Mustafa Özbağ Efendi hazretleri, 2017 yılında Karabaş-i Velî Tekkesi’nde akdolunan bu 35. sohbet-i şerîfinde, Sıffîn Savaşı’nda Muâviye tarafında bulunan Amr bin Âs’ın Kur’ân-ı Kerîm sayfalarını mızrak uçlarına takma hilesinin Hz. Ali radıyallâhu anh üzerindeki te’sîrini, Hâricîler fitnesinin İslâm siyâsetine getirdiği yıkımı, günümüz Türkiye’sinin İslâm devleti olmadığı hâlde Anadolu insanının tırnaklarıyla kurduğu bir devlet olarak korunması gereken bir yâdigâr oluşunu, Medîne Vesîkası’nın Müslümanlara öğretiği ortak yaşama âdâbını, mezhep-meşreb ayrımcılığının ümmete en büyük zarârı verdiğini, devletin iç güvenlik için yaptığı operasyonların desteklenmesi gerektiğini; ardından Mesnevî-yi Şerîf’in 676. beytinden başlayan “İsa ümmetinin içinden kendi yerine geçenin kim olduğunu araştırması” hikâyesi vâsıtasıyla Peygamber’in naipleri olan velîlerin niçin rüyâda görülmesi gerektiğini, güneş battıktan sonra mum ışığının hikmetini, “gül kokusunun gül suyuna banmış olandan alınabileceği”ni, Allâh’ın zâtının batın sıfatlarının zâhir olduğunu, Hz. Davut (aleyhisselâm)’ın meşhur duâsındaki üç sevgiyi, Hz. Peygamber’in “Âişe’yi severim” sünnetini, sevdiğinin sevdiğini de sevmek ilkesini, şekle takılanların iki gördüklerini, Mesnevî’deki “iki ışık şişesi” hikâyesini, manâların sayısızlığını, Hz. Musa’nın asasının ejderhâ oluşunu, kadının manâsına bakma edebini, ve en derininde ezeldeki cevher hâlinden sürgün olmanın hasretini; en sonunda da Allâh’a “sebepsiz sevme”nin — bol rızık, cehennem korkusu, mağfiret beklentisi olmadan sâdece sevdiği için sevmenin — sevmenin en mükemmel mertebesi olduğunu bütün derinliğiyle beyan buyurmuşlardır.
Allâh: Sıffîn Savaşı ve Amr bin Âs’ın “Kur’ân-ı Hakem Tutma” Hilesi
Efendi hazretleri sohbetin ilk kısmında, İslâm târihinin en hazin hâdiselerinden biri olan Sıffîn Savaşı’ndaki meşhur hileyi anlatmıştır. Hz. Ali radıyallâhu anh ile Muâviye arasındaki bu savaş sırasında Muâviye tarafında bulunan ve dehâsıyla tanınan Amr bin Âs, Muâviye’ye şu akılı vermiştir: “Yarın askerlerine emret, mızraklarının ucuna Kur’ân-ı Kerîm sayfalarını geçirsinler ve söylesinler ki ‘bizim bu meselemize Kur’ân hükmetsin’ diyorsunuz.” Ertesi sabah Muâviye’nin askerleri bu tertiple savaş meydanına çıktılar. Hz. Ali radıyallâhu anh, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in “Ben ilmin şehri isem Ali onun kapısıdır” hadîs-i şerîfinin muhâtabı olarak, bu hilenin içini hemen fark etti ve şöyle buyurdu: “Kur’ân’dan hüküm çıkaracak olan biziz. Bu bir aldatmacadır.” Ancak Hz. Ali’nin ordusunun içinde sonradan “Hâricîler” diye anılacak olan bir grup — savaş meydanında “Kur’ân hakem tutuluyor, biz savaşmayız” diyerek geri çekilmiştir. Bu baskı karşısında Hz. Ali radıyallâhu anh anlaşmaya zorlanmış, savaş bir galibi olmadan bitirilmiştir. Sonradan Hz. Ali Efendimiz Kûfe’ye çekilmiş; aynı Hâricîler bu kez Hz. Ali’nin kendisine savaş açmış ve en nihâyetinde o en aziz ilim kapısını şehîd etmişlerdir. Efendi hazretleri bu târihî kıssadan büyük bir hissemiz olduğunu beyan buyurmuştur: Kur’ân-ı Kerîm’i kendi siyâsî maksadı için hüccet yapanlar, aslında Kur’ân’ı yüceltmiyor — onu sadece bir araç olarak kullanıyorlar. Ve kendini “Kur’ân’cı” zanneden Hâricîlerin düştüğü en büyük hata, Kur’ân’ı ilmin kapısından değil, kendi kıt akıllarından okumaya kalkışmalarıdır.
Günümüz Türkiye’si ve “Bu Ülke Anadolu İnsanının Tırnaklarıyla Kurulmuş Bir Devlettir”
Efendi hazretleri Sıffîn kıssasından günümüz Türkiye’sine bir derin geçiş yapmıştır. Önce berrak bir tesbîtle başlamıştır: “Şu anda Türkiye bir İslâm devleti değil. Kim Türkiye İslâm devleti derse suç işlemiş olur. Ama bu devlet Anadolu insanının tırnaklarıyla kurulmuş bir devlet. Bu devlet bizim devletimiz.” Bu ince tahliller içinde Efendi hazretleri şu emri vermiştir: “Sakın dinî söylemlerle bu devleti zayıflatma, dinî söylemlerle yıkma, dinî söylemlerle zarar verme yolunu hiç kimse açmasın. Bu tip propagandalara, bu tip söylemlere fırsat vermeyin.” Ardından memnun olup olmadığımız sorusunu kendine sormuş: “Memnun muyuz, değiliz. Ama bunu dönüştürmek, değiştirmek, daha adaletli, daha hakkaniyetli, daha hukuksal, daha özgürlükçü, daha sosyal, daha da gelişmiş, daha da felsefî olarak derinleşmiş, akla ve kalbî akla uygun hâle getirmek hepimizin vazîfesi ve işi. Hepimizin.” Bu tutum, Hz. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî hazretlerinin meşhur “bir ışık, bir mum yakmakla mükellefiz, yıkmakla değil” hikmetinin tatbîkî beyanıdır. Efendi hazretleri, Çanakkale Savaşları’nın 102. yıldönümünde bulundukları bu sohbetin vesîlesiyle ecdâdın bu devleti gelecek nesillere bırakmak için verdiği mücâdeleyi de hatırlatmıştır: “Bayrağımız ve devletimiz olmazsa bilin ki hiçbir şeyimiz olmaz. Bazen kötü de olsa bir baba vardır — babasızlıktan iyidir. Bir anne vardır, bir eş vardır, bir tekke vardır, bir cemaat vardır — olmamasından iyidir.”
Medîne Vesîkası: Müslümanın Okuması Gereken İslâm’ın İlk Sözleşmesi
Efendi hazretleri bu siyâsî meseleyi bir ilmî referansa bağlayarak cemaati Medîne Vesîkası’nı okumaya dâvet etmiştir: “Dinî hassasiyeti önde olanlar açsınlar Medîne Sözleşmesini okusunlar. İslâm’ın ilk sözleşmesidir, hatta Medîne Devleti’nin anayasasıdır. Hz. Peygamber’in imza attığı bir şeye bütün Müslümanların canı gönülden îmân edip imza atması hakk ve hakîkattir. Bugüne kadar Medîne Sözleşmesi’ni inceleyen var mı aranızda? İşte bizim Müslümanlığımız bu kadar.” Bu sitem içeren cümle, ümmetin ilmî zafiyetine bir teşhîstir. Hz. Peygamber’in Medîne’ye hicret ettikten sonra kaleme aldırdığı bu vesîka, sâdece Müslümanların değil, Medîne’deki Yahudi ve Hıristiyan topluluklarının da “ümmet” kapsamına dâhil edildiği bir ahkâm-ı meşrûiyettir. Vesîka mûcibince Yahudi ve Hıristiyanlar, Müslümanlar ile birlikte Medîne’yi korumak için “tek vücud” olma taahhüdünde bulunmuşlardır. Efendi hazretleri bundan çıkarılan ders-i a’zamı şöyle beyan buyurmuştur: “Biz mezhebî, meşrebi, cemaati, tarîkatı ötekileştirme noktasında tutar ve görürsek bu ülkemizi bir ve beraber olarak götürmemiz ve yaşamamız çok zor olur. Mezhepçilik yok, meşrebçilik yok, tarikatçılık yok, şeyhçilik yok, cemaatçilik yok. Bunlar öne geçecek şeyler değildir. En büyük zarâr, ümmet-i Muhammed’in içerisinde bunlardandır.”
“Bırak O Elini Namazda Nereye Kadar Kaldırıyorsa Kaldırsın”
Efendi hazretleri bu ümmetin içindeki mezhep-meşreb ayrımcılığının ne kadar saçma ölçülerde cereyan ettiğini şu çarpıcı ifâdelerle izah buyurmuştur: “Bırak o elini namaz için kılarken nereye kadar kaldırıyorsa kaldırsın, sana ne? Bırak o elini sarkıtıyormuş. Secdeye giderken veya tariqiye giderken ellerini kaldırıyormuş. Ne yapıyorsa yapsın. Namaz kılıyor mu, ona bak. Bırak o kimse ‘lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resûlullâh’ demiş mi demiş, dediğine bak. Bırak o kimse ‘ben Hristiyan’ım’ desin. Desin. Onun Hristiyanlığından rahatsız olma. ‘Ben Musevî’yim’ desin. Onun Musevîliğinden rahatsız olma. Bu ülkede mi yaşıyor? Sen ona gereği gibi davran.” Bu üslup, Efendi hazretleri’nin Halvetiyye-Şabâniyye-Karabaşiyye yolunun genişlik ve merhamet rûhunu gösteren en çarpıcı örneklerden biridir. Müslüman, fer’î meselelerin içinde boğulmak yerine esası — îmân, amel, ihlâs — görmelidir. Bu genişlik, öteki din mensuplarına karşı da aynı şekilde tatbîk edilir. Habeşistân’a hicret hâdisesi — Müslümanların Hıristiyan Necâşî’nin himâyesine sığınması — bu cömertliğin en büyük delîlidir.
Devletin İç Güvenlik Operasyonları ve “Ülke Güvende Olsun”
Efendi hazretleri günümüze dönerek, Türkiye Cumhûriyeti devletinin kendi iç güvenliği için yaptığı operasyonların Müslümanlar tarafından desteklenmesi gerektiğini beyan buyurmuştur. “Devlet bir şehirde kendini muhâfaza etmek açısından operasyonlar yapıyor. Yapılacaksa yapılacak. Bakın operasyonlar yapılınca içeride bombalar sustu, bombalar patlamaktan vazgeçildi. Ülkenin güvenliği söz konusu olsun da, ülkemiz güvenli olsun da nerede savaşılması gerekiyorsa biz gidelim savaşalım. Yeter ki ülkemizin insanı güven içerisinde sabahlasın, gecelesin.” Bu tesbîti, Efendi hazretleri’nin asker sohbetlerinde ve mücâhid kardeşlere verdiği hayır duâlarının bir devâmıdır. Müslümanın devleti düşmanıymış gibi görmek değil, onun kurulmasına ve korunmasına emek veren bir milletin hayrı için duâ etmek vazîfesidir. Bu, Hz. Peygamber’in “Vatan sevgisi îmândandır” hadîs-i şerîfinin tasavvufî bir yorumudur.
Mesnevî-yi Şerîf 676. Beyit: “Halk Kendi İçlerinden Kim Halîfe Olduğunu Aradı”
Efendi hazretleri sohbetin ikinci büyük bölümüne Mesnevî-yi Şerîf’ten 676. beyit civarında devâm etmiştir. Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri’nin naklettiği hikâye şöyledir: İsâ aleyhisselâm’ın ümmeti içinde fesâd çıkarmak isteyen bir “vezir” vardı. Bu vezir ümmeti îtikâdî olarak bozmak için uğraşırdı. Son nefesinde bile bir hileye başvurdu: Birkaç beye ayrı ayrı “benim halîfem sensin, benden sonra ümmete liderlik sen yapacaksın, kim sana karşı çıkarsa öldürsün” dedi. Bütün beylere aynı söyledi. Öldüğünde her bey kendisinin halîfe olduğunu iddia etmeye başladı. Halk telaşa düştü: “Bize bir halîfe gerek. Hepimiz ona tâbi olmalıyız.” İşte bu 676. beyit tam o an için söylenmiştir: “Madem ki güneş dolundu, bize dağlayıp battı / Onun yerine bir mum yakmaktan başka çâre yok.” Efendi hazretleri bu beyti tefsîr ederken cemaate son derece derin bir ders vermiştir: “Güneş battığında insanlar ayı ve yıldızı beklerler — yollarını bulabilmek için. Gece basınca, karanlık basınca, bir mum ışığı karanlığın içinde ona yol gösterir. Mum ışığının aydınlıkta bir anlamı yoktur. Ama zifiri karanlıkta bir mum ışığı büyük bir aydınlığa sebeptir, parlaklığa sebeptir. Karanlıkta kalan gözlere mum ışığı projektör gibidir.”
“Zerrece Îmânı Olan Cennete Gidecektir” Hadîs-i Kudsîsi
Efendi hazretleri bu benzetmeden hemen sonra, Hz. Peygamber’in meşhur bir hadîs-i kudsîsini hatırlatmıştır: “Kalbinde zerre miktarı îmân olan sonunda cennete gidecektir” (Buhârî, Îmân 33; Müslim, Îmân 146). Bu hadîs-i şerîfin arkasındaki hikmeti Efendi hazretleri şöyle açıklamıştır: “Karanlığın içerisinde zerre miktarı îmân bir projektör gibi yanar. Karanlıkta kalan gönüllere, kalplere küçücük bir îmân kırıntısı büyük bir şeydir.” Bu, Müslümanın îmânının sayı ile değil, nûrunun keyfiyeti ile değerlendirildiğini ifâde eder. Bir kimsenin îmânı büyük veya küçük, çok veya az olabilir — ama kalbinde varsa, o îmânın nûru zamânla büyür, kalbi aydınlatır ve sahibini cennete taşır. Bu tesellî, günahkâr Müslümanlar için de büyük bir ümit kapısıdır: Hiçbir sâlik, “ben cehennemden kurtuluşum yok” diyerek ümîd kapısını kendine kapamamalıdır.
Peygamberin Naipleri: Velîler
Efendi hazretleri Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in “güneş gibi olduğunu, ama sonuçta insan olduğu için vefât ettiğini” ve yerine Hz. Ebû Bekir radıyallâhu anh’ın halîfe olarak geçtiğini hatırlattıktan sonra, “tabîat hiçbir mânâda boşluk kabul etmez” hakîkatini beyan buyurmuştur. Hz. Peygamber’in ümmetinin bir kimse tarafından sevk ve idâresi zarûrîdir. Bu sevk ve idâre yolu şudur: “Bir devlet var, Cumhurbaşkanı gelip de Bursa’nın işleriyle ilgilenecek değil. Bursa’ya bir vâlî atıyor — o vâlî Cumhurbaşkanı adına devletin işleyişini devâm ettiriyor. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem etrafa naibler, nakipler, nükabbalar atardı. O nakipler ayda bir gün gelirler, başlarındaki nükabbâya rapor verirlerdi. Ve o nükabbâ raporları toplar, Hz. Peygamber’e götürürdü.” Efendi hazretleri bu târihî sistemin tasavvufî devâmı olarak velîlerin rolünü şöyle izah buyurmuştur: “Sûfîler, tasavvuf ehli de Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in yolunu tuttuklarından, her üstâdın da nakipleri, nükabbaları ve hatta bugünkü dilde zâkirleri vardır. Onlar orada üstâdın adına iş yaparlar. Onlara da itâat, üstâda itâat gibidir. Askerde bir kimse yüzbaşıya ‘ben seni dinlemem, genelkurmay başkanını dinlerim’ deme lüksü var mı? Yok. Bu da onun gibidir.”
“Gül Kokusunu Güle Vuslat Olmuş Olandan Al”
Efendi hazretleri tasavvufun en edebî misâllerinden birini Mesnevî-yi Şerîf’ten nakletmiştir: “Gül solup bahçesi harap olduktan sonra gülün kokusunu nereden duyabiliriz? Gül suyundan.” Bu hikmetli mecâzı tefsîr ederken şöyle buyurmuştur: “Sonbahar gelmiş, yaprakları dökülmüş, hazân mevsimi gelmiş. Güller yapraklarını dökmüşler. Sonbaharda gülün kokusunu nereden alır insan? Gül ile aynı derde düşmüş, gülde fânî olmuş bir kimse gerek ki gülün kokusunu ondan alsın. Ya da üzerine gül suları dökmüş, gül suyu deryâsına batmış bir kimse gerek ki gül kokusunu ondan alsın.” Yâni bu karanlık zamanlarda — Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’den uzak asırlarda — sâlik Resûlullâh’ın nûrunu nereden alacaktır? Cevap: Resûlullâh’ta fânî olmuş velîlerden. O velîler gül suyu deryâsına batmışlardır; onların nefesinde, bakışında, el sıkışında, sohbetinde Resûlullâh’ın mânevî kokusu vardır. Bu yüzden sâlik bir velîye yanaşarak, Resûlullâh’ın nûrundan istifâde etme fırsatını bulur.
Gül Kokusuna Müştak Olmak: Sûfînin Tarifi
Efendi hazretleri bu bahsi derinleştirerek şöyle demiştir: “Eğer gül kokusuna müştâk ise ya gül suyuna banmış bir kimseyi koklayacak, ya da güle vuslat olmuş olanı koklayacak ki ondan gül kokusu alsın, gül nefesi alsın. Eğer gül kokusuna müştâk değil ise, necis kokusuna müştâk ise, necâsete bulaşan bir kimsenin yanına gidecek ki ondan necis kokusu koklayacak.” Bu teşhîs bir nefis aynasıdır: Sâlik kendi kendisine “ben neyle meşgul olmaktan haz alıyorum, kimin yanında bulunmayı tercîh ediyorum?” diye sormalıdır. Cevap hayır yönünde ise — Allâh ehliyle, velî kimselerle, ilim meclisleriyle — o sâlik gül kokusuna müştâktır ve Allâhü Teâlâ’nın yakınlığına tâlibtir. Cevap şerr yönünde ise — ehl-i gaflet ile, dünyâ düşkünleriyle, günah meclisleriyle — o sâlikin kalbinde bir mânevî hastalık vardır ki Rabbine tevbe ile ondan tedâvî aramalıdır. Efendi hazretleri “Sûfî odur ki burnu koku ala” diyerekten sûfîliği bir koku almanın sanatı olarak tarif buyurmuştur: Gerçek sûfî İslâm’ın kokusunu, sevdânın kokusunu, Allâh’ın kokusunu, Muhammed Mustafâ’nın kokusunu alır; bu burnu açık olmayanlar için sûfîlik bir ihtimâl değildir.
Allâh’ın Zâtı Bâtın, Sıfatları Zâhirdir
Efendi hazretleri bu bahsi daha derin bir akîdevî nokta ile zenginleştirmiştir: “Allâh apaçık görülmediğindendir ki peygamberler Allâh naipleri olarak geldiler. Allâh zâhirdir sıfatlarıyla, Allâh bâtındır zâtullâhıyla. Allâh’ın zâtullâhı bâtındır. Zâtullâhı direkt olarak tanımlamak ve tanımak mümkün değildir. Bu yüzden zâtullâhı tefekkür etmek haram kılınmıştır. Hadîs-i kudsîde Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Allâh’ın zâtullâhını tefekkür edilmesini yasaklamıştır. Ama Cenâb-ı Hakk sıfatlarıyla zâhirdir.” Bu tesbît, tasavvuf kelâmının en esaslı akîdelerindendir: Zât-ı İlâhiyye’yi akıl ihâta edemez; ancak esmâ-i hüsnâ ve sıfât-ı ilâhiyye vâsıtasıyla Rabbimizi tanıyabiliriz. “Cenâb-ı Hakk Peygamberinin üzerinde bütün sıfatsal tecellîyâtıyla tecellî etmiştir. Bütün varlığın içerisinde Allâh’ı en iyi tanıyan, bilen Hz. Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem’dir.” İbn Arabî hazretleri’nin tesbîti de aynı istikâmettedir: Cenâb-ı Hakk’ı en iyi bilen sırasıyla (1) Hz. Peygamber, (2) velîler, (3) sûfîlerdir. Çünkü bu üç grup, kendi nefislerini terbiye ederek Allâh’ın sıfat tecellîlerine aynâ olmuşlardır.
“Kur’ân Okumak Allâh İle Konuşmaktır” — Hadîs-i Kudsî
Efendi hazretleri bu bahse bir muhteşem hadîs-i kudsî ile taç giydirmiştir: “Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem buyurmuştur: ‘Kim Allâh’la görüşmek, konuşmak istiyorsa Kur’ân-ı Kerîm okusun.’ Kur’ân-ı Kerîm Allâh’ın kelâmıdır. Cenâb-ı Hakk’ın âdetullâhı şöyledir: Söyleyecek olduğu lafızları (1) peygamberlerin dilinden, (2) velîlerin kalbinden dilinden, (3) bütün mükâvenâtın dilinden söyler. Çünkü âyet-i kerîmede ‘Allâh arıya da vahyeder’ der (Nahl 16:68). Cenâb-ı Hakk varlıktaki bütün zerreye ilhâm eder.” Bu ne kadar eşsiz bir ilhâm anlayışıdır: Hz. Peygamber dışında, velîlerin kalplerine “ilhâm” akar; bu ilhâm bir vahy-i gayr-ı metlûv değil, bir marifet açılımıdır ve Kur’ân ve Sünnet’e muvâfık olduğu ölçüde değerlidir. Hattâ sadece insanlar değil, arılar, ağaçlar, toprak, tüm kâinât bir mânâda Cenâb-ı Hakk’ın mesajlarının taşıyıcılarıdır. Bu hakîkati kavrayan sûfî, bütün varlığı okumak bilmektir — her yaprak bir âyet, her damla bir hikmet, her nefes bir zikirdir.
Velîlerin Rüyâ Yoluyla Tespit Edilmesi: “Dünyâdaki Müjde”
Efendi hazretleri “velîlik” kavramını da son derece önemli bir kıstasa bağlamıştır: “Bir kimsenin veliliği, kendisini veli olarak tayin etmesiyle olmaz. O veliyi insanlar rüyalarında görecekler. O veliyi insanlar hallerinde görecekler. O veliyi rüyalarında sahih bir şekilde görecekler. Ve o gören kimsenin velîsidir o. ‘Ben velîyim’ demekle veli olunmaz. ‘Ben sûfî’yim’ demekle sûfî olunmaz. Senin sûfîliğini bir başkası rüyada görecek. Senin velîliğini bir başkası görecek rüyada.” Bu ilke, ortaya çıkan sahte şeyhleri ve kendi kendini “velî” îlân edenleri ayıklamak için son derece mühim bir mîyardır. Efendi hazretleri bu bahsi Yûnus sûresi 62-64. âyetleriyle de te’yîd etmiştir: “Gözünüzü açın! Allâh’ın velî kullarına hiçbir korku yoktur; onlar mahzun da olmazlar… Onlara dünyâ hayâtında da âhirette de müjdeler vardır” (Yûnus 10:62-64). Sahâbeden bir zât Hz. Peygamber’e sormuştur: “Yâ Resûlallâh, âhiretteki müjdeyi hasbelkader tahmin ediyoruz (cennet, cemâlullâh); ama dünyâdaki müjde nedir?” Efendimiz cevabında: “Allâh senden râzı olsun, bu soruyu hiç kimse sormayacak zannettim. Dünyâdaki müjde o velîlerin rüyâda görünmesi ve o velîlerin rüyâlarıdır.” Yani rüyâlar âhiret müjdelerinin dünyâdaki mümessilleridir; mü’minin rüyâsında bir velîyi görmesi, ona Cenâb-ı Hakk’ın dünyâdaki müjdesidir.
Allâh-Peygamber-Velî Sevgisinin Birliği: “Çirkin Zan”dan Korunma
Efendi hazretleri sohbetin en derin noktalarından birine — Hz. Pîr’in “naib ile naib edeni iki sanırsan çirkin bir zandır” beytine — geçmiştir. Bu beyt, Allâh-Peygamber-velî üçlemesinde yapılacak bir yanılgıya karşı ikâz mahiyetindedir: “Sen Peygamber ile Allâh’ı iki farklı görürsen, bu çirkin bir zandır. Neden? Peygamberin kendisine ait, dinle alâkalı hiçbir cüzî irâdesi yoktur. Ne söylediyse ‘benim emrimi yerine getirdi’ deyince, sen onu iki görürsen, ‘bu peygamberin emri zaten canım, gerek yok uymaya’ dersen, Allâh’a uymamış olursun.” Bu tesbît, Kur’ân-ı Kerîm’deki “Ve mâ yentıku ani’l-hevâ — O hevâdan konuşmaz” (Necm 53:3) âyetinin tasavvufî tefsîridir. Hz. Peygamber’in söz ve amelleri, Cenâb-ı Hakk’ın emirleridir; onları “zaten peygamberin emri” diye bir üst hükme itiraz ederek görmek, aslında Allâh’ı ikilemektir. Efendi hazretleri bu ilkeyi üçüncü rütbeye kadar genişletmiştir: “Sûfîler o yüzden Hz. Peygamber’in sünnetlerini kendilerine yol ederler. Sûfîler Allâh’ı, Peygamberi ve üstâdlarını ayrı görmezler.”
