Mustafa Özbağ Efendi hazretleri, 2018 yılında İzmir Gaziemir Belediyesi ve Tasavvuf Vakfı İzmir İl Temsilciliği’nin müştereken düzenlediği Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin 745. Vuslat Yıldönümü (Şeb-i Arûs) programında akdolunan bu sohbet-i şerîfinde, Hz. Mevlânâ’ya nisbet edilen meşhûr “Gel ne olursan ol gel, ister kâfir, ister mecûsî, ister pûta tapan ol yine gel. Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kere tevbeni bozmuş olsan da yine gel” beyânının sırât-ı müstakîm çizgisinde hakîkî mânâsını, Emevî sultanı tarafından kuyuda şehîd edilen İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin ve Mebsût’unu aynı kuyudan ezberinden yazdıran Şemsü’l-Eimme es-Serahsî’nin trajik târihini, Hz. Peygamber’in “Müslüman odur ki dilinden diğer Müslümanlar emindir” hadîs-i şerîfini, Medîne’de bir tek Hristiyan veya Yahudi’nin katledilmediğini, yalancı peygamber Müseylime el-Kezzâb’a dahi Resûlullâh’ın savaş açmadığını, “Gel ne olursan ol gel” sözünün Allâh’ın dergâhına çağrı olduğunu (Ahmed’in Mehmed’in tarîkatına değil), hoşgörünün temeli olan sevginin îmân ile bütünleşmesi gerektiğini, sevmenin kolay fakat sevilmenin zor oluşunu, sûfî dergâhlarında din-tarîkat-meslek-milliyet sormanın abes olduğunu, Mevlânâ’nın “eğer talebelerim bana ihtiyâç duymasaydı ben onlara talebe olurdum” sözünü, Hz. Mevlânâ’nın semâ meclisindeki sarhoş mürîd kıssasını (“O içmiş, siz sarhoş olmuşsunuz”), Hz. Peygamber’in içki içen sahâbîye kızanları azarlaması ve İran seferindeki zincirli sahâbînin kahramanlığı, “Dün dünde kaldı, bugün yeni şeyler söylemek lâzım” beyâni, “Bu âlemde her şey aksî sedâdır — eksik gören kendisi eksikti”, Telefriq’teki esrar içen gence verilen nasîhat hikâyesi, Semânın bir sevgi gösterisi ve zikir ritüeli olduğunu, “kadınlar da semâ eder” hükmünü, dinin karşılığının sâdece Allâh olduğunu — cennet bile değil — ve “Bana seni gerek seni” Yûnus Emre beytinin sûfînin son gayesi olduğunu bütün derinliğiyle beyan buyurmuşlardır.
Gaziemir Şeb-i Arûs Programı: İzmir’in Mânevî Ufkuna Bir Selâm
Bu sohbet-i şerîf, İzmir Gaziemir’de Belediye Başkanı Halil İbrâhîm Şenol önderliğinde Gaziemir Belediyesi ve Tasavvuf Vakfı İzmir İl Temsilciliği’nin müştereken düzenlediği Hz. Mevlânâ’nın 745. Vuslat Yıldönümü programı kapsamındadır. Efendi hazretleri protokol konuşmaları ve İstiklâl Marşı’ndan sonra kürsüye davet edilmiş; cemaate “Selâmun aleyküm” ile başlamış ve hemen îkâz etmiştir: “Bir şey diyeyim, millet beni sanatçı falan zannedecek.” Bu îkâz, onun bir “sahne performansçısı” olmadığını, Allâh’ın bir kulu olarak cemaate hizmet için geldiğini beyan eden ince bir tavrıdır. Efendi hazretleri cemaatin yüzlerine bakarak hislerini ifâde etmiştir: “Gözlerinize bakıyorum, sanki ölüm gününe değil düğün gününe gelmişsiniz. Demek ki o zâtın ‘öldüğüm gün benim düğün günümdür’ dediği şey tecellî ediyor. O hevâ ve hevesinden konuşmamış — öyle bir şey konuşmuş ki 745 yıl sonra tecellî ediyor.”
“Gel Ne Olursan Ol Gel” — Bu Söz Hz. Mevlânâ’ya Nisbet Edilir
Hz. Mevlânâ’ya atfedilen en meşhûr beyân şudur: “Gel ne olursan ol gel. İster kâfir, ister mecûsî, ister pûta tapan ol yine gel. Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kere tevbeni bozmuş olsan da yine gel.” Efendi hazretleri bu sözü açıklarken evvelâ bir ilmî not düşmüştür: “Hz. Mevlânâ’ya atfedilen söz — tam olarak kendisinin midir yoksa tarîkat silsilesi içinde ona nisbet edilmiş midir, bu ilmî bir mevzudur. Fakat söz zâtiyle son derece kıymetli ve Kur’ân-Sünnet çizgisindedir.” Söz bütün insanlığa açıktır: “Ateşe tapıyor olabilirsin, her türlü günahı işlemiş olabilirsin, belki bin bir fitnenin olduğu yerdesindir — ama asla umudunu kaybetme. O hâlini terk et ve tevbeni yenile. Allâhü Teâlâ tevbeleri kabul edendir.” Bu beyân, Kur’ân-ı Kerîm’deki “Rahmetimden ümit kesmeyin; şüphesiz Allâh bütün günahları affeder” (Zümer 39:53) âyet-i kerîmesinin tasavvufî tercümesidir. Hz. Mevlânâ bu sözüyle insanları kendi tarîkatına değil, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine çağırmaktadır.
“Çağırdığı Yer Allâh’ın Dergâhıdır, Ahmed’in Mehmed’in Değil”
Efendi hazretleri bu beyânı yanlış anlayanlara karşı son derece önemli bir îkâz yapmıştır: “Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî insanı hevâ-hevese çağırmaz. Şeytaniyete çağırmaz. Nefsâniyete çağırmaz. Çağırdığı yer Allâh’ın dergâhıdır. Çağırdığı yer Ahmed’in Mehmed’in dergâhı değildir. Çağırdığı yer Ahmed’in Mehmed’in, Hacce’nin, Hüseyin’in, Ayşe’nin yolu değildir. Çağırdığı yer insanların hevâ ve hevesi değildir.” Sonra pozitif tanımlamasını yapmıştır: “Çağırdığı yer imandır, sevgidir, hoşgörüdür. Çağırdığı yer — yine kendi deyimiyle — gel sevgiye gel, hoşgörüye gel, tevâzuya gel diye haykırdığı beytindedir. Onun çağırdığı yer sevgidir, hoşgörüdür. Hoşgörünün temeli sevgiye dayanır. Eğer bir kimse sevemiyorsa, sevmiyorsa hoşgörü sâhibi değildir. Hoşgörü sâhibi olan seven insanlardır. Âşıktır o. Âşık olduğundan dolayı hoşgörü sâhibidir.” Bu tanımlama, günümüzde “Mevlânâcılık” adı altında yayılan “her şey mubâhtır, her din birdir” şeklindeki ucuz relativizmi kesin olarak reddeder: Hz. Mevlânâ’nın hoşgörüsü, Kur’ân ve Sünnet çerçevesi içinde bir muhabbet-tevâzu eğitimdir.
İmâm-ı A’zam’ın Kuyuda Şehâdeti: Dinî Zulmün Târihî Yansıması
Efendi hazretleri, dinî görüşlerin zorla başkalarına dikte edilmesinin târihte ne kadar büyük fâciâlara sebep olduğunu İslâm târihinin trajik hâdiselerinden örneklerle göstermiştir. Birinci ve en çarpıcı misâl İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe radiyallâhu anh’tır: “İmâm-ı A’zam bir kuyuda öldü. Bizim ictihâdtaki imâmımız — hani deriz ya Hanefî’yiz diye — İmâm-ı A’zam kuyuda öldü. Öldüren kim? Zamanın Emevî sultanı. Sebebi ne? Dînî görüş. Bakın dînî görüş. Dînî görüşüne, o sultanın dînî görüşüne uymadı diye İmâm-ı A’zam’ı katletmiş. O günün sultanı — kalkmış, onu kuyuya hapsetmiş.” Bu târihî vâkıâ şöyledir: Emevî halîfesi Mervân bin Muhammed’in ve daha sonra Abbâsî halîfesi Ebû Ca’fer el-Mansûr’un İmâm-ı A’zam’ı kadılık veya idârî makam kabul etmeye zorlamaları, imâmın bunu reddetmesi üzerine zindana atılması, işkence edilmesi ve sonunda 150/767’de zindanda şehîd olması şeklindedir. Efendi hazretleri bu hâdiseyi “dînî görüşü başka birine zorla dikte etme”nin ne kadar zâlimâne olduğuna işâret olarak zikretmiştir.
Serahsî’nin Kuyudan Yazdırdığı Mebsût: 16 Cild Ezberden
Efendi hazretleri, Hanefî literatürünün en büyük eserlerinden biri olan “el-Mebsût”un nasıl yazıldığını da târihî bir mûcize olarak sunmuştur: “Hani meşhurdur ya — yine Hanefîlerden İmâm Serahsî vardır. Onun meşhur Mebsût’u vardır. Mebsût’unu o da kuyunun içinden yazdırmış. Neden? Günün sultanı onu bugünkü mânâda Diyânet İşleri Başkanı yapmak istemiş. O da demiş ki: ‘Ben Diyânet İşleri Başkanı olmam, sultanın emrine girmem. Din sultanın emrine girmez. O yüzden din sultanın emrine girerse dînlikten çıkar. Ben onun emrinin altına girmem.’ Onu da hapsetmişler. Emevî sultanları — nereye? O da kuyunun içine. Mebsût 16 cildi kuyunun içerisinden hıfzından yazdırmış. Ezbere. O kadar da âlim bir kimse.” Bu târihî vâkıâ, Şemsü’l-Eimme Serahsî’nin (ö. 483/1090) 16 cildlik el-Mebsût eserinin şu şekilde ortaya çıkmasıdır: Karahanlı hükümdârları tarafından bir mesele sebebiyle Özkent’te zindana atılan Serahsî, zindanın içinden talebelerine kitabını imlâ etmiş, talebeleri dışarıdan yazıya geçirmişlerdir. 16 ciltlik bu muazzam fıkıh eseri, ezberden imlâ edilmesi bakımından İslâm ilim tarihinin en muhteşem mu’cizelerinden biridir. Efendi hazretleri bu iki misâli — İmâm-ı A’zam ve Serahsî — tarih boyunca zâlim sultanların âlimlere dînî görüşlerini dikte etme yanlışına işâret olarak zikretmiştir.
“Din Sultânın Emrine Girerse Dînlikten Çıkar”
Serahsî’nin “din sultânın emrine girerse dînlikten çıkar” sözü, İslâm âlimlerinin bin yıldır iktidâr karşısında tuttukları mevziin en berrak ifâdesidir. Efendi hazretleri bu cümleyi özellikle vurgulamıştır: Dinin otoritesi şahsî çıkar ve siyâsî makâm için kullanılamaz; din Allâh’a âittir ve âlimler dinin kölesi değil, bekçisidir. Günümüzde de bu prensip aynen geçerlidir: Eğer bir âlim dînî fetvâlarını siyâsî iktidârın talepleri doğrultusunda değiştiriyorsa, o âlim kendi ilmî otoritesini feshediyor demektir. Efendi hazretleri’nin Karabaş-i Velî Tekkesi’ndeki bağımsız duruşu, Serahsî’nin bu prensibinin günümüzdeki yankısıdır: “Biz fiturusuzuz, biz bağımsızız, biz özgürüz, biz hürüz. Hiçbir bürokrata, hiçbir siyâsetçiye, hiçbir kurum-kuruluşa, hiçbir göbek bağımız yok. Biz bu vatanı ve bu milleti seven garîb kullarız.”
“Müslüman Odur Ki Dilinden Diğer Müslümanlar Emindir”
Efendi hazretleri, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in meşhûr hadîs-i şerîfini nakletmiştir: “el-Müslimü men selime’l-müslimûne min lisânihî ve yedih — Müslüman odur ki diğer Müslümanlar onun dilinden ve elinden emîn olurlar” (Buhârî, Îmân 4; Müslim, Îmân 64). Sonra bu hadîsi cemaate uygulayarak samîmi bir tesbît yapmıştır: “Kıymetli dostlar, bu din nerede kaldı? Müslüman odur ki diğer Müslümanlar onun dilinden emindir. Kardeşler, hepimiz aynı toplumun insanlarıyız. Söyler misiniz: Annemizin dilinden emîn miyiz? Babamızın dilinden emîn miyiz? Eşimizin dilinden emîn miyiz? Arkadaşlarımızın dilinden emîn miyiz? Kardeşlerimizin dilinden emîn miyiz? Yan yana yürüdüğümüz kimselerin dilinden emîn miyiz? Sevgilimiz dediğimiz, uğruna şiirler yazdığımız kimselerin dilinden emîn miyiz? Hangi noktadayız? Bana bir tâne gelin gösterin ben ‘kayınvâlidemin dilinden emîn’im diye alkışlayacağım onu. Bir tâne erkek gösterin, desin ki ‘ben eşimin annesinin, babasının dilinden emîn’im diye.” Bu tesbît, müslümanlığın zâhirî ritüellerden önce bir “güvenli insan olma” sıfatı olduğunu gösterir. Müslüman, etrafındakilere zarar vermeyen, onları gıybetten, iftirâdan, alay etmekten koruyan bir kimse olmalıdır.
Medîne’de Bir Tek Hristiyan veya Yahudi Katledilmedi
Efendi hazretleri, Hz. Peygamber’in Medîne-i Münevvere’deki tutumunu bir târihî gerçek olarak cemaate sunmuştur: “Düşünebiliyor musunuz? Medîne-i Münevvere’de Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri Medîne’nin içinde hiçbir Hristiyan’la savaşmamış. Hiçbir Yahudi ile savaşmamış. Hiçbir Hristiyan’ı ve Yahudi’yi Medîne’de katletmemiş. Müşrikler Medîne’ye saldırmak istemişler — hep beraber Medîne-i Münevvere’yi müşriklere karşı korumuşlar. Yâni Medîne’de birisi Hristiyan diye öldürülmemiş, birisi Yahudi diye öldürülmemiş.” Bu tesbît, Medîne Vesîkası’nın fiilî tatbîkidir: Medîne’deki Yahudi kabileleri (Benî Kaynukâ, Benî Nâdir, Benî Kurayzâ) ve Hristiyanlar, Hz. Peygamber’in devleti içinde eşit statüde vatandaş kabul edilmişlerdir. Onlardan sadece antlaşmayı bozanlar — yâni siyâsî ihânet eden ve düşmanla işbirliği yapanlar — cezâlandırılmıştır; dinleri sebebiyle değil, siyâsî suçları sebebiyle.
Müseylime el-Kezzâb’a Bile Savaş Açılmadı
Daha çarpıcı bir misâl olarak Efendi hazretleri, yalancı peygamber Müseylime el-Kezzâb’ın hikâyesini nakletmiştir: “Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin sağlığında Müseylime el-Kezzâb denilen yalancı bir peygamber çıkmış. Kendi peygamberliğini îlân etmiş. ‘Ben de peygamberim’ demiş. ‘Ben de peygamberim’ diyen bir kimseye Hz. Peygamber savaş açmamış.” Bu hakîkat, İslâm târihinde son derece önemlidir: Müseylime Yemâme bölgesinde kendi peygamberliğini ilân etmiş, bir grup insan toplamış, ama Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hayâtta iken ona doğrudan silâhlı müdâhale etmemiştir. Sadece Hz. Peygamber’in vefâtından sonra, Müseylime ordu toplayıp Medîne’ye saldırmak için harekete geçtiğinde, Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu anh onunla Yemâme savaşında mücâdele etmiş ve Hâlid bin Velîd komutasındaki ordu onu mağlûp etmiştir. Ama o an bile savaş “yalancı peygamberliğinden” değil, “siyâsî saldırısından” dolayı olmuştur. Efendi hazretleri bu târihî örneği, “Hz. Peygamber savaş açmamış ama Müslümanlar tekbîr getirerek birbirinin boğazını kesiyor” tenkîdinin dayanağı olarak sunmuştur.
Sevilmek Zordur, Sevmek Kolaydır
Sohbetin en derin tasavvufî noktalarından biri, Efendi hazretleri’nin sevme ve sevilme üzerine yaptığı teşhîstir. Günümüz insanının “sevilmek ister, ama sevmeyi istemez” hâlini sert bir dille tenkit etmiştir: “Bütün insanlar sevilmeyi isterler hep. İşin en kolay yanı olarak görürler. Sevilmek kadar insanların nefsine tatlı gelen bir şey yoktur. Aslında sevilmek kadar zor olan bir şey yoktur. Bana deseler ki dünyanın en zor şeyi nedir — ben derim ki ‘sevilmektir’.” Neden? Efendi hazretleri bir düşünce deneyi önermiştir: “Düşünsenize, kapınızın önünde devâmlı duran birisi var. Önce nefse hoş gelir. Sabah oldu, o yine kapının önünde. Öğlen, kapının önünde. Akşam, kapının önünde. Gece saat 3, kapının önünde. Sabaha karşı 5, kapının önünde. Hiçbir şey istemiyor. Karşıda bekliyor. Ne yapardınız? Birinci gün geçti orada, ikinci gün geçti, üçüncü gün… Canın sıkılmaz mıydı? Sıkılırdı, değil mi? ‘Yeter!’ dersin. İşte sevilmek budur — seni sürekli kollayan, seni sürekli bekleyen, senin her anını takip eden birinin varlığına tahammül. Zordur.” Öte yandan sevmek kolaydır: “Seversin, atarsın kendine. Oturur ağlarsın geceler boyu. ‘O düşünsün, bana ne?’ Sabaha kadar ağlarım. O düşünsün. Uyuyamıyorsa o, uyuyamasın.” Sonra cemaate şu tavsiyeyi vermiştir: “Kolay olanı seçin, sevin. Sakın sevilmeyi beklemeyin — Allâh muhâfaza eylesin, insanı çok sıkıntılı yerlere götürür.”
Sûfî Dergâhlarında Sınıf Ayrımı Yoktur
Efendi hazretleri sûfî dergâhlarının en temel özelliklerinden birini beyan buyurmuştur: Orada hiçbir sınıfsal ayrım olmaz. “Sen doktorsun, baş köşeye oturacaksın. Sen iş adamısın, bu kürsüye oturacaksın. Böyle bir şey yoktur. Sûfî dergâhlarında — gerçekten sûfî ise eğer — orada o kimsenin zenginliği, fakirliği, teninin rengi, hangi milletten olduğu ayrıştırmaya sebep olan şeyler değildir. Takvâca üstün olan Allâh katında üstündür — ölçüsü orta yere konur — ve takvâca üstün olanı da Allâh bilir. Biz onu takvâmetre ile ölçelim, bizi de ilgilendirmez.” Sonra sûfî âdâbının bir inceliğini beyan etmiştir: “Bir kimsenin dînini soramazsınız — abestir. Mezhebini soramazsınız — abestir. Meşrebini soramazsınız — abestir. Tarîkatını soramazsınız — abestir. Hangi tarîkata bağlısın — sorulmaz, abestir. Sen Müslüman mısın, Hristiyan mısın — sorulmaz, abestir. Ne iş yapıyorsun — sorulmaz, abestir. Evli misin, bekâr mısın — ne yapacaksın, kızını mı vereceksin, oğlunu mu vereceksin — abestir.” Bu liste, sûfî dergâhlarında korunan “kişisel mahremiyet”in ifâdesidir. Kişi Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna geldiğinde, onun kimliği Allâh ile olan ilişkisinden öte hiçbir şey değildir.
Hz. Mevlânâ’nın “Eğer Talebelerimin Bana İhtiyâçları Olmasaydı Ben Onlara Talebe Olurdum” Sözü
Efendi hazretleri, Hz. Mevlânâ’nın müridleri arasında günah işleyenler de bulunduğunu ve Mevlevîhâne dışındaki medrese ehli tarafından bu sebeple eleştirildiğini hatırlatmıştır: “O talebelerin içerisinde hep her türlü sınıftan insanlar olduğu gibi, günah işleyenler de vardı. O günah işleyenlerden dolayı etraftaki diğer tekkeler ve medreseler onları eleştirirlerdi. O eleştirilere kulağını tıkardı. Derdi ki: ‘Eğer talebelerimin bana ihtiyâçları olmasaydı, ben onlara talebe olurdum.’ Bakın dikkat edin, tevâzuya bakın, hoşgörüye bakın. Onların bana ihtiyâçları olmasaydı, ben onlara talebe olurdum.” Efendi hazretleri bu sözü yorumlayarak şöyle demiştir: “Kimin şeyhe ihtiyâcı olmaz? Kendisini şeyh görene. Eğer o kimse kendisini şeyh görüyorsa, şeyhe ihtiyâcı yoktur — biz ona mürîdlik yaparız. Harika, varsa şeyhlik yapacak olan içimizde, ben birinci mürîd olmaya adayım. Gider hemen ona teslim olurum. ‘Harika, teslim olacağım bir mürşid buldum kendime’ derim. Sebep — o ne kadar güzel! Öğrenmeye ihtiyâcı olmayan bir kimse bütün bilgilerin fevkinde, üstünde bir insandır. Muhteşem — gider ona talebe oluruz.” Bu beyân, Hz. Mevlânâ’nın mütevazîliğinin hakîkî tarifidir: “Ben şeyhim” diyen aslında şeyh değildir; “ben talebeyim” diyen şeyh olabilir.
“Aynı Renkte Bir Damladan Var Oluruz” — Hz. Mevlânâ’nın Takvâ Ölçüsü
Efendi hazretleri, Hz. Mevlânâ’nın bütün insanları eşit kabul eden takvâ ölçüsünü nakletmiştir: “Hz. Mevlânâ diyordu ki: Aynı renkte bir damladan var oluruz. Daha sonra Hintlinin, Afrikalının, Kureyşlinin rengini alırız. Görünüşte ayrılırız, fakat ölüp de toprağın altına girdiğimizde hepimiz aynı rengi alacağız.” Bu şiirsel tasvîr, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in Veda Hutbesi’nde söylediği “Arab’ın Acem’e, Acem’in Arab’a üstünlüğü yoktur; üstünlük takvâdadır” hadîs-i şerîfinin bir devâmıdır. Bütün insanlık bir tek “meni damlası”ndan yaratılmıştır; farklı ten renkleri, ırkları, kabîleleri hep ikinci derecede zâhir olur; ama özde herkes aynı maddeden yaratılmıştır. Öldükten sonra toprağın altında bütün bedenler aynı hâle dönüşür — bu ortak son, bütün insanlığın ortak başlangıcına işâret eder. Efendi hazretleri bu hakîkatten çıkarılacak dersi şöyle özetlemiştir: “Hz. Mevlânâ ayrıştırmazdı. Onun meclisinde her sınıftan insan vardı — işçisi, hamalı, bürokratı, siyâsetçisi, her sınıftan.”
“Eksik Gören Kendisi Eksiktir” — Mesnevî Hikmeti
Efendi hazretleri Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî-yi Şerîf’teki derin bir hikmetini nakletmiştir: “Hz. Mevlânâ der ki: Bu âlemde her şey aksî-sedâdır. Eksik gördüğün sensin — sen eksiksin. Sen yanlışsın ki onda yanlışlık gördün. Sen yanlış olmasaydın, onda yanlışlık görmeyecektin. Sen eksik olmamış olsaydın, etrafında eksiklik görmeyecektin. E, bu eksiklik senden, bu yanlışlık senden. Sen bakışını düzelt, sen anlayışını doğrult, sen yüreğini doğrult, kalbini doğrult. Yeniden dünyanın yeniden kurulduğunu o zaman anlayacaksın.” Bu, tasavvufun en derin iç muhâsebe prensibidir: Bir sâlik bir başkasında bir kusur görüyorsa, o kusurun kaynağı genelde kendi içindedir. Eğer kalbi tamâmen Allâh muhabbetiyle dolu olsa, etrafındaki insanlarda hep hayır, hep güzellik, hep cemâl tecellîsi görür. Kusur görmek bir mânevî körlüğün belirtisidir. Efendi hazretleri bu hikmeti bir pratik nasîhatle birleştirmiştir: “De ki bugün sabahleyin ben bütün dünyaya yeniden farklı bir gözle bakacağım. ‘Aa, herif senin gözün körmüş, ha hanım senin ayağın topalmış’ değil. Hayır — olmadı. Eksik gören kendisi eksikti.”
“Dün Dünde Kaldı, Bugün Yeni Şeyler Söylemek Lâzım”
Efendi hazretleri Hz. Mevlânâ’nın en meşhûr sözlerinden birini de nakletmiş ve tefsîr etmiştir: “Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lâzım diyen Hz. Mevlânâ, dünü bıraktı. Bugün yeniden sevmek lâzım; bugün yeniden ciğerini yaka yaka âşık olmak lâzım; bugün yeniden ciğerinden kan damlata damlata sevmek lâzım. Bugün yeni bir dünya kuruldu, yeni bir perdede yeniden sevmek. Dün dünde kaldı, bugün yeni bir gün, bugün yeniden her şeye bakıp yeniden sevmemiz lâzım. Dünkü suladığınız çiçek, dünkü çiçek değil. Dünkü kokladığınız gül, dünkü gül değil — bugün yeni bir gül oldu o. Dünkü çiçek değil, bugün yeni bir çiçek oldu o. Dün kolonya taktığınız eş, dünkü eş değil — bugün yeni bir eş o. Sen önce kendin yeniden bakmayı öğren, yeniden keşfetmeyi öğren, yeniden sevmeyi öğren.” Bu beyân, “tâze olma” sanatının sufîce ifâdesidir: Hayâtın her ânı, önceki ândan bağımsız bir yeni perde olarak değerlendirilmelidir. Eşin, çocuğun, arkadaşın “dünkü hâli” ile bugünkü hâli aynı değildir; her ân yeni bir tecellîdir.
Hz. Mevlânâ’nın Semâ Meclisindeki Sarhoş Mürîd Kıssası
Efendi hazretleri, sohbetin en öğretici anlatılarından birini — Hz. Mevlânâ’nın semâ meclisine sarhoş bir kimsenin gelmesi — nakletmiştir. Kıssa şöyledir: Bir Mevlevîhâne dervişi şişenin dibini bulmuş, içki içmiş, tamâmen kendinden geçmiştir. Ama kalbinde Hz. Mevlânâ’nın sevgisi vardır; sallana sallana tekke kapısına varır ve içeri girer. Hz. Mevlânâ semâ etmektedir; cemaat de etrafında semâ ediyor. Sarhoş kimse de, kafa bir dünya, Mevlânâ’nın yanına yanaşır ve sallana sallana ona çarpmaya başlar. Oradaki “ham dervişler” — yâni henüz tasavvufî terbiyeleri tamamlanmamış olanlar — sarhoşu Mevlânâ’dan uzaklaştırmaya çalışırlar. Hz. Mevlânâ onlara şu muhteşem cevâbı verir: “O içmiş, siz sarhoş olmuşsunuz. Ne yapıma ona dokunuyorsunuz? O içmiş sâdece. O sarhoş değil — kim sarhoş? Onu Mevlânâ’dan ayırmaya çalışan sarhoşdur.” Efendi hazretleri bu cevabı şöyle tefsîr etmiştir: “Canım kardeşlerim, bir kimse içer, sallana sallana gider. Onun işlediği günâh göründü. Göründüğü için biz onu tekrar tekrar görürüz ama sen ‘Her gün içiyor ya, sen de onun için her gün içiyor’ deyince, sen gıybet ettin ya — asıl sen sarhoş oldun. O içkiden sarhoş oldu, sen gıybetten sarhoş oldun. Gıybet içmekten daha kötüdür.”
İçki İçen Sahâbî ve “O Allâh ve Resûlünü Sever” Hadîsi
Efendi hazretleri, bu sûfî terbiyesinin kaynağının Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünnet-i seniyyesi olduğunu göstermek için meşhur bir hadîs-i şerîfi nakletmiştir: “Ashâb-ı kirâmdan birisi içki haram edildiği hâlde zaman zaman içiyordu. Hz. Peygamber ona bir cezâ verdi, yine içmeye devâm etti; bir daha cezâ verdi, yine içmeye devâm ediyordu. Bir gün böyle cezâ verdiğinde ashâbdan kendisini çok takvâ görenlerden birisi — ‘Allâh senin cezânı vermesin, yine mi içtin?’ diyecek gibi bir tavır almış. Hz. Peygamber hışımla döndü ona: ‘Sus! O Allâh ve Resûlünü sever!'” buyurmuştur (Buhârî, Hudûd 5). Bu muhteşem hadîs, İslâm’ın günâh işleyen kardeşine bakışının temel ölçüsünü verir: Bir kimse günah işliyor olsa da, o kimse Allâh ve Resûlünü seviyorsa onun kalbinde bir hayır vardır ve biz bu hayrı onun günâhından daha değerli saymalıyız.
İran Seferindeki Zincirli Sahâbînin Kahramanlığı
Efendi hazretleri bu hadîsi destekleyen târihî hikâyeyi de nakletmiştir. Adı geçen sahâbî (Abdullâh bin Nu’aymân olarak kaydedilir) Hz. Ömer radıyallâhu anh’ın hilâfeti döneminde İran seferine gittiğinde, içki içiyor olduğu için zincirlenip hapsedilmişti. Savaş kızıştığında Müslümanlar bir sıkışıklık yaşadıklarında, bu sahâbî komutanın hanımına haber göndermiş ve şöyle yalvarmıştır: “Beni serbest bırak. Vallâhi de billâhi de ben, komutandan önce kocandan önce geri geleceğim — kendimi tekrâr buraya hapsedeceğim.” Komutanın hanımı ona merhamet edip serbest bırakmıştır. Sahâbî ağzını burnunu bağlamış, yüzünü örtmüş, cenk meydanına fırlamış. Efendi hazretleri bu çizgiyi canlandıran şu tasvîri yapmıştır: “Çifte kılıç kullanır, çifte böyle sarık sarar, taylasân yaparmış. Ağzına da bağlarmış sarığını, ağzına ısırırmış. Böyle bir giriyor savaş meydanına — tufânını çıkarıyor ortalığın. O komutan bakıyormuş ona, diyormuş ki: ‘Ya bu onun gibi savaşıyor, ama ben kendi elimle zincirledim bunu.’ Bu vuruyor, kırıyor, dağıtıyor… Müslümanlar bir nefes alıyor, sonra tekrâr atına hızla binip geriye dönüyor — yine hapishâneye giriyor.” Komutan savaşın sonunda geldiğinde ona “vallâhi seni burada görmeseydim, bugün savaş meydanında savaşan sendin diyecektim” demiş; eşi de hâdiseyi anlatmıştır. Komutan o sahâbîyi affetmiştir. Bu hikâye, günâhkâr bir kimsenin bile Allâh ve Resûlü’ne karşı muhabbeti ile büyük bir kahramanlığa kâdir olabileceğini gösterir.
Telefriq’teki Esrar İçen Gence Verilen Nasîhat
Efendi hazretleri sohbetin bu bölümünde kendi hayâtından son derece çarpıcı bir hikâye nakletmiştir. Bir gün Bursa’da Telefriq mevkiinden arabayla yukarı doğru derse giderken, yolda esrar sigarasını (viçkâra) tüttüren bir genç görür. “Mangal kömürü gibi yakmış, tren bacası gibi tüttüre tüttüre gidiyor.” Efendi hazretleri onun yanına yanaşır: “Oğlum, var olmayanı var. Ya Allâh’tan kork, hiç olmazsa sakla.” Genç: “Mustafa Hoca dedikleri sensin herhalde.” Efendi hazretleri: “Evet, ben buyum.” Genç: “Buyur hocam, bir dumanda sen çek.” Efendi hazretleri: “Ne alâkası var? Ben seni bıraktırayım diye söyledim. Göstere göstere, özendire özendire yapmayasın diye söyledim.” Genç: “Hocam sen yukarı zikrullaha mı gidiyorsun?” “Evet.” “Ben sevmiyorum bir birâder var, o geliyor diye gelmiyorum.” Efendi hazretleri: “Sen gel, ben seni çağırıyorum — gel.” İki saat sonra ders bitince genç dergâhta belirmiştir. Efendi hazretleri yanına çağırmış, oturtmuş, hayat hikâyesini dinlemiştir. Gencin önceki cezâevlerinde yatmış, kimyasal uyuşturucu (bonzaî gibi) kullanan biri olduğu anlaşılmıştır. Efendi hazretleri ona nasîhat etmiştir: “Oğlum, bu kimyasalı bırak.” Genç: “Ben kimyasalı bıraktım. Akşamları viçkâra sarıyorum. Ne o, Anateni mi diyorlar? Ben Anateni’ne gitsem bana her akşam bir haf verecek uyuşturucu olarak. Sen bana doğru söyledin — nasîhatını kabul ediyorum, kimyasalı bıraktım, esrar içiyorum.” Efendi hazretleri: “Sen bir müddet böyle git.” Bu “bir müddet böyle git” nasîhati son derece pragmatik bir tasavvuf eğitimidir: Bir kimsenin ağır bir kimyasal uyuşturucudan (ölümcül) daha hafif bir şeye geçmesi, onun hayâtını kurtarmanın ilk adımıdır. Efendi hazretleri onu birden “zikir ile tamâmen temizlen” baskısı yapmak yerine, adım adım bir yoldan ilerletmeyi tercîh etmiştir.
Aşk ile Evlenen Gencin Hikâyesi
Efendi hazretleri bu bahsi benzer bir hikâyeyle tamamlamıştır. Aynı gence bir gün Telefriq yolunda tekrar rastladığında, genç kocaman bir sûfî sarığı takmıştır. Efendi hazretleri onu tanır ama “sarığa baktığı için” bir süre tanıyamamıştır. “Ne yapıyorsun, ne oldu?” “Hocam, hep bu fırıkla mı görecekler bizi? Millet bir seferde sarıkla görsün.” Efendi hazretleri onu arabaya almış, yol boyu sohbetde bu gencin bir kıza âşık olduğunu ama o kızın âilesi kızını “hayâtı sıkıntılı bu çocuğa” vermediği için kızın Almanya’da bekâr, kendisinin de Bursa’da bekâr kaldığını öğrenmiştir. Efendi hazretleri karşı tarafa haber göndermiş, kızı ve âilesini Bursa’ya davet etmiş, duruma şahsen vesîle olmuş: “Bu çocuk tevbe etti. Her şeyi bıraktı. İyi bir derviş oldu. Senin kıza ulaşamadığından dolayı yolunu kaybetmiş. Gel, bunları evlendirelim.” Kız âilesi kabul etmiş; gençler evlenmişler; Almanya’da hayât kurmuşlar, çocukları olmuş, muhteşem bir âile olmuşlardır. Efendi hazretleri bu hikâyeden çıkarılan dersi şöyle ifâde etmiştir: “Canım kardeşlerim, buradaki derdim şu: İnsanları yanlışlıklarından dolayı, hatalarından dolayı, eksikliklerinden dolayı biz onları itmeyelim. Biz onlara sâhip çıkalım. Onların tevbe etmelerine vesîle olalım. Kötülüklerden kurtulmalarına vesîle olalım.”
Semâ Hadîsi: İmâm Ahmed’in Müsned’i c.1 s.537 h.857
Efendi hazretleri, programın sonunda Semâ’yı kınayanlara karşı, bu bölümde ikinci kez — Afyon Şeb-i Arûs’undan bu tarafa tekrâr — İmâm Ahmed bin Hanbel hazretlerinin Müsned’indeki meşhûr hadîs-i şerîfi naklederek kat’î bir delîl sunmuştur: “Hz. Ali radıyallâhu anh dedi ki: Ben, Câfer ve Zeyd ile birlikte Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e gittik. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Zeyd’e dedi ki: Sen benim âzâdlımsın. Bu zaman sevinçten Zeyd bir ayağının üzerinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in etrafında dönüp durmaya başladı. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem sonra Câfer’e — Câfer Hz. Ali Efendimiz’in kardeşidir, Hz. Peygamber ile kendisi amca çocukları olur — dedi ki: Sen ahlâken ve fıtraten bana benzersin. Bu zaman Câfer de Zeyd’in arkasında dönüp durmaya başladı. Sonra da bana — yâni Hz. Ali Efendimiz’e — dedi ki: Sen bendensin, ben de sendenim. Bu zaman ben de Câfer’in arkasında dönüp durmaya başladım. İmâm Ahmed, Müsned, c.1, s.537, hadîs no 857.” Efendi hazretleri bu hadîsten çıkan sonucu şöyle özetlemiştir: “Kıymetli dostlar, bizim birazdan icrâ edilecek olan Semâ hakkında hadîs olan bir ritüeldir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashâbı Allâh’a ve peygambere olan sevgisini böyle göstermişti. Semâ bir sevgi gösterisidir.”
Kadınlar da Semâ Eder
Efendi hazretleri Semâ hakkındaki yaygın bir yanlış anlayışa da cevâp vermiştir: “Bir de o var: Kadınlar Semâ eder mi? ‘Ha, kadınlar namaz kılar, oruç tutar, Allâh’ı zikreder, hacca gider, umreye gider — ama Semâ edemez.’ Bir de böyle bir şey var. Allâh muhâfaza eylesin. Kadınlar da Semâ ederler. Namaz kılan erkekler, namaz kılan kadınlar; oruç tutan kadınlar, oruç tutan erkekler — âyet-i kerîme meşhûrdur.” Efendi hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’deki “el-müslimîne ve’l-müslimât, ve’l-mü’minîne ve’l-mü’minât, ve’l-kânitîne ve’l-kânitât, ve’s-sâdikîne ve’s-sâdikât, ve’s-sâbirîne ve’s-sâbirât…” (Ahzâb 35) âyet-i kerîmesini îmâ ile beyan etmiştir. Bu âyet, mü’min kadın ve mü’min erkeğin bütün ibâdetlerde eşit muhâtab olduğunu beyan eder. Semâ da bir zikir ritüeli olduğuna göre, onu kadınlara yasak kılacak hiçbir şer’î delîl yoktur. Kadınlar kendi aralarında, perdeli meclislerinde Semâ edebilirler; bu ne sünnete ne de tasavvuf âdâbına aykırıdır.
“Kaç Para, Kaç Para” Diye Semâ Etmiyoruz
Efendi hazretleri Semâ bahsi içinde bir de ücret meselesine dönmüş ve şu çarpıcı tesbîti yapmıştır: “Ben bâzen bu lâfı farklılaştırıyorum. Bizim semâzen kardeşler ‘kaç para, kaç para, kaç para, kaç para’ diye Semâ etmiyorlar. Bizim hiçbir Tasavvuf Vakfı’nın merkez ve şübeleriyle yapmış olduğu dînî hizmetlerin hiçbirinde ücret yoktur. Hiçbirinde.” Bu tesbît, her çarkında “Allâh Allâh Allâh” diye zikir eden semâzenin, eğer niyeti yerine “kaç para aldım bu gösteriden?” olursa, aslında o ânda semâ etmediğini, sâdece sahnede “dans” ettiğini göstermektedir. Semâ’nın aslı niyettir; niyet “Allâh için” olmadıkça semâ bir ibâdet değil bir performans sayılır.
“Dinin Karşılığı Sâdece Allâh’tır — Cennet Bile Değil”
Sohbetin en zirve noktası Efendi hazretleri’nin şu muazzam tesbîti ile gelmiştir: “Dinin karşılığı — dinin karşılığı — sâdece Allâh’tır. Cennet de değildir. Burada berâber yol yürüdüğümüz kardeşlere sesleniyorum: Gözünüzü cennete diktiyseniz burada işiniz yok. Cennete girmek kadar kolay bir şey yok çünkü.” Sonra Hz. Peygamber’in bir hadîs-i şerîfini nakletmiştir: “Ey kadınlar, bana üç şeyi söz verin, ben de size cenneti söz vereyim. Beş vakit farz namazlarınızı kılın; otuz Ramazân oruçlarınızı tutun; kocalarınıza itâat edeceğinize söz verin. Ben de size cenneti söz vereyim” (İbn Hanbel, Müsned; İbn Hibbân). Efendi hazretleri bu hadîsten yola çıkarak ekler: “Cennet vallâhi kolay, billâhi kolay — zor değil. Zor olan ne biliyor musunuz? ‘Bana seni gerek seni’ demek. ‘İsteyene versen onu — bana seni gerek seni.’ Cennet cennet dedikleri üç beş hûrî, üç beş kılma. ‘Bana isteyene versen onu — bana seni gerek seni.’ Zor olan bu. Allâh için yaşamak, Allâh için sevmek, Allâh için tutmak, Allâh için yürümek. Merhâmetini Allâh için yapmak. Hoşgörünü Allâh için yapmak. Bir kardeşinin elinden Allâh için tutmak. Eşini, çocuğunu, arkadaşını, kardeşini, dostunu Allâh için sevmek — bir menfaat beklemeden, bir tebessüm beklemeden, bir alkış beklemeden, bir lokma ekmek beklemeden. Allâh için olmak.” Bu, Yûnus Emre hazretlerinin meşhûr ilâhîsinin (“Bana seni gerek seni”) tasavvufî tefsîridir: Sâlikin hedefi cennet değil, Cenâb-ı Hakk’ın kendisidir.
Âmelî Dersler
Efendi hazretlerinin bu 3. sohbet-i şerîfinden çıkarılacak âmelî dersler şunlardır:
- “Gel ne olursan ol gel” — ama Allâh’ın dergâhına gel: Ahmed’in Mehmed’in tarîkatına değil, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine.
- Tevbenin önünde ümitsizlik yoktur: Yüz kere bozsan bile Allâhü Teâlâ geri alır.
- İmâm-ı A’zam’ın kuyuda şehâdeti unutma: Dînî görüşü zorla dikte etmenin târihî zulmünün sembolüdür.
- Serahsî’nin ilkesini hayat prensibi yap: “Din sultânın emrine girerse dînlikten çıkar.”
- Müslüman dilinden ve elinden emîn olunandır: Önce kendine sor — kayınvâlideim benden emîn midir?
- Medîne’de Hristiyan-Yahudi öldürülmedi: Müseylime el-Kezzâb’a dahi Peygamber savaş açmadı.
- Sevmeyi seç, sevilmeyi bekleme: Sevilmek zordur, sevmek kolaydır.
- Sûfî dergâhında din-meslek-tarîkat sorma: Sınıfsal ayrım abestir.
- “Ben talebeyim” de — Hz. Mevlânâ’nın tevâzu tarifi: Kendini şeyh gören şeyhe ihtiyâcı yoktur, yâni cehâleti tamdır.
- Eksik gördüğün sensin: Etrafındaki kusuru görme, önce kendi bakışını düzelt.
- “Dün dünde kaldı, bugün yeni şeyler söylemek lâzım”: Her ânı yeni bir başlangıç olarak yaşa.
- Günâhkâra “Allâh ve Resûlü’nü sever” gözüyle bak: Onu itme, ona yanaş ve tevbesine vesîle ol.
- Sarhoştan çok gıybet edici sarhoştur: Günah işleyeni tenkit ederken kendi nefsini muhâsebe et.
- Yavaş yavaş dönüşümü kabul et: Kimyasalı içiyorsa “bir müddet esrar iç” de — hepsini birden isteme.
- Kadınlar da Semâ eder: Ahzâb 35 âyet-i kerîmesi ibâdette eşitliği beyan eder.
- Semâ “kaç para” diye değil “Allâh Allâh” diye olur: Niyet olmadıkça Semâ sâdece danstır.
- Dinin karşılığı Allâh’tır — cennet bile değildir: “Bana seni gerek seni” — Yûnus Emre’nin sırrı.
- Eşini Allâh için sev, çocuğunu Allâh için sev: Her muhabbeti bir menfaat beklentisinden kurtar.
Referanslar ve Kaynaklar
Bu sohbette zikrolunan âyet-i kerîmeler, hadîs-i şerîfler ve tasavvufî kaynaklar:
- Zümer sûresi 53. âyet — “Rahmetimden ümit kesmeyin; şüphesiz Allâh bütün günahları affeder”
- Ahzâb sûresi 35. âyet — “Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar…”
- Hadîs-i Şerîf — “Müslüman diğer Müslümanların elinden ve dilinden emîn olduğu kimsedir” (Buhârî, Îmân 4; Müslim, Îmân 64)
- Hadîs-i Şerîf — İçki içen sahâbî hakkında “O Allâh ve Resûlünü sever” (Buhârî, Hudûd 5)
- Hadîs-i Şerîf — Müsned-i Ahmed, c.1 s.537, h.857 — Hz. Ali, Câfer, Zeyd’in Resûlullâh etrafında semâsı
- Hadîs-i Şerîf — Kadınlara cennet vaadi: “Beş vakit namazınızı kılın, Ramazân orucunu tutun, kocalarınıza itâat edin” (İbn Hanbel, Müsned; İbn Hibbân, Sahîh)
- Veda Hutbesi — “Arab’ın Acem’e üstünlüğü yoktur, üstünlük takvâdadır”
- Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî — “Gel ne olursan ol gel” beyânı (ona atfedilen)
- Mesnevî-yi Şerîf — “Bu âlemde her şey aksî-sedâdır” hikmeti
- Hz. Mevlânâ — “Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lâzım” beyânı
- Hz. Mevlânâ — “Aynı renkte bir damladan var oluruz” takvâ ölçüsü
- Hz. Mevlânâ — “Eğer talebelerimin bana ihtiyâçları olmasaydı, ben onlara talebe olurdum” tevâzu beyânı
- İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe — Emevî/Abbâsî zulmünden zindanda şehâdeti
- Şemsü’l-Eimme es-Serahsî — el-Mebsût (16 cild, zindandan ezberden imlâ)
- Müseylime el-Kezzâb — Yalancı peygamber, Yemâme’de Hz. Ebû Bekir döneminde mağlûp
- Yûnus Emre — “Bana seni gerek seni” ilâhîsi — sûfînin gâyesi
Sohbetin Özeti
Efendi hazretlerinin 2018 yılında İzmir Gaziemir’de Hz. Mevlânâ’nın 745. Vuslat Yıldönümü münâsebetiyle verdiği bu 3. sohbet-i şerîfi, “Gel ne olursan ol gel” beyânının hakîkî mânâsını, dînî zulmün târihî trajedisini, sevmenin ve hoşgörünün tasavvufî temellerini bütün derinliğiyle ele alan kapsamlı bir ders-i şerîftir. Sohbet, Hz. Mevlânâ’nın çağrısının Allâh’ın dergâhına olduğu — Ahmed’in Mehmed’in tarîkatına değil — tesbîti ile başlamış; İmâm-ı A’zam’ın ve Serahsî’nin zindanda şehâdet ve hıfzdan imlâ hikâyeleri üzerinden dînî zulmün ne kadar büyük bir fâciâ olduğunu göstermiştir. “Din sultânın emrine girerse dînlikten çıkar” ilkesi beyan edilmiş, “Müslüman dilinden ve elinden emîn olunandır” hadîsi bugünkü âile ilişkilerine tatbîk edilmiştir. Peygamber’in Medîne’de hiçbir Hristiyan-Yahudi’yi öldürmediği, hatta Müseylime el-Kezzâb’a bile savaş açmadığı gösterilmiş; Müslümanların bugün birbirini boğazlamasının bu sünnetin ne kadar uzağına düştüğünü teşhîs etmiştir. Sevmenin kolay, sevilmenin zor oluşu, sûfî dergâhlarında sınıf ayrımı yapılmaması, Hz. Mevlânâ’nın “ben onlara talebe olurdum” tevâzu beyânı, “eksik gören kendisi eksiktir” Mesnevî hikmeti, “dün dünde kaldı” tâzelik ilkesi izah edilmiştir. Hz. Mevlânâ’nın semâ meclisindeki sarhoş mürîd kıssası, Hz. Peygamber’in içki içen sahâbîye karşı “O Allâh ve Resûlünü sever” beyânı, İran seferindeki zincirli sahâbînin kahramanlığı anlatılmış; günâhkâra itme değil yanaşma ve tevbesine vesîle olma prensibi vurgulanmıştır. Efendi hazretleri kendi hayâtından iki çarpıcı hikâye — Telefriq’teki esrar içen gence nasîhat ve aşk ile evlenen gencin tövbesi — ile bu prensibin fiilî tatbîkini göstermiştir. Son olarak Semânın İmâm Ahmed’in Müsned’indeki Hz. Ali, Câfer ve Zeyd hadîsine dayandığı, kadınların da Semâ edebileceği, Semânın “Allâh Allâh” niyetiyle yapılan bir zikir ritüeli olduğu, dinin karşılığının sâdece Allâh olduğu — cennet bile değil — ve “Bana seni gerek seni” Yûnus Emre beytinin sûfînin son gâyesi olduğu kat’î bir dille beyan buyurulmuştur. Bu sohbet, Efendi hazretleri’nin Gaziemir’deki cemaate sunduğu muhteşem bir sevgi medeniyeti manifestosu ve Mevlevî yolunun Kur’ân-Sünnet çizgisinde yaşatılması için bir rehberdir. Allâhü Teâlâ cümlemizi bu Şeb-i Arûs’un feyzinden mahrûm bırakmasın. Âmîn.