Karabaş-i Velî Tekkesi 2018

1. Karabaş-i Velî Tekkesi 2018 Sohbeti — Dârü’l-Harp ve Dârü’l-İslâm Meselesi, Enfal 46. Âyet Tefsîri, Mesnevî’de “Taş-Demir Çakmak” Benzetmesiyle Nefis Terbiyesi, Nakşibendî Yolu ve Din Tüccarlarına Karşı Sert Uyarı

Mustafa Özbağ Efendi hazretleri, 2018 yılında Karabaş-i Velî Tekkesi’nde akdolunan bu 1. sohbet-i şerîfinde, evvelâ bir kardeşin sorusu üzerine bir ülkenin “Dârü’l-Harp” olduğunu belirten fıkhî şartları tafsîlâtıyla izah etmiş; İmâm-ı A’zam, İmâm Muhammed, İmâm Yûsuf, Serahsî ve İmâm Şâfiî’nin bu mevzudaki birbirinden farklı görüşlerini kıyâs etmiş, son Şeyhulislâm ve ilk Diyânet İşleri Başkanı Mustafa Sabri Efendi’nin Türkiye’nin demokratik-lâik hukuk devleti sistemine geçmesi sebebiyle Dârü’l-Harp olduğuna dâir fetvâsını ve onun hicret hâdisesini nakletmiş; bu fetvânın Türkiye’deki cum’a namazı için bir mâzeret teşkîl edemeyeceğini, her ne şart altında olursa olsun cum’anın terk edilemeyeceğini, Fâsık imâm arkasında dahi Hanefî mezhebine göre cum’a kılmanın câiz olduğunu beyan buyurmuştur. Ardından Enfâl sûresi 46. âyet-i kerîme olan “Birbirinizle çekişmeyin, sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider” âyetinin tefsîrini yapmış; Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in Beytullâh’taki “remel” hareketini ve Mekke fethindeki “bin ateş” stratejisini misâl vermiş. Sohbetin ikinci büyük bölümünde, Hz. Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’deki 770+ beyt civârındaki “taş ve demirden yapılmış çakmak” benzetmesi üzerinden nefsin terbiye edilemezliği, suyun taş-demir içindeki ateşi söndüremeyişi, küpün-testinin suyunun fânî oluşu, pınârın suyunun bâkî oluşu, Hristiyan ve Yahudi küfrünün nefsin ateşinden bir “fer” oluşu, nefsi tabiî-nebâtî-hayvânî-insânî tasnîfi, “put tezyîdi gizli kara su” mecâzı, “küçük cihâdtan büyük cihâda döndük” hadîs-i şerîfi, şeyh-velî-üstâd ayrımı ve Şâh-ı Nakşibendî hazretleri başta olmak üzere bütün tarîkat pîrlerine hürmet beyânı bütün derinliğiyle izah edilmiştir. En sonunda ise Efendi hazretleri, günümüzde dini bir ticâret metâına çeviren “ders kâğıdı satanlar, şeyh yoğurdu-tesbihi-nalini satanlar, dergâh yanına otel-lokanta kuranlar, zekât memuru adı altında çek toplayanlar ve siyâsî-bürokratik kademelerde iş takîbi yapanlar”a karşı son derece sert bir uyarıda bulunmuş ve “Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz” emrini vermiş; Mustafa İslamoğlu’nun kader ve hadîs-i şerîf inkârlarına da açık bir red beyan etmiştir.


https://www.youtube.com/watch?v=QbLP-BvavrI

Dârü’l-Harp Fıkhî Meselesi: Bir Tuzak Sorunun Mâhiyeti

Efendi hazretleri sohbetin ilk kısmında, bir kardeşin sorduğu “Bir ülkenin Dârü’l-Harp olduğunu belirten şartlar nelerdir? Ülkemiz Dârü’l-Harp midir?” sorusuna cevâp vermiş, fakat evvelâ bu sorunun târihî olarak bir “tuzak soru” mâhiyetinde olduğunu beyan buyurmuştur. “Dârü’l-Harp ile alâkalı mezheb imâmlarının farklı farklı görüşleri vardır. Bu mevzu İslâm târihi içerisinde hep tartışılmış, hep konuşulmuştur. Cumhuriyet döneminde de bu tuzak sorular olmuştur. Bir kimsenin başını yakmak istiyorlarsa, dönem dönem âlimlere ve efendilere tuzak sorular sorarlar. Bu tuzak sorulara o kimse ilmi, siyaseti bilmezse tuzağa düşer. Tuzağa düşünce de ya canından olur ya da cezaevini boylar.” Bu ikâz, sâlikin zâhirî ilim kadar onu nasıl ve ne zaman kullanacağına dair bir edeb eğitimi de alması gerektiğini göstermektedir. Çünkü bir ülkeye “Dârü’l-Harp” demek, o ülkenin savcıları tarafından “mevcut anayasal hukûku silâhla değiştirme”, “savaş çıkarma”, “anayasayı ihlâl” suçları hâline getirilebilir. Mesele sâdece fıkhî bir tanımlama değil, aynı zamanda bir siyâsî ve hukûkî mes’elîyet taşımaktadır. Efendi hazretleri bununla beraber “bundan korkumdan, çekintimden düşünmeyin; benim böyle bir korkum-çekintim yok” diye ilâve etmiş ve meselenin hakîkatini açıkça beyan buyurmaya başlamıştır.

İmâm-ı A’zam’a Göre Dârü’l-Harp’in Üç Şartı

Efendi hazretleri Hanefî mezhebinin kurucu pîri İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe rahimehullâh’ın, bir yerin Dârü’l-Harp sayılabilmesi için üç şartın bir arada bulunması gerektiğini beyan buyurmuştur:

  • (1) İslâm hukûkunun icrâ edilmemesi: Ülkede mahkemelerde, aile hukûkunda, cezâ hukûkunda, ticârî muâmelâtta şer’î hükümlerin tatbîk olunmaması gerekir.
  • (2) Dârü’l-Harp’e bitişik olması: Ülkenin coğrafî olarak başka bir Dârü’l-Harp ile sınır komşusu olması gerekir. Eğer ülke Dârü’l-İslâm ülkelerle çevrilmişse, içeride İslâm hukûku tatbîk edilmese bile Dârü’l-Harp hükmüne tam olarak girmez.
  • (3) Daha önce emân verilenlerin emânının kaldırılmış olması: Yâni ülkede yaşayan gayr-i müslim vatandaşlara (Fâtih Sultân Mehmed’in İstanbul fethinden sonra Rumlara, Yahudilere, Ermenilere verdiği emân gibi) verilmiş olan mal-can-nâmus emânının kaldırılmış, bunların bir tehlikeye mârûz kalmış olmaları gerekir.

Efendi hazretleri bu şartları günümüze tatbîk etmiştir: Türkiye Cumhuriyeti’nde (1) İslâm hukûku resmen uygulanmamaktadır, (2) bazı sınırları Dârü’l-Harp sayılabilecek ülkelere bitişiktir, ancak (3) ülkede yaşayan Rum, Ermeni, Yahudi cemaatlerine verilen emân hâlen sürmektedir — mâbedleri açık, ibâdetleri serbest, vatandaşlık hakları mahfûzdur. Bu üçüncü şartın tahakkuk etmeyişi, İmâm-ı A’zam’a göre Türkiye’yi teknik olarak tam bir Dârü’l-Harp statüsüne sokmamaktadır.

İmâm Muhammed, İmâm Yûsuf, Serahsî ve İmâm Şâfiî’nin Farklı Görüşleri

Efendi hazretleri, aynı Hanefî mezhebi içinde İmâm-ı A’zam’ın talebeleri olan iki büyük müctehidin bile bu mevzuda farklı görüşlere sâhip olduğunu beyan buyurmuştur. İmâm Muhammed rahimehullâh — üstâdından daha “keskin” bir tutum almıştır: “Bir yerde İslâm hukûku yoksa, orası Dârü’l-Harp’tir.” Tek şart yeterlidir. İmâm Yûsuf rahimehullâh ise İmâm-ı A’zam’a muvâfık kalarak üç şartın hepsinin birden gerçekleşmesini aramıştır. Hanefîler içinde büyük bir otorite olan Serahsî rahimehullâh (Mebsût müellifi) ise İmâm Muhammed ile aynı görüşe meyletmiş ve tek şartı (İslâm hukûkunun olmaması) yeterli kabul etmiştir. Şâfiî mezhebinin kurucusu İmâm Şâfiî rahimehullâh ise bundan çok daha ileri bir hükme varmıştır: “Bir yerde daha önce İslâm hukûku uygulanıyor ise, orada İslâm hukûku kaldırılırsa, bütün Müslümanların şehîd oluncaya kadar İslâm hukûkunun uygulanması için cihâd etmeleri farz-ı ayındır.” Bu, İmâm Şâfiî’nin en sert fetvâsıdır ve zâhiren günümüze tatbîk edildiğinde çok ağır neticeler doğuran bir görüştür. Efendi hazretleri bu fetvânın tamamını okumanın önemli olduğunu; çünkü bazı kimselerin “İmâm Şâfiî’ye göre Dârü’l-İslâm olan bir yer bir daha Dârü’l-Harp olmaz” diye yarım alıntılar yaparak meseleyi çarpıttıklarını; fetvânın devâmında cihâdın farz-ı ayın olduğunun açıkça yazılı olduğunu hatırlatmıştır.

Son Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi’nin Fetvâsı ve Hicreti

Efendi hazretleri târihî bir vesîka olarak, Osmanlı’nın son Şeyhulislâmı ve ilk Diyânet İşleri Başkanı olan Mustafa Sabri Efendi’nin (1869-1954) bu mevzuda verdiği meşhur fetvâsını nakletmiştir: “Türkiye demokratik, lâik, hukûk devleti sistemine geçtiğinden dolayı Dârü’l-Harp’tir. Dârü’l-Harp’te bir Müslümanın cihâd etmesi veya hicret etmesi farzdır.” Mustafa Sabri Efendi bu fetvâyı resmî olarak vermiş, sonra kendi fetvâsına imtisâlen Türkiye’den hicret etmiştir. Önce Mısır’a gitmiş, ancak orada duramamış, ardından Suriye’ye geçmiş ve orada vefât etmiştir. Efendi hazretleri bu târihî noktayı şöyle vurgulamıştır: “Bu fetvâsı onun durur hâlâ da. Buna karşı Diyânet bir fetvâ yayınlamamıştır.” Yâni resmî Diyânet literatüründe bu fetvâya karşı bir reddiye veya ta’dîl bulunmamaktadır. Ayrıca Süleymân Demirel’in televizyonda “Türkiye Dârü’l-Harp’tir” dediğini de hatırlatmıştır — ki Demirel bir Cumhûrbaşkanı olarak fetvâ verme yetkisi olmasa bile, onun da böyle bir “görüşü” kamuoyuna deklâre ettiği târihî bir vâkıâdır.

Dârü’l-Harp’te Cum’a Kılınıp Kılınmayacağı Meselesi

Cemaatten bir başka kardeş Efendi hazretlerine şunu sormuştur: “Ben fıkhî olarak Hanefî mezhebindenim. Cum’a namazı şu an sizin ilminize göre Türkiye’de Hanefî için mecbûr mudur? Çünkü Dârü’l-Harp açıklamanızı cum’a açısından tam anlayamadım.” Efendi hazretleri cevaben çok net bir ayrım yapmıştır: “Normalde Dârü’l-Harp’te cum’a ‘kılınmayabilir’ diye hüküm vardır — ‘kılınmaz’ diye hüküm yoktur Hanefîlerde. Yâni herhangi bir zorunluluk olursa, bir sıkıntı olursa orada cum’a kılınmayabilir. Ben öyle anlıyorum.” Buradaki fıkhî nüans son derece mühimdir: “Kılınmayabilir” (câiz değil terkedilmesi) ile “kılınmaz” (terki vâcib) arasındaki farktır. Efendi hazretlerine göre Türkiye’de herhangi bir sâlik için cum’ayı terk etmek câiz değildir; çünkü özel bir “zorunluluk” (meselâ hapsedilme, savaş hâli, yasal yasak) yoktur. “Bu ülkede cum’a kılınmaz kardeşim. Medîne-i Münevvere’de ilk kılınan namaz cum’adır, ilk yapılan mescid de cum’a mescididir. Henüz Medîne’de İslâm hukûku yoktu — İslâm hukûku olmadığı hâlde Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem orada cum’ayı kıldı mı? Evet.” Bu nokta çok çarpıcıdır: Hz. Peygamber’in Medîne’ye hicret ettiğinde henüz bir “İslâm devleti” bulunmuyordu, Medîne Vesîkası bile henüz imzalanmamıştı, ama cum’a ilk kılınan namaz olmuştur. Bu, cum’anın “Dârü’l-İslâm” şartına bağlı olmadığını gösteren en net târihî delîldir.

“Cum’a Yasaklansa Yol Kenârında Bile Kıl”

Efendi hazretleri bu bahsi son derece kuvvetli bir îmân beyânı ile bitirmiştir: “Bu câmiler bizim, bu topraklar bizim. Biz câmileri boşlayamayız. Olmaz böyle bir şey. Birisi kalksa ‘Türkiye Dârü’l-Harp’tir’ dese, iyi kardeşim, e cum’a kılmayacak mıyız? Ne alâkası var? Cum’a âyetle sâbit olan bir ibâdettir. Cum’a yasaklansa dahi üç kişi yolun kenarında dur, cum’anı kıl. Git bir boşluk bul, git bir alan bul, yaygı serdiyânı, cum’ayı kıl orada. Sana ‘neden orada cum’a kılıyorsun?’ diyen yok ki.” Bu beyân, Efendi hazretlerinin Karabaş-i Velî Tekkesi’nden ümmete verdiği en sarsıcı derslerden biridir: Cum’a namazını terk etmeyi fıkhen mümkün kılan hiçbir “Dârü’l-Harp” nazariyesi sâlikin kalbinde mâzeret bulamaz. Mâdem üç kişi bir araya gelse Hanefî’de cum’a sahîh olur (İmâm-ı A’zam’ın görüşüne göre — imâm ve iki me’mûm), o hâlde hangi şartta olursa olsun bu ibâdet ayakta tutulur.

Fâsık İmâm Arkasında Cum’a Kılmak: Hanefî’nin Hükmü

Efendi hazretleri bu bahsi sertleştirerek, Türkiye’de “bu imâmların arkasında cum’a kılınmaz”, “bu Diyânet’in arkasında cum’a kılınmaz” diye fetvâlar verenlere bir uyarı da yapmıştır: “Kardeşler, açık ve net konuşacağım. Hanefîye göre imâm fâsık da olsa diyor, arkasında tâbî olunur, namaz kılınır. Fâsık da olsa. Diyânetin işlem ve işlevlerinden ben de rahatsızım. Evet. Ama bu benim cum’aya gitmeme engel değil. Ben seyâhat hâlinde değilsem her cum’a cum’ayı kılarım.” Efendi hazretleri hattâ kendi kıldığı câmileri söylemek istemediğini, çünkü bunu duyan insanların o câmiye toplanıp “cum’alaşmak, mübârekleşmek” istediklerini, bunun kendisini rahatsız ettiğini ifâde etmiştir. Yine de cemaat arasında “Efendi hazretleri cum’ayı kılmıyor” diye yanlış bir söylentinin dolaştığını duyduğu için, bu sohbette açıkça ilân etmiştir: “Ben cum’ama sâdıkımdır. Câmime sâdıkımdır. Bir kimse göz göre göre cum’ayı terk etmesi mümkün değildir. Cum’a yasaklansa toplarım arkadaşları bir yerde, ‘burada cum’ayı kılıyoruz’ derim. Öyle bir şey yok.”

Enfâl Sûresi 46. Âyet: “Çekişmeyin, Kuvvetiniz Gider”

Efendi hazretleri bir başka sorunun üzerine Enfâl sûresi 46. âyet-i kerîmesine geçmiştir: “Vellezîne âmenû ve lem yüsâlif bihim — Allâh’a ve Resûlüne itâat edin, birbirinizle çekişmeyin, yoksa başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider. Sabredin; şüphesiz Allâh sabredenlerle beraberdir.” Âyetin sıralaması son derece mânîdardır: İlk emir “Allâh ve Resûlüne itâat”, sonra “çekişmeme”, sonra “kuvvetin korunması”. Efendi hazretleri şöyle izah etmiştir: “Önce bir şeyi koyar Cenâb-ı Hakk: Allâh ve Resûlüne itâat edin. Allâh ve Resûlüne itâat eden bir kimse birbiriyle çekişiyorsa, nefsine uyuyor demektir. Allâh ve Resûlüne itâat ettin — senin doğrun mu, benim doğrum mu kalmadı. Gruplaşır, taraflara bölünür, ‘benim doğrum doğru, seninki yanlış’ diye çekişirseniz başarısızlığa düşersiniz. Sebep ne? Kuvvetiniz gider.” Âyetteki “kuvvet” kelimesinin tefsîri, Müslümanın düşmanlarına karşı güçlü olma vasfıdır — müşriklere, münâfıklara, kâfirlere, zâlimlere karşı.

Beytullâh’ta “Remel” Hareketi ve Mekke Fethindeki “Bin Ateş” Stratejisi

Efendi hazretleri Müslümanın düşmana karşı kuvvet gösterisinin Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in uygulamalarından iki çarpıcı misâl ile örneklemiştir. Birincisi “Remel” hareketidir: Hz. Peygamber ve ashâb-ı kirâm Mekke’den Medîne’ye hicret edip de ilk ümreye geldiklerinde, müşrikler Beytullâh’ın karşısında sıralanmışlar, onlarla alay etmeye başlamışlardı: “Bunlar zayıf düşmüşler, kuvvetsizler” diyorlardı. İşte tam o anda Efendimiz bir emirle mü’minleri yedi şavtın ilk üçünde “remel” (hızlı, sağlam, kuvvetli adımlarla yürüme) yapmaya, sağ omuzlarını açmaya ve sert hareketlerle tavâfı sürdürmeye sevk etmiştir. Bu, zâhiren bir “tavâf âdâbı” gibi görünse de hakîkatte bir kuvvet ve izzet gösterisidir. İkincisi Mekke fethi gecesidir: Hz. Peygamber sayı olarak az olduklarını bildiği için, gece bütün tepelere çok sayıda ateş yaktırmıştır. Her ateş, bir “asker öbeği” demekti. Mekkeli müşrikler sabaha karşı kendilerini saran tepelerde yanan binlerce ateşi gördüklerinde, askerin sayısını sayamaz hâle gelmişler, içlerine bir korku düşmüş ve sabah olunca teslîm olmuşlardır. Efendi hazretleri bu iki misâlden çıkan dersi şöyle beyan buyurmuştur: “Müşriklere karşı, münâfıklara karşı, kâfirlere karşı, seninle savaşanlara karşı kuvvetli olmakla mükellefsin. Kuvvetini Allâh yolunda mücâdelede göstermekle mükellefsin — birbirini arcamakta değil.”

“Sabır” Allâh Yolunda Mücâdeledir, Zulm Karşısında Suskunluk Değildir

Efendi hazretleri âyetin üçüncü emri olan “sabır” üzerinde de çok mühim bir îzâh yapmıştır. Âyet “Sabredin; Allâh sabredenlerle beraberdir” der. Fakat buradaki “sabır” nedir? Efendi hazretleri bunu açık bir şekilde tarif etmiştir: “Biz Allâh yolunda mücâdele ederken, müşriklerle, münâfıklarla, kâfirlerle yakapaça olmuşken, onlarla mücâdelede sabrederiz. Zulme, zâlimle mücâdele ederken — mücâdele etmekte — sabredilir. Nöbet tutuyor, sabredecek. PKK’yı gözlüyor, sınırı gözlüyor, sabredecek nöbette. Bu vatan düşmanlarına karşı uyanık olmakta sabredecek.” Sonra bir çok mü’minin düştüğü yanlışlığı îkâz etmiştir: “Biz bu zâlimin birisi zulm ediyor, biz ona seslenmiyoruz. Mücâdelede sabır değil — onun zulmünün altında inliyoruz. Sabrediyoruz biz. Ne alâkası var? Korkuyorsunuz siz. Korkunun adı sabır olmuş.” Bu ikaz son derece sert ve haklıdır: Zâlimin zulmüne ses çıkarmamak bir “sabır” değil, çoğu zaman bir korkudur. Hakîkî sabır, zulme karşı mücâdelede direnmektir.

Mesnevî-yi Şerîf: “Nefis Taş ve Demirden Yapılmış Çakmaktır”

Efendi hazretleri sohbetin ikinci büyük bölümünde geçen haftadan kaldığı yerden — nefis bahsinden — devâm etmiştir. Hz. Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri, Mesnevî-yi Şerîf’inde nefsi “taş ve demirden yapılmış bir çakmak” olarak tasvîr buyurmuştur. Neden? Çünkü taş ve demir dışarıdan söndürülemeyen bir “içe dönük ateş” taşır. Hz. Pîr’in beyti şöyledir: “Taş ve demir ateşi içlerinde tutarlar; su onların ateşine işleyemez, tesîr edemez.” Efendi hazretleri bu temsîli tefsîr ederek şöyle açmıştır: “Senin nefsin, hep senin boş bir ânını bekleyecek. Senin onu tamâmiyle öldürmen, onun üzerine tamâmiyle galip gelmen mümkün değil. Bir ırmak suyundan hâricî ateş söner; fakat taş ve demirin içine su nasıl girer?” Bu mecâz, nefsin “zâhirî ibâdetlerle” tamâmen yok edilemeyeceğini, çünkü onun yuvasının insanın kendi içinde olduğunu göstermektedir. Ancak sâlik bir an boş bulunduğunda, nefis derhâl çakmağın ateşini çıkarmaya başlar.

“Küpün ve Testinin Suyu Fânî, Pınârın Suyu Bâkîdir”

Mesnevî’den devâm eden bir başka beyt: “Küpün ve testinin suyu fânîdir; lâkin pınârın suyu dâimâ taze ve bâkîdir.” Efendi hazretleri bu beyti şöyle tefsîr etmiştir: “Bir küp düşünün, onun suyu gelir geçer. Bir testi, onun suyu gelir geçer. Ama ırmak suyu gelip geçen bir su değildir; o devamlı akar. Bir pınar düşünün, o pınardan su devâmlı akar.” Bu temsîl, nefsin “geçici bir hâl” değil, insanın içinde sürekli akan bir pınâr olduğunu göstermektedir. Sen bir testiyi kırsan dahi, pınar hâlâ orada akmaya devâm eder. Sen bir putu kırsan dahi, nefis başka bir putçuk üretmeye devâm eder. “O zaman bu nefis bizde olduğu müddetçe devâmlı gelecek o su bize. O yontulmuş put kara sel gibidir. Sel önüne kattı mı bütün her şeyi alır götürür.”

“Ateş ve Dumanın Aslı Demir ve Taştır; Hristiyan ve Yahudi Küfrü Nefsin Feridir”

Mesnevî’nin en sarsıcı beytlerinden biri şudur: “Ateş ve dumânın aslı demir ve taştır; Hristiyan ve Yahudi küfrü ikisinin feridir.” Efendi hazretleri bu beyti dikkatle açmıştır: “Bir yerde ateş varsa, duman varsa — onun aslı demir ve taştır. Yani bir yerde küfür varsa, isyân varsa, tuğyan varsa, yanlışlıklar varsa, eksiklikler varsa — onun sebebi nefistir. Bakın onun sebebi nefistir. Hristiyan ve Yahudi’nin küfrü de bu nefsin dışarı vurduğu bir ışık gibidir. Nefistendir yâni. O zaman insanların küfrü nereden peydâh oldu? Nefislerinden peydâh oldu. Münâfıklıkları, mürtetlikleri, günâh-ı kebâileri, yanlışlıkları, haramları nereden kaynaklandı? Hep o nefislerinden kaynaklandı.” Bu tespit, küfrün bir “dışarıdan gelen kötülük” değil, nefsin terbiye edilmemesi neticesinde insanın kendi içinden doğan bir hâl olduğunu göstermektedir. Tasavvufun bütün disiplini bu tespitin üzerinde kurulmuştur: Nefis terbiye edilmedikçe, ibâdetin zâhiri ne kadar kuvvetli olursa olsun, bâtını çürük kalır.

“Put Tezyîdi Gizli Kara Sudur”: Nefis O Suyun Pınârıdır

Hz. Pîr’in mecâzı daha da derinleşir: “Put tezyîdi gizli kara sudur; nefsi muhakkak olarak o kara suya pınâr bil.” Efendi hazretleri bu sözü şöyle açmıştır: “O testinin içinde gizli bir kara su vardır. Sen onu kırdın, temizledin, değiştirdin — ama pınâr orada duruyor. Nefis orada durduğu müddetçe, o testiyi yeniden dolduracak, yeni bir testi oluşturacak. Bunun için Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ‘Gözümü açıp kapatıncaya kadar beni nefsime uydurma yâ Rab!’ diye duâ buyurmuştur.” Sâlikin nefsi, bitmek tükenmek bilmeyen bir kara suyun pınârıdır; her gün yeni bir putçuk üretir, her gün yeni bir günah fikri sunar, her gün yeni bir şübhe eker. Sâlikin vazîfesi, pınârın kendisini terbiye etmek, bataklığı kurutmaktır — yoksa sâdece sivrisinekleri öldürmekle bir yere varılmaz.

“Küçük Cihâddan Büyük Cihâda Dönüyoruz” Hadîs-i Şerîfi

Efendi hazretleri bu bahsi Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in meşhûr hadîs-i şerîfi ile bağlamıştır. Tebûk seferinden dönerken Hz. Peygamber ashâb-ı kirâma buyurmuştur: “Küçük cihâddan büyük cihâda dönüyoruz.” Ashâb-ı kirâm şaşırmış: “Yâ Resûlallâh, büyük cihâd nedir?” Efendimiz cevap vermiş: “Göğüs boşluğunuzda bulunan nefsinizdir” (Deylemî, Firdevs; Beyhakî, Zühd). Efendi hazretleri bu hadîsi tasavvufun bütün terbiye metodolojisinin anahtarı olarak sunmuştur: “Asıl mücâdele bu nefis de olan mücâdeledir. Nefsinle mücâdele edersen hakkı tanırsın. Nefsinle mücâdele etmezsen hakkı tanıman bilmen mümkün değildir. Ve sûfîlik nefis mücâdelesinin üzerine oturur. Nefsinle mücâdele etmemek, nefisle yakapaça olmamak — onunla onun yolunda kardeş olmak gibidir.” Bu son ifâde son derece çarpıcıdır: Nefsiyle mücâdele etmeyen sâlik, aslında nefsiyle ittifâk etmiş sayılır ve dolayısıyla onun yoluna düşmüş olur.

Nefis Tasnîfi: Tabiî, Nebâtî, Hayvânî, İnsânî

Efendi hazretleri bu bahsi ilmî bir tasnîf ile zenginleştirmiştir. Tasavvuf ve felsefe literatüründe nefis dört mertebede ele alınır:

  • Nefs-i Tabiî: Bir şeyin bedenini ayakta tutan, onun parçalarını bir ve beraber tutan kuvvet. Doktorlar buna “organizma” veya “beden bütünlüğü” derler. Ölü bir insanın bedeni kadavradır; canlı olduğu için “nefs-i tabiî” mevcûttur.
  • Nefs-i Nebâtî: Bitkilerde, hayvanlarda ve insanlarda bulunan büyüme, beslenme, üreme kuvveti. Anne karnındaki bir ceninin büyümesi, doğduktan sonra gelişmeye devâm etmesi hep nefs-i nebâtînin eseridir.
  • Nefs-i Hayvânî: Bu işin bâtın tarafıdır. Kişinin kendi irâdesiyle hareket eden hisleri, duyguları, arzuları, iştihâları. Sâlikin terbiye edeceği asıl nefis bu nefs-i hayvânîdir.
  • Nefs-i İnsânî: Ruh, can ve beden birleşiminden meydana gelen “insan olma” kuvveti. Cenâb-ı Hakk’a muhâtap olma yeteneği, akıl, mârifet.

Efendi hazretleri Abdülkerîm el-Cîlî’nin “İnsân-ı Kâmil” eserinde bu tasnîfin tafsîlâtıyla bulunduğunu hatırlatmıştır. Sâlikin odaklanması gereken nokta nefs-i hayvânîdir — çünkü nefs-i tabiî ve nefs-i nebâtîyi terbiye etmek mümkün değildir (onlar bedenin gereğidir), nefs-i insânî ise zâten cevher hâlinde ilâhîdir; terbiyeye muhtaç olan, hayvânî dürtüleri olan nefs-i hayvânîdir.

“Nefsin Her Ânda Hilesi Var, Her Hilesinde Yüzlerce Firavun”

Efendi hazretleri Mesnevî’den bir başka beyti nakletmiştir: “Nefsin her ânda hîlesi var; her hîlesinde yüzlerce firavun, firavun’a uyanlarla boğulmuş.” Bu mecâzın açılımı şöyledir: Hz. Mûsâ aleyhisselâm’ın mücâdele ettiği Firavun, dünyâda yaşanan en büyük zâlim olarak hatırlanır. Fakat Hz. Pîr’e göre, sâlikin nefsi her an bir firavun üretir, her üretimiyle birlikte o firavuna uyanlarla birlikte denizde boğulur. Yâni nefis, içinde sürekli dünyâ-ahiret mücâdelesini tekrarlayan bir tiyatroya benzer. Sâlik her gün nefsinin firavununu boğmak zorundadır; aksi hâlde o firavun, sâlikin kendi içinde bir imparatorluk kurar ve onu helâke götürür. Bu, Hz. Mûsâ’nın Mısır’daki tarihî mücâdelesinin sâlikin iç dünyâsındaki yankısıdır.

Şeyh, Velî ve Üstâd Ayrımı

Sohbetin bir cemaat sorusu üzerine Efendi hazretleri son derece mühim bir ayrım yapmıştır: “Her şeyh velî değildir. Her velî de şeyh değildir. Bazı velîler vardır ki hiç müşterisi yoktur. İllâki her velî şeyhlik yapacak, mürşidlik yapacak diye bir kâide yok. Ama her ‘şeyhim’ diyen de velî değildir.” Ayrıca: “Üstât ayrıdır, şeyh ayrıdır. Bir sürü Nakşibendî şeyhi vardır; içlerinde bu konunun üstâdı kimdir, değildir — bunu söylemek bize düşmez.” Bu ayrım, tasavvufta sıkça karıştırılan bir meseleyi aydınlatmaktadır: “Şeyhlik” bir zâhirî sıfat (bir tarîkat silsilesine icâzet almak), “velîlik” ise Cenâb-ı Hakk’ın ezelî tahsîsi, “üstâdlık” ise bir ilim ve terbiye mesleğidir. Bir kişi şeyh olabilir ama velî olmayabilir; bir kişi velî olabilir ama hiç şeyhlik yapmadan gidebilir; bir kişi üstât olabilir ama resmî bir şeyh icâzeti olmayabilir. Efendi hazretleri bunu beyân ederken şu nasîhati eklemiştir: “Sıkıntısı olmayan velî değildir. Ateşler içinde kıvranır yâ Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem. Belânın musîbetinin büyüğü peygamberleredir, sonra velîlere, sonra velîlerin etrafındaki kimselere.” Dolayısıyla “rahat” bir mürşid iddiâsında bulunan kimseye ihtiyâtla yaklaşmak gerekir.

Şâh-ı Nakşibendî ve Bütün Tarîkat Pîrlerine Hürmet

Bir kardeşin “Nakşibendî yolunu biraz açıklayabilir misiniz ve günümüzden tavsiye edebileceğiniz o yolun üstâdı bir iki isim verebilir misiniz?” sorusuna Efendi hazretleri şöyle cevâp vermiştir: “Şâh-ı Nakşibendî hazretleri bizim de pîrimizdir. O yüzden Şâh-ı Nakşibendî hazretlerinin yoluna lâf söyleyecek olan bir kimsenin dili tutulur. Abdülkâdir Geylânî, Ahmed er-Rufâî, Ahmed el-Bedevî, İbrâhîm Düsûkî, İmâm Şâzelî, Hz. Mevlânâ — bu gibi zâtların hem şahıslarına hem yollarına lâf söylemek o kimsenin dilini tutar.” Sonra: “Benim pîrim Abdülkâdir Geylânî hazretleri ne kadar pîrimse, Şâh-ı Nakşibendî hazretleri de o kadar pîrimdir. Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri ne kadar pîrimse, Ahmed er-Rufâî hazretleri de o kadar pîrimdir. Hacı Bayrâm-ı Velî hazretleri ne kadar pîrimse, Hacı Bektâş-ı Velî hazretleri de o kadar pîrimdir.” Bu beyân, Efendi hazretlerinin Halvetiyye-Şabâniyye-Karabaşiyye yolunda olmasına rağmen, bütün meşrû tarîkat pîrlerine derin bir hürmet taşıdığını gösterir. “Sûfîlerin devletle işleri olmaz” diye eklemiştir; “gidip de ‘bizim bu arkadaşları işe alın, bizim bu arkadaşları memur edin’ diyemem. Dilenmeyiz biz.”

Din Tüccarlarına Karşı Sert Uyarı

Sohbetin en sert ve uyarıcı bölümü, günümüzde dini bir ticâret metâına çeviren kimselere karşı Efendi hazretlerinin verdiği reddiyedir. Bu bölümü o kadar cesurca beyan buyurmuştur ki, ümmetin mânevî sağlığı için kayıt değeri taşımaktadır:

  • Ders kâğıdı satmak: “Ben diyorum, kardeşim, bu ders kâğıdını bastırmış. Neden bunu parayla satıyorsun? Bu ne ya? O yolu ol, sun. Adam ertesi gün mail yazıyor: ‘Bizim kurbanımız için böyle ders kâğıdına bu kadar ücret veriliyor, sen buna ne lâf söyledin.'” Efendi hazretlerine göre gerçek bir Allâh dostu, bir velî, ders kâğıdını kesinlikle parayla satmaz.
  • Şeyhin okunmuş yoğurdu/secdâdesi/nalini/tesbihi: “E şeyhin okunmuş yoğurdundan alın! Yok böyle bir şey. Millete kendinizi güldürüyorsunuz. Şeyhin okunmuş secdâdesini satıyorlar. Şey efendi okumuş, nalını satıyorlar. Şey efendi okumuş, tesbihini satıyorlar. Yok kardeşim böyle bir şey ya. Yapmayın.”
  • Dergâh yanına otel-lokanta kurma: “Şey efendiyi ziyârete gelenler filânca otelde kalacaksınız. Filânca yerde yemek yiyeceksiniz. Uyanmıyor musunuz? Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Mescid-i Nebevî’nin yanına bir otel mi kurdu? Bir lokanta mı kurdu? Abdülkâdir Geylânî dergâhının yanına otel-lokanta mı kurdu?”
  • Zekât memuru adı altında çek toplama: “Bu zekât memuruymuş. Ne yapıyor? Çek topluyor, para topluyor. Kime götürüyor? Bu paralar hangi işlerde kullanılıyor? Gizli servislerde mi kullanılıyor? NATO mu, KGB mi, MOSSAD mı, MIT mi? Kim kullanıyor bu paraları? Hangi derin kuvvete para topluyorsunuz?”
  • Siyâsî-bürokratik iş takîbi: “Abdülkâdir Geylânî hazretleri iş takîbi mi yapıyordu? Devlet kademelerinde büro büro dolaşıp ‘aman bizim kardeşleri işe alın’ mı diyordu? Hz. Mevlânâ Selçuklu hükümdarına gidip de ‘bizim ihvânları devletin belli kademelerine yerleştirin’ mi dedi?”

Bu uyarının özü şu cümledir: “Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz. Din tüccârlarının peşinden değil. Dini kendisine siyâsî, bürokratik, işte kuruluş olarak basamak edenlerin yolundan değil. Benim açık ve net sözüm şudur.”

Mustafa İslamoğlu ve Hadîs-Kader İnkârına Karşı Red

Sohbetin sonunda Efendi hazretleri, sâlih niyetli mü’minlerin kafasını karıştıran bir güncel fitneye de değinmiştir: “Mustafa İslamoğlu gibi adam kadere îmânı inkâr ediyor, hadîslere inkâr ediyor. Tövbe etmediği müddetçe bunları buradan böyle konuşacağım. Bir diğeri hadîslere inkâr ediyor. Tövbe edip geri dönmedikleri müddetçe bunları konuşacağım.” Efendi hazretleri bu noktaya şu usûl ile yaklaşmıştır: “Bunlar ayrı; isim zikrederim, söylerim. Ama ölçü konuşuyorum — ben kendi pîrimin yoluna lâf mı söylerim? Benim derdim kimsenin tarîkatına lâf söylemek değil; benim derdim hadîs-i şerîfleri inkâr edeni, kader-i ilâhîyi inkâr edeni ümmete uyarmaktır. Tövbe edip dönünceye kadar bu uyarımı da sürdüreceğim.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in sahâbeye verdiği “emr bi’l-ma’rûf ve nehy ani’l-münker” vazîfesinin çağdaş bir tatbîkidir: Hakkı söylemek, bâtıldan sakındırmak.

“Her Perde Güzeldir” — Tasavvufî Kabul ile Mücâdele Birleşimi

Efendi hazretleri sohbetin içinde çok özel bir hikmet beyânında bulunmuştur: “Eskiden ne güzeldi, şimdi? Ya işte şimdi ya — her perde güzeldir. Her dönemin kendine âit zorluğu, kendine âit kolaylığı, kendine âit güzelliği, kendine âit sıkıntıları vardır. Sûfî yolu zorluksuz değildir hiç. Peygamberlerin yolu hiçbir zaman zorluksuz değildir. ‘Of rahat ettim’ diyen bir peygamber yoktur. ‘Of rahat ettik’ diyen bir velî yoktur. Varsa velî değildir — şeyhtir ama velî değildir.” Bu cümleler sâlikin iç dünyâsında çok mühim bir tasavvufî denge kurar: Bir yandan hayâtın getirdiği her “perde”yi (zaman dilimini, hâli, şartı) güzel olarak kabul etmek, öte yandan o hâlin içinde yatan zorlukla mücâdele etmek — kabul ile mücâdelenin birleşimi. Sâdece kabul etmek “teslîmiyetçi gaflet”e, sâdece mücâdele etmek “isyânkâr sabırsızlık”a götürür. Hakîkî sûfî her ikisini birleştirir.

Âmelî Dersler

Efendi hazretlerinin bu 1. sohbet-i şerîfinden çıkarılacak âmelî dersler şunlardır:

  • Tuzak sorulara karşı dikkat: “Dârü’l-Harp mi?” gibi siyâsî sonuçları olan sorulara cevâp verirken hem ilmi hem siyâseti bilmek gerekir.
  • Dârü’l-Harp fetvâsını siyâsî mücâdeleye çevirme: Emperyalistler bu fetvâyı kaşıyarak DAİŞ gibi terör örgütleri kurduruyorlar; sâlik bu tuzağa düşmemelidir.
  • Cum’ayı hiçbir şart altında terk etme: Dârü’l-Harp olsa bile, fâsık imâm olsa bile, üç kişi bir araya gelse bile — cum’a yolun kenarında bile kılınır.
  • Fâsık imâm arkasında cum’a câizdir: Hanefî’ye göre — Diyânet’in uygulamalarından rahatsız olman cum’ayı terk etmen için geçerli bir bahâne değildir.
  • Önce Allâh-Resûl itâati, sonra ümmet içi birlik: Enfâl 46 âyetinin sıralaması; çekişme kuvveti kaybettirir.
  • Müşrik-münâfık-kâfir-zâlime karşı kuvvet göster: Hz. Peygamber’in “remel” hareketi ve “bin ateş” stratejisi bu ilkenin tatbîkidir.
  • Sabır zulm karşısında suskunluk değil, mücâdelede sebattır: Korkunu sabır diye ambalajlama.
  • Nefsi asla “terbiye edildi” sanma: Hz. Pîr’in “taş-demir çakmak” temsîli; nefis içinde bir pınar gibi akmaya devâm eder.
  • Küçük cihâddan büyük cihâda odaklan: Nefsinle mücâdele asıl cihâdtır.
  • Nefs-i hayvânî üzerinde çalış: Dört nefis mertebesi arasında terbiyeye muhtaç olan nefs-i hayvânîdir.
  • Şeyh-velî-üstâd ayrımını öğren: “Şeyhim” diyen mutlaka velî değildir; rahat bir mürşidden şüphelen.
  • Bütün meşrû tarîkat pîrlerine hürmet göster: Nakşibendî, Kâdirî, Rifâî, Bedevî, Düsûkî, Şâzelî, Mevlevî, Bayrâmî, Bektâşî — hepsi birer nûr halkasıdır.
  • Ders kâğıdını parayla satandan kaç: Gerçek bir velî dervişinden ücret talep etmez.
  • Şeyh yoğurdu/tesbihi/nalini satan yalancıdır: Abdülkâdir Geylânî dergâhının yanına otel kurmadı.
  • Dergâhların siyâsî-bürokratik basamak olmasına karşı ol: Sûfînin devletle işi olmaz, dilencilik etmez.
  • “Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz”: Efendi hazretlerinin en net prensip beyânı.
  • Hadîs-kader inkâr edenlere sessiz kalma: Tövbe edinceye kadar uyarı vâzîfesi devâm eder.
  • “Her perde güzeldir”: Her dönemin kendine has zorluğu ve güzelliği olduğu hâli kabul et, ama zorluğuyla da mücâdele et.

Referanslar ve Kaynaklar

Bu sohbette atıfta bulunulan âyet-i kerîmeler, hadîs-i şerîfler ve tasavvufî kaynaklar:

  • Enfâl sûresi 46. âyet — “Vellezîne âmenû… ve lâ tenâzeû fe tefşelû ve tezhebe rîhuküm va’sbirû, innallâhe me’as-sâbirîn”
  • Hadîs-i Şerîf — “Küçük cihâddan büyük cihâda dönüyoruz… büyük cihâd göğsünüzde olan nefsinizdir” (Deylemî, Firdevs; Beyhakî, Zühd)
  • Hadîs-i Şerîf — “Gözümü açıp kapatıncaya kadar beni nefsime uydurma, yâ Rabbim!” (Ebû Dâvûd, Edeb 110; Nesâî, Amelü’l-Yevm)
  • Hadîs-i Kudsî — “Belânın musîbetinin büyüğü peygamberleredir, sonra velîlere, sonra velîlerin etrafındaki kimseleredir” (İbn Mâce, Fiten 23; Tirmizî, Zühd 57)
  • İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe — Dârü’l-Harp’in üç şartı (Mebsût; Bedâyiu’s-Sanâyi)
  • İmâm Muhammed eş-Şeybânî — Dârü’l-Harp’in tek şartı (Kitâbü’s-Siyer)
  • İmâm Yûsuf — İmâm-ı A’zam’a muvâfık görüşü
  • Şemsü’l-Eimme es-Serahsî — “Mebsût”, Dârü’l-Harp bahsi
  • İmâm Şâfiî — Kitâbü’l-Ümm, Dârü’l-İslâm’ın Dârü’l-Harp’e dönmesi ve cihâd-ı farz-ı ayn
  • Son Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi — Türkiye’nin Dârü’l-Harp olduğuna dâir fetvâsı ve hicreti
  • Mesnevî-yi Şerîf, 1. cilt — “Taş-demir çakmak”, “küp-testi-pınar”, “Hristiyan-Yahudi küfrü nefsin feri”, “put tezyîdi kara su” beyitleri (770+ civârı)
  • Abdülkerîm el-Cîlî — “el-İnsânü’l-Kâmil” eseri — Nefsin dört mertebesi (tabiî, nebâtî, hayvânî, insânî)
  • Şâh-ı Nakşibendî Muhammed Bahâüddîn-i Buhârî — Nakşibendî yolunun pîri
  • Abdülkâdir Geylânî — Kâdirî yolunun pîri, Efendi hazretlerinin pîri
  • Ahmed er-Rufâî — Rufâiyye yolunun pîri
  • Ahmed el-Bedevî — Bedeviyye yolunun pîri
  • İbrâhîm Düsûkî — Düsûkiyye yolunun pîri
  • İmâm Ebu’l-Hasen eş-Şâzelî — Şâzeliyye yolunun pîri
  • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî — Mevleviyye yolunun pîri, Mesnevî-yi Şerîf müellifi
  • Hacı Bayrâm-ı Velî — Bayrâmiyye yolunun pîri
  • Hacı Bektâş-ı Velî — Bektâşiyye yolunun pîri
  • Karabaş-i Velî Hazretleri — Halvetiyye-Şabâniyye yolunun büyük mürşidi, İstanbul Üsküdar’daki tekkesinin bânîsi
  • Abdullâh Gürbüz Efendi — Efendi hazretlerinin şeyhi

Sohbetin Özeti

Efendi hazretlerinin 2018 yılında Karabaş-i Velî Tekkesi’nde akdolunan bu 1. sohbet-i şerîfi, hem siyâsî-fıkhî hem tasavvufî boyutlarıyla son derece kapsamlı ve derinlikli bir ziyâfet niteliğindedir. Sohbet, “Dârü’l-Harp” kavramının fıkhî şartlarını İmâm-ı A’zam’ın üç şartı (İslâm hukûkunun olmaması, Dârü’l-Harp’e bitişik olma, emân verilenlerin emânının kaldırılması) üzerinden izah ile başlamış; İmâm Muhammed, İmâm Yûsuf, Serahsî ve İmâm Şâfiî’nin farklı görüşleri kıyâslanmış; son Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi’nin fetvâsı ve hicret hâdisesi nakledilmiş; Türkiye’de cum’a namazının her hâl ü kârda kılınmasının farz olduğu, fâsık imâm arkasında dahi Hanefî mezhebine göre cum’anın sahîh olduğu kesin bir dille beyan buyurulmuştur. Enfâl 46. âyet-i kerîmesinin tefsîri üzerinden ümmet içi çekişmenin kuvveti yok edeceği, Hz. Peygamber’in “remel” hareketi ve Mekke fethindeki “bin ateş” stratejisi ile düşmana karşı kuvvet göstermenin sünnet olduğu, zulme karşı sabrın suskunluk değil mücâdelede sebât olduğu izah edilmiştir. Sohbetin tasavvufî bölümü, Hz. Pîr Mevlânâ’nın Mesnevî-yi Şerîf’teki “taş-demir çakmak” temsîli üzerinden nefsin terbiye edilemezliği, suyun taş-demir içindeki ateşi söndüremeyişi, küp-testi-pınar mecâzı, Hristiyan-Yahudi küfrünün nefsin feri oluşu, “put tezyîdi kara su” mecâzı, “küçük cihâddan büyük cihâda dönüyoruz” hadîs-i şerîfi, nefs-i tabiî-nebâtî-hayvânî-insânî tasnîfi (Abdülkerîm el-Cîlî), şeyh-velî-üstâd ayrımı ve Şâh-ı Nakşibendî başta olmak üzere bütün meşrû tarîkat pîrlerine hürmet beyânı gibi çok değerli ma’rifet halkalarını ihtivâ etmektedir. En sonunda Efendi hazretleri, günümüzde dini bir ticâret metâına çeviren kimselere (ders kâğıdı satanlar, şeyh yoğurdu-secdâde-nalini-tesbih satanlar, dergâh yanına otel-lokanta kuranlar, zekât memuru adı altında çek toplayanlar, siyâsî-bürokratik iş takîbi yapanlar) karşı son derece açık ve sert bir uyarıda bulunmuş ve “Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz” prensibini ümmete ilân etmiştir. Mustafa İslamoğlu’nun hadîs-kader inkârlarına da açık bir red beyan olunmuştur. Bu sohbet, 2018 serisinin ilki olarak ümmete hem fıkhî hem tasavvufî hem ahlâkî hem siyâsî bütün boyutlarıyla bir rehber sunmaktadır. Allâhü Teâlâ cümlemizi bu sohbetlerin feyzinden mahrûm bırakmasın. Âmîn.