Hz. Davûd (aleyhisselâm)’ın Duâsı: Üç Sevginin Birliği
Efendi hazretleri bu ilkenin delîli olarak Hz. Davûd aleyhisselâm’ın meşhur duâsını nakletmiştir: “Allâhım, bana senin sevgini, seni sevenin sevgisini, seni sevdirecek olanın sevgisini — çölde susuz kalmış bir kimseye soğuk şerbeti sevdirdiğin gibi — bizlere de sevdir.” Bu duâdaki üç sevgi şöyledir: (1) Allâh sevgisi, (2) Allâh’ı sevenin sevgisi (yâni Peygamber ve velîlerin sevgisi), (3) Allâh’ı sevdirecek olanın sevgisi (yâni mürşid, muallim, dâvetçi olanların sevgisi). Efendi hazretleri bu üç sevginin birbirinden ayrılmadığını, hakîkatte bir tek sevgi olduğunu beyan buyurmuştur: “Bir kimse velîyi severse Allâh için sever. Resûlullâh’ı Allâh için sever. Allâh’ı da Allâh için sever. Sûfîler böyle severler.” Bu, avâm-ı mü’minlerin “Allâh bana rızk veriyor, eş veriyor, çoluk-çocuk veriyor, mal-mülk veriyor diye Allâh’ı sevmek” anlayışından çok daha üstün bir mertebedir. Avâmın sevgisi bir sebebe bağlıdır; hâlbuki sûfînin sevgisi sebepsizdir — Allâh’ı Allâh olduğu için sever.
Sebepsiz Sevgi, Sayısız Zikir
Efendi hazretleri bu bahsi coşkulu bir dille derinleştirmiştir: “Sûfîler sıkıntıda da, darda da, müşkilâtta da, rahatta da, soğukta da, sıcakta da, yazda da, kışta da, darlıkta da, genişlikte de Allâh derler. Onların Allâh demesi bir sebebe bağlı değildir. Onların Allâh’ı sevmesi sebebe bağlı değildir. Biz Allâh’ı sebepsiz severiz.” Sonra bu sebepsiz sevginin mülkî tezâhürünü şöyle açmıştır: “Biz severken sebepsiz severiz. Kaşı güzelmiş, çirkinmiş bakmayız. Biz sevdik mi bizim için onun kaşları kemandır. Gözünün renginin ne renk olduğuna bakmayız biz. Biz onu sevdik mi bizim için onun gözleri sürmelidir. Biz onun saçının ne renk olduğuna bakmayız. Sevdiysek onun saçına, kâkülüne binlerce can fedâ ederiz. Biz sevdik mi onun dış güzelliğine bakmayız. Zaten bizim sevdiğimiz güzeller güzelidir.” Efendi hazretleri aynı ruhu zikir anlayışına da teşmîl etmiştir: “Sûfîlik sayısız zikretmektir. Sayı seni alıştırmak içindir, terbiye içindir. Sana bir vird verirler — o senin sayılı virdindir. Sen onu bitirip de kenara atınca, zikretmekten geçtiysen, zikretmiyorsan, sen pişmemişsin daha. Sen sayısız zikretmeyi sev. Sen sebepsiz sevmeyi sev.”
Hz. Peygamber’in “Âişe’yi Severim” Sünneti
Efendi hazretleri sevgi bahsinin en öğretici misâlini Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in bir hadîs-i şerîfinden vermiştir. Bir bedevî Hz. Peygamber’e gelerek sormuş: “Yâ Resûlallâh, en çok kimi seversiniz?” Efendimiz hiç düşünmeden cevap vermiş: “Âişe’yi.” Bütün ashâb-ı kirâm şaşakalmış. Bu cevap, onların beklemediği bir açıklıktaydı. Sonra bedevî “Ben kadınları kastetmedim yâ Resûlallâh, erkeklerden kimi seversiniz?” diye düzeltmiş. Efendimiz cevap vermiş: “Ebû Bekir’i” (Tirmizî, Menâkıb 15; Nesâî, İşret’ü’n-nisâ 3). Efendi hazretleri bu hadîs-i şerîften iki muazzam dersi çıkarmıştır: (1) Eşini sevdiğini söylemek sünnettir: “Bize sünnet olarak misvaklamak kaldı. Biz sakalımızın kaç santim olduğuna bakıyoruz. Hiç eşini sevdiğini söylemenin sünnet olduğunu idrâk ettik mi? Namazda ellerimiz kulaklarımızı tam değişsin diye uğraşırız — bunu sünnet olarak görüyoruz. Ama eşimizi sevdiğimizi söylemeyi sünnet olarak görmedik.” (2) Sevdiğinin sevdiğini sevmek: “En çok sevdiğinin babası en çok sevdiğinindir. Biz hatunu severiz de babası kör olsun gitsin ya. ‘Bak hatun, baban uzak olsun bizden.’ ‘Ya o benim babam!’ ‘Yok.’ Bizim içimizden bu sünnet de çıkmış.” Bu çifte ders, ev içi muhabbetin İslâm’daki yerini gösterir: Mü’min, eşinin velîsini, anne-babasını, yakınlarını da hürmetle sevmelidir.
Şekle Bakma — Manaya Bak
Efendi hazretleri Mesnevî-yi Şerîf’ten bir başka derin beyit ile sohbeti zenginleştirmiştir: “Sen şekle taptıkça iki görünür sana; fakat şekilden kurtulana göre birdir o.” Bu beytin tefsîri şöyledir: “Sen şekle bakarsın, ritüellere bakarsın. Sen peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının tecellîyâtını görmekten uzaksın. Körsün. Sen onun üzerinde tecellî edeni peygamberden görür de Allâh’ı görmezsen iki de kaldın. Muhammed Mustafâ’nın yaptıklarını ayrı, Allâh’ın Kur’ân’ında okunanları ayrı gördün — iki’de kaldın.” Bu, önceki bahsin devâmıdır ve şekle takılmanın mânevî körlüğünü tasvîr eder. Sûfî Hz. Peygamber’in sağmış gibi dizinin dibinde yaşıyormuş gibi ona itâat eder, onun ayak izlerine basmaya çalışır, ve bu ayak izlerini kendi üstâdının izinde görmeye gayret eder. “Şeyh Muhammed Mustafâ’nın yolunun öğreticisidir. Velinin kendi yolu yoktur, şeyhin kendi yolu yoktur, bir tarîkatın kendi yolu yoktur. Yol odur ki Muhammed Mustafâ’nın yoludur.”
İki Görmek Sarhoşluğun Alâmetidir: Mesnevî’nin Işık Şişesi Hikâyesi
Efendi hazretleri Mesnevî-yi Şerîf’in meşhur bir hikâyesini de nakletmiştir. Bir usta çırağına der: “Evlâdım, git şuradan şu şişeyi al gel.” Çırak cevap verir: “Usta, burada iki tâne şişe var, hangisini alayım?” Usta der: “Evlâdım, orada bir tâne olması lâzım. Git o bir tâneyi al gel.” Çırak ısrârlı: “Usta, burada iki tâne var.” Usta der: “O zaman birisini kır da gel.” Çırak birini kırınca hiçbir şey kalmaz orta yerde. Çırak: “Usta, hiçbir şey kalmadı. Birini kırdım ama demek ki bir tâneymiş!” Efendi hazretleri bu hikâyenin hikmetini şöyle beyan buyurmuştur: “İki görüp de şaşılardan olma. İki görüp de sarhoşlardan olma. Eğer gerçek, hakîkî sarhoş değilsen, birdir.” Bu bahsi cemaatin karşısındaki bir ışığa bakarak somutlaştırmıştır: “Kaç tane ışık var orada? Bir tâne. Aslında binlerce. Ama bir gördün. Aldattı yine gözün seni. Ya, binlerce o. Sayısız. Sayamazsın.” Manâlarda bölüm, sayı, ayırt etme yoktur. Manâlarda tek bir hakîkat vardır — sayı sâdece zâhirin aldatmasıdır.
Manâlarda Bölüm Yoktur: Dost Dostla Buluşunca İkilik Kalmaz
Efendi hazretleri bu hikmeti şöyle netleştirmiştir: “Manâlarda bölüm sayı yoktur. Manâlarda ayırdediş tek tek sayış olamaz. Dostun dostlarla birleşmesi hoştur. Dost dostla buluşunca dostluk çıkar ortaya. İkilik kalmaz. Sayı kalmaz. Zâhir kalmaz, bâtın kalmaz. Onun zâhiri de bir olur, bâtını da bir olur.” Bu hakîkat — Vahdet-i Vücûd’un avâmî dilde ifâdesi — sûfînin kâinâtta her şeyi Cenâb-ı Hakk’ın tecellî aynasında gördüğü bir müşâhede makâmıdır. Fakat Efendi hazretleri bu makâmın tehlikelerine de işâret ederek, Kur’ân ve Sünnet’in zâhirine sadâkatin asla terk edilmemesi gerektiğini vurgulamıştır. Hz. Peygamber’in namazına, orucuna, hacına, zekâtına, hattâ misvâkına kadar bütün sünnetleri yaşamadan “manâya erdim” iddiâsında bulunmak sûfîliğin değil, deliliğin alâmetidir.
Hz. Musa’nın Asası ve “Zahire Bakma” Dersi
Efendi hazretleri bu bahsi misâllerle genişletmiştir: “Sen Muhammed Mustafâ’nın eline bir avuç toprak aldı, düşmanın üzerine atıverdi — top-gülle oldu bir avuç toprak. Sen zâhirine bakma onun. Musa’nın zâhirine bakarsan denizin üstünde yürümesinin imkânı yoktur. Sen onun elindekini âsâ olarak gördün — o âsâyı attı, kocaman bir ejderhâ oldu, büyüleri yutuverdi. Tekrâr âsâ yerine geldi. Sen görünüşe aldanma.” Bu, peygamberlerin ve velîlerin zâhirine değil manâsına, sûretine değil sırrına, şekline değil rûhuna bakmanın dersidir. Müslümanların arasında da Efendi hazretleri “peygamberini bizim gibi insan diye görenler” olduğunu hatırlatmıştır: “Sen onun manâsına bak. Velîlere de ‘bizim gibi insan’ derler. Sen onların manâsına bak, görebiliyorsan. Hz. Muhammed Mustafâ ne dedi? ‘Bizi Rabbim besler’ dedi. Sen onun yediği buğday ekmeğine bakma, yediği hurmaya bakma. Onu besleyen O — onun manâsına bak.”
Kadının Manasına Bakmak
Efendi hazretleri bu manâ-zâhir ayrımını evlilik hayâtına da tatbîk ederek mühim bir nasîhat vermiştir: “Sen kadının gözlerine bakıyorsun — yeşil mi, mavi mi? Mavi gözlüğüyle evlenecekmiş. İllâ ki mavi gözlü hatun arıyor. Manâsına bakmıyor kadının. Rengine bakıyor: Esmer mi, beyaz mı, sarı mı, buğday tenli mi. Sen bak bakalım onun üzerinde Cemâl ism-i şerîfi tecellî ediyor mu? E görmüyorsun sen — körlerdensin. Görmeyince elâlade kadın olarak bakıyorsun sen ona. Manâsına bak onun.” Bu tenkîd, günümüz evlilik kültürünün yüzeysel-estetik beklentilerini hedef almaktadır. İslâm’ın öğrettiği evlilik seçiminde mî’yâr dindarlık, ahlâk, manâ ve beraber yola çıkma ruhudur; değil ten rengi, saç rengi, göz rengi. Aynı teşhîs velî seçiminde de geçerlidir: “Nice hırpânî görüntüleri vardır, Allâh’ın dostudur. Nice senin beğenmediklerin vardır, Allâh katında makbûldür.”
Ezeldeki Cevher Hâli ve Sürgünün Hasreti
Efendi hazretleri sohbetin en şiirsel, en ruhânî bölümüne geçmiştir. Mesnevî-yi Şerîf’in ruhundan ilhâm alarak, ezeldeki (bezm-i elest) hâli şöyle tasvîr buyurmuştur: “Yayılmıştık hepimizde bir cevherdik o yanda. Hepimizde başsızdık, ayaksızdık, güneş gibi bir cevherdik. Su gibi düğümsüzdük, berraktık, berraktık. O taraftan, bu gece fazla dem vurmayayım. Orada ne güzeldi alışverişimiz yoktu, kin yoktu, nefret yoktu. Orada rengimiz yoktu — renksizlik vardı. Orada tek dilimiz vardı — dilsizlik vardı. Orada dilsiz dudaksız anlaşır, bakmadan tanır, görmeden inanırdık. Orada ne güzeldi! Kalpten kalbe bir yol vardı. O söyler biz dinlerdik, biz söylerdik O dinlerdi. Orada ne güzeldi! Meşgale yoktu, perde yoktu. Orada sadece O’nun muhabbeti, Allâh’ı vardı. Orada sadece O vardı. Gözümüz, gönlümüz, kulağımız, dilimiz O’ydu.” Bu hâl, Kâlû Belâ öncesi ruhların sırf Cenâb-ı Hakk’ın nûrunda erimiş olarak bulundukları “ahd-i misâk” makâmıdır. Sonra: “Bir rüzgâr esti — sürgün olduk. O andan itibâren hep sürgündeyiz.” Bu sürgün duygusu, her mü’minin iç dünyâsında bir yankı bulur. Çünkü dünyâ hayâtı, sâlikin ezeldeki safa makâmından uzak kalmasıdır ve o safaya dönmenin hasreti daima kalbin derinliklerindedir.
Sebepsiz Sevgi: Sevmenin En Mükemmel Mertebesi
Sohbetin zirvesi Efendi hazretleri’nin şu muazzam tesbîti ile gelmiştir: “Sebepsizliktir sevmenin en mükemmeli. Sebepsizlik. Hep sevenler ne yazık ki sebepler ölçüsünde, sebeplerle seviyorlar. Sebepsiz sevmek, sevmenin en mükemmelidir. Sebepsiz sevmek — akılsız sevmek, hesâpsız sevmek, saymadan sevmek. Saymadan dönmek. Ona bir şey istemeden dönmek. Ona, beni affetsin diye gelmedim sana. Ben cehenneminden korktuğum için gelmedim sana. Ben beni bol rızıklandırırsın diye gelmedim sana. Herhangi bir şeyden korktuğum için, herhangi bir şey beklediğim için gelmedim sana. Benim gelişim sadece ve sadece seni sevmekti — başka bir şey değil. Benim dönüşüm sadece ve sadece seni sevmekti. Koşuşum seni sevmekti. Başka bir şey değil.” Bu, tasavvufun en yüksek makâmı olan “rızâ-i hâlise” makâmıdır: Sâlikin hesap ve beklenti olmadan, sâdece Cenâb-ı Hakk’ı sevdiği için sevdiği, hizmet ettiği için hizmet ettiği hâldir. Rabia-i Adeviyye hazretlerinin meşhur duâsı bu makâma işâret eder: “Yâ Rabbî! Cennet için sana ibâdet ediyorsam beni cennetinden mahrûm eyle. Cehennem korkusuyla sana ibâdet ediyorsam beni cehennemine at. Ama eğer seni senin için, sen Sen olduğun için seviyorsam, benden ebedî cemâlini saklama.”
Âmelî Dersler
Efendi hazretlerinin bu 35. sohbet-i şerîfinden çıkarılacak âmelî dersler şunlardır:
- Kur’ân-ı Kerîm’i siyâsî hüccet yapanların hilelerine dikkat et: Amr bin Âs’ın mızrak ucuna Kur’ân sayfası takma hilesi günümüzde de tatbîk olunmaktadır.
- Devleti dinî söylemlerle zayıflatmaya teşebbüs etme: Türkiye İslâm devleti değildir, ama Anadolu insanının tırnaklarıyla kurulmuş bir yâdigârdır.
- Medîne Vesîkası’nı oku: İslâm’ın ilk anayasasıdır ve Yahudi-Hıristiyan’ı “ümmet” kapsamına almıştır.
- Mezhep-meşreb ayrımcılığı yapma: Bu ümmet-i Muhammed’in içindeki en büyük fitnedir.
- Devletin iç güvenlik operasyonlarını destekle: Ülkenin güvenliği için yapılan her mücadele makbûldür.
- Zerrece îmânın bile büyük bir nûr olduğunu bil: Karanlıkta bir mum ışığı, güneş gibidir.
- Velîlerin rüyâ yoluyla tespit edildiğini hatırla: “Ben velîyim” diyen sahtedir; gerçek velî başkalarının rüyâsında görülür.
- Gül kokusunu gül suyuna banmış olandan al: Resûlullâh’ın nûrunu onun vârisi olan velîlerden al.
- Allâh’ın zâtını tefekkür etme: Bu haramdır; O’nu esmâ-i hüsnâ ve sıfatları vâsıtasıyla tanı.
- Kur’ân okumayı Allâh ile görüşme bil: “Kim Allâh ile konuşmak istiyorsa Kur’ân okusun” hadîs-i kudsîsi mûcibince.
- Allâh-Peygamber-Velî sevgisini tek sevgi say: Bunları ayırmak çirkin bir zandır ve şirke götürür.
- Eşini sevdiğini söyle: Hz. Peygamber “Âişe’yi severim” buyurdu; bu sünnettir.
- Sevdiğinin sevdiğini de sev: Eşinin annesini, babasını, akrabasını da muhabbetle kucakla.
- Zikrinin sayısından, sevginin hesâbından kurtul: Sâlih sâlik sayısız zikreder, sebepsiz sever.
- Şekle, ritüele, zâhire takılma: Manâya bak. Peygamber’in ayak izlerine bakan, Allâh’a bakıyor demektir.
- İki gören sarhoştur: Mesnevî’deki ışık şişesi hikmetini hatırla — iki görüyorsan ya aklın yerinde değildir ya gözün bozuktur.
- Kadının manâsına bak: Göz rengine, ten rengine, saç rengine değil; onun üzerindeki Cemâl ism-i şerîfi tecellîsine bak.
- Ezeldeki safa makâmının hasretini yaşa: “Biz cevherdik, orada O vardı yalnız” — bu hasret seni Allâh’a döndürür.
- Sebepsiz sev: Cennete gitmek için değil, cehennemden kaçmak için değil, rızk için değil — sırf Allâh’ı Allâh olduğu için sev.
- Mecbûrî istikâmete dönmeden şimdiden kendi ayaklarınla dön: Mezardakına “sev!” desem sever — sen “sev!” demeden sev.
Referanslar ve Kaynaklar
Bu sohbette zikrolunan âyet-i kerîmeler, hadîs-i şerîfler ve tasavvufî kaynaklar:
- Sıffîn Savaşı (657 m.) — İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, c.7; Taberî, Târîh, c.5
- Amr bin Âs radıyallâhu anh — Sahâbe-i kirâmdan, Mısır’ın fâtihi; Sıffîn’deki siyâsî dehâsı
- Hadîs-i Şerîf — “Ben ilmin şehri isem Ali onun kapısıdır” (Tirmizî, Menâkıb 20)
- Medîne Vesîkası — İslâm’ın ilk anayasası; İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, c.2
- Mesnevî-yi Şerîf, 1. cilt, 673-676. beyitler civarında — Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, “Vezirin ümmeti fesâda sürüklediği ve halkın onun yerine geçenin kim olduğunu araştırması” hikâyesi
- Hadîs-i Kudsî — “Kalbinde zerre miktarı îmân olan sonunda cennete gidecektir” (Buhârî, Îmân 33; Müslim, Îmân 146)
- Hadîs-i Şerîf — “Kim Allâh’la konuşmak istiyorsa Kur’ân okusun” (Deylemî, Firdevs; el-Beyhakî)
- Hadîs-i Şerîf — “En çok Âişe’yi, erkeklerden Ebû Bekir’i severim” (Tirmizî, Menâkıb 15; Nesâî, İşret’ü’n-nisâ 3)
- Yûnus sûresi 62-64. âyetler — “Gözünüzü açın! Allâh’ın velî kullarına hiçbir korku yoktur…”
- Nahl sûresi 68. âyet — “Rabbin arıya vahyetti”
- Necm sûresi 3-4. âyetler — “O hevâdan konuşmaz, ancak kendisine vahyolunanı söyler”
- Muhyiddîn İbn Arabî — Fütûhât-ı Mekkiyye, “Allâh’ı en iyi bilen Hz. Muhammed Mustafâ’dır” tesbîti
- Hz. Davûd aleyhisselâm’ın duâsı — Üç sevgiyi cem eden meşhur niyâzı
- Hz. Ali radıyallâhu anh — Sıffîn Savaşı’ndaki hikmetli liderliği
- Hâricîler — Sıffîn sonrasında ortaya çıkan radikal grup, Hz. Ali’yi şehîd eden fırka
- Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî — “Bir mum yakmakla mükellefiz, yıkmakla değil” hikmeti
- Rabia-i Adeviyye hazretleri — “Cennet için değil, cehennem korkusuyla değil, sâdece seni sevdiğim için” duâsı
- Bezm-i Elest (A’râf 172) — “Elestü bi-Rabbiküm, kâlû belâ” âyet-i kerîmesi
- Hadîs-i Kudsî — “Yere göğe sığmadım, mü’min kulumun kalbine sığdım”
- Hz. Peygamber’in naibler/nakipler/nükabbâlar sistemi — Sahâbeye verdiği idârî vazîfeler
Sohbetin Özeti
Efendi hazretlerinin 2017 yılında Karabaş-i Velî Tekkesi’nde akdolunan bu 35. sohbet-i şerîfi, siyâset-tasavvuf-sevgi üçgeninde akan kapsamlı bir ruhânî ziyâfet niteliğindedir. Sohbet, Sıffîn Savaşı’nda Amr bin Âs’ın Kur’ân sayfası hilesinin Hz. Ali’nin ordusuna nasıl zarar verdiği ve Hâricîlerin Hz. Ali’yi şehîd edene kadar sürüklendikleri fitne ile başlamıştır. Ardından Türkiye Cumhûriyeti devletinin İslâm devleti olmamakla beraber Anadolu insanının kurmuş olduğu bir yâdigâr olarak korunması gerektiği, dinî söylemlerle devletin zayıflatılmaması gerektiği, Medîne Vesîkası’nın Müslümanın okuması gereken temel belge olduğu, mezhep-meşreb-tarîkat-cemaat ayrımcılığının ümmete verdiği zarâr beyan buyurulmuştur. Mesnevî-yi Şerîf’in 676. beytinden başlayarak Hz. Peygamber’den sonra ümmetin nasıl bir naibe muhtaç olduğu izah edilmiş, velîlerin rolü, gül kokusunu gül suyuna banmış olandan alma hikmeti, Allâh’ın zâtının bâtın sıfatlarının zâhir olduğu, Kur’ân’ın Allâh ile konuşma vâsıtası olduğu, velîlerin rüyâ yoluyla tespit edildiği, Yûnus sûresi’ndeki “dünyâdaki müjde” hadîs-i şerîfi açıklanmıştır. Sohbetin kalp atışlarını, Allâh-Peygamber-Velî sevgisinin tek bir sevgi olduğu, bunları iki görmenin “çirkin zan” olduğu, Hz. Davûd’un üç sevgiyi cem eden duâsı, Hz. Peygamber’in “Âişe’yi severim” sünneti, sevdiğinin sevdiğini de sevmek ilkesi, Mesnevî’deki iki şişe/iki ışık hikâyesi, manâlarda sayı ve bölüm olmadığı, Hz. Musa’nın asasının ejderhâ oluşu, kadının manâsına bakma edebi, ezeldeki cevher hâlinden sürgün olmanın hasreti, ve en yücede “sebepsiz sevmek”in sevmenin en mükemmel mertebesi olduğu gerçeği teşkil etmiştir. Bu sohbet, Karabaş-i Velî Tekkesi’nin 450 yıllık mânevî terbiyesinin zirvesinde, siyâset ile tasavvufu, zâhir ile bâtını, fıkıh ile marifeti, emir ile sevgiyi bir arada cemeden bir ruhânî mîrâsın bugünkü sâliklere akıtılmasıdır. Allâhü Teâlâ cümlemizi bu sebepsiz sevginin nâmütenâhî deryâsına gark olanlardan eylesin. Âmîn.
Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri
Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi