i şerîfler ve tasavvufî kaynaklar:

  • Bakara sûresi, 256. âyet — “Lâ ikrâhe fî’d-dîn, kad tebeyyene’r-rüşdü mine’l-gayy” (Dinde zorlama yoktur, hakk ile bâtıl birbirinden ayrılmıştır)
  • Âbese sûresi, 1-16. âyetler — Ümmü Mektum vak’ası ve tebliğ edebi
  • Hâc sûresi, 67. âyet — “Her ümmet için yerine getirecekleri ibâdetler belirledik”
  • Mümtehine sûresi, 8. âyet — “Allâh dininizden dolayı sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve adâletli davranmanızı yasaklamaz”
  • Hadîs-i Şerîf — “Kim Ramazân’ı fazîletine inanarak ve mükâfâtını Allâh’tan umarak ihyâ ederse anasından doğduğu gün gibi tertemiz olur” (Buhârî, Îmân 28; Müslim, Müsâfirîn 175)
  • Hadîs-i Şerîf — Kadir gecesinin Ramazân’ın son on gününün tek gecelerinde olduğu (Buhârî, Fadlu’l-leyleti’l-kadr 3; Müslim, Sıyâm 215)
  • Hadîs-i Şerîf — İçki içen sahâbî hakkında “O Allâh ve Resûlünü sever” (Buhârî, Hudûd 5)
  • Medîne Vesîkası — Peygamber Efendimizin Medîne’ye hicretinden sonra Musevi ve Isevîler’i “ümmet” kapsamına alan anayasa (İbn Hişâm, es-Sîretu’n-Nebeviyye, c.2)
  • İmâm Şâfiî — Asr sûresi hakkındaki meşhur sözü
  • Muhyiddîn İbn Arabî — Fusûsu’l-Hikem, Hz. Nûh fassı — “Her tapan hakîkatte Allâh’a tapıyordur” tespiti
  • Hz. Mevlânâ — Mesnevî-yi Şerîf: “Allâh terzidir; bir elbise biçer, yırtar, yeniden biçer” benzetmesi (c.6)
  • Hz. Ali radıyallâhu anh — “Allâhü Teâlâ hakkında ne düşünürsen O bundan gayridir” sözü
  • Yûnus Emre Hazretleri — “Bizim için her din makbuldür” hikmetli sözü (Dîvân-ı İlâhiyyât)
  • Ali Şerîatî — “İslâm Nedir?” eseri (Efendi hazretleri bu eserin bazı pasajlarını okumuş, bazılarını tashîh ederek cemaate aktarmıştır)

Sohbetin Özeti

Efendi hazretlerinin 2017 yılında Karabaş-i Velî Tekkesi’nde akdolunan bu 32. sohbet-i şerîfi, Ramazân’ın son on gününe mânevî bir hazırlık ve İslâm’ın tebliğ-nasîhat esâsına sadâkat dersi niteliğindedir. Sohbet, Ramazân’ın fazîletini beyan eden hadîs-i şerîflerle açılmış; erkek ve kadın sâlikler için i’tikâf düsturu (70’er bin tevhîd, 100 bin lafza-i celâl, rüyâ-i nebeviyye beklentisi) tafsîlâtıyla öğretilmiştir. Ardından Ali Şerîatî’nin eserinden okunan pasaj üzerinden “Dinde zorlama yoktur” hakîkatine geçilmiş; Hz. Peygamber’in bir kabileye zekâtı başta tebliğ etmemesi hikmeti, Necran Hıristiyanlarına hicret hâdisesi, Mekke müşrik yönetimine karşı silâhlı mücâdele yapılmaması dersi, Medîne Vesîkası’nın ümmet kapsamı, günümüzdeki silâhlı örgütlerin deccâl sisteminin uşakları olduğu, Hz. Ömer’e kadar içki içen bahâdır sahâbî kıssası, Âbese sûresinin iniş sebebi olan Ümmü Mektum vak’ası sırasıyla izah edilmiştir. Sohbetin nazarî zirvesi, İbn Arabî’nin “her tapan gerçekte Allâh’a tapıyordur” tespiti ve buradan çıkan “herkesin aklında ve kalbinde kendine mahsûs bir Allâh inancı vardır” hakîkatidir. Efendi hazretleri, gerçek âriflerin bu kurgulanmış Allâh inancını yıkmadan genişletip kemâle erdirdiklerini, Kur’ân ve Sünnet’in zâhirine sadık kalarak Allâh’tan gelen mârifet-i zâtiyye’ye teveccüh ettiklerini beyan buyurmuştur. Sohbet, Yûnus Emre hazretlerinin “Bizim için her din makbuldür” hikmetiyle mühürlenmiştir. Allâhü Teâlâ cümlemizi bu sohbetlerin feyzinden mahrûm bırakmasın. Âmîn.

Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri

Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi