Mustafa Özbağ Efendi hazretleri, 2018 yılında Afyonkarahisar Belediyesi ve Tasavvuf Vakfı’nın müştereken düzenlediği Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin 745. Vuslat Yıldönümü (Şeb-i Arûs) programında akdolunan bu sohbet-i şerîfinde, evvelâ Afyon Mevlevîhânesinin bânîsi olan ve Afyon’un bağrında medfûn bulunan Abâ-Pûşî Velî hazretlerini (Hz. Mevlânâ’nın torunu Sultan Veled’in kızı ile evlenen bey oğlunu) zikretmiş; onun oğlu Sultan-ı Dîvânî Mehmed Çelebi’nin Mevlevîlikte “ikinci pîr” olarak meşhur olduğunu, babasının o denli müşterak kalmasının oğlunun şöhretinin tesîri olduğunu beyan buyurmuştur. Abâ-Pûşî Velî’nin Timur’un gönderdiği akçe ve hediyeye karşı verdiği o meşhur cevâbı — “Bizim abamız terk ve ihtiyaçsızlık elbisesidir” — nakletmiş ve bu sözden yola çıkarak sûfînin maddiyata bakışının ne olması gerektiğini, “sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz” (Yâsîn 21. âyet) düsturunu, kendi gençlik yıllarındaki Bayındır senet dolandırıcılığı kıssasından “aldatan bizden değildir” hadîs-i şerîfini, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in cübbesinin cebi olmayışını, “sûfî abasının cebi olmaz” ilkesini tafsîlâtıyla izah etmiştir. Ardından Hz. Mevlânâ’nın “Ben Kur’ân’ın kuluyum, Muhammed Mustafâ’nın yolunun tozuyum” beyânı üzerinden onun yolunun sırât-ı müstakîmden başka bir şey olmadığını, “Ben Fred Firavunluk, Kant’çılık, Marksizm okunabilir ama Mevlânâ’yı unutarak değil” îkâzını, Anadolu’nun dört büyük çeşmesinin (Mevlânâ, Hacı Bektâş-ı Velî, Yûnus Emre, Muhyiddîn İbn Arabî) bu milletin rûhunu nasıl yoğurduğunu, “Güneş gibi herkese can vermeye gelmişiz biz” şiirinin hikmetlerini, Hanefî-Mâturidî ekolünün sivil öldürmeyi yasaklamasını, Fâtih’in İstanbul’u fethedince tek bir kilisenin tuğlasına bile dokunmadığını, bu topraklarda hiçbir kilise veya havra yıkılmadığını, Hz. Peygamber’in ordusunun yolunu köpek yavrusunun emzirilmesi için değiştirdiği hadîsini, “canlılarla eş dost olalım” düsturunu; en nihayetinde de Semâ’nın Hz. Mevlânâ ile başlamayan, bizzat Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in devrinde Hz. Ali, Cafer-i Tayyâr ve Zeyd bin Hâriseye karşı akdolunan bir Sünnet-i Seniyye olduğunu ispat eden İmâm Ahmed bin Hanbel’in el-Müsned c.1 s.537 857 nolu hadîs-i şerîfi ile tabsîl etmiştir.
Afyon Şeb-i Arûs 745. Vuslat Yıldönümü Programı
Bu sohbet-i şerîf, diğer Karabaş-i Velî Tekkesi sohbetlerinden farklı olarak, bir dergâh içi ders-i şerîf değil, Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin 745. Vuslat Yıldönümü (Şeb-i Arûs) münâsebetiyle Afyonkarahisar’da akdolunan bir umûmî program kapsamındadır. Programın açılışında protokol konuşmaları yapılmış, İstiklâl Marşı okunmuş, şehîd ve gâziler için saygı duruşunda bulunulmuş, Tasavvuf Vakfı Afyonkarahisar temsilcisi Mehmed Emîn Özgüven tarafından vakfın “bilâ-bedel” (ücretsiz) hizmetleri ve şehir temsilcilikleri tanıtılmış, Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burhânettin Çoban’a şükrân beyan edilmiştir. Ardından Efendi hazretleri kürsüye davet edilmiş ve cemaati “Selâmun aleyküm, Allâh gecenizi hayırlı eylesin” selâmı ile karşılamıştır. Bu tür umûmî programlar, Efendi hazretleri’nin tasavvufî hizmetinin bir parçasıdır — zira sûfîlik sadece dergâh içinde değil, toplumun her köşesinde ümmetin rûhunu canlandırmak için ifâ edilen bir hizmettir.
Abâ-Pûşî Velî: Afyon Mevlevîhânesinin Bânîsi
Efendi hazretleri, Afyon’un Konya’dan sonra Mevlevî yolunun ikinci büyük merkezi olduğunu hatırlatmış ve şehrin bağrında medfûn bulunan büyük velî Abâ-Pûşî Velî hazretlerini şöyle tanıtmıştır: “Ben Afyon’a ilk defa geldiğimde — Afyonlu kardeşler oraya tekke, kimi tekke câmisi, kimi türbe diyorlar — Mevlevîhâneye gittiğimde bir zat mânevî olarak karşıma çıktı. Üzerindeki cübbesi o kadar süslü, cübbesi güzel, kendi güzel, tebessümü güzel. ‘Yâ Rabbî, daha önce görmedim mi kimseyi? Bu kim?’ diye içimden düşünüyorum. Sonradan öğrendim ki o büyük zât Abâ-Pûşî Velî’dir, bu Mevlevîhânenin ilk kurucusu, ilk post-nişînidir.” Abâ-Pûşî Velî hazretleri, Hz. Mevlânâ’nın torunu Sultân Veled’in kızı ile evlenmiştir; dolayısıyla soyu Hz. Mevlânâ’ya ulaşmaktadır. Kendisi aslî olarak bir bey oğludur ve saltanat kıyâfeti giymesi îcâb ederdi; ancak babası olan o iyi Mevlevî dervişi, oğluna sultân hırkası yerine derviş hırkası (eski dilde “fakîr hırkası”) giydirmiş ve bu yüzden oğul “Abâ-Pûşî” (abâ giyen) sıfatıyla şöhret bulmuştur.
Sultân-ı Dîvânî Mehmed Çelebi: Mevlevîlikte “İkinci Pîr”
Abâ-Pûşî Velî hazretlerinin oğlu Sultân-ı Dîvânî Mehmed Çelebi, Mevlevî târihinde “ikinci pîr” olarak anılır ve kendi babasından daha meşhurdur. Efendi hazretleri bu durumu şöyle tavzîh etmiştir: “Oğlu Mehmed Çelebi Mevlevîlikte ikinci pîr olarak adlandırılmış. İkinci pîr olarak adlandırılınca babası o kadar çok konuşulur hâle gelmemiş. Ama oğlanı oğlan eden asıl arkasındaki babasıdır.” Bu tesbît, ümmet içinde çoğu zaman gözden kaçan bir hakîkate işâret eder: Bir mânevî büyüğün zâhirî şöhreti bazen onu yetiştiren kimseyi gölgede bırakır, fakat asıl meyvenin kaynağı o gölgede kalandır. Abâ-Pûşî Velî hazretleri zâhiren “oğlunun babası” olarak anılsa da, hakîkatte Mevlevî yolunun Anadolu’nun batısında kök salmasının sebebi, kendisinin te’sîs eylediği Afyon Mevlevîhânesidir. Efendi hazretleri bu mânevî bağlılığı şöyle ifâde etmiştir: “Tabii biz o zevâtla manen tanışınca, hazret biraz da serzenişte bulundu: ‘Nerede kaldınız?’ diye. Bir utandım, bir utandım, bir utandım; söz verdim sonra ‘geleceğim’ dedim. İnşallâh fırsat buldukça geliyoruz.”
Abâ-Pûşî Velî’nin Timur’a Cevâbı: “Bizim Abamız Terk ve İhtiyaçsızlık Elbisesidir”
Târihî rivâyete göre Timur Han (Temür), Anadolu seferi sırasında ordusu ile Afyon sınırlarına kadar dayandığında Abâ-Pûşî Velî hazretleri hâlâ berhayat idi. Timur, bu büyük velînin şöhretini duymuş ve kendisine akçe ve hediye göndererek onun hayır duâsını almak, belki de onun mânevî otoritesinden faydalanmak istemiştir. Abâ-Pûşî Velî’nin verdiği cevâp tasavvuf târihinin en çarpıcı vak’alarından biridir: “Bizim abamız terk ve ihtiyaçsızlık elbisesidir.” Efendi hazretleri bu cevâbın muhteşemliğini şöyle tefsîr etmiştir: “Timur’un akçesine gözünü dikmez. Timur’un hediyelerine gözünü dikmez. Kıymetli dostlar, sûfîlik insanların akçesine göz dikme yolu değildir. Bu zâtlar dervişlerinin etrafının akçesine, makâmına, mevkîsine göz dikmiş akçe toplamış değiller. Aksine: ‘Bizim abamız terk ve ihtiyaçsızlık elbisesidir’ derler.” Bu cevâp, sûfînin maddî dünyaya, siyâsî iktidara ve dünyevî menfaate karşı duruşunun ezelî bir prensibidir: Velî, ne sultândan ne tüccârdan ne de müridlerinden menfaat beklemez — onun yegâne beklentisi Cenâb-ı Hakk’tan gelendir.
Yâsîn Sûresi 21. Âyet: “Sizden Ücret İstemeyenlerin Peşinden Gidiniz”
Efendi hazretleri bu bahsi Kur’ân-ı Kerîm’in kat’î bir âyetine bağlamıştır: Yâsîn sûresi 21. âyet-i kerîme. Âyet, Hz. İsâ aleyhisselâm’ın elçilerini yalanlayan bir şehrin ehlinden iman eden bir kimsenin sözünü nakleder: “İttebiû men lâ yes’elüküm ecran ve hüm mühtedûn — Sizden hiçbir ücret istemeyen ve hidâyete ermiş olan kimselere tâbi olun.” Bu âyet-i kerîme sadece o şehir halkına değil, bütün mü’minlere kıyâmete kadar bir mîzan sunmaktadır: Hak dâvâsının samimiyetinin en kolay ölçülebilir alâmetlerinden biri, o dâvânın sâhibinin dünyevî bir bedel talep etmemesidir. Efendi hazretleri bunu kendi prensibi olarak beyan etmiştir: “Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz. Bu benim kendi düstûrumdur. Cami yaptıracağız, pamuk eller cebe. Kur’ân kursu açacağız, pamuk eller cebe. Git kardeşim, sen sokak köşesinde koy rahleni, sokak köşesinde Kur’ân-ı Kerîm öğretmeye başla. Git evini Kur’ân-ı Kerîm kursu aç. Evinde öğret. Evini mescid yap. İsteme. Dilenme. Müslüman dilenmez, vakarlı olur.” Bu prensip, dinin günümüzde bir ticâret metâına çevrilmesine karşı Efendi hazretleri’nin en net duruşudur.
Bayındır Senet Dolandırıcılığı Kıssası: “Aldatan Bizden Değildir”
Efendi hazretleri bu hakîkati tatbîkî bir misâlle — kendi gençlik yıllarındaki bir kıssa ile — somutlaştırmıştır. İzmir Bayındır’lı olan Efendi hazretleri, yeni İslâm olup beş vakit namaza başladığı ilk aylarda çevresindekiler tarafından bir “sohbete” davet edilmiştir. O dönemde oldukça hâli vakit yerinde olan Efendi hazretleri, ilk sohbete gittiğinde bir grup insanın birine ağlayarak derdini anlattığını, çevresinin ona “pamuk eller cebe” diyerek yardım etmeye başladığını görmüştür. Efendi hazretleri de o derecede kıymetli bir saat takıyormuş (1.000-2.000 dolarlık) ki parası yanında olmadığı için kolundaki saati çıkarıp ortaya koymuştur — maddî yardım etme niyetiyle. Bir ay sonra aynı sohbete tekrar çağrıldığında, başka bir adam aynı senet usûlünü tekrar etmiş; yine yanındaki kişi ona “yardım etmiş”. Bir ay daha sonra üçüncü kez çağrıldığında Efendi hazretleri anlamıştır ki bu bir “dolandırıcılık şebekesi”dir: Birileri senet imzalayıp, başka birileri onu “kurtarıyormuş” gibi davranıyordu ama aslında hepsi aynı organizasyonun parçası idi. Efendi hazretleri o kimseyi bir köşeye çekmiş ve şöyle demiştir: “Aldatan bizden değildir! Siz nasıl aldatıyorsunuz böyle?” Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in “Men ğaşşenâ feleyse minnâ — Aldatan bizden değildir” hadîs-i şerîfi (Müslim, Îmân 164; Tirmizî, Buyû’ 72) bu olayın mânevî mîzanıdır. Aldatan, bir defâ dahi aldatmış olsa ikinciyi de, üçüncüyü de aldatır; sâlik böyle kimselerden uzak durmalıdır.
Saat Verme ve “Verdiğini Geri Almama” Prensibi
Kıssanın devâmı daha da çarpıcıdır. Adam Efendi hazretlerine “Mustafa kardeş, senin saati getireyim, iade edeyim” deyince Efendi hazretleri şu cevâbı vermiştir: “Mustafa Özbağ ne zaman verdiğini geri almış? Yıkıl!” Bu cümle, verenin sûfî edebinin ezelî bir prensibini özetler: Mü’min bir şey verdiğinde onu Cenâb-ı Hakk’a vermiş demektir — Cenâb-ı Hakk katında o verilen şey artık kendisine âit değildir. Onu geri almak, Cenâb-ı Hakk ile yapılan alışverişten “cayma” olur ki bu mürüvvetin en büyük zıddıdır. Efendi hazretleri bu hikâyeyi cemaate anlatırken kendi gençliğinin bir mâhviyet belgesi olarak sunmuştur: “O dönem gayrimeşru koştuk daha önce — saat kıymetli bizim. Çok özür dilerim ama bir yerde hesap kapatmaya değer. Yani 1000 dolar 2000 dolar az, daha kaliteli saat takıyoruz.” Fakat bu “gayr-i meşrû” kazançtan gelen saati dahi Efendi hazretleri bir mü’min kardeşine vermiş, ve verdikten sonra geri almayı nefsine yakıştıramamıştır. Bu, sûfî terbiyesinin hem mal açısından mâhviyeti hem de Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı için yapılan her amelin geri alınamazlığını gösteren bir derstir.
Hz. Peygamber’in Cübbesinin Cebi Olmayışı: “Sûfî Abası Cebli Değildir”
Efendi hazretleri bu bahsi, sûfî elbisesinin ezelî bir tasarım prensibine bağlamıştır: “Sûfî abalarının cebi yoktur. Sûfî abasının cebi var ise, o sûfî sûfî değildir. Sebep — çünkü cep olması onun dilenci olmasını gösterir. Bakın, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in cübbesinin cebi yoktur. Hz. Muhammed Mustafâ’nın cübbesinin altına giydiği, bizim işte şimdi pantolon dediğimiz eskilerin ‘don’ dediği şeyin cebi yoktur. Hiçbir kıyâfetinin cebi yoktur. O yüzden sûfî elbiselerinin cebi olmaz. Sûfî kıyâfetlerinde zembîl — yani ekmek koyacak yer — olmaz. Bir tek su ibrâsı olur; o da abdest almak içindir. Eğer ki ekmek kesesi olursa, o kimse ‘benim kesesine ekmek koyarlar’ düşüncesiyle keseyi kaldırırlar. Gerçek sûfîlerin ekmek kesesi de yoktur. Onlar sâdece insanları fi sebîlillâh Allâh’a davet ederler.” Bu tespit, tasavvufun bir “kostüm kültürü” olmadığını, bizzat kıyâfetin kendisinin bir teslimiyet ve tevekkül sembolü olduğunu gösterir. Bir sûfî ne kadar “dilenci olmadığını” dış görünümüyle ispatlayabilirse, o kadar ciddî bir sûfî sayılır. Günümüzde “şeyh gömleği” adı altında cüzdan cepli, para cepli giysiler giyenlerin bu sünnetin rûhundan uzaklaştığı açıkça ifâde edilmiştir.
“Aldatan Bizden Değildir” Hadîsinin Tatbîkî Mânâsı
Efendi hazretleri bu hadîs-i şerîfi cemaate bir hayat kılavuzu olarak sunmuştur: “Aldatan senden değil. Eş, çocuk, arkadaş, kardeş — kim olursa olsun, aldattı mı? Senden değil. Seni bir daha aldatır. Bir sefer aldattı mı, ikinciyi de aldatır. Bir sefer seni satmış, ikinciyi de satar. Bir sefer seni kandırmış, ikinciyi de kandırır.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in “Allâh bir kimsenin îmânında kalbi muhkem kılar; o kimse aldatıcı olmaz” hakîkatinin ta’lîmidir. Mü’min bir kimsenin karakter özelliklerinden biri güvenilirliktir; Hz. Peygamber’e “el-Emîn” (güvenilir) denmesi bu yüzdendir. Bir kimse bir defâ açıkça aldatma fiilinde bulunduğu andan îtibaren artık o kimsenin “emîn” vasfı sâkıt olur ve mü’minin onun için tedbîrli olması gerekir. Bu sadece ticârî ilişkilerde değil, duygusal ve dostane ilişkilerde de geçerlidir.
Camileri Sâdece Namaz Kılma Yeri Olmaktan Çıkarma Projesi
Efendi hazretleri bu bahsi çağdaş bir ümmet hizmeti önerisine bağlamıştır: “Müslüman dilenmez, vakarlı olur. Dilenme. Bir câminin halısını o câminin cemâati değiştirmiyorsa değiştirmesin. Dilenme. Talebe okutacakmışsın. Okut kardeşim, sokakta okut. At câminin bahçesinde okut. Câminin bahçesinde de ki ‘ben burada İngilizce kursu vereceğim’. Git câminin imâmına de ki ‘şuradan köşeden bir yer ver bana, bu köşede ben matematik kursu vereceğim’ de.” Bu, çağdaş câmi algısına bir devrim önerisidir: Câmi sâdece beş vakit namaz kılınan bir mekan değil, bir mahalleye ait “toplumsal merkez” olarak yeniden kurgulanmalıdır. Burada İngilizce dersi, matematik dersi, fen dersi, psikoloji sohbeti, hastalık rehabilitasyonu, yaşlı bakım atölyesi gibi hizmetler verilebilir. Efendi hazretleri’nin tasviri son derece samimîdir: “Matematik hocası mısın? Evet. Fî sebîlillâh matematik kursunu vereceksin. Git câminin imâmına — mahalle câmisinin imâmına git. ‘Canım kardeşim, bu mahallede bulunan gençlere matematik kursu vereceğim, bu câminin köşesinde vereceğim.’ O kovsun seni câmiden — kovuyorsa. Câmiler sâdece namaz kılma yeri olmaktan çıkacak. Biz çıkaracağız onu. Biz yapacağız. Ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz.”
Hz. Mevlânâ’nın Sözü: “Ben Kur’ân’ın Kuluyum, Muhammed Mustafâ’nın Yolunun Tozuyum”
Efendi hazretleri, Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin en meşhûr öz beyânını nakletmiştir: “Men bende-i Kur’ânem, eger cân dârem / Men hâk-i reh-i Muhammed Muhtârem / Eger nakl kuned cuz în kes ez güftârem / Bîzârem ez-û ve z’ân sühan bîzârem — Ben Kur’ân’ın kuluyum, eğer bir canım varsa. Ben seçilmiş Muhammed’in yolunun tozuyum. Kim benden başka bir şey naklederse, ondan ve onun sözünden şikâyetçiyim.” Bu beyân, “Hz. Mevlânâ’nın başka bir yol icâd ettiği”, “panteizm öğrettiği”, “her dinin birliğini savunduğu” gibi iftirâları kat’î olarak reddeder. Efendi hazretleri şöyle açmıştır: “Onun yolu Kur’ân. Onun yolu Muhammed Mustafâ’nın yoludur. Onun yolu peygamberlerin yoludur. Onun yolu sırât-ı müstakîmdir — in’âm ettiğin, ihsân ettiğin o peygamberlerin yoludur. Onun yolu kökü dışarıda değildir. Onun yolu CIA’nın, Mossad’ın, MI6’nın, KGB’nin, emperyalistlerin kurduğu yollardan değildir. Onun yolu tam Kur’ân ve Sünnet’in göbeği olan yoldur.” Hz. Mevlânâ’nın “Bir ayağım Kur’ân ve Sünnet’te, öbür ayağımla 72,5 milleti dolaşırım” sözü de aynı hakîkatin başka bir ifâdesidir: Sâbit olan Kur’ân ve Sünnet, geniş olan muhabbettir.
Anadolu’nun Dört Büyük Çeşmesi
Efendi hazretleri, Anadolu topraklarını mânen yoğuran dört büyük velîyi zikretmiştir: “Bizim elimizde Mevlânâ gibi bir deniz var. Bizim elimizde Hacı Bektâş-ı Velî gibi bir umman var. Bizim elimizde Yûnus gibi muhteşem bir kimse var. Bizim elimizde Muhyiddîn Arabî gibi şâheser bir kimlik var. Bu dördü Anadolu topraklarını yoğurmuşlardır. Dördü yoğurmuştur.” Bu dörtlü, Efendi hazretleri’nin tasavvuf anlayışının Anadolu rûhundaki kök damarıdır:
- Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (1207-1273): Belh’ten gelip Konya’da mânevî devlet kuran, Mesnevî-yi Şerîf’in müellifi, Mevleviyye yolunun pîri. Muhabbetullâh’ın en derin şiirsel ifâdesini veren.
- Hacı Bektâş-ı Velî (1210-1271): Horasan’dan gelip Anadolu’ya yerleşen, Bektâşiyye yolunun pîri. “Eline, diline, beline sâhip ol” düstûrunun kaynağı.
- Yûnus Emre (1238-1320): Sivrihisar/Eskişehir’den çıkan, halk diliyle ilâhîler söyleyen, tevhîd-i Hakk’ı en samîmî dille Anadolu Türkçesine tercüme eden.
- Muhyiddîn İbn Arabî (1165-1240): Endülüs’ten gelen, Anadolu’yu ziyâret eden, Fusûsü’l-Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiyye’nin müellifi, nazarî tasavvufun zirvesi.
Efendi hazretleri, bu dört çeşmenin ümmet hâfızasında yaşatılması gerektiğini, bugünkü Müslümanların “kendi değerlerine sırt dönmekte çok mâhir olduğunu” eleştirmiştir. Freud, Kant, Marx okunabilir — bunu Efendi hazretleri yasaklamaz — ama Anadolu’nun kendi hikmet kaynakları unutulmamalıdır.
“Güneş Gibi Herkese Can Vermeye Gelmişiz Biz”
Efendi hazretleri Hz. Mevlânâ’nın Dîvân-ı Kebîr’indeki en güzel şiirlerinden birini nakletmiştir: “Güneş gibi herkese can vermeye gelmişiz biz. / Canlılara eş-dost olalım, toprağa döşenenleri gül-gülistan hâline getirelim. / Bunun için gelmişiz biz. / Dünya bedenine canı nedir bildirelim, gözleri aydın edelim. Onun için gelmişiz biz. / Altın gibi, gümüş gibi kimsenin öz malı değiliz biz. / Deniz gibiyiz, mâden gibiyiz; herkesin malıyız, herkesin mülkü. / Yeryüzü gibi yağma yurdu değiliz. Gökyüzü gibi emîniz, hoşuz biz. / Korkup duranlara îmân gibi emân vermeye gelmişiz biz.” Efendi hazretleri bu şiirin tefsîrini şöyle yapmıştır: “Güneş mü’midi, münâfıktı, kâfirdi, mürteddi, müşrikti, kadındı, erkekti, çocuktu — ayırt etmez. Varlığın bütününe can verir. Bir Allâh dostu, bir Allâh velîsi, bir peygamber ve onun peşinden giden velîler — bunlar bulundukları yerde güneş gibidirler. Etraftaki herkesi aydınlatmaya çalışırlar. Kötü bir kimse yoktur — kötülüklerin içine düşmüş insanlar vardır. Siz o kötülüklerin içine düşmüş olan insanı aydınlatmakla mükellefsiniz.”
Fatih’in Fethi ve “Bir Tuğla Dahi Dokunmamak”
Efendi hazretleri, İslâm medeniyetinin gayr-i müslimlere karşı tutumunun en ihtişâmlı örneği olan Fâtih Sultân Mehmed’in İstanbul fethinden bahsetmiştir: “23 yaşındaki Fâtih İstanbul’u fethediyor — bir tâne kilisenin tuğlasına dahi dokunmuyor. 23 yaşındaki Fâtih İstanbul’u fethediyor — içerideki bir tâne Hristiyan’ın canına bir şey demiyor. Biz Fâtih’in torunuysak — bakın mutluluğumu paylaşıyorum sizinle — bu topraklarda bir tâne kilise yıkılmamıştır. Bir tâne havra yıkılmamıştır. Hiç kimse saldırmamıştır oraya. Bizim almış olduğumuz terbiye ve eğitim budur.” Bu tarihsel iftihâr, İslâm medeniyetinin merhâmeti üzerinde son derece mühim bir nokta teşkîl eder: Çünkü biz Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Mûsâ’ya, Hz. Îsâ’ya, Hz. İbrâhîm’e, Ya’kûb’un çocuklarına — hangi peygambere ne indirildiyse ona da îmân etmişiz. Bu îmânın fiilî sonucu, onların mâbedlerine saygı göstermek ve onları tahrîb etmemektir. Bu hakîkat, günümüzdeki zihniyet düşmanlıklarına karşı en net cevaptır.
Hanefî-Mâturidî Ekolünün Sivil Katli Yasaklaması
Efendi hazretleri, “sizin elinizde atom bombası olsa, siz hangi şehre atabilirsiniz?” sorusunu cemaate yöneltmiş ve cevâbı vermiştir: “Hiçbir şehre atamazsınız. Dininiz buna müsaade etmez. Hanefî-Mâturidî ekolündeki bir din algısı, fetvâ ve akâid algısı, sivil insanların katledilmesini yasaklar. Şimdi bundan rahatsızlık duyuyorlar. Neden? Çünkü Anadolu’daki sünnî inanış, terör oyunlarına uymuyor.” Bu tespit son derece mühimdir: Türkiye’deki sünnî Müslümanların ezici çoğunluğu Hanefî mezhebini ve Mâturidî akîde ekolünü takip eder. Bu iki ekol hem fıkhî olarak hem îtikâdî olarak sivil katlini, çocuk öldürmeyi, kadın-yaşlı öldürmeyi, mâbed ve ibâdethâne tahrîbini, ağaç kesmeyi, hayvan katlini kesin olarak yasaklamıştır. Bu yasaklar Hz. Peygamber’in Tebûk Seferi öncesi verdiği emirlere dayanır. Hz. Ebû Bekir radıyallâhu anh Sûriye seferine giden orduya verdiği talimâtta da aynı yasakları yenilemiştir. Dolayısıyla Türkiye’deki Müslümanın terör örgütlerinin yanında yer alması şer’an mümkün değildir; bu, sâdece mezhep ve akîdesine değil, bütün selef-i sâlihinin fıkhına aykırıdır.
Hz. Peygamber’in Ordusunun Yolu Köpek Yavrusu İçin Değişmesi
Efendi hazretleri Hz. Mevlânâ’nın “canlılarla eş-dost olalım” ifâdesini Hz. Peygamber’in sünnet-i seniyyesinden bir misâlle desteklemiştir: “Şimdi tutturmuşuz, bir papağanın hakkını konuşuyoruz. 745 yıl önce Hz. Mevlânâ diyor ki ‘canlılarla eş-dost olalım’. Ama ona bunu öğreten kim? Hz. Muhammed Mustafâ — bir köpek yavrularını rahat bir şekilde emzirsin diye ordunun yolunu değiştiren Hz. Muhammed Mustafâ.” Bu, siyer-i Nebevî’de rivâyet edilen meşhûr bir hâdisedir: Mekke fethine giderken Hz. Peygamber’in ordusu bir yolda ilerlerken Efendimiz, yol kenarında yeni doğmuş yavrularını emziren bir köpek görmüş ve ordunun onu rahatsız etmemesi için yolu değiştirtmiştir. Ayrıca bir sahâbîyi görevlendirmiş ve “bu köpeğe ve yavrularına zarar gelmemesini sağla” diye emretmiştir. Bu, İslâm’ın sâdece insana değil, bütün hayvan âlemine karşı da gösterdiği şefkatin en çarpıcı misâlidir. Bu hadîs-i şerîften kaynaklanan hassâsiyet, Hz. Mevlânâ’nın “canlılara eş-dost olalım” düstûruna kadar uzanır.
“Hangi Âleme Vâkıf Oldun?” — Şâhidliğin Hakîkatini Aramak
Efendi hazretleri sohbetin en derin noktalarından birinde, cemaatin iç dünyâsına çarpıcı bir soru yöneltmiştir: “Kıymetli dostlar, bu duvarı görmek herkesin işi. Duvarın arkasını gör, toprağın altını gör, ötelere doğru kanat çırp. Sen bu dünyâyı seyretmek için gelmedin sâdece. Bu âlemler, Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn — âlemlerin Rabbine îmân ettik, ona hamd ediyoruz. Hangi âleme vâkıf oldun da gidi göçüp gideceksin bu dünyadan? Hangi âlemi tanıdın? Annenin karnından doğduğundan beri bu dünyadan başka bir şey gördün mü? Gördün ev, yurt, eş, çocuk — ötelere doğru bir kanat çırptın mı? Hani cennet cennet dedikleri, kapısını perdesini aradıladın mı? Hani şâhid olacaktın? ‘Şâhidiz’ dedik, ‘şâhidiz’. Şâhid olmak için görmek lâzım değil mi? Eşhedü — şâhidim. Niye şâhidsin? O’nun varlığına ve birliğine, peygamberin onun kulu olduğuna. İyi, gördün mü? Görmeden göçüp gitme. Görmeden göçüp gidersen, kendine eyvâh et, yazık et. Onun için geldin.” Bu soru, Kur’ân-ı Kerîm’deki “Elestü bi-Rabbiküm? Kâlû: Belâ, şehidnâ — Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Dediler: Evet, şâhidiz” (A’râf 7:172) âyet-i kerîmesinin tasavvufî tatbîkidir. Şâhidlik sâdece bir dille ikrâr değil, bir kalbî müşâhedeyi gerektirir; sâlik bu müşâhedeyi bu dünyada aramakla mükelleftir.
Semâ: Hz. Mevlânâ’dan Önce Var Olan Bir Hâldir
Sohbetin sonunda Efendi hazretleri, son yıllarda Semâ hakkında yapılan “bid’at”, “Mevlânâ’nın din icâd etti”, “İslâm’da yeri yoktur” gibi iftirâlara cevâp vermek üzere bir kat’î hadîs-i şerîfi nakletmiştir: “Ben hani böyle bir şeyi böyle çok kötülerler de, yol gidecek olanların yolunu keserler ya, onlara bir delîl olsun diye bir hadîs-i şerîf okuyacağım Semâ ile alâkalı. Ve sohbetime son vereceğim.” Önce bir mühim noktayı beyan etmiştir: “Hz. Mevlânâ’yı savunmak benim gibi insanların işi değil. Bir velî ise eğer savunanı Allâh’tır. Birisinin onu bilir bilmez savunma duygusuna kapılıp o işe koyulması — Allâh muhafaza eylesin — Allâh’ın vekilliğini alır ortadan. Hadîs-i kudsîde ‘Kim Allâh’ın dostlarına savaş açarsa, Allâh da onlara savaş açar. Allâh, yırtıcı hayvanın avından intikâmını aldığı gibi onlardan intikâm alır’ buyurulmuştur.” Bu yüzden Efendi hazretleri “savunma” niyetiyle değil, “ilim paylaşma” niyetiyle hadîsi nakletmiştir.
İmâm Ahmed’in Müsned’i c.1 s.537, Hadîs No 857: Hz. Ali’nin Semâsı
Efendi hazretleri kat’î delîli şöyle sunmuştur: “Bu, İmâm Ahmed bin Hanbel hazretlerinin Müsned’inde geçen bir hadîstir. Hz. Ali radıyallâhu anh buyurdu ki: ‘Ben, Câfer ve Zeyd ile birlikte Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e gittik. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Zeyd’e dedi ki: Sen benim azâdlımsın. Bu zamân sevinçten Zeyd bir ayağının üzerinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in etrafında dönüp durmaya başladı. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem sonra Câfer’e dedi ki: Sen ahlâken ve fıtraten bana benzersin. Bu zamân Câfer de Zeyd’in arkasında dönüp durmaya başladı. Sonra da bana: Sen bendensin, ben de sendenim dedi. O zamân ben de Câfer’in arkasında dönüp durmaya başladım.’ Kaynak: Ahmed bin Hanbel, el-Müsned, cild 1, sayfa 537, hadîs numarası 857.” Bu hadîs, Semâ âdâbının Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in bizzât tasvîp ettiği bir hâl olduğunu göstermektedir. Üç büyük sahâbî — Hz. Ali kerremallâhu vechehû, Câfer-i Tayyâr ve Zeyd bin Hârise — Resûlullâh’ın etrafında sevinç ve muhabbetten dolayı dönmüşler ve Efendimiz bunu reddetmemiştir. Eğer Semâ yasak olsa veya bid’at olsa, Hz. Peygamber o anda müdâhale ederdi. Müdâhale etmemesi, bu fiilin câiz olduğunu sükût ile tasdîk etmiş olması demektir ki usûl-ü fıkıhta “takrîr” adı verilen bu tasdîk bir sünnettir.
Semânın Târihi Daha Eskidir: Abdülkâdir Geylânî, Ahmed er-Rufâî
Efendi hazretleri, Semânın Hz. Mevlânâ ile ortaya çıkmış bir ritüel olmadığını da vurgulamıştır: “Hz. Mevlânâ’nın daha öncesinde bir kısım sûfî zevâtın — pîr efendilerin — Abdülkâdir Geylânî hazretleri, Ahmed er-Rufâî hazretleri gibi zâtlar ve ondan öncekiler — eski dilde ‘vecd’ derler — aşka geldiklerinde zikir hâlindeyken kendi etraflarında Semâ etmeye başlamışlardır. Veyahut da şeyhleri Semâ edince dervişler de aşka gelip onun etrafında Semâ etmeye başlamışlardır. Bu Hz. Mevlânâ ile başlayan bir ritüel değildir. Semâ, Allâh’ı seven, Allâh’a âşık olanların dili niteliğindedir.” Bu tespit, Semânın “Mevlevîlere has” değil, bütün samimî aşkla zikre başlayan sâliklerin tabiî bir hâli olduğunu gösterir. Hz. Mevlânâ’nın yaptığı şey bu hâli ritüel ve sanat seviyesinde sistemleştirmek, mûsıkî ile süslemek ve âdâbını tefsîr etmek olmuştur. Ama Semânın aslî hâli, sâdece Cenâb-ı Hakk’a olan muhabbetin dışa vurmuş hâlidir — ve bunun kökü Hz. Ali, Câfer ve Zeyd’in Resûlullâh etrafında döndükleri o mübârek ana kadar uzanır.
Âmelî Dersler
Efendi hazretlerinin bu 2. sohbet-i şerîfinden çıkarılacak âmelî dersler şunlardır:
- Abâ-Pûşî Velî’yi tanı: Afyon Mevlevîhânesinin bânîsi, Sultân-ı Dîvânî Mehmed Çelebi’nin babası; Timur’un akçesini reddeden sûfî prototipi.
- “Bizim abamız terk ve ihtiyaçsızlık elbisesidir”: Bu düstûru hayâtına tatbîk et — sultândan, zâlimden, maddî menfaat beklentisinden uzak dur.
- Yâsîn 21. âyeti ezberle: “Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz” — bu bir ölçüdür.
- “Aldatan bizden değildir” hadîsini bir insan tanıma ölçüsü yap: Bir kimse bir defâ aldattıysa, ikinciye hazırlan.
- Sûfî abasında cep olmaz: Hz. Peygamber’in cübbesi cebsizdi — dilenci olma işâretidir cep.
- Verdiğin bir şeyi asla geri alma: “Mustafa Özbağ ne zaman verdiğini geri almış?” — verildikten sonra o sana âit değildir.
- Dilenmeden hizmet et: Câmi yaptırmak için “pamuk eller cebe” deme; sen kendi evine mescid, sokak köşesine Kur’ân kursu kur.
- Câmiyi çok fonksiyonlu bir sosyal merkez yap: Matematik, İngilizce, psikoloji dersleri — hepsi fî sebîlillâh.
- Hz. Mevlânâ’nın “Kur’ân’ın kuluyum, Muhammed’in yolunun tozuyum” beyânını öğren: Onun yoluna iftirâ atanlara bu cevâbı ver.
- Anadolu’nun dört çeşmesini tanı: Mevlânâ, Hacı Bektâş-ı Velî, Yûnus Emre, Muhyiddîn İbn Arabî.
- Freud-Kant-Marx okuyabilirsin ama Mevlânâ’yı unutma: Kendi hikmet kaynaklarına sırt dönme.
- Güneş gibi ol — mü’min, münâfık, kâfir ayırt etmeden aydınlat: Kötü kimse yok, kötülüğe düşmüş kimse var.
- Fâtih gibi ol: Hiçbir kilisenin tuğlasına dokunma; Hanefî-Mâturidî sivil katli yasaklar.
- Canlılarla eş-dost ol: Hz. Peygamber’in köpek yavrusu için ordusunun yolunu değiştirmesi bu dersin kaynağıdır.
- “Hangi âleme vâkıf oldun?” sorusunu kendine sor: Elestü bi-Rabbiküm şâhidliğinin fiilî müşâhedesini bu dünyada ara.
- Semâ’nın kökü Müsned’deki hadîstir: Hz. Ali, Câfer ve Zeyd Resûlullâh etrafında dönmüşlerdir; bu sünnettir.
- Velî Allâh’ın dostudur — ona savaş açan Allâh’a savaş açmış olur: Hz. Mevlânâ’yı kimse savunmak zorunda değil, Rabbi O’nu savunur.
- “Fisebilillâh” hizmet edenlerin arkasında ol: Dergâh yanına otel kuran, ders kâğıdı satan, çek toplayan değil.
Referanslar ve Kaynaklar
Bu sohbette zikrolunan âyet-i kerîmeler, hadîs-i şerîfler ve tasavvufî kaynaklar:
- Yâsîn sûresi 21. âyet — “İttebiû men lâ yes’elüküm ecran ve hüm mühtedûn — Sizden hiçbir ücret istemeyen ve hidâyete ermiş olanlara tâbi olun”
- Hadîs-i Şerîf — “Men ğaşşenâ feleyse minnâ — Bizi aldatan bizden değildir” (Müslim, Îmân 164; Tirmizî, Buyû’ 72; Ebû Dâvûd, Buyû’ 50)
- Hadîs-i Kudsî — “Kim Allâh’ın dostlarına savaş açarsa, Allâh da ona savaş açar; Allâh yırtıcı hayvanın avından intikâmını aldığı gibi onlardan intikâm alır” (Buhârî, Rikâk 38)
- Hadîs-i Şerîf — Hz. Ali, Câfer-i Tayyâr ve Zeyd bin Hârise’nin Resûlullâh etrafında dönmeleri: Ahmed bin Hanbel, el-Müsned, c.1 s.537, h.857
- Hadîs-i Şerîf — Hz. Peygamber’in köpek yavrusu emziren anneyi rahatsız etmemek için ordunun yolunu değiştirmesi (İbn Hişâm, es-Sîre, c.3)
- A’râf sûresi 172. âyet — “Elestü bi-Rabbiküm? Kâlû: Belâ, şehidnâ” — Bezm-i elest âhidi
- Abâ-Pûşî Velî hazretleri — Afyon Mevlevîhânesinin bânîsi, Hz. Mevlânâ’nın torun-damâdı
- Sultân-ı Dîvânî Mehmed Çelebi — Mevlevîlikte “ikinci pîr” olarak bilinen zât, Abâ-Pûşî Velî’nin oğlu
- Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî — “Men bende-i Kur’ânem, men hâk-i reh-i Muhammed Muhtârem” beyânı
- Hz. Mevlânâ — Dîvân-ı Kebîr, “Güneş gibi herkese can vermeye gelmişiz biz” gazeli
- Hacı Bektâş-ı Velî — Bektâşiyye yolunun pîri, “Eline, diline, beline sâhip ol” düstûrunun kaynağı
- Yûnus Emre — Anadolu Türkçesinin en lirik sûfî şâiri
- Muhyiddîn İbn Arabî — Fusûsü’l-Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiyye müellifi
- Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu anh — Sûriye seferine giden orduya verdiği cihâd âdâbı talimatı
- Fâtih Sultân Mehmed — İstanbul’un fâtihi (1453), kiliselere dokunmayan fâtih
- Hanefî-Mâturidî Ekolü — Sivil katli, mâbed tahrîbini, ağaç kesimini yasaklayan temel sünnî mezheb ekolü
Sohbetin Özeti
Efendi hazretlerinin 2018 yılında Afyonkarahisar’da Hz. Mevlânâ’nın 745. Vuslat Yıldönümü (Şeb-i Arûs) münâsebetiyle verdiği bu 2. sohbet-i şerîfi, dergâh dışı bir umûmî programda sûfîliğin temel prensiplerini bütün berraklığıyla ortaya koyan bir mîrâsdır. Sohbet, Afyon Mevlevîhânesinin bânîsi olan Abâ-Pûşî Velî hazretlerinin târihçesi ve Timur’un akçesine karşı verdiği “bizim abamız terk ve ihtiyaçsızlık elbisesidir” cevâbı ile başlamış; Yâsîn 21. âyet-i kerîmesinin “sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz” düstûrunu Efendi hazretleri kendi prensibi olarak takdîm etmiş ve gençlik yıllarındaki Bayındır senet dolandırıcılığı kıssasını “aldatan bizden değildir” hadîs-i şerîfi ile birleştirmiştir. Hz. Peygamber’in cübbesinin cebi olmayışı üzerinden sûfî elbisesinin tasarım prensibi, verdiğini geri almama sünneti, câmilerin sosyal hizmet merkezlerine dönüştürülmesi projesi izah edilmiştir. Sohbetin ikinci bölümünde, Hz. Mevlânâ’nın “Ben Kur’ân’ın kuluyum” beyânı üzerinden onun yolunun sırât-ı müstakîmden başka bir şey olmadığı, Anadolu’nun dört çeşmesi (Mevlânâ, Hacı Bektâş-ı Velî, Yûnus, İbn Arabî), “Güneş gibi herkese can vermeye gelmişiz biz” şiiri, Hanefî-Mâturidî ekolünün sivil katli yasaklaması, Fâtih’in kilise dokunmaması, Hz. Peygamber’in köpek yavrusu için ordunun yolunu değiştirmesi, “canlılarla eş-dost ol” düstûru, ve “hangi âleme vâkıf oldun?” iç hesâbı gündeme getirilmiştir. Sohbetin zirvesi, Semânın Hz. Mevlânâ ile başlayan bir ritüel olmadığı, bizzât Hz. Peygamber’in Hz. Ali, Câfer ve Zeyd’in etrafında Semâ etmelerini tasvîp ettiği ve bu hadîsin İmâm Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde c.1 s.537 h.857’de sâbit olduğu beyânıdır. Bu sohbet, umûmî bir program olmakla beraber, Efendi hazretleri’nin tasavvufî duruşunun bütün esaslarını — “ücretsizlik”, “hizmet”, “muhabbet”, “sünnete sadâkat”, “ümmet kardeşliği”, “ilim sevgisi” — bir araya getirdiği özel bir ders-i şerîftir. Allâhü Teâlâ cümlemizi bu Şeb-i Arûs’un feyzinden hissedâr eylesin. Âmîn